« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

03 Ağu

2026

Niçin Hepimiz Aynı Gemide Değiliz?

İhsan Fazlıoğlu 01 Ocak 1970

Bir kişi düşünelim; kendi mütevazı imkânlarıyla yaptığı bir kayıkla nispeten büyük bir nehirde, yağmurlu, karlı ya da sıcak havalarda karşılaştığı pek çok zorlukla yol alan… Seyir halindeyken karşı taraftan, dışarıdan bakınca, oldukça gelişmiş bir zanaatla üretilmiş, donanımlı ve üstelik her açıdan estetik, devasa bir geminin kendine yaklaştığını varsayalım. Birbirlerine değecek kadar yakınlaştıklarında gemidekilerin kayıktaki kişiyi kendilerine katılmaya davet ettiklerini tahayyül edelim. Kişinin tavrı ne olurdu? İşaret edeceğimiz temsil açısından benzetmemizi yönlendirerek, diğer ihtimalleri şimdilik bir kenara bırakıp kişinin, geminin sahip olduğu imkânlara nispetle, maddî ve manevî güvenliği açısından içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için gemiyi tercih etmesi akla yatkın bir davranış gibi görünür. En temelde kayıktan gemiye davet edilen kişi, müşahede ettiği imkânların etkisiyle, ilk elde maddî ve manevî açıdan daha özgür olacağını düşünebilir. Düşünmez ki, gemi hem maddî hem de manevî açıdan daha inceltilmiş karmaşık bir tutsaklık için hazırlanmış olabilir.
Kapitalizmle ilgili ne zaman bir tahayyülde bulunsam bu temsil aklıma gelir. Yine de şunu kabul ederim: Kapitalizm, her tutsağa her hâlükârda özgür olduğunu, süreç içinde daha da özgür olacağını hissettirme becerisini de taşır. Bu becerinin günümüzde daha da incelmiş bir sürümüyle karşı karşıya olduğumuzu göz önünde bulundurmalıyız: Gönüllü tutsaklık. Zaten kapitalizmin post-modern dünyadaki en büyük başarısı kişinin gönüllü tutsaklığı, özgürlük sanmasını sağlaması değil midir? Bu tam da şuna benzer: Eski Mısır’da firavunlar/efendiler kendilerini sineklerden korumak için yanlarındaki kölelerin vücutlarına bal sürerlerdi. Kapitalizmdeyse bizâtihi kişiler kendi vücutlarına gönüllü olarak bal sürmek istiyorlar, hatta sürüyorlar. Niye sürmesinler ki; çünkü bizâtihi bu gönüllülük, ‘mutluluk’ olarak algılatılıyor.
Ulaşım ve bilişim teknolojilerinin gelişmesi ile sayısal ontolojilerin mesafe kat etmesi, ticaret ve sanayi kapitalizmini bir tür nezâret kapitalizmine dönüştürdü. Artık Yeryüzü bir tür hapishane; bu hapishanedeki içinde yaşanılan hücrenin nicel büyüklüğü ya da nitel gelişmişliği öze ilişkin bir fark yaratmıyor. Artık hücreler, her türlü maddî ve manevî kurumlar kişileri korumak için değil, tersine kişilerden korunmak için… Dizgenin sürekliliği için kişilerin siyâsî ve iktisâdî ederlerinin olduğu, kelimenin her iki anlamıyla da birer mala dönüştürülmesi yeterli görülüyor. Tekrar etmekte fayda var: Bu tür bir dizgenin sürdürülebilir kılınması, ancak içinde yaşayan kişilerin kendilerini dizge içinde eğreti hissetmemeleri ve garip görmemeleriyle son derece ilgilidir. Bu da ancak bizâtihi kişilerin kendilerini gönüllü olarak mala dönüştürmesiyle mümkündür; ancak kâr edecek bir mala… Bu nedenle post-modern ve post-truth dünyada her kişi kendini kar etmek için tüketerek var-kılmaya çalışıyor; ancak gönüllü olarak. Malûmât-İmâj-Duygu kapitalizmi dediğim bu süreç, yalnızca kişiler için değildir; aynı zamanda, bir kısır döngü oluşturduğu izlenimi verse de bizâtihi dizgenin sürdürebilirliği için de gereklidir. Dediğimiz gibi, kapitalizm bireye özgür olduğunu hissettirmek zorundadır. Çünkü böyle yaparak; 1. Tüm olumsuz sonuçları ona yükler; 2. Kurumsal örgütlenmesinin bu sonuçlardaki gücünü ve etkisini örter; 3. Olumsuz sonuçları çözmek için yeni çözümler sunarak başa sarar. Ve hikâye yeniden başlar.
