« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Yusuf Yılmaz ARAÇ

17 Eyl

2023

TÜRKEŞ’İN ÇİLESİ (5)

17 Eylül 2023

Türkçülük Turancılık şayet esir Türklerin hürriyetini hedefleyen bir fikir akımı ise ve esir Türklerin de büyük çoğunluğu Rusya’da ise; Alparslan Türkeş gibi Türkçü Turancı biri, hem de Atsız’ı dahi gölgede bırakacak derecede koyu Türkçü Turancı olduğu mahkeme kayıtlarıyla tescilli bir kişi, nasıl olur da Rus menfaatlerine hizmet edebilir? Bu eşyanın tabiatına aykırı değil midir? Ahmed Emin Yalman ve taifesine göre eder. Çünkü bunların yönü ve kıblesi yoktur. Bazen Rus yanlısı, çoğu zaman Amerikan taraftarı olurlar, ama her daim Türkçülük düşmanıdırlar. Türkeş, Amerikan uşağı olmadığı için, Türk milliyetçiliğinin parlayan yıldızı olduğu için bir dönem de bu mantık dışı sosyalistlik isnadında bulunmuşlardır. Aslında Ahmed Emin Yalman şecaat arz ederken farkında olmadan sirkatin söylemektedir. 13 Kasım’ın batıda müsbet karşılandığını haber verirken ve Ondörtlerin en küçük kıpırtısını Rusya menfaatine hamlederken, kendisinin Amerikan yanlısını olduğunu belli etmekte, sonraları ortaya atılan iddiaların aksine Türkeş’in hiç de Amerikan menfaatlerine uygun hareket etmediğini ise daha o günden açıklamaktadır.

O günlerde, Türkeş’i, Galip Erdem, Ahmet Kabaklı, Gökhan Evliyaoğlu gibi üç beş yürekli kalem savunma cesareti gösterebilmektedir. Şer cephesi ise kenarından köşesinden ne bulursa dönüp dolaştırıp mevzuyu Türkeş’e getirmekte, Necip Fazıl’ın tabiriyle, tıynetlerindeki ısırıcılık gereği, leş yiyicelere mahsus bir iştahla gagalamaktan başka usul tanımamaktadır.

Yine Necip Fazılın benzetmesiyle, Taş isimli sütununun tepesinde kadın berberi sırnaşıklığiyle sırıtan kellesiyle Çetin Altan, 1961 yılında, Ondörtlerden Rifat Baykal ile bir polemiğe girer. Hakikaten, köşesinde kullandığı vesikalık resmi, o devirde gazetelere resimli ilan veren kadın berberi tipine tıpa tıp benzemektedir. Bu vesileyle, bugün Necip Fazıl’a bazı zaafları dolayısıyla laf atan ve dönüp dolaştırıp sözü Türkeş’e getirerek, onu ülkücü hareketin içine çekmeye çalışmasını kıt akıllarınca eleştirenler; karşı cephedeki bu usta, kıvrak, gayet zekî, yurt dışı görmüş, lisan bilen ve fakat şahsiyetsiz bir düzine satılmış kalem erbabının hakkından, bir dönem, ancak Necip Fazıl gibi bir dahînin geldiğini unutmamalıdırlar.

Rifat Baykal, Ondörtler içerisinde Türkeş’e en çok bağlı olanlardandır. 1963 Talat Aydemir hadiselerinde o da Türkeş ve Muzaffer Özdağ’la birlikte hapse girer, yargılanır ve beraat ederler. 1965’te Ondörtlerden on kişi ile birlikte CKMP’ye girerler. Parti üst yönetiminde görev alır. 1965 seçimlerinde milli bakiye kontenjanından Türkeş’in tercihiyle Muzaffer Özdağ’la birlikte o da milletvekili seçilir. 1968’de İzmir’de ilk komando kampını kurar. Komando kampları basında yoğun hücumlara maruz kalır. 1969 Adana kongresinden sonra oluşan görüş ayrılıkları üzerine Muzaffer Özdağ’la birlikte siyasi hayattan çekilir. Bu seçimlerde adaylıklarını koymayacaklarını açıklar. “Özdağ ve ben bugüne kadar ancak dayanabildik. Partiler politika esnafının eline geçiyor ve pek çok şeyden taviz veriliyor.” (Tercüman, 17 Ağustos 1969)

