Ölmeyen geçmiş
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Geçmiş asla ölü değildir; hatta geçmiş bile değildir”.
Politik psikoloji açısından derin bir anlamı olan bu ifade, 20. yüzyılın büyük edebiyatçılarından William Faulkner’a ait. “Geçmiş” dediğimiz şey, insanları, toplumları, devletleri, medeniyetleri lineer bir çizgi üzerine yerleştirip onu “zaman” kavramı ile tanıştırmamızla şekillenen bir olgu. Sanki ömür denilen yolculuğumuzda taşımaktan yorulup da bir yerlerde üzerimizden bıraktığımız, içi çerçöple dolu bir çuval gibi bakıyoruz bazen ona. Hep yanımızda taşımak istediğimiz güzel anıları ayrıştırıp, sırf kötüleri atabilsek keşke ama o da olmuyor. Çuvalımız boşaldıkça doluyor ve geride bıraktığımızı zannettiğimiz çuval, ömür yolculuğu ilerledikçe taşınması daha da ağır bir yüke dönüşüyor.
Çuval taşımak sadece bireysel bir durum değil. Toplumlar, devletler ya da medeniyetler de içinde zaferlerin, yenilgilerin, günahların, umut ve hayal kırıklıklarının olduğu bir hafıza çuvalının gönüllü hamalları aslında. Nesiller geçtikçe çuval sabit kalırken, hamalları değişip duruyor. Tam da bu yüzden geçmiş, bir başka şehre taşınarak uzaklaştığımız bir hatıra değil, tüm ömrümüzce bazen daha belirginleşip, bazen kaybolan, bazen uzayıp bazen kısalan bir gölge gibi bize eşlik eden bir yol arkadaşı.
Politik psikoloji alanının “geçmiş” konusuna özel bir önem vermesinin temel sebebi de bu. Bu alanda çalışanlar şimdiyi ve geleceği yorumlarken eylemlere, sözlere olduğu kadar onun tarihsel kökenlerine de odaklanmanın gerekli olduğuna inanıyorlar.
Kolektif hafıza, bizim açımızdan dev bir laboratuvar. Şarkılarda, şiirlerde, anlatılarda, toplumsal reflekslerde, davranış ve tutumlarda kendisini ele veren, gizli bir yönetici gibi. Geçmişin kimi zaman fısıldayarak, kimi zaman yüksek sesle verdiği komutların deposu orası. Zamanın ruhu dediğimiz şey de o sese paralel olarak şekil alıyor. Şimdilerde de politik mimariyi hemen her yerde aynı kavram şekillendiriyor: “Yeniden”
Amerika’yı yeniden büyük yapanlar da var; “Büyük Rusya”yı yeniden kuranlar da; Çin ulusunu yeniden diriltmek isteyenler de var; Hindistan’ı yeniden kadim medeniyet kimliğiyle buluşturmayı arzu edenler de. İsrail vadedilmiş toprak peşinde, Sırplar ve Arnavutlar büyük imparatorluklarını yeniden kurma hayalinde. Almanya şimdilik perde arkasında sessizce ilerlettiği bir yeniden onur arayışında; İtalya ve Fransa ise eski İmparatorluk hayalinde. Türkiye’de de farklı siyasi geleneklerin “yeni Osmanlı”, “büyük Türkiye”, “eski güzel günler”, “kurucu kodlar” gibi ifadelere yönelmesi şaşırtıcı değil. Gelecekle ilgili belirsizlikler artıp olumlu beklentiler zora girdikçe geçmiş, tıpkı güvenli bir sığınak gibi toplumları kucaklıyor. Politikacılar da bunun farkındalar ve geçmişi karlı bir havada insanlara uzatılan sıcak bir battaniye gibi kullanmaktan çekinmiyorlar. Isıtıyor mu derseniz, en azından donmaktan koruyor derim.
