« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

24 Ağu

2026

İsrail neden duramıyor?

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

İsrail’in, 18 Ağustos sabahı İdlib yakınlarındaki Ebu Zuhur askeri havaalanını vurması zaten yüksek seyreden bölgesel tansiyonu daha artırdı. İsrail yönetiminin dillendirdiği gerekçe, Türkiye’nin buraya asker ve radar sistemi yerleştirmeye hazırlandığı yönündeki bir istihbarat almalarıydı. Türkiye bir yandan bu iddiayı reddederek saldırıyı “Suriye’nin toprak bütünlüğü­nü ve birliğini ihlal eden” bir eylem olarak nitelendirirken, diğer yandan İsrail uçaklarına kilitlenmiş sistemlerinin varlığını da anons etti. Yani saldırgana karşı “isteseydik uçaklarınızı düşürürdük ama itidalli davranmaya devam ediyoruz” beyanında bulundu. ABD tarafının bu saldırganlıktan pek de hoşnut olmadığını Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadelerinden anlamak mümkün. Barrack, ABD tarafının bir Türk askeri konuşlanması istihbaratına sahip olmadığını ve saldırının Türkiye’yi bir çatışmaya amaçlı olabileceğini söyleyerek Amerikan yönetiminin tavrını belli etti. Görünen o ki, Trump, İsrail’in ABD’yi İran bataklığından sonra yeni bir belaya daha bulaştırmasından hayli endişeli. Bu endişede haklılık payı da var; zira İran savaşı nedeniyle siyaseten yıpranan ve ekonomik zorlukları da oluşmaya başlayan Netanyahu yönetimi seçimlerden önce oyun değiştirici bir şeyler yapması gerektiğini biliyor.
Türkiye ile İsrail’in birbirlerini direkt hedef almasalar da, çatışma noktasına ilk kez bu kadar yaklaşmaları Netanyahu’nun hayatta/ayakta kalabilmek adına neler yapabileceğinin de göstergesi. İki ülkenin çıkarları Suriye’de net olarak çatışıyor. Hem Türkiye hem de İsrail Suriye’yi kendi içişleri olarak görüyorlar. İki taraf da buradan kendi ülkelerine yönelik olarak gelişebilecek tehlikelerden endişeliler ama bu tehlikeyi bertaraf etmek için önerdikleri modeller birbirinden farklı. Türkiye istikrarlı, güvenliği sağlanmış güçlü bir merkezi devlet yapısını, İsrail ise zayıf, parçalı ve kendisinden başka hiçbir şeyle ilgilenemeyecek durumda olan, toprak işgallerine karşı direnemeyecek bir siyasi yapıyı uygun buluyor. Biri inşa etmekten, diğeri yıkmaktan yana. Zira Türkiye bir seçilmiş zafer toplumu, İsrail ise seçilmiş travmasına sarılarak kurgulanmış bir yas kimliğine sahip.
İsrail’in seçilmiş travmaları
İsrail’in dış politika tutumunu yalnızca klasik jeopolitik çerçeveden açıklamak yetersiz olacağı gibi, psikolojik saiklerle hareket eden irrasyonel bir yönetimin yönünü tayin etmekte de yanlışa götürebilir. İsrail patolojikleşmiş bir güvensizlik sarmalının etkisinden çıkamadığı için çevresindeki diğer siyasi aktörlerle normal bir ilişki geliştirme imkanını bulamıyor. Bu yüzden de güvenliğini sağlamak adına giriştiği tüm hamleler paradoksal bir biçimde daha da güvensiz bir ortamda hep savaşarak/çatışarak var olmasına yol açıyor. Kuşkusuz bu tutumunun psikolojik bir arka planı da var. Öncelikle devletler de tıpkı insanlar gibi geçmiş deneyimlerini hafızalarında muhafaza ederler. Korkuları, kaygıları, yasları, coşkuları, aşağılanmışlıkları ve kuşaktan kuşağa taşıdıkları travmatik anlatıları bulunur. Bunlar kimi zaman yüzlerce yıl tutuldukları bir sandıktan gün yüzüne çıkar ve güncel tehdidin kendisinden çok daha güçlü bir etki yaratırlar. İsrail’in kuruluş anlatısı mitolojik ve teolojik bir yapıya sahip olduğundan, geçmişin bütün yükü ve sorumluluğu “sürekliliği olan bir zaman çökmesi” halinde günlük davranışlarını belirler. Yahudiler, kendilerini Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olarak görseler de daimi olarak sürgün, dışlanma, lanetlenme, soykırım gibi deneyimlerin merkezinde yaşamış bir halkın hafızasını taşırlar. O yüzden onlar açısından geçmiş ve şimdiki zaman birlikte yaşanır.