TÜRKEŞ AÇIK AÇIK KONUŞTU
KOMANDOLARI DESTEKLİYORUM
“ÇÜNKÜ ONLARI BİZ KURDUK VE EĞİTTİK”

CKMP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer’in ipeğe sarılmış bir çelik olarak nitelediği komandolar ile ilgili yürütülen tahkikat çerçevesinde ifadesi alınır. Bunun üzerine, CKMP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cüneyt Arcayürek’e 10 Ocak 1969 tarihli Hürriyet’in birinci sayfasını manşetle birlikte baştan sona işgal eden meşhur mülakatını verir. Komandolara sahip çıkar ve Rifat Baykal’ı metheder. Bu mülakattan sonra Türkeş de bilgi için savcılığa davet edilecek fakat o savcılığın yetkisiz olduğunu belirterek gitmeyecektir.

Cüneyt Arcayürek soruyor:

“….
- Komandoları CKMP mensuplarının eğittiği, yetiştirdiği, kamplar kurarak bu hareket tarzlarını onlara öğrettiği yazıldı ve söyleniyor.

Tereddütsüz cevap.

- Doğrudur. Geçen yaz başlarında gençleri kahve köşelerinde, kumar masalarında bırakmamak için spor ve gençlik kursları kurduk. Beş, altı yerde bu kurslar faaliyet gösterdi…
- Galiba Rifat Baykal bunları eğitti. Bilir mi bu işleri, anlar mı?
- Hem de nasıl bilir. Baykal Kore Savaşlarına katılmıştır. Çok iyi bilir bu işleri…”

***

1961 yılının 10 Nisan günü Milliyet yazarı Çetin Altan, Yahudi Kasabı olarak tanınan Eichmann’ın İsrail’de görülecek davasını takip için Tel-Aviv’e gönderilir. Dünya matbuatını temsilen altı yüze yakın gazeteci o tarihte İsrail’de toplanmıştır. Çetin Altan, orada Ondörtlerden Rifat Baykal’la tanışıp ahbaplık edecek ve dönüşünde de hakkında bir yazı yazacaktır. Türkeş’e de arada laf dokunduracaktır.

ALPARSLAN TÜRKEŞ’İ TAPARCASINA SEVİYOR

Milliyet, 19 Nisan 1961.

“On dörtlerden biri…

Ortadan kısa boylu, tıknazca, arkaya doğru dalgalı sarı saçlı, mavi gözlü, açık renk kirpikli, hafif çekikçe burunlu, pembe tenli ve koskocaman arabalı saf mı saf bir adam. Arabasına bindiği zaman tâ göğsüne çıkıyor direksiyon. Ellerini omuzları hizasına kaldırarak gözlerini aça aça arabayı bir sürüyor, görmeyin.

Ondörtlerden Rifat Baykal bu işte… İhtilâlci olduğunu bilmesem Nüfusta veya Evkafta halim selim bir müdür muavini yahut babasının dükkânında çalışan uysal bir mahdum zannedebilirim.

Oysa, söylendiğine göre ihtilâl hareketine ilk katılanlardanmış. İhtilâl gecesi yüzbaşı olarak bulunduğu Personel Okulunda, emirber, şoför ve zanaatçılardan müteşekkil iki bölüğünü alarak Cebeci ile Sıhhiye arasını tutmuş. O gece yanlışlıkla bacağından yaralanıp sonradan Almanya’ya giden er onun bölüğünden…

Baykal:

- Personel okulu talime çıkmazdı, ama ben ihtilâlci olduğum için erleri ceza veriyormuş bahanesi altında haftada birkaç defa hepsini talime zorlar, bilhassa tüfek kullanmasını öğretirdim, diyor.

İhtilâl gecesi de Askerî Tıbbıyeyi de o ayaklandırmış. Tevfik İleri’yi de tevkif eden gene oymuş. İleri:

- Yüzbaşı yukarı teşrif etsin demiş de; o:
- Hayır, İleri aşağı insin, demiş.

Ve inmiş İleri… İnince de “Yaşasın ordu!” diye bağırmış.

