Hüseyin Adıgüzel Bilgeoğuz yayınlarından milli ve manevi değerlere önem veren birçok kitabı yayınlanmış Türk Milliyetçisi bir yazar olarak biliyorum. Ancak bu güne kadar hiçbir kitabını okumak nasip olmamıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Enver Paşa hassasiyetim Hüseyin Adıgüzel’in “Bir Devrin Romanı-İttihatçı İktidar Dönemi” adıyla yazdığı kitabı görünce bende okumak arzusu uyandırdı. İktidardaki bir dönemin romanı olması dolayısıyla bu kitapta belki İttihat ve Terakki tarihini kapsayan hakkındaki her hususu ve bilgiyi bulamayacağımızı da söylemek istemektedir.
Hemen başta yazarın Altay Cengizer’in “Osmanlı’nın Son Savaşı” adlı kitabından alarak aktardığı parçada geçen “Jön Türklerin emperyalizmin zihin dünyasında şark için biçtiği deli gömleğinin kalıplarının dışına çıkmak yönünde sergilediği kararlılık” ifadesinde geçen Jön Türkler’i İttihat ve Terakki ile aynı gösteren anlayışa karşıyım. Bu konuda bence en isabetli ayrımın İsmail Küçükılınç “Jön Türkler ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık” adlı kitabında yapıldığını da belirtelim. İsmail Küçükılınç bu kitabında ittihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasından birkaç tane Jön Türklerden ayrılan kişinin bulunduğunu ifade etse de İttihat ve Terakki Cemiyet’nin Jön Türklükten ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti gibi cemiyetlerden ayrı olarak kurulduğunu, fikri yapı olarak da ayrı olduğunu savunmaktadır. Her ne kadar Osmanlı daha sonra Hürriyet Cemiyeti ile birleşmiş olsalar da, Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin İttihad ve Terakki cemiyetine yüzde yüz aynı kalıpları taşımadığını düşünür. Şu da bir gerçekliktir ki başka sivil kurumlardan İttihat ve Terakkiye geçenler geçtikleri kurumun amaç ve gayelerini ihtiva eden fikirlerinin bütününü yeni katıldıkları cemiyete taşıyamayacakları gibi bu cemiyetin kurucuları da bunu kabul etmezler. Çünkü daha önce yaşanmış olan bu fikirlerin bazılarının doğurdu mahzurların kendi yeni cemiyetlerine taşınması toplum nezdinde aynı olumsuzlukları celp edeceğini düşünürler. Tabi burada şu da ayrı bir geçeklik olarak durmaktadır ki İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları ve mensupları Enver Paşa anlayış ve fikri yapısında bir tezgâhtan çıkmış gibi tek tip de değillerdi.
Hüseyin Adıgüzel’e göre İttihat ve Terakki Cemiyetinin bir iç kuruluşu olan “gizli fedai örgütü” olarak “Fedai Zabitan”ı kendi üyelerini korumak, İttihat ve Terakki Cemiyetinin faaliyetlerini sekteye uğratanları bertaraf etmek için kurduklarını (s.7) ancak “fedai Zabitan” örgütü ile “Teşkilat-ı Mahsusa”nın aynı örgüt olmadığını, Teşkilat-ı Mahsusanın devlet örgütü olduğu halde Fedai Zabitan’ın İttihat ve Terakki Cemiyetine ait bir örgüt olduğunu, ancak bazı Fedai Zabitan üyelerinin aynı zamanda Teşkilat-ı Mahsusaya da üye oldukları için bazen Fedai Zabitan üyelerinin işlediği fiiller Teşkilat-ı Mahsusaya, bazen de Teşkilat-ı Mahsusa’nın işledikleri Fedai Zabitana mal edilmektedir (s.8).