Kapitalizmle ilgili eleştiri yapılınca, kendi tecrübelerimden hareketle söyleyebilirim ki, en temelde iki itiraz öne sürülür. İkincisi üzerinde aşağıda duracağımdan şimdilik birincisine odaklanacağım. Birinci temel itiraz şudur: Kapitalizm, bir tarihî tecrübe olarak, insanlığa önemli katkılarda bulunmuştur; tamamen olumsuz etkilerine bakılarak kapitalizmi yargılamak insafla bağdaşmaz. Bu itiraz ilginç bir biçimde haklılık payı taşır. İyi yönlerini, katkılarını vurguladığınızda bir kişi çıkıp “ama…” diyerek bir cümle kurabilir; tersine kötü yönlerini öne çıkarttığınız ve eleştirdiğinizde de başka birinin yine çıkıp “iyi ama…” ile başlayan karşı bir cümleyi kurması pekâlâ mümkündür. Bu noktayı daha iyi açıklamak için yine bir benzetme yapabiliriz: Her dil ideal bir dilbilgisine sahiptir ve dilbilgisine göre ideal cümleler kurulabilir. Dili iyi kullanan edipler, şairler ya da iyi bir eğitim-öğretim görmüş kişiler dilin kurallılığını dikkate alıp, tam ideal olmasa da ideale yakın dereceli bir söylem inşa edebilirler. Ancak bu yine de dilin ağız, şive, lehçe, argo, jargon vb. şekilde yine dereceli biçimde ifade edilmesini engelleyemez. Bu benzetmeyi daha genel bir kural hâline getirebiliriz: Her dizge içeriğine ve amacına uygun olarak ideal olanı inşa etse de uygulama da kendi defolu ürünlerini üretir. Bu hem bağlamla hem de dizgeyi kullanan kişilerle ilgili olabilir. Benzer bir durum kapitalizm için de söz konusu olabilir mi?
Modern öncesi dönemde dinler, felsefî dizgeler, ahlâkî öğretiler, vb. hemen her alanda daima sevap, iyi, doğru ve güzel vb. olumlu değerleri öne çıkartıp idealize etmiş; günah, kötü, yanlış, çirkin, vb. değersizlikleri de olumlu değerlerin yokluğu olarak nitelemişlerdir. Bu nedenle ister dinler ister felsefî dizgeler ister ahlâkî öğretiler, vb. olsun hemen hiçbiri olumsuzluk içeren değersizlikleri sistemlerinin aslî bir parçası olarak değil, sapma, kırılma, vb. sıfatlarla istisnâî kabul etmişlerdir. Bu şuna benzetilebilir: Bir yemek masasında ancak ve ancak lezzetli, iyi pişmiş, estetik, her açıdan ideal yemeklerin bulunması… Kapitalizm masasında ise ‘fayda’, ‘kâr’, vb. getirdiği sürece ideal olanın yanında her türlü yemek bulunabilir; bozulmuş, çürümüş, kokmuş, vb… İşte bu nedenle kapitalist düzene göre kurulmuş bir masada bozuk, çürük, vb. bir yemeğe işaret edince size iyi olanı gösterirler; iyi pişmiş, lezzetli, vb. yemeği gösterince de bozuk, çürük vb. yemeğe işaret ederler. Bunun nedeni, belki de tarihte ilk defa olarak, günahı, kötüyü, yanlışı, çirkini vb. fayda ve kâr sağladığı sürece kendi ideal dizgesine dâhil eden bir sistemle karşı karşıya bulunmamızdır. O kadar ki, sevap, iyi, doğru, güzel, vb. olumlu bir değer, fayda sağlamıyor, kâr getirmiyorsa kapitalist dizgede kendine yer bulamaz. Önce çevreyi kirletir, kâr eder; sonra aynı çevreyi korumaya alıp yapılanları eleştirir, ayda sağlar. Her şeyin etinden de kemiğinden de; dirisinden de ölüsünden de nemalanmaya bakar. Özetle Karl Marx’ın dediği gibi: “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.” Kanaatimce günümüzde ‘bizâtihi kötülük’, siyaset, bilim, felsefe, hatta dinî inançlar üzerinden aklîleştiriliyor; medya, sanat, edebiyat vb. üzerinden olağanlaştırılıyor. ‘Nezâret Kapitalizm’inin inşâ ettiği sanal yaşam içinde de dijital algoritmalar aracılığıyla izleniyor ve yönlendiriliyor. Böyle bir dizgenin yapısal çözümlemesi ayrıntılı çalışmaların konusudur. Ancak sonuçları açıktır: Kapitalizm, okutarak cahilliği, çalıştırarak fakirliği, medeniyet diyerek barbarlığı ve barış diyerek ölümü artırır. Tam da bu nedenle kapitalizm, kazanmak için kaybedenlerin, mutlu olmak için üzülenlerin, yaşamak için ölenlerin olması gereken bir yaşam anlayışına dayanır. Hele üretim-tüketim denkleminde bir işleviniz yok ise; fayda sağlamıyor ve kârı artıramıyorsanız bir işe de yaramıyorsunuz demektir.