Rifat Baykal’ın hiçbir işi yok. Üstelik bekâr da… Arabasına binip dolaşıyor ve İngilizce çalışıyor. Boş zamanlarında İsrail devletini inceliyormuş. Ancak henüz yolları iyi öğrenememiş. Arada sırada istikametleri şaşırıyor. Kudüs’e de ilk defa bizi görmek için geldi. Kendisiyle uzun uzun konuştuk. Bize elinden geldiği kadar ikram etti. Dostluk göstermeye çalıştı. Kendisinden ve ondörtlerden bahsetti. Bundan pek hoşlandığını sanmıyorum ama serde gazetecilik olduğu için her sözümüze tahammül gösterdi. Politikaya büyük ihtirası var. Ama o kadar. Ondörtlere karşı yapılan hareketin hep Halk Partisinin başı altından çıktığını iddia ediyor. Alparslan Türkeş’i taparcasına seviyor; sonra Orhan Erkanlı’yı seviyor. 147 ler meselesini izaha çalıştı, olmadı. Sonunda:

- Ben zâten o karar alınırken yoktum, dedi.

Ondörtlerden bâzılarını İstanbul’da tanımıştım. Rifat Baykal onların hiçbirine benzemiyor, gerçekten saf bir adam. Elçilikle arası pek iyi değil. Arabasını alırken parasını, diplomatlara tanınan kur üzerinden bozdurabilmesi için Elçiliğin vesika vermesi gerekmiş. Bir türlü vermek istememişler bu vesikayı… O da oturuyor her gün aleyhte bir rapor yazıyor Ankara’ya. Maaşından memnun; sık sık;

- Yedi yüz dolar alıyorum, diyor, doğrusu çok para… Yetiyor da artıyor bile…

Çok olan maaşından bize de otuz İsrail lirası kadar borç verdi. Gönlünce mi verdi, yoksa lehinde yazalım diye mi verdi, onu bilmiyorum. Herhalde Baykal’ın ne aleyhinde, ne lehinde öyle uzun uzun yazılar pek yazılamaz.

Bununla beraber hem ihtilâlin içyüzü, hem ondörtler hakkında kendisinden güzel şeyler öğrendim. Hepsinin içinde rivayetlere karşı iyi niyetlerini isbat edememekten doğan derin bir burukluk olduğu anlaşılıyor.

Birbirlerine yazdıkları mektuplarda benden de söz açtıklarını gördüm. Vaktiyle oturup karşı karşıya konuşma fırsatını vermediler ki… Kendilerine karşı bâzı haksız ithamların da ortaya atıldığı muhakkak… Ancak gene de kesin inançlarının ne olduğunu vaktiyle de pek sezememiştik; şimdi de pek sezemedik… Rifat Baykal dost adam, yardımcı adam ama ona bakarak bir grupun yönünü tâyin etmek pek güç… Mübârek öyle şeyler söylüyor ki, lâfı kesip:

- Haydi içelim, demekten başka çâre bulamıyorsunuz.”

RİFAT BAYKAL CEVAP VERİYOR

Son Havadis, 3 Mayıs 1961.

“Rifat Baykal’ın Çetin Altan’a Açık Mektubu

Çetin Altan tarafından kaleme alınmış olan yazıya verdiğim cevabın muhterem gazetenizde dercedilmesini saygı ile rica ederim.
Bilvesile hürmetler.
27.4.1961 Tel-Aviv
Rifat Baykal

ÇETİN ALTAN’A AÇIK MEKTUP

Adını taş koyduğun fakat hakikî bir çamurdan farkı olmayan sütununu okudum. Madem sıçradın öyle ise dinle:

İsrail’e gelen her Türk’ü iştiyak ve hasretle ararım. Türk gazetecileri geldi dediler. Kudüs’e koştum. Daha ilk konuşmamızda hakkında sükutu hayâle uğradım. İkinci akşam biraz içince şuur altındakiler dışarı vurdu. Söze (ben) diye başlayıp, kimseye söz vermeden (ben) diye devam ettin. Bu arada bana, bizlere, Türkiyedeki mes’ul mevkidekilere, şimdi rahmetlik olmuş çok büyüklerimize ve masa arkadaşlarımıza lisanen tecavüzlerde de bulundun. Şaşıyordum, demek Çetin Altan bu idi. O arada bir evvel inandığını, güvendiğini söylediğim büyük adamlara da tezat içinde şaşkınca dil uzatıyordun. Seni acı bir tebessümle dinliyordum.

- Ben ki, Hüseyin Cahit’le çok genç yaşımda aynı gazetede yazdım. Şu muharrir iki para etmez, öteki ismi ile geçinir, bana çatan filanca haksızdır. Mizahî yazı yazabilir ama şimdi sermayesi tükendi, en zayıf olduğu fikir sahasına girdi bocalıyor, bir diğer adam değildir..

