Ekonomik göstergelerin kontrolden çıktığı ve kriz ortamının derinleştiği o dönemde, kamuoyuna sıklıkla sunulan, afyon etkisi yaratan bir söylemi vardı. Ekranları parselleyen her konunun uzmanı şarlatanların ağzına sakız olan bu iddia, krizin en nihayetinde bir "dip" noktasına ulaşacağını ve o andan itibaren kaçınılmaz bir sıçramanın yaşanacağını vadederdi. Bu masal, aslında pek çok krizde ve fiyaskoda olduğu gibi bilinçli ve güdümlü bir şekilde servis edilmişti.
Belirsizliğin yarattığı yoğun kaygı ortamında, bu operasyonel söylem kitleler tarafından pek çok sebeple kolaylıkla kabullenildi. Sebeplerini saymaya gerek yok. Çaresizlik anlarında krizin somut bir tabanı olduğuna inanmak, bu yalana tutunmak insani açıdan anlaşılabilir bir durumdur. Yahu, ekonomide "dip" olarak tanımlanabilecek nesnel bir sınır mı vardır? Ekonomi, yere fırlatıldığında sert zeminden güç alıp yukarı zıplayacak bir top mudur?
Fazla söze gerek yok, geldiğimiz durum ortada. Yine de enseyi karartmayalım derseniz, umalım ki sistemin yedekte bekleyen bir paraşütü vardır. Şimdilik geriye tek bir hayati soru kalıyor: Bu düşüşte, o paraşütün ipini kim, ne zaman çekecek?
Paraşüt var mı yok mu, kim çeker bilemem. Bildiğim, hayatın kanunu belli.
Eskilerin koca bir yılda sindire sindire yaşadığı ne varsa—ihaneti, başarıyı, batışı, çıkışı, varlığı ve yokluğu—biz artık tek bir haftaya sığdırır olduk.
Bir pazartesi sabahı zirvede, perşembe günü diptesin, pazar gecesi ise ne olacağın belli değil. Gücün, kudretin, varlığın kaç kez gelip, kaç kez arkasına bakmadan kaçacağı tamamen belirsiz.
Babadan kalan mallar, mülkler, o şanlı unvanlar… Hepsi bir günde, tek bir hamleyle, bir gecelik krizle elden avuçtan uçup gider. Etrafınızda pervane olup kırk takla atanlar buharlaşıp yok olur. Sabahın şöhretleri, akşamın en büyük rezilleri haline gelir.
Etrafımıza bir bakın; bu sahte oyunun figürlerine, siyasetçisine, bürokratına, zenginine, sosyetesine, ünlüsüne... Her gün birinin tahtından indirilişini izliyoruz. Her gün bir gücün nasıl yerle bir olduğuna, bir servetin nasıl eridiğine şahit oluyoruz. Ama sanki tüm bu gördükleri ve duydukları başkalarının hikayesiymiş gibi, bu hayatta yaşananlardan tek bir zerre ders almamışçasına bir pervasızlık, bir arsızlık!
Bunlar hep başkasının başına gelir, hep başkası batar, rezil olur; size bir şey olmaz öyle mi? O garibin, gurebanın sırtını eze eze çıktığınız basamakları, tepetaklak inerken tek tek saydırırlar adama. Yabancı saydırmaz, en yakınınız saydırır. Bu pervasızlığın sonu, o çok güvendiklerinizle birlikte ortada ser sefil olarak kalmaktır.
Her şey o kadar hızlı, o kadar vahşi… Bu, aynı zamanda ruhun bedenden önce yorulması demek!
Ne diyelim. Yorulduk, yıldık, iğrendik.
Bir de üç kuruşa, reyting uğruna tansiyonu yükseltip, programdan sonra "çak" yapıp çorbacıda sabahlayanlar ve milleti birbirine düşürüp, alay edenler var ya...
Sizin de yanınıza kâr kalmayacak.
Dibe vurup zıplayacağız! Öyle mi?
Öyle mi değil mi herkes görecek.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.