« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

03 Ağu

2026

Ölmeyen geçmiş

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

Geçmiş asla ölü değildir; hatta geçmiş bile değildir”.

Politik psikoloji açısından derin bir anlamı olan bu ifade, 20. yüzyı­lın büyük edebiyatçılarından Wil­liam Faulkner’a ait. “Geçmiş” de­diğimiz şey, insanları, toplumları, devletleri, medeniyetleri lineer bir çizgi üzerine yerleştirip onu “za­man” kavramı ile tanıştırmamız­la şekillenen bir olgu. Sanki ömür denilen yolculuğumuzda taşımak­tan yorulup da bir yerlerde üzeri­mizden bıraktığımız, içi çerçöple dolu bir çuval gibi bakıyoruz bazen ona. Hep yanımızda taşımak iste­diğimiz güzel anıları ayrıştırıp, sırf kötüleri atabilsek keşke ama o da olmuyor. Çuvalımız boşaldıkça do­luyor ve geride bıraktığımızı zan­nettiğimiz çuval, ömür yolculuğu ilerledikçe taşınması daha da ağır bir yüke dönüşüyor.

Çuval taşımak sadece bireysel bir durum değil. Toplumlar, dev­letler ya da medeniyetler de içinde zaferlerin, yenilgilerin, günahların, umut ve hayal kırıklıklarının oldu­ğu bir hafıza çuvalının gönüllü ha­malları aslında. Nesiller geçtikçe çuval sabit kalırken, hamalları de­ğişip duruyor. Tam da bu yüzden geçmiş, bir başka şehre taşınarak uzaklaştığımız bir hatıra değil, tüm ömrümüzce bazen daha belirginle­şip, bazen kaybolan, bazen uzayıp bazen kısalan bir gölge gibi bize eş­lik eden bir yol arkadaşı.

Politik psikoloji alanının “geç­miş” konusuna özel bir önem ver­mesinin temel sebebi de bu. Bu alanda çalışanlar şimdiyi ve gelece­ği yorumlarken eylemlere, sözlere olduğu kadar onun tarihsel köken­lerine de odaklanmanın gerekli ol­duğuna inanıyorlar.

Kolektif hafıza, bizim açımızdan dev bir laboratuvar. Şarkılarda, şi­irlerde, anlatılarda, toplumsal ref­lekslerde, davranış ve tutumlarda kendisini ele veren, gizli bir yöne­tici gibi. Geçmişin kimi zaman fı­sıldayarak, kimi zaman yüksek sesle verdiği ko­mutların deposu orası. Zamanın ruhu dediğimiz şey de o sese paralel ola­rak şekil alıyor. Şimdi­lerde de politik mimari­yi hemen her yerde aynı kavram şekillendiriyor: “Yeniden”

Amerika’yı yeniden bü­yük yapanlar da var; “Bü­yük Rusya”yı yeniden kuranlar da; Çin ulusunu yeniden diriltmek is­teyenler de var; Hindistan’ı yeni­den kadim medeniyet kimliğiyle buluşturmayı arzu edenler de. İsra­il vadedilmiş toprak peşinde, Sırp­lar ve Arnavutlar büyük imparator­luklarını yeniden kurma hayalinde. Almanya şimdilik perde arkasında sessizce ilerlettiği bir yeniden onur arayışında; İtalya ve Fransa ise es­ki İmparatorluk hayalinde. Türki­ye’de de farklı siyasi geleneklerin “yeni Osmanlı”, “büyük Türkiye”, “eski güzel günler”, “kurucu kod­lar” gibi ifadelere yönelmesi şaşır­tıcı değil. Gelecekle ilgili belirsiz­likler artıp olumlu beklentiler zo­ra girdikçe geçmiş, tıpkı güvenli bir sığınak gibi toplumları kucaklıyor. Politikacılar da bunun farkındalar ve geçmişi karlı bir havada insanla­ra uzatılan sıcak bir battaniye gibi kullanmaktan çekinmiyorlar. Isıtı­yor mu derseniz, en azından don­maktan koruyor derim.