Ve daha bir yığın nâneler.. Eğer adam değildir dediğin muharrirlerin isimlerini yazsam ortada senden başka kimsenin ismi kalmayacak.

Hatta bir aralık o kadar sapıttın ki viski kadehini yudumlarken;

- Ben bunları geçeceğim, göreceksiniz.

Diye masadaki gazeteci arkadaşlarımıza beni göstererek söylendin. Bir tanesi tecavüzlerinden o kadar bizar oldu ki masayı zaman zaman terketti, diğer arkadaşımız senin bu halini idare edebilmek için akla karayı seçti. Her ikisi de senin hesabına üzülüp tekrar tekrar özür dilediler. Ama o sırada sen birkaç türlü sarhoşluk içinde idin.

Bizi yani 14 leri veya 38 leri geçecekmişsin. Hatırlatmak isterim. Biz gazeteci değiliz, tiyatro ile hiç uğraşmayız. Öyle ise, Que Vadis Monşer..

Bana Marxı, Engelsi okuyup okumadığımı sordun. Okumadım deyince, safsınız, iyi kalplisiniz, o kadar.. Okusaydım saf olmayacaktım demek ki. Nâzım Hikmetten birkaç satır da okuyunca senin kültürlü, bunları bilmeyen bizlerin de kültürsüz olduğu ortaya çıktı. Peki sen kültürlüsün… Ama çattığın bir yazarın sana söylediği gibi hem komünistlik tasla hem de lüks içinde yaşama sevdasında bulunarak viskiden aşağısına ademi tenezzül olmaz. Hiç olmazsa votkada karar kıl. Fikirlerinde de pardon yazılarında da bahar rüzgârı gibi her taraftan esme.

30 İsrail lirası borç aldım, gönlünce mi verdi, yoksa lehinde mi yazalım diye verdi bilmiyorım, diyorsun. Lehimde veya aleyhimde yazman bana vız gelir. Belki lehimde yazılacak pek çok şeyler olmayabilir, ama aleyhimde de ancak müfteriler yazabilir. Bunu bir dereceye kadar satırlarının arasında itiraf edebiliyorsun. Gene gazeteci arkadaşlarla beraber aklımızda kaldığına göre (alış veriş yaptığın mağaza sahibine de tercüme etmek lüzumunu hissetmiştin).

- Binbaşım, sizi dolandırıyorum, iade edeceğimiz de zannetmeyin, vallahi etmeyeceğim.

Dediğine göre lehimde yazı yazmanı temin için vermedim emri vaki karşısında kaldığım meydandadır. Soğuk bir espri uğruna böyle küçüklüklere tenezzül ancak sana vergidir. 30 İsrail lirasına tenezzül etmeyebilirsin, ama daha fazlası için de ben kimse ile bahse girmem. Geçmiş iktidara imzanla çatarken aynı gün imzasız olarak methiyeler yazdığını (ne mukabili olduğunu bilmiyorum) meslekdaşlarından duydum.

Hâdiseleri sakat muhayyilene göre ve sarhoş zamanında kıymetlendirerek yazmışsın. Beni tanıyanlar hiç kimseyi taparcasına sevmediğimi, ancak fikirlerin peşinden gittiğimi bilirler. Alparslan Türkeş’i ancak diğer arkadaşlarımı sevdiğim kadar sever ve hürmet ederim.

Kendi mahremi hakkında herkese ulu orta olmayacak sözler söyleyen bir insan başkalarına kimbilir ne iftiralarda bulunur. Takdir edersin ki bu tip insanlar fikir, gaye ve karakterden mahrumdurlar.

- Ben çok yaşamam, görürsünüz, yakında ölürüm.

Deyip bir anlık sükûttan sonra manalı manalı gülmeni uzun uzun düşündümse de bir şeye yormamıştım. Sonradan bunu tiyatro yazarlığından kalan aktörlüğe özentine verdim. Sahi neye aktör olmuyorsun, belki daha çabuk meşhur olursun, hele bir de karakterine uygun rollere düşersen…

O gece hezeyanlarına karşı susuşum ev sahipliği nezaketi ile nereye kadar gidebileceğini anlamak içindi. Biz askerler efendi gibi dinlemesini olduğu kadar senin anlayacağın lisanla konuşmasını da biliriz.

Birbirimize yazdığımız mektuplarda senin isminin geçmesine gelince. Basından özetler yapıyoruz ve İsrail’e gelen gazeteciler arasında bulunman dolayısı iledir yoksa özel bir değer verdiğimizden değil.