Günümüzde İttihatçıları mason olmak, Osmanlı imparatorluğunu yıkmak, Balkanları kaybetmek –ki I. Balkan Savaşı sırasında 80 bin askeri terhis etmiş Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa ile Sadrazam İngiliz Mehmet Kamil Paşa’dır ve İttihatçılara düşmandır- ve Osmanlı Devletini I. Dünya savaşına sokmak, Enver Paşa’yla birlikte ittihatçıları 90 bin askerin donarak öldürülmesiyle suçladıkları Sarıkamış Harekâtı ile suçlamak için gayret gösterenler hiç Hüseyin Adıgüzel’in tespit ettiği şekliyle Sadrazam İngiliz Kamil Paşa savaşmak için harıl harıl asker toplayan balkan devletlerine karşı “onlara savaş istemediğini göstermek için Balkanlarda görevli ordunun savaş görmüş usta askerlerinden seksen bin kişiyi terhis ettirerek memleketlerine gönder”mesini (s.9), daha büyük bir hata olarak da Sırbistan’ın Almanya’dan aldığı topları getirmesi için “Tek yol Selanik Limanı’nı kullanmaktı. Paşa, Sırplara o izni verdi ve Limanı açtı.Toplar, Sırbistan’a getirildi. Kumonova Savaşı’nda, bu toplar savaşın kaderini değiştirdi, savaşı kaybetmemize ve elli bin civarında askerimizin şehit olmasına sebep oldu.” (s.9) kusurlarını hesaba katmaz bütün günahı İttihat ve Terakkiye ve Enver Paşaya yüklerler. İttihatçılara eleştiri yapan Siyasal İslamcılar savundukları devlet adamlarının kusurlarını görmezden gelirken İttihatçıları savunanlar daha objektif olarak İttihatçıların kusur ve hatalarını söyledikten sonra reelpolitiği de göz önünde tutarak başarılarından ve fedakârlıklarından bahsederler.
Hüseyin Adıgüzel’in “27 Nisan 1909 günü Sultan Abdülhamid tahtan meclis kararı ile indirildi. Yerine Mehmet Reşat Sultan ilan edildi.” (s.19) ifadesinden aslında ihtilal olarak bildiğimiz Sultan Abdülhamid Han’ın hallinde meclis kararı olması ihtilal söylemlerini boşa çıkarmaktadır. Ahmet Tevfik Paşa hükümetinin de güven oylaması ile düşürülmesi tamamen ihtilal ifadelerini anlamsız kılmaktadır. Aslında 13 Nisan 1909 da İttihat ve Terakki bir darbe girişimine maruz kalmıştır. Meclis basılmış ve bazı ittihatçı milletvekilleri ile yöneticiler öldürülmüştür. Bunu üzerine Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki ve Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’in olduğu Hareket Ordusu 23-24 Nisan 1909 tarihinde Mahmut Şevket Paşa ve Enver Bey liderliğinde İstanbul’a gelerek isyanı bastırmıştır.
Sultan Mehmet Reşat hükümeti kurmak için iki alternatif olan İngiliz Kamil Paşa ve Sait Paşa’dan Sait Paşayı tercih ederek hükümeti kurmakla görevlendirmiştir. İttihat ve Terakki Sait Paşa’nın hükümeti kurmasına ve meclis çoğunlu İttihatçılarda olmasına rağmen güç kaybeder. Çünkü seçilen milletvekilleri İttihatçı bir fikir ve inanca sahip olmadıkları için istifa ederek Ahali Fırkası, Hürriyetperveran, Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye partilerini kurmuşlardı (s.20).
Balkan ülkelerinin ve kiliselerinin birleşmesin önleyen politikayı terk ile Katolik ve Ortodoks çatışmasını sonlandıran Kiliseler Kanunu olarak bilinen ve problemi kanun yoluyla çözen İttihat ve Terakki hükümetidir. İttihat ve Terakki hükümeti 3 Temmuz 1910 tarihinde ülke içindeki kargaşaya son vermek barış ve huzur getirmek için Kiliseler Kanunu çıkarmıştır ancak kanunun sağladığı barış Bulgar, Yunan-Rum ve diğer balkan ülkeleri -Sırplar ve Karadağ, Hırvatlar- arasında Osmanlıya karşı bir ittifak sağlaması dolayısıyla ülkemiz için aksi bir netice vermiştir.
Hüseyin Adıgüzel “Biliyorsunuz, iki yolumuz var: Birincisi demokratik yolla hükümeti gensoru önergesi vererek düşürmek. Ya da meclisi açtırarak seçin kararı alıp seçim yaparak hükümeti düşürmek. Şu anda meclis kapalı…” (s.31) ifadelerini kullandıktan sonra 5 Ocak 1913 tarihinde Emin Beşe’nin evinde yapılan İttihatçılar toplantısında “Hepinize seçim kararı alındığı için meclisin kapalı olduğunu, anayasamıza göre de savaş olduğu için seçim yapılamayacağını hatırlatayım.” (s.38) ifadelerini kullandırarak seçim yapılmasının kararını aldırmış ancak savaş durumundan dolayı seçim yapılamayacağını ifade ederek kurguda bir bilgi kargaşasına yer vermiştir. Meclis seçim kararı alarak mı kapatılmıştır yoksa savaş dolayısıyla mı kapalıdır? Yoksa İttihatçılar gelişi güzel mi düşünüp konuşmaktadırlar? Aslında meclis eğer seçim kararı alarak kapanmış ise bu ittihatçıların istediği bir şey midir? Yok, savaş dolayısıyla kapalı olup da İttihatçıların tahminleri gibi meclisin toplanmasının mümkinatı mı yoktur?