Dünya sathında regresyon
Tüm dünyada “yeniden eskiyi inşa etme” söylemlerinin ardında ortak bir psikolojik zemin var. Sıradan bir nostaljiden değil toplumsal ölçekte yaşanan bir regresyondan söz ediyoruz. Psikolojide regresyon kavramı, bireyin yoğun kaygı ve belirsizlik altında daha önceki zamanlara, yani kendisini güvende hissettiği gelişim dönemlerine geri dönme eğilimini ifade ediyor. Sigmund Freud’un geliştirdiği ve Anna Freud’un bir savunma mekanizması olarak tanımladığı bu geri çekilme hali, bireylere özgü de değil. Geleceğin öngörülemez hale geldiği durumlarda toplumların da benzer biçimde davranması, eski ve bildik dünyanın güven veren imgelerine sığınması şaşırtıcı değil.
Esasen yakın zamana kadar durum farklıydı. Berlin Duvarının yıkılışının ardından gelen ve bir yanda iletişim teknolojisindeki devasa gelişme, diğer yanda küreselleşme süreci ve mobilite ile şekillenen “küresel köy” ortamı, zamanın ruhunu ilerleme üzerine bina etmişti. Daha liberal bir dünya, açık toplum, özgür piyasa, geçirgen sınırlar, hızlı modernleşme gibi kavramlar ön plandaydı. Birbirinden farklı çizgide olsalar da siyasi tutumların ve ideolojilerin ortak noktası “geleceğe odaklanmalarıydı”.
Bugünlerin düsturu ise kaybedildiğine inanılan bir geçmişin geri döndürülmesi. Donald Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma (MAGA)” sloganında asıl bakılması gereken nokta, büyüklükten ziyade “yeniden” kavramına yaptığı vurgu. Zira slogan yeni bir Amerika’nın inşası yerine eski Amerika’nın geri dönüşünü vadediyor.
Keza, Putin’in 2005 yılında yaptığı meşhur konuşmasında SSCB’nin dağılmasını “yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi” olarak tanımlaması ve “tarihi Rusya” kavramını öne çıkararak bin yıllık bir geçmişi olduğunu söylemesi de aynı perspektiften okunması gereken bir söylem. Ukrayna’nın Rusya’dan ayrı bir ülke olmadığına inanması ve iki devlete rağmen “tek tarihi halk” olduğundan bahsetmesi de bu yaklaşımı besleyen, geçmişteki ihtişamı arayan bir duruş.
Çin devlet başkanı Xi Jinping’in kullandığı “Çin ulusunun büyük yeniden dirilişi” söyleminin de benzer bir hafızaya yaslandığını belirtelim. Çin’in “Utanç Yüzyılı” olarak adlandırılan döneminin sona erdirdiğini söylemesi ve “Merkezi Krallığın” yeniden inşası hedefinden bahsetmesi uluslararası sistemde “bit pazarına nur yağdığını” gösteren detaylardan.
Neden bu geçmişe dönüş?
Ernest Becker’ın 1973 tarihinde yazdığı “Ölümün İnkarı” (Denial of Death) adlı eserde insanın ölümünü bilen tek canlı olduğundan bahisle yaşadığı dönem boyunca kendisini özel , kalıcı ve anlamlı görmek istediğinden söz edilir. Ölümünü bilen ve yaşamda kalmaya çalışan insan, kendinden büyük ve kendisinden sonra da devam edecek yapılara tam da bu nedenle bağlanır. Becker, din, millet, devlet, medeniyet, ideoloji vs. gibi anlam sistemlerine tutunmanın ölüm gerçeğini aşma çabası olduğunu söyler. İnsanlar gibi toplumlar ve devletler de varoluşsal bir kaygı içerisine girdiğinde ve gelecekle ilgili umutlarını yitirdiğinde, ister istemez kendisine zaman içerisinde kalıcı bir yer arayışına düşebilir. Zira gelecek belki yok oluşun riskini taşıyorsa da, geçmiş orada öylece durmaktadır. Kaldı ki dalgalı denizde eski de olsa bir limana demir atmanın koruyucu bir sığınak olduğunu da unutmamak gerekir.
Mesele, geçmişe bu kadar takıntılı olmanın eski sorunları, kolektif travmaları ve öç alma duygularını da tetikleyebilecek nitelikte olması. Yani bunca rağbetten, rahmet doğmayacağı açık!
https://www.dunya.com/kose-yazisi/olmeyen-gecmis/834655