Hakkımda bir yazı yazacağını söylemiştin, hatta bu maksatla resim dahi istemiştin. Bu kritik devrede bizler için yazı yazmanın doğru olmayacağını söylemiş, resim de vermemiştim. Ancak bu şekilde yazabileceğini zannettiğin için çamurunu sıçrattın.

İnsanların hasletleri arasında mertlik muhakkak bulunmalıdır. Bir erkek evvela bundan yoksun olmamalıdır. Nasıl olsa ben buna cevap veremiyeceğim diye arkadan yazmak manevî değerlere ehemmiyet vermiyen sana bile şeref getirmez. Fizikî durumumu iyi çizmişin, yakışıklı olmadığımı bilecek kadar iz’an sahibiyim. Yalnız, erkek olmak için bir nüfus kâğıdı ile iki tel bıyığın maksada vefâ etmiyeceğini bilmelisin.

Dilinde slogan haline getirip alay ettiğin Türkiye dışındaki talebelerin temiz bir duygu içinde; <<Arkadaşlar, Türklüğümüzü umutmıyalım.>> sözünde sen nakise, ben şeref duyuyorum. Evet burada Türklüğümü unutmadan oturuyor, bunun için de azami dikkatimi sarfediyorum. Meşhur olabilmek için her şeyi mübah gören seninle, gölgede kalmayı tercih eden benim aramda elbette farklar olacaktır. Makyavelli’nin gaye vasıtayı meşru kılar düsturunda olduğu gibi meşhur olabilmek için her çareye başvuruyorsun. Belki doktorlar bu tip hastalığa da bir çare bulmuşlardır. Bunu öğrenip kartvizitine rahatça ilâve edebilirsin. Şahsıma gelince Emekli Binbaşılık ve mâzim bana yeter de artar bile.

Türkiyede iken seninle konuşmadığımızdan dolayı sitem ediyorsun. Şimdi ne kadar haklı olduğumuzu anlamışsındır herhalde. Bu cevabım seni tanıyanlara yeni bir şey öğretmeyecek, zaten onlar biliyorlar. Asıl mühimi fırsattan faydalanabilirsen kendi kendini tanıyacaksın. Hakikî bir dostun varsa (ummuyorum) bunları bir defa teker teker sor. O sana acı fakat hakikatı söyleyecektir.

İsrail’e tekrar gelip gelmeyeceğini bilmem fakat üzerinde Türk pasaportu taşıdığın müddetçe her şeyine rağmen seni bile ağırlamaya çalışırım.

27 Nisan 1961
Rifat Baykal”

ÇETİN ALTAN’IN İKİNCİ YAZISI

Milliyet, 4 Mayıs 1961.

“BAK BAK HELE…

İSRAİL’deyken On Dörtlerden Rifat Baykal ile tanıştım. Daha doğrusu o geldi benimle tanıştı, bir daha da peşimden ayrılmadı. Türkiye’deki son hâdiselere adı bir insandı bu Rifat Baykal. Önce Milli Birlik Komitesine girmiş, sonra da bir sabah On Dört kişiden biri olarak yurt dışına gönderilmişti. İsrail’de kaldığım müddetçe kendisiyle ahbaplık ettik. Ne yapayım ki ben yazılarıma ahbaplıklarına göre istikamet veren bir kimse değilim. Dönüşte Baykal’ın portresini yazdım. Kendisini ne yerdim, ne övdüm. Benim gözümle çekilmiş maddî ve manevî bir resimden ibaretti bu. Kendisiyle ciddî konular üzerinde konuşmıya tahammül edilemeyecek kadar saf, meselelerin dışında ve haristi. İkide birde, nasıl davranırsa tekrar siyasi alana çıkabileceğini sorup duruyor, muarızlarını feci şekilde çekiştiriyor ve ne söylersen söyle, hep aynı noktaya gelip mıhlanıyordu:

- Bizim için ne yapabilirsiniz?

Baykal benim yazıya çok sinirlenmiş. Sofra konuşmalarındaki nükteleri, paradoksları, dertleşmeleri, tenkidleri ve tavsiyeleri birbirine karıştırıp açık bir mektup yazmış bana. Özeti şu:

1- Bir takım yazarları beğenmezmişim.
2- İhtilâlcileri geçeceğimi söylemişim.
3- Marx’ı Engels’i okudunuz mu diye sormuşum.
4- Viski içmişim.
5- Karıma kızmışım.
6- Yakında öleceğim demişim.
7- 30 lira borç almışım, seni dolandırdım, demişim.