“merkez komutanlığı mensupları sefaretname” ifadesi ile “askerlerini sefaretnameden çekecektir.” (s.55) ifadelerinde geçen “sefaretname” kelimesi muhtemel ki “sefarethane” olacaktır. Çünkü Sefaretname büyük elçiliklerin sunduğu rapor demektir ki cümlenin bütününde askerlerin engellemeye çalıştıkları Rus büyükelçiliğinin Rusya’ya haber vermesidir. Rapor ancak canlı insanlar tarafından verileceği için engellenmez, elçilik çalışanlarının rapor yazması engellenir. “Bende hakkımı varsa, helal ediyorum.” (s.55) ifadesinin “Bende hakkım varsa, helal ediyorum” olması gerektiğini, “(İttihat ve Terakki’nin, hükümet darbesi yapacağından) bir fısıltı bile duymadıklarından haberi yoktu” (s.57) cümlesinde bir özne fiil kopukluğu olduğunu “(İttihat ve Terakki’nin, hükümet darbesi yapacağı hakkında) bir fısıltı bile duymadıklarından, haberleri yoktu” şeklinde olması gerektiğini, “defterleri düzülecek” (s.57) yerine de “defterleri dürülecek” deyiminin kullanılması dah doğru olacağını düşünmekteyim. Bundan sonra kitapta geçen cümle düşüklüğü, cümle bozukluğu ve yazım hatalarını dikkate almayacağım. Sadece kitabın fikri konusunu bakacağım.
Hüseyin Adıgüzel yiğidi öldür ama hakkını teslim et düsturu gereğince bir cümle kurarak ittihat ve Terakki’nin ve Enver paşa’nın hakkını teslim ediyor. “Koca Osmanlı İmparatorluğu onların ellerinde yok oldu. Ama, Türkiye Cumhuriyeti devleti de onların kollarında doğdu.” (s.56) Ancak, mukadderatın önüne geçmek mümkün değildir. Osmanlının yıkılması sadece Enver Paşa ile İttihatçılara yıkılamaz. Dünya konjonktürü ve Osmanlının hali perişanı da bu yıkılışta etkendir. Nitekim en zayıf olduğu noktada Türkiye Cumhuriyetinin kurulması da sadece devrin Türk devlet adamları ve askerlerinin başarısı değildir. Türkiye Cumhuriyetinin istiklalinde dünya konjonktürünün sunduğu şartlarda etkendir.
Hüseyin Adıgüzel “Paşa, hazretleri bu Varteks Efendi, Talat bey’in yakın arkadaşıdır, iyi görüşmektedirler.”, “başta Varteks olmak üzere, Talat’ın dostluğuna güvenerek onlar [Ermeniler] için yok olmak denen bu teklifi reddetmişler.” (s.59) İçişleri Bakanı Ahmet Reşit Rey bey ile Sadrazam Kıbrıslı İngiliz Mehmet Kamil Paşa görüşürler “Ermeni milletvekili Varteks beni aradı. Görüşme talebinde bulundu.” (s.58) “Sadrazam Varteks Efendi ile görüştü ve diğer sorunları erteleyerek seçim iş birliği yapmaya karar verdiler. Basına haberi Varteks Efendi verdi.” (s.60) ifadeleri ile ülkemizdeki azınlıkların İttihatçılar ve Sadrazam Kıbrıslı İngiliz Mehmet Kamil Paşa hükümeti arasından işlerine geldiği ve koparabildikleri tavizin büyüklüğüne göre anlaşarak iç siyasette hep kazanan ancak Osmanlı devletinin hep kaybeden olduğunun göstermektedir. Günümüzde de iç siyasetten dolayı hükümet ve muhalefet ülkenin zararına olan anlaşmalar yaparak dış devletlere tavizler vermekte her geçen gün iktidarlar her değiştiğinde tavizlerin payı büyütülerek ülkemiz zarar uğratılmaktadır. Muhalefet ve hükümetler bir devlet politikası çerçevesinde iç ve dış düşmanlar veya düşmanlık edebilecekler ile anlaşma yapmalı sırf hizip menfaatini güderek devlet ve millet aleyhine anlaşmalara yanaşmalıdır. Bu şuur kazanamamış olanlar da siyasetten silinmelidir.