Vamık Volkan’ın kavramsallaştırdığı “zaman çökmesi” dediğimiz şey, geçmişte yaşanmış kolektif bir travmanın psikolojik olarak bugüne taşınması ve geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki duygusal sınırın silikleşmesi anlamını taşır. Bu durumda bir toplumun yeni bir tehdit, aşağılanma ya da kayıp yaşaması söz konusu olduğunda eski kolektif travmanın imgeleri, duyguları yeniden canlılık kazanır. İnsanlar geçmiş olayı yalnızca hatırlamakla kalmaz yeniden yaşamaya başlarlar. Yüzlerce yıl önceki bir deneyim aradan geçen nesillere rağmen aynı duygusal kırılımı yaratabilir. İsrail mitolojisindeki ilk seçilmiş travma Babil Kralı II. Nebukadnezar’ın MÖ 6. yüz­yılda Kudüs’ü ele geçirerek Yahudi nüfusunun bir bölümünün Babil’e sürmesidir. Babil sürgünü Yahudiler açısından sadece tarihsel bir yer değiştirme değil, sonraki yüzyıllarda yeniden üretilen sürgün, dönüş ve restorasyon anlatısının kurucu unsurudur. Ardından gelen Roma dönemi yıkımları ve yüzyıllar içerisinde tekrarlanan dışlanmalar, pogromlar ve sürgünlerse, Yahudi kolektif hafızasındaki “yerinden edilme” fikrini sabit bir korku haline getirmiştir. Bu korku ve endişe Yahudi toplumsal kimliğinin ve karakterinin ekonomik ve sosyolojik tutumunu, grup düşüncesini, siyasi tavrını belirleyen temel belirleyen haline gelmiştir. Yahudilerin tarihindeki ikinci ve çok daha yakın büyük travma ise Nazi döneminde yaşanan Holokost’tur. 5-6 milyon Yahudinin sistematik bir biçimde yok edilmesi, İsrail’in güvenlikçi kültürünün merkezinde yer alan “bir daha asla” söyleminin ana çıkış noktası olmuştur. Bu söylem aynı zamanda bir güvenlik doktrinidir. Benzer bir doktrinin Kerbela’dan bu yana İran’ın ulu­sal kimliğini şekillendiren ana düstur olması iki ülke arasındaki gerilimin nedenlerine dair de epeyce ipucu vermektedir.
Duygulardan eyleme
Kolektif travmalar aslında toplumların geçmişine değil bugününe ve geleceğine dairdir. Bir toplum geçmiş deneyimlerinden edindiği duygusal yükle kendisini sürekli yok edilmek istenen bir ninkitle olarak algıladığında güvenlik ihtiyacı saldırganlığın temel taşı haline gelir. Güvenlik algısı o noktadan sonra artık bir tehdide karşı korunmaktan çıka­rak, potansiyel bir tehdidin belirmesi ihtimalini de kapsamaya başlar; olası tehdit ile gerçek arasındaki mesafe daralır. İsrail mitolojisindeki vadedilmiş toprak anlatısı, güvenlik endişesini tarihsel sorumluluk misyonuyla da bütünleştirdiği zaman ortaya çıkan karışım ise psikopatolojik bir duruma işaret ediyor. Zira bu aşamada anlatı, İsrail devletini vatandaşlarını koruma görevini taşıyan dünyevi bir organizasyon olmaktan çıkartarak binlerce yıllık tarihsel dönüşün taşıyıcısı haline de sokmaktadır. Sözün özü, karşı karşıya olduğumuz şey rasyonel bir devlet örgütlenmesi değil; hem toprağını kaybederek yeniden sürgün edilme, hem de yok edilme korkusunu taşıyan çoklu travmaların taşıyıcısı bir devlet aklı/duygusallığı nedeniyle tehlikeli bir vakadır. Üzerinde psikiyatrların çalışmasında fayda vardır.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/israil-neden-duramiyor/837360

Ziyaret -> Toplam : 320,02 M - Bugn : 12931

ulkucudunya@ulkucudunya.com