Hay Allah, saf adamın kızgınlığı da pek safca oluyor. Ayol bir memleketin hâdiselerine adı karışmış bir şahsı bir gazeteci ele aldığı zaman, önemli olan o şahıs mıdır, yoksa gazeteci mi?

Baykal gazetecilerin On Dörtleri tutmadığından şikâyet ediyor, en başta Yalman’la Ergüder’e ve CHP liderlerine sövüyor; şu nasıldır, bu nasıldır diye soruyordu. Ben de bir kısmını beğeniyor, bir kısmını beğenmiyordum. Lâf bir aralık Üniversiteden kovulan profesörler meselesine geldi. Maalesef Baykal öyle abuk sabuk şeyler söyledi ki “Cinsî sapıktırlar, masondurlar, komünisttirler vs. gibi” kan tepeme sıçradı, bir hayli konuştuktan sonra da havayı yumuşatmak için <<Ben bu kızgınlıkla bütün ihtilâlcileri geçeceğim>> dedim.

Baykal mütemadiyen:

- Biz sosyalistiz, diyordu.

Sosyalizmin ne olduğunu bilmiyordu. Sosyalizme ait bir tek eser okumamıştı. Bir tek sosyalistin ismini hatırlamıyordu. Sosyalizmden dem vuran ve memleket politikasında bu kadar iddiaları olan bir kişinin bu bilgisizliği gerçekten gücüme gitti. Bir hayli söylendim. İngiliz, Fransız, Alman sosyalistlerinden örnekler verdim. Marx’la aralarındaki ayrımlara işaret ettim. Kimbilir kaç tane isim saydım. Aklında kala kala Marx’la Engels kalmış. Oradan alaturka imâlar yapıyor. Ben herhangi bir kimseyle değil, adı ne de olsa memleket kaderine karışmış bir seviye adamıyla konuşur gibi konuşmak yolundaydım. Ne sorarsam:

- Okumadım, diyordu.
- E öyleyse okuyun, diyordum.
- Dil bilmiyorum, diyordu.
- E artık öğrenin bir dil, diyordum.

Gecekondu dâvâsını, Türkiye’nin iktisadî sıkıntılarını izaha çalışıyor, asıl tehlikenin nerede olduğunu anlatmıya uğraşıyordum. O:

- Doğru doğru diye kafasını sallıyor, sonra gene:
- Peki bizim için ne yapabilirsiniz diye soruyordu.

Viski içmişim. İçtim ya, sıkıntıdan koca bir şişeyi bitirdim bir saatte. Karıma kızmışım, öleceğim demişim. Ben ne zaman içsem karıma kızarım ve öleceğimi hatırlarım. Baykal bu ruh çalkantılarından ne anlar.

Otuz lira borç aldığımı yazmıştım zaten. Şaka olsun diye de:

- Seni dolandırdık yahu, dedim.

Bu kadar küçük bir hesap üzerinde durmak ayıptır ayıp. Borç aldığım, ahbaplık ettiğim Baykal; hakkında yazı yazdığım On Dörtlerden biri olan Baykal’dır. Bir arkadaşa verdiğimiz sözü yerine getirmek için borç aldık diye, susacak yahut uydurma methiyeler mi döşenecektik yâni? Hem asıl önemli olan benim havam, benim sözlerim değil, Baykal’ın havası, Baykal’ın sözleridir. Ama tekrar bu adamın üzerinde durmaya değer mi? Bilmem. Saf insanın hırslı olması ve siyasete heveslenmesi bana sadece bir portre yazdırdı. Yoksa ben Baykal’ı ciddiye alsam ve anlattığı hâdiselere hayâl; kızgınlık ve kırgınlıklarına his karıştırmadığına inansam, çok daha başka şeyler yazardım.

Baykal mektubunun sonunda mertlikten bahsediyor. Mertlik memleketi pek yakından ilgilendiren bir konuda gördüğünü yazmamak değil, düne kadar beraber olduğu insanları beğenmiyorsa daha derinliğine tenkit etmek, fakat ferdî ihtirası yüzünden “Kabak, hıyar, salatalık” teşbihlerinde takılıp kalmamaktır. Mertlik bir otomobil dövizini yüksek kurdan bozdurmak için elçileri şikâyet etmemek, kendi işi uğruna Dışişleri Bakanlığını birbirine katmamaktır. Mertlik, aldığı parayı etmek için oturup çalışmaktır. Mertlik olduğundan fazla görünmemektir; bir ihtilâlde başkalarının hakkını inkâr etmemektir.