“Enver sert ve seri adımlarla saraya girdi. Doğrudan başmabeyincinin odasına yöneldi. Başmabeyinci Enver’i sıcak karşıladı. Hemen huzura girerek Enver’in geldiğini sultan arz etti. Sultan: ‘Hoş geldin oğlum’ dedi. Enver usulünce padişahı selamladı. ‘Sağ olun sultanım, hoş gördüm,’ dedi.” (s.82) İfadelerinden de anlaşıldığı gibi Enver sarayda bekleniyormuş gibi bir durum ortay çıkmıştır. Bu ve daha sonra yazılan ifadelerde sultan hükümete karşı darbe yapılmasını bekliyormuş gibi hiçbir karşı koyma olmadığı gibi Enver Paşanın yeni hükümet ataması için ferman istemesine de tepkisizce olumlu cevap verilmesi sultanın darbeden haberdar olduğu ve desteklediği en azından razı olduğu şeklinde bir intiba uyandırmaktadır.
Hüseyin Adıgüzel’in “Ara Bilgi Notu; Yakup Cemil Hakkında:” (s.81) diye başlık atarak romanın anlatım zamanı ve olay akışından ayrılarak gelecekte Yakup Cemil’in yapacaklarından ve başına geleceklerden bahsetmesi, ve “Talat Bey’in güya Mahmut Şevket Paşa ile arasının açık olduğu ve bu yüzden Paşa tarafından Bakanlar Kuruluna alınmadığı, o günlerden bu günlere söylenmektedir.” (s.88) romanın zamanında anlatımından uzaklaşıp roman dışı bir bilgi olarak anlatılması roman tekniğinden uzaklaşma olduğu gibi roman kurgusunu da zayıf kılmaktadır.
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa ilk suikasttan kurtulmuş ancak başka bir suikastla öldürülmüş, Talat ve Enver Paşa’lar Mahmut Şevket Paşa hükümetinde ihtilalı kendileri için yaptılar demsinler diye kendi rızalarıyla yer almamışlardı. Yeni kurulan Sait Halim Paşa hükümetinde Talat sadrazam olarak Talat Paşa’yı İçişleri Bakanı olarak yer verdi. Enver Paşa yine hükümette yoktu. “Edirne’nin –[Midye-Enez hattı ve işgal altındaki Trakya’nın Edirne’ye kadar olan kısmının] kurtarılışı, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde bir bayram havası yarattı. Enver Bey, Hürriyet Kahramanı unvanının yanına, Edirne Fatihi unvanını da aldı. Hükümet ve cemiyet, millete verdikleri sözü yerine getirdiler. Aynı zamanda İngilizlere, önceki hükümetler benzemediklerini, tehditlerine aldırmadan icraat yapacaklarını gösterdiler.” (s.91) Enver Bey hükümette yer almasa da Kaymakam olarak hizmete devam etmiş 18 Aralık 1913’te Miralaylığa (Albay) ve Edirne’nin fethi ile 1 Ocak 1914 Mirlavalığa (General-Paşa) yükseldi (s.91). 3 Ocak 1914’te Enver Paşa Harbiye Nazırlığına atandı.
11 Haziran 1913 günü İttihat ve Terakki Cemiyeti hükümetinin sadrazamı Mahmut Şevket Paşa’ya suikast yapıldı. Mahmut Şevket Paşa ve yaveri ile bir koruması öldü. Yaralı yakalanan topal Osman adlı suikastçının anlatılarından suikastı tertip edenlerin kaldı yer tespit edildi. “Suikastçıların saklandıkları ev, bir İngiliz hanıma aitti. Kapitülasyonlara göre eve ancak İngiliz Konsolosluğu’ndan izin alınarak girilebilirdi.” (s.100) izin için başvurulmuş, iki gün beklendiği halde hala izin verilmemiştir. “İki gün izin beklendi; izin gelmeyince eve baskın düzenlendi. İki saat kadar süren çatışma sonunda sanıklar sağ olarak ele geçirildi.” (s.101) Hüseyin Adıgüzel bu İngiliz vatandaşı kadına ait eve operasyon yapılması hususunu “Bu olay, kapitülasyonların yabancılara verdiği bazı hakların, İttihatçılar tarafından hiç dikkate alınmadığını da ortaya çıkardı.” (s.101) Şeklinde değerlendirilmiştir. Yani İttihatçılar kapitülasyonlar kaldırılmadan kapitülasyonların sağladığı imtiyazları zaman zaman ihlal ederek kapitülasyonlara karşı olduklarını da gösteriyorlar. Divan-ı Harpte yargılanan Albay Fuat, Yüzbaşı Kazım, Muhip Bey, Damat Salih Paşa ve dört kişilik suikast timi idam edildi (s.101).