Tam bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Kapitalizm tüm bu örgütlenmeyi nasıl gerçekleştiriyor? Hiç şüphesiz bu yapının siyâsî, iktisâdî, askerî, teknolojik, vb. pek çok dayanağı var. Belki de tüm bu dayanakları tek bir cümleyle özetleyebiliriz: Her türlü bilgiyi ve değeri, ama her türlü bilgiyi ve değeri kontrol etmek, denetlemek ve yönlendirmek. Bilgi ve değer kavramalarının yerine, insanlığın hemen her alanda ürettiği maddî ve manevî artı-değeri de koyabilirsiniz. Şüphesiz bahse konu mekanizmanın çözümlenmesi de pek çok araştırmayı gerektirir ki, binlercesi zaten yapılmıştır.
Biz burada tek bir konuya özet bir biçimde dikkat çekmek istiyoruz: Dille oynamak; bir sözlük bunalımı yaratmak; sonuçta bir kavram-anlam kargaşası üretmek. Bu dilsel kargaşanın ürettiği belirsizlik içinde yargı körlüğü ortaya çıkacaktır; yargı körlüğünün zemininde yer aldığı bulanık kültürün meydana getirdiği puslu ortamda kişiler için bir ön-görü ve yön-görü yoksunluğu peydahlanacaktır. Böyle bir tabloda kolayca denetleyebilecekleri ve istedikleri gibi yönlendirebilecekleri bir toplum inşa edeceklerdir. Çünkü belirsizlik, gelecek kaygısı, yarını ön-görmenin yitimi, hatta ölüm korkusu, vb. içinde yaşayan bir kişi, mevcut duruma çözüm üretebileceğini vaat eden ve bir biçimde bu çözümün ucunu gösteren bir dizgenin tekliflerini kabul etmeye ve yaşadığı kriz içinden çıkmak ve kurtulmak için her türlü ahlaksız öneriye açık hâle gelecektir. Bu da yukarıda işaret ettiğimiz başa sarmanın ve hikâyenin yeniden başlamasının 0-noktasıdır. Dizgenin sahipleri, bilgi ve değeri, dolayısıyla artı-değeri kontrol edip yönlendirebilecek güce sahip olduklarından, mâlik oldukları donanımlarla, puslu havada kolayca yol bulabilirler. Bir taraftan, güçlü olsalar dahi, hem dünya düzeninin görünür biçimsel kurallığını savunurlar hem de bu kurallığa uymayı salık verirler. Bu tavırlarıyla hem ahlâkî hem de hukukî açıdan ‘sanki’ hesap verilebilir bir konumda bulunduklarını hissettirirler. Çünkü türü ne olursa olsun her türlü kurum, sahip olduğu biçimsel kurallılığın doğasına uygun normlar üzerinden bir denetleme ağı üretir. Ancak bu denetleme ağı, bir süre sonra güçlüler için bile ayak bağı hâline dönüşebilir. Bir taraftan da biçimsel kurallılığın ürettiği denetleme ağları içinde kolayca iş göremez hâle geldiklerinde, geleceği manipüle etme güçleri azaldığında, başka bir deyişle, istedikleri her şeyi istedikleri gibi yapamayacakları duruma düştüklerinde, sistemi dolanmaya başlarlar; hatta kendileri için bizâtihi ‘dolanma’yı sistem hâline dönüştürürler. Her tür işlerini ‘masa altı’ndan yürütmeye başlarlar. Bu da onlara ahlâkî ve hukukî görünür biçimsel kurallardan kaçma imkânı verir. Ortaya görünür düzenin dışında görünmeyen, yalnızca elit bir sınıfın mensup olduğu bir ‘paralel düzen’ çıkar. Elit sınıf, artık kendileri için sahte olan görünür biçimsel kurallığı bile kendi menfaatleri için kullanmaya başlarlar. O kadar ki, bizâtihi görünür biçimsel sistemler ve bu sistemlerin ürettiği normatif kurallar elit sınıf dışındakiler için bir tür aldatmacaya, hatta afyona dönüşür. İşte bu nedenle çağdaş dünyada kapitalizmin kişiler için vaat ettiği özgürlük, halkların afyonudur. Hâlihazırda içinde yaşam sürdüğümüz dünya bu hâlin şahididir.
İşte tam da bu nedenlerle gelecekteki her türlü iyi, doğru ve güzel düşünme etkinliğinin kapitalizm, emperyalizm ve liberalizmle hesaplaşmakla başladığına inanıyorum. Daha önceleri pek çok defa ifade ettiğim gibi, yine aynı gerekçelerle, Yeryüzü’nde kapitalizm, emperyalizm ve liberalizmle sorunu olmayan bir kişinin ‘insan-ca’ yaşıyor olduğuna inanmak için hiçbir nedenimiz yoktur.