Baykal’a kalırsa, Türkiye’ye parti kuracak, gazete çıkaracak, iktidara geçip memleket idare edecek… Kimsenin arzusuna bir şey denmez ama insan ilk önce arzularına lâyık bir kafaya ve ruha sahip olmalı ve pek objektif bir yazı karşısında vaktiyle karışmış olduğu bir devrimin icaplarına ihanet etmemeli… Ederse ne olur? Hiç, ne olacak, hatırladıkça bol bol güleceğimiz kocaman arabalı, saf bir Baykal olur işte…”

RİFAT BAYKAL ÇETİN ALTAN’A TEKRAR CEVAP VERİYOR

Son Havadis, 21 Mayıs 1961.

“Son Havadis Gazetesi Yazı İşleri Müdürlüğüne

Çetin Altan’ın isnatlarına vermiş olduğum cevabın muhterem gazetenizde dercedilmesini saygı ile rica ederim.

Bilvesile hürmetler.
Rifat Baykal – Tel-Aviv.

ÇETİN ALTAN’A CEVAP

Cevabını okudum şuur altın gene seni mağlûp etmiş beş parmağındaki lekeyi rasgele sallamışsın. Yalnız şahsımı hedef tutsaydın seviyene inip cevap vermeyecektim. Ama hürmet ettiğim bazı teşekküllere sıçrayıp bulaşman karşısında cevap vermek zorunda kaldım. Yalan ve iftiralarını sıra ile cevaplandırıyorum.

1- Basına asla çatıp küfür etmedim. Yalnız bizleri diline dolamış iki şahıs hakkında serzenişte bulundum. İki hanım gazetecinin bulunduğu masada küfür edilmeyeceğini bilenlerdenim. Galiz küfürleri eden sendin. Polemiğe girip senin seviyene düşmemek için ettiğin küfürlerle saydığın isimleri saymayacağım.
2- Üniversite konusu: <<Kıstaslarınız ne idi>>, diye sordun. <<İyice bilmiyorum, ben ve Orhan Erkanlı o gece orada yoktuk>>, dedim. Sen çok bilmişçesine başını sallayarak: <<Ben biliyorum>> diyerek şimdi bana atfen yazdıklarını sıralamağa başladın. Arkadaşlarımız hatırlayacaklar o sırada müdahale ederek, “Bak ben söylemiyorum, sen söylüyor ve anlatıyorsun” dedim ve bunu sanki bir önsezi ile birkaç defa tekrar ettim. Zaten iki yazın gözden geçirilince aradaki mübayenet her şeyi ortaya koyuyor.
3- Meşhur borç meselesi: İlk yazında (30 lira borç aldım, gönlünce mi verdi, yoksa lehinde yazalım diye mi bilmiyorum) gibi hiç de âsilane olmayan ucuz bir nükte ile rüşvet mukabilinde lehimde yazı yazdırmak ihtimalini telmih ediyorsun. Benim cevabım ise bir savunma sadedinde olup böyle küçüklüklere tenezzül etmeyeceğimi belirtmektir. Yoksa polemiğe çevirdiğin gibi küçük hesaplar peşinde koşmak değildir. İkinci yazında, bunu tevil etmeğe çalışırken, esasa hiç dokunmadan, ayıptır, ayıp diye yegâne kurtarıcın olduğunu sandığın ayıbın arkasına saklanmağa çalışıyorsun.
4- En mühim nokta, elinin kiri ile eski de olsa ideal arkadaşlarının arasına nifak sokmağa çalışmandır. Biz birbirimizle uzun yıllar konuşmuş anlaşmış aynı ideal uğrunda bir karara varmış ve aynı karavanadan yemek yemiş insanlarız, bir gün kavga ederiz belki bir gün anlaşabiliriz. Aramıza girmemeğe çalışsan daha iyi olur. Güzel olduğunu zannettiğin bu kışkırtıcı taktik şu kritik devrede hiç de vatanperverâne bir gösteri değildir. Belki altmış sene evvel Sultan Hamit zamanında bu yol geçer bir akçe idi. Bunun için yazmış olduğun edebiyatı, değil eski arkadaşlarım için, en çok kızdığım bir kimse için dahi kullanmam. Beni bir başkası ile karıştırıyorsun herhalde.
5- Bozduracak olduğum döviz meselesi: <<Mertlik bir otomobil dövizini yüksek kurdan bozdurmak için Elçileri şikâyet etmemek, kendi işi uğruna Dışişleri Bakanlığını birbirine katmamaktır>> diyorsun. İşte koskocaman bir yalan ve iftira. Bil’akis normal olmayan yüksek kurdan almam mümkün ve avantajlı iken, normal kurdan, yâni senin burada turist gibi bozdurduğun, İsrail Hükûmetinin tanıdığı normal kurdan bozdurmak istiyordum. Prensiplerim uğruna her türlü zararı seve seve sineye çekerim. İşte Elçilikle olan yazışmam bundan ibarettir. Dışişleri Bakanlığından bunu öğrenmen mümkündür. Hoş sen bunları gayet iyi bilirsin, fakat, <<iftira et, iftira et, muvaffak olamazsan da iz bırakırsın>> düsturunu sana öğretildiği şekilde kullanıyor, şahısları lekelemeye çalışıyorsun.
6- CHP liderlerine asla sövmem, olsa olsa tenkit ederim. Bu da müsaade edersen vatandaş olarak hakkımdır.