İttihat ve Terakki’yi Osmanlı İmparatorluğunu I.Dünya Savaşına sokmakla suçlayanlar İttihatçıların itilaf devletleri İngiltere, Fransa ve Rusya’ya yaptığı müracaatları hep görmezden gelmişlerdir. Tıpkı kuzuyu yemeyi aklına koymuş kurdun dereden su içen kurt ve kuzunun hikâyesinde olduğu gibi sen benim suyumu bulandırdın diyerek yemesi gibi davranıldığını düşünmezler. “Henüz Osmanlı Almanya’nın yanında savaşa girmemişti, fakat İngiltere Donanma Bakanlığı, Osmanlı sanki Almanya’nın yanında savaş girmiş gibi hareket ederek parasının peşin ödendiği gemilere el koydu. Gemilere ele koymanın bilinçli bir tercih olduğu tezi, İngiltere’nin baştan beri Osmanlı’nın karşı blokta yer alacağını düşündüğünü açıkça gösterir. İngiltere’nin her dostluk ve iş birliği teklifini reddetmesi ve peşin ödemiş zırhlı iki gemiye el koyması, Osmanlı Devleti’nin İtilaf Bloğundan uzak tutma politikasının bir parçasıydı.” (s.104) Hele parası peşin ödenmiş iki zırhlıya el konulması savaş nedeniydi. Bu gün de ABD’nin F35’leri vermemsi uluslararası ticarete örgütü tarafından çözülmesi gereken bir problemdir ve Türkiye için de savaş sebebidir. Ancak kapitalist zor gelişmiş bir devlet olarak ABD teknolojik üstünlüğüne güvenerek nasıl olsa benimle savaşamazlar düşüncesiyle gasp yapmaktadır.
Hüseyin Adıgüzel kurgu mu yoksa gerçekten böyle bir yemek düzenlendi mi bilmediğimiz Enver Paşa’nın yalısında Talat Bey, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ömer Naci, Ohrili Sabri, Teğmen Atıf, Kara Kemal ve Hüseyin Cahit’in iştirakleriyle organize edilen bir akşam yemeği ile sanki Osmanlı imparatorluğunun I. Dünya savaşına girme sebebini ve genel durumu bildiği şekilde izah etmek için bir fırsat doğurmuş ve Enver Paşa’nın ağzından en yakın arkadaşlarına dolayısıyla da Türk kamuoyuna etraflıca anlatmıştır (s.134-140).
Bu güne kadar Alman –Osmanlı ittifakının I. Dünya savaşında yenilmesinde çeşitli sebepler ileri sürülmüş ancak “Ruslar, herkese nasip olamayacak bir şansla Alman Telsiz şifrelerini elde etmişlerdir.” (s.151-152) Peki Ruslar bu şifreleri nasıl elde etmiş ve şifreleri ne yapmıştır. “Savaştan önce, Baltık denizinde batan Alman gemisi içersinde yaptıkları aramada ‘Alman Donanmasına ait’ telsiz şifrelerini bulmuşlar ve bu şifreleri İngilizler ile paylaşan Ruslar, Türk-Alman gemilerinin bütün hareketlerini ve ittifak güçleri arasındaki haberleşmeleri, bütün savaş boyunca yakından takip etmişlerdir.” (s.152) Aslında bu aynı zamanda tedbirsiz davranan Almanya’nın bir güç zehirlenmesine yakalandığını, bu güç zehirlenmesinin doğurduğu aşırı güven sebebiyle de savaş boyunca hiç şifreleri kontrol etmek gereğini duymadığı gibi şifre değiştirme tedbirine de başvurmadığını göstermektedir. Bu tedbirsizlik Alman ve Osmanlı donanmanı daha baştan saf dışı kalmasına sebep olmuş atacağı adımlar İngiliz ve Ruslar tarafından önceden bilinmesini sağlamıştır.
Hüseyin Adıgüzel “Adam, İsrail’e ağız dolusu küfrediyor, fakat ticaretini onunla yapıyor, güya korudukları, sevdikleri Filistinlileri öldürmeleri için malzeme satıyor. Sonra da Filistin’e yardım diyerek öne çıkıp bas bas bağırıyor. Tek amacı, çıkarına zarar gelmesidir. Bugün Enver Paşa ve arkadaşlarının mecburi askerlik yasası teklifine karşı çıkanlar, o günlerde karşı çıkanların torunlarıdır.” (s.154) şeklinde doğrudan verdiği ve ittihatçılar tarafından çıkarılan Osmanlı mecbur askerlik yasasının azınlıkların isyanına sebep olduğu ile kıyaslama yapan bilgiyi bu şekilde değil de romanın başından beri kurguladığı günümüz insanları tarafından yapılan bir sohbet sırasında fikir teatisi ve kıyaslama olarak verilseydi hem romanın bağlamı güçlü olacak hem de günümüz problemlerine bir gönderme yapılarak olaylar birbirine daha uygun bir şekilde irtibatlandırılacaklardı.