Dünya sathında regresyon
Tüm dünyada “yeniden eskiyi in­şa etme” söylemlerinin ardında or­tak bir psikolojik zemin var. Sıra­dan bir nostaljiden değil toplumsal ölçekte yaşanan bir regresyondan söz ediyoruz. Psikolojide regres­yon kavramı, bireyin yoğun kaygı ve belirsizlik altında daha önceki zamanlara, yani kendisini güvende hissettiği gelişim dönemlerine geri dönme eğilimini ifade ediyor. Sig­mund Freud’un geliştirdiği ve An­na Freud’un bir savunma mekaniz­ması olarak tanımladığı bu geri çe­kilme hali, bireylere özgü de değil. Geleceğin öngörülemez hale geldi­ği durumlarda toplumların da ben­zer biçimde davranması, eski ve bildik dünyanın güven veren imge­lerine sığınması şaşırtıcı değil.

Esasen yakın zamana kadar du­rum farklıydı. Berlin Duvarının yı­kılışının ardından gelen ve bir yan­da iletişim teknolojisindeki devasa gelişme, diğer yanda küreselleşme süreci ve mobilite ile şekillenen “küresel köy” ortamı, zamanın ru­hunu ilerleme üzerine bina etmiş­ti. Daha liberal bir dünya, açık top­lum, özgür piyasa, geçirgen sınırlar, hızlı modernleşme gibi kavramlar ön plandaydı. Birbirinden farklı çizgide olsalar da siyasi tutumların ve ideolojilerin ortak noktası “gele­ceğe odaklanmalarıydı”.

Bugünlerin düsturu ise kaybe­dildiğine inanılan bir geçmişin ge­ri döndürülmesi. Donald Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma (MAGA)” sloganında asıl bakılması gereken nokta, büyüklükten ziyade “yeniden” kavramına yaptığı vurgu. Zira slogan yeni bir Amerika’nın inşası yerine eski Amerika’nın geri dönüşünü vadediyor.

Keza, Putin’in 2005 yılında yap­tığı meşhur konuşmasında SSC­B’nin dağılmasını “yüzyılın en bü­yük jeopolitik felaketi” olarak tanımlaması ve “tarihi Rusya” kav­ramını öne çıkararak bin yıllık bir geçmişi olduğunu söylemesi de ay­nı perspektiften okunması gereken bir söylem. Ukrayna’nın Rusya’dan ayrı bir ülke olmadığına inanma­sı ve iki devlete rağmen “tek tari­hi halk” olduğundan bahsetmesi de bu yaklaşımı besleyen, geçmişteki ihtişamı arayan bir duruş.

Çin devlet başkanı Xi Jinping’in kullandığı “Çin ulusunun büyük ye­niden dirilişi” söyleminin de ben­zer bir hafızaya yaslandığını belir­telim. Çin’in “Utanç Yüzyılı” olarak adlandırılan döneminin sona erdir­diğini söylemesi ve “Merkezi Kral­lığın” yeniden inşası hedefinden bahsetmesi uluslararası sistemde “bit pazarına nur yağdığını” göste­ren detaylardan.

Neden bu geçmişe dönüş?
Ernest Becker’ın 1973 tarihin­de yazdığı “Ölümün İnkarı” (De­nial of Death) adlı eserde insanın ölümünü bilen tek canlı olduğun­dan bahisle yaşadığı dönem boyun­ca kendisini özel , kalıcı ve anlam­lı görmek istediğinden söz edilir. Ölümünü bilen ve yaşamda kal­maya çalışan insan, kendinden bü­yük ve kendisinden sonra da devam edecek yapılara tam da bu nedenle bağlanır. Becker, din, millet, devlet, medeniyet, ideoloji vs. gibi anlam sistemlerine tutunmanın ölüm ger­çeğini aşma çabası olduğunu söy­ler. İnsanlar gibi toplumlar ve dev­letler de varoluşsal bir kaygı içeri­sine girdiğinde ve gelecekle ilgili umutlarını yitirdiğinde, ister iste­mez kendisine zaman içerisinde kalıcı bir yer arayışına düşebilir. Zira gelecek belki yok oluşun riski­ni taşıyorsa da, geçmiş orada öyle­ce durmaktadır. Kaldı ki dalgalı de­nizde eski de olsa bir limana demir atmanın koruyucu bir sığınak oldu­ğunu da unutmamak gerekir.

Mesele, geçmişe bu kadar takın­tılı olmanın eski sorunları, kolektif travmaları ve öç alma duygularını da tetikleyebilecek nitelikte olma­sı. Yani bunca rağbetten, rahmet doğmayacağı açık!

https://www.dunya.com/kose-yazisi/olmeyen-gecmis/834655

Ziyaret -> Toplam : 314,54 M - Bugn : 7522

ulkucudunya@ulkucudunya.com