Muzaffer Gül, “Hepimiz Aynı Gemide Değiliz: Kapitalizm, Bilim ve COVİD-19 Pandemisi Üzerine Bir İnceleme” elinizdeki bu eserinde şimdiye değin dile getirilenleri bir süre önce acı bir biçimde deneyimlediğimiz pandemi üzerinden inceliyor ve sorunu Marksist felsefe-bilim tarihi felsefesi anlayışı içinden akademik bir dille çözümlüyor. Açıkçası eserin adının ilk kısmı bile “ben insanım” diyen herkesi ürkütecek bir gösterime sahip. Başka bir deyişle ne oldu ve nasıl oldu da 21. yüzyılın ilk yarısında yaşayan bir Türk düşünürüne, tüm insanların “aynı gemide olmadığı” hissini, hatta düşüncesini uyandırdı. Bu, akademik anlamda alkışlayacağımız değil, daha çok insanî açıdan kaygılanacağımız bir tespit. Muzaffer Gül, benzer bir tespitin ilk izleğini, “Bilim ve İktidar İlişkisi: Manhattan Projesi Örneği” adlı çalışmasında da göstermişti. Bu açıdan kendisinden gelecek yıllarda da bu konu üzerinde derinleşmesini ve kapitalizmin ‘masa altı’ yürüttüğü kirli işleri âşikâr kılmasını bekliyoruz.
Entelektüel tutarlılık gereği, yukarıda “kapitalizme yönelik eleştiri yapılınca, kendi tecrübelerimden hareketle söyleyebilirim ki, en temelde iki itiraz öne sürülür” demiş ve birincisine odaklanıp ikincisini aşağıda ele alacağımı belirtmiştim. Söz konusu ikinci itiraz şudur: Bir şeye ilişkin bilginin yanlış olduğunu söyleyebilmek için, doğru bilgisine sahip olmak gerekir. Başka bir deyişle eleştirinin ölçütü ya da ölçütleri nedir? Neye göre eleştiriyoruz; bu konuda bir eleğimiz var mı? Takdir edilir ki, bu itiraz ayrı bir müzakerenin konusudur. Yine de bir ipucu verebilirim: Yeni bir insan anlayışına ihtiyacımız var? Kendimce insanın bedeninden ‘fazla’ bir şey olduğunu düşünüyor ve insan öznesine yapılacak yüklemlerin tümünün fizikal olamayacağını kabul ediyorum. Daha genel bir deyişle, insanı, salt içinde var-olduğu ve var-oluştuğu sahnenin içinde kalarak ‘açıklamak’, diyelim ki, mümkünse de ‘anlamak’, kanaatimce, oldukça zordur. Bu zor işe, Anadolu-Türk tecrübesini dikkate alarak ve kapitalizmle hesaplaşmaya başlayarak, koyulabiliriz.

https://fazlioglu.blogspot.com/2026/02/nicin-hepimiz-ayn-gemide-degiliz.html#more

Ziyaret -> Toplam : 314,54 M - Bugn : 7714

ulkucudunya@ulkucudunya.com