Hüseyin Adıgüzel yine Ermeni tehcir ile ilgili olarak roman tekniğine aykırı bir araştırmacı gibi bilgi vermektedir. İçişleri bankalığı verilerine göre 702.900 kişinin tehcir edilmesi düşünülmüş, ancak bazı illerde yaşayan Ermenilerin tehcirinden vazgeçilmiştir. Tarihçi ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun tarih arşivlerinde rastladığı bir belgede ise yerleri kesin olarak değiştirilen Ermenilerin 438.758 olduğunu ve planlanan yerlerine varan Ermeni sayısının da 348.148 olduğudur. Bu tehcir sırasında hastalık, aşırı yorgunluk, eşkıya saldırısı ve açlıktan ölenlerin 56.610’dir. 1915 yılında Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ermeni sayısı 1.200.000-1.400.000 olduğu ve bir milyon, bir buçuk milyon Ermeni’nin öldüğünü söyleyenlerin tarihi tahrif ettiklerini ve Türk milletine iftira etiklerini ifade etmektedir (s.157).
İttihatçılar ateş çemberinden geçen öyle bir hayat yaşadılar ki ne içerdeki muhaliflerine ne de dış düşmanlara yaranabildiler. “Sait halim Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Bahaeddin Şakir Bey, Polis Müdür Azmi Bey, silahsız ve savunmasız haldeyken Ermeni canileri tarafından katledildiler.” (s.172) Enver Paşa Ruslar tarafından şehit edildi. Bunlar vatan hainiydi de vatanı bölmek, yıkmak, parçalamak isteyenlerin neden hedefi durumuna gelmişlerdi. Bir insan hem vatan haini hem vatan sever olarak iki hissi yüreğinde nasıl barındırır ve icraata dökebilir. Hem kurtuluşa yarayacak işler hem de yıkacak işleri bir arada nasıl yapmışlardır. Hiç düşünmeden vatan uğrunda gönüllü canlarını ortaya zaten koymuşlardı. Ama kahpe kurşunları hiç akıl edemediler, bizi pusuya düşürürler diye akıl etmediler. Çünkü hainlik nasıl olur bilmiyorlardı. Yerlerinin kimler tarafından Ermenilere ispiyonlandığını düşünmeyen işbirlikçiler hala ittihatçıları eleştirmektedir.
Hüseyin Adıgüzel İttihatçılara yönelik yapılabilecek en insaflı tespitin “Devlet tecrübesi hemen hemen hiç olmayan bir iktidarın bu kadar geniş coğrafyada, inanılmaz hızlı gelişen olaylar karşısında devletleri ve vatanları hususunda ‘en iyisini yaptı’ demek pek mümkün olmasa da ‘ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar,’ dememiz mümkündür.” (s.178) ifadesindeki gibi olacağını en azından art niyetleri olmadan canları pahasına vatan millet uğruna çalıştıklarını ifade etmeye çalışmıştır.
Hüseyin Adıgüzel İttihat ve Terakki’nin fikri yapısını “(Ben istibdat yönetimine karşıyım) diyen Türkçüsü, İslamcısı, Arapçısı, Batıcısı, solcusu o kapıdan girebilirdi. Bu yüzden, İttihatçılara ‘Türkçü, İslamcı, Batıcı’ demek o kadar kolay değildir. Cemiyet, başlangıç yıllarında, bir fikir yumağından farksızdı. Bu yüzden, fikri beraberlikten söz etmek imkansızdı. Cemiyetin içersinde, rejime muhalif ulemalar, hocalar, pozitivist Ateistler, vatanseverler askerler, öğrenciler, üst düzey bürokratlar birlikte bulunuyorlardı.” (s.178-179) şeklinde gerçekçi bir tespit ile tespit etmektedir. Biz buna iki ilave daha yapalım; birincisi, bugün kurulduğu zaman İttihat ve Terakki içinde bulunan Türk milliyetçilerinden başka hiçbir fikri grup İttihatçıları savunmamaktadır. Hatta insafsızca eleştirmektedirler. İkinci olarak da İttihat ve Terakki bu karışık yapısıyla tam bir batılı sivil toplum kuruluşu görünümündedir. Demokratik ülkelerde her fikirden insanlar ortak dertleri için bir sivil toplum kuruluşu kurarak o problemlerinin çözümü için mücadele ederler. İttihat ve Terakki içinde ki “rejime muhalif ulemalar, hocalar, pozitivist Ateistler, vatanseverler askerler, öğrenciler, üst düzey bürokratlar birlikte bulun”an unsurlar birlikte hareket etme başarısını gösterebilmişlerdir. Tıpkı Osmanlı içinde Arap, Sırp, Bulgar, Arnavut, Ermeni, Rum yaşadığı ve Osmanlıdan ayrılarak devlet oldukları halde borçlarını Türkiye Cumhuriyeti’nin ödemesi gibi.
Hüseyin Adıgüzel bilinen ama dillendirilmeyen bir başka İttihat ve Terakki gerçeğini de bu kitapta ifade etmektedir. İttihatçılar başında Osmanlıcı bir anlayışla yola çıkmışlar ancak daha sonra milliyetçi aydınların çabalarıyla Türkçü bir yapıya evrilmiş ve nihayetinde Enver Paşa ve diğer İttihatçıların gayretleriyle Turancı bir politika izler olmuştur (s.179-182).
Aslında İttihat ve terakki eleştirileri içerdeki bağlantılarıyla dış düşmanların topyekûn karalama siyasetinin kurbanıdır. Tıpkı günümüzde her şeye ve her kese faşist dendiği gibi. Komünistin başka fraksiyondan komüniste Faşist diye hitap ettiği günler gördük. Hata günümüzde gerici lafı gibi herke herkese gerici demektedir. Karşılaştığım bir olay bu işi en iyi açıklar. Sakallı 60-70 yaşında bir amca evinde oturan kiracısının birkaç aydır kirasını ödemediği, kendisine yardımcı olmasını istemek için çalıştığı yerin amirine gelmişti. Amire falan şahıs benim evde oturuyor. Ancak kirasını ödemiyor. Bana ödeme yapması için yardımcı olur musunuz dedi. Amir çalışanı çağırdı. Kiracı daha kapıda ev sahibi görünce, “seni gerici Atatürk düşmanı” diyerek üstüne saldırdı. Mecburen ben araya girdim. Hem kişiyi tutup dışarı çıkardım hem de “ne alakası var Atatürk düşmanlığı ile senin ev kirasını ödememenin” diye sordum. Bir cevap veremedi. Yönetici çalışanına kirasını ödemesini söyleyerek her ikisini de gönderdi. İnsanlar istismar etmek için bazı kavramları maymuncuk gibi kullanmaktadırlar. Tıpkı İttihatçı düşmanlığı gibi.
Hüseyin Adıgüzel İttihat ve Terakki Cemiyeti Mensuplarının hükümetleri zamanında Osmanlı İmparatorluğunu I. Dünya savaşına sırf Enver Paşa’nın Alman hayranlığı yüzünden girdiğini savunanlara, İngiltere-Rusya Reval anlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğunu paylaşmaya karar verdiklerini ileri sürerken ilk defa aynı zamanda ittihatçı hükümetin İngiltere ile arasını düzeltmek için İngiltere’nin istediği şekilde bir takım anlaşmalar yaptığını ancak buna rağmen İngilizler ve Fransa ile Rusların Osmanlıyı paylaşacakları için yanlarına ittifaka dâhil etmediklerini ifade etmektedir. “İtilaf devletleri nezdinde uzun süredir çözülmemiş sorunları çözmek için girişimde bulundu. Bunun ilk adımı olarak Hakkı Paşa Londra’ya gönderildi. Hakkı Paşa, İngiltere ile 29 Temmuz 1913, 2 ağustos 1913, 19 Mart 1914, 3 Haziran 1914 ve 10 Haziran 1914 tarihlerinde anlaşmalar imzaladı.” (s.195) Bu anlaşmalar ile İngiltere’nin sürekli sorun olduğu hususlar İngiltere’nin istediği şekilde çözümlenmiştir.
Hüseyin Adıgüzel Teşkilat-ı Mahsusanın Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında kurulmadığını, Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında faaliyet gösteren gayrinizamî harp yapan fedai-i zabitan grubu olduğu, Talat ve Enver Paşaların ortak kararıyla 5 Ağustos 1914 tarihinde ordunun savaşacağı yerlerde daha rahat hareket etmesini temin etmek için kurulduğunu, Batı Trakya’yı Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri tarafından işgal edilmediğini, Teşkilat-ı Masusanın bir devlet kuruluşu olduğunu, ancak İttihat ve Terakki merkezine ve Enver Paşa’ya bağlı gibi çalıştığını çeşitli hatırat ve araştırmalara dayanarak tespit etmektedir (s.210-219).
Hüseyin Adıgüzel Talat ve Enver Paşanın yurt dışına çıkmadan mücadelenin devamı yönünde hazırlık yaptıklarını, Enver Paşanın Teşkilat-ı Mahsusa’yı vekâleten yöneten Binbaşı Hüsamettin Ertürk’ü asaleten ataması ve kendisi dışarıdayken iaşelerinin Sadrazam Ahmet izzet Paşa tarafından karşılanacağını söylemesi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kapatılacağını düşünen Talat Paşa’nın Kara Kemal tarafından Karakol cemiyeti kurularak işgal altında bile mücadeleye devam etmelerini istediklerini (s.232-233) ifade etmektedir. Mustafa Kemal’in ise hem Padişah Vahdettin –Osmanlı Padişahı Vahdettin Maraşal Fevzi Çakmak Paşa’dan Anadolu’ya gönderilebilecek on paşanın ismini ister, verilen isim listesi içinde Mustafa Kemal’in ismin göremeyince de “neden yaverim Mustafa Kemal bu isimler içinde yok, yoksa bu görevi yapamayacağını mı düşünüyorsun” diye sorunca Çakmak Paşa “Düşmanı yener ama sonra sizi de sürgüne gönderir.” deyince Vahdettin “yeter ki düşmanı yensin bizi de sürgüne göndersin” manasında bir konuşma yaparlar.- ve hem de İttihat ve Terakki’nin lideri durumundaki Talat ve Enver Paşa’lar tarafından Anadolu’ya gönderilecek komutan olduğu yönünde ayrı yarı düşünceleri ve uygulama çalışmaları olduğundan hiç bahsetmemektedir. Karakol Cemiyeti Talat Paşa ile irtibatlı olduğu için Mustafa Kemal’in liderliğine karşıdır. Hatta Yahya Kaptan’ı öldürmüşler, “Mudafaa-i Hukuk” grubunun alternatifi olarak “Felah-ı Vatan” grubunu kurmuşlar ve Mustafa Kemal’i Meclis-i Mebusan başkanı seçtirmemişlerdir. Her ne kadar kendi yokluklarından Orduyu idare edecek Başkomutan olarak Mustafa kemal’i düşünseler de Talat ve Enver Paşa bir gün yurda dönüp mücadeleye devam etmeyi düşündüklerinden büyük bir ihtimal ile Mustafa Kemal’i kendilerine vekâleten başkomutanlık yapacak diye düşünmüş olabilirler (s.234-243).
Hüseyin Adıgüzel bir noktadan sonra İttihat ve Terakki tarihini roman olarak yazmaktan vazgeçmiş bir tarih anlatımı şeklinde Cumhuriyet ve Atatürk’ü, Ermeni tehcirini, İttihat ve Terakki Yöneticisi olan Osmanlı paşası ve devlet adamlarının öldürülmesini ve Nemesis, ASALA Ermeni terör örgütlerini ve işledikleri terör olaylarını ele alarak tarihi bilgileri milli şuuru diri tutacak şekilde yorumlayarak anlatmaktadır. Kitap her ne kadar İttihat ve Terakki tarihini anlatan başarılı bir roman olmasa da Türklük bilincini uyandıran ve Ermeni iddialarına tek tek cevaplar vererek Ermeni diasporasının yalanlarıyla mücadelede izlenmesi gerek doğru yolun neler olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Hüseyin Adıgüzel’in yazmış olduğu “Bir devrin Romanı-İttihatçı İktidar Dönemi” roman türündeki kitabı roman tekniği ve roman anlatım tarzı olarak kurgusu zayıf bir roman olmasına rağmen verdiği bilgiler bakımında gayet doyurucu ve doğru bilgi içermesi dolayısıyla okunmayı hak eden bir kitaptır. Bilgilerin ilk olması, fazlalığı ve milli menfaatler açısından doğru yorumlanmasıyla dikkat çekmektedir.
Hüseyin Adıgüzel yazdığı kitaba her ne kadar “Bir Devrin Romanı” dese de roman anlatımını zaman zaman ihlal etmektedir. Romanın olaylarının geçtiği zamandan günümüze gelerek değerlendirmeler yapmakta bilgiler vermekte olduğundan klasik roman tarzından uzaklaşmaktadır. Kitap boyunca günümüzde klişeleşmiş bir şekilde İttihat ve Terakkiye yönelmiş eleştirilere nehir bir anlatım tarzı ile zaman zaman roman tekniğini de kullanarak cevap vermekte, eleştirileri çürütmeye çalışmaktadır.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.