İran üzerinde caydırıcılık
Ragıp Kutay Karaca 01 Ocak 1970
Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde caydırıcılık kavramının ortaya çıkması gayet normaldi. Keza nükleer silahların varlığı klasik savaş anlayışını kökten değiştirmişti.
Bunun yanında iki süper güç tüm stratejik planlamalarını nükleer silahlara dayandırmış, bir nükleer savaşta topyekûn bir yok oluş riski caydırıcılığın temeli olmuştu. Kısacası Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkilerde caydırıcılık kavramının nükleer caydırıcılık ile anıldığı söylenebilir.
Bunların yanında Soğuk Savaş döneminde nükleer silah sahibi ülkeler, bu silahlara yönelik kullanım amaç ve stratejilerini deklare ederlerdi. Soğuk Savaş sonrasında ise nükleer silah sahibi olan ülkelerinin bu silahları nasıl kullanacaklarına dair stratejileri tam olarak bilinmemektedir. Bunun yanında Soğuk Savaş sonrası konvansiyonel silahların kapasitesinin artması bu silahların caydırma yönündeki rolünü artırmıştır. Bu artış konvansiyonel gücün nükleer caydırıcılığın bir tamamlayıcı unsuru olarak düşünülmesine neden olmuştur.
Soğuk Savaş boyunca, iki süper güç arasındaki caydırıcılık genelde krizlerin nasıl yönetileceğine üzerine odaklanmıştı. Bugün ise caydırıcılık daha genele yayılmış ve bir ön-alma pratiği hâline dönüşmüştür. Bunun temel sebebi Soğuk Savaş süresince düşmanın netliğine karşın bugün devletlerarası ilişkilerin oldukça iç içe geçmesidir. Bugün rekabet ettiğiniz ülkeler farklı konularda işbirliği yaptığınız ülkeler olabilmektedir. Bu durum gücünüzün ne olduğuna bakılmaksızın caydırıcılığınızı doğrudan etkilemektedir.
Farklı güvenlik arayışları
Bugün caydırıcılık kavramında değişmeyen unsur ABD’nin nükleer şemsiyesiyle güvenlik sağlayan rolünün devamıdır. Ancak ABD’nin yarattığı bu şemsiye, farklı nükleer güçler için de geçerli hale gelmiş durumda. İran’a yönelik saldırıların Körfez ülkelerine yansıması bu ülkelerde ABD’ye bağlı bir güvenlik anlayışının eksikliğini ortaya çıkardı. Bu eksiklik farklı güvenlik anlaşmalarının önünü açtı. Pakistan-Suudi Arabistan Savunma Anlaşması ve son olarak bu iki ülkeye Türkiye’nin katılmasıyla imzalanan “Mekke” Antlaşması bunun en yakın örnekleridir.
Yukarıda değindiğim konular ABD’nin İran üzerinde caydırıcılık zayıflığını açıklar niteliktedir. ABD savaş tarihi buna benzer birçok “caydıramama” örnekleriyle doludur. İran’ın nükleer silaha sahip olmasına yönelik ABD-İsrail saldırıları dikkate alındığında akla Vietnam savaşı geliyor. Bu savaş, devletlerin rakiplerinin nükleer büyüklüğünden değil konvansiyonel yeteneğinin etkin kullanılıp kullanılamayacağını caydırıcılığın unsuru saydığını gösterdi.
Nixon yönetimi, ABD’nin ölçüsüz bir güçle saldıracağına inandırılması halinde Kuzey Vietnam yönetiminin müzakereyi kabul edeceğini düşünmüştü. ABD Başkanı’nın davranışlarının öngörülemez olduğu imajı çizilmişti. ABD’nin hedeflerine ulaşması için ABD Başkanı her türlü bedeli ödemeye hazır görünmeliydi. ABD’nin karşılaştığı ise Vietnamlıların ülkeleri için her türlü bedeli ödemeye hazır olduklarıydı. Böyle olunca ABD, onurlu bir çekilme için başta Çin olmak üzere bölge ülkeleriyle diplomasi başlatmış ve hedeflediği sonuca ulaşamamıştı. Vietnam, komünist liderliğin etrafında birleşmişti.
Bugün İran özelinde yaşadıklarımıza ne kadar benziyor. Nixon gibi davranışlarının öngörülemez olduğu imajı çizilen bir ABD Başkanı ve Vietnam gibi müzakereye çekilemeyen, her türlü bedeli ödemeye hazır bir İran var.
Rasyonellik yok
Bir caydırıcılık etkileşimi söz konusu ise “caydıran’’ ve “caydırılan’’ olmak üzere tarafların varlığı gerekmektedir. Caydıran ve caydırılan stratejilerinin sonuçlarını değerlendirebilmek için maliyet-fayda analizleri yapabilmelidirler. Ancak bunun gerçekleşmesi rasyonel karar verebilecek karar alıcıların varlığına bağlıdır. Bugün ne ABD ne de İran’da böylesi bir rasyonellik ve bu rasyonelliği sağlayacak yönetimler yok.
Caydırıcılığın başarısı tehditlerin, caydırılacak için inandırıcı hale gelmesine bağlıdır. ABD yönetimi İran’ı nükleer silah üretmekten caydıracak kadar inandırıcı mıdır? ABD’nin İran’a büyük maliyetler yükleyebilecek bir “askeri kapasiteyi’’ elinde bulundurduğu gerçektir. Ancak İran, ABD’nin askeri gücünü tam kapasite kullanacağı yönünde kararlı olduğuna ne kadar inanmaktadır? Nitekim ABD için gelinen durum “nükleer falan önemli değil, Hürmüz açılsın yeter” şekline dönmektedir.
ABD Başkanı saldırılar başlamadan sayamayacağımız kadar tehdidi İran’a yapmıştı. Saldırının ikinci günü “zafer” ilan etmiş ve İran’ı dayanamayacak hale getirdiklerini söylemişti. Bu söylemler hala devam ediyor. Unutmamak lazım ki tehdit dili ancak maliyet yarattığında inandırıcı hale gelebilir. Burada aklıma ABD tehditlerini gerçekleştirmek için ne kadar istekli? sorusu geliyor. Bence ABD büyük bir harekatın askeri ve toplumsal maliyetine katlanmak konusunda istekli değil.
Bir de “itibar” konusu var. Bir devletin tarihsel döngüsü içerisinde olaylara karşı nasıl davrandığı diğer devletlere benzer çıkarsamalar yaptırıyorsa o devletin caydırma gücü yükselir. ABD için bu ne kadar geçerli. 1990’ların başında Irak ile başlayan süreç, Afganistan ve Suriye ile devam etti. ABD harekatlara yüklediği amaçlarının hiçbirini gerçekleştirmeden çekilmek zorunda kaldı. Arkasında istikrarını bir türlü sağlayamayan ülkeler bıraktı. Siz rejiminize düşman bir halk olsanız dahi ABD’ye inanır mısınız? İran halkı da inanmıyor.
Son konu ise “çıkar” meselesi. Hayati derecede önemli olmayan çıkarlar söz konusu ise daha isteksiz bir caydıran ile karşılaşırız. Bu noktada soru; ABD’nin İran’ı vurması İsrail’in mi, ABD’nin mi çıkarına? ABD için konu hayati değil.
Anlayacağınız tüm dünya olarak kaldık delilerin arasında…
https://www.dunya.com/kose-yazisi/iran-uzerinde-caydiricilik/835957