Yalnız kaldığını hissedince kendine bazı destekler aramak için isnat ve iftiralarda bulunuyorsun.

Şahsım için yazdıklarına cevap vermeyeceğim, onlar senin görüşün. Seninle beraber İsrail’de bulunan gazeteci arkadaşlarımızın bir kısmından mektup aldım. Adeta senin namına özür diliyorlar. Hele bir arkadaşımız: <<Çetin’in yazdıklarına çok üzüldüm. İstanbul’da herkese anlatacağım.>> diyor.

Bunlar bile sana bir şey anlatmazsa okuduğunu söylediğin cilt cilt eserleri şüphe ile karşılamak icap edecek.

12 Mayıs 1961
Rifat Baykal”


BASINDA YANKILAR

NEVZAT ÜSTÜN
Tanin, 6 Mayıs 1961.

“Çirkin bir tartışma

Çetin Altan İstanbul’a gitmiş. Orada ondörtlerden Rifat Baykal’la tanışmış. Çetin Altan’ın söylediğine, daha doğrusu yazdığına göre, Rifat Baykal, Çetin Altan’ın ardından koşmuş zorla tanışmış.

Rifat Baykal, Milli Birlik Komitesinin eski üyelerinden, Çetin Altan da Milliyet gazetesi yazarlarından.

Ben, Baykal’ı ne gördüm ne tanıdım. Düşüncelerini bilmem. Sezinlediğime göre, kendisinden yana olacağımı hiç sanmıyorum.

Çetin Altan’ı şöyle böyle tanırım. Şiir yazardı eskiden. Bütün bunları kişisel duygulara kapılmadığımı söylemek için belirtiyorum.

Çetin Altan’la Baykal viskileri içip sağdan soldan lâf ettikten sonra, Çetin Altan yurda dönüyor. Döner dönmez ilk işi kaleme sarılmak oluyor. Başlıyor Baykal’ı kötülemiye; saf adammış, akılsızmış, hırslı imiş.

Doğulu davranışın en belirli örneklerinden biri de budur: Geleneklere uyarak, içki masasının bütün sululuklarını, ortaya çıkarmak. Yeni tanıdığı bir insana, kafayı çekip karısını kötülemek, yeni tanıdığı bir insandan borç almak, bunların hepsi bir doğulu insanın rakı sofrası konuları.

Alışılagelene de uymuş Çetin Altan. Baykal düşmüş bir adam. Düşmüş bir adamın ardından lâf etmek de kolay bir iş. Baykal, Milli Birlik Komitesi üyesi iken, Çetin Altan bunların tekini yazamazdı.

Şimdiki Milli Birlik Komitesi üyelerinden biri için de yazamaz.

Sen, adamla otur. İçki iç. Borç al. Biraz sosyalizm, biraz liberalizm kat. Sonra da bir üstünlük duygusu imiş gibi, ben hem adamdan borç alır, hem de canına okurum de.

Bu çeşit kahramanlığın modası geçeli yıllar oluyor. Yurt dışında senin karınla arandaki ilgiyi, ya da ilgisizliği dinleyen bir insana acımaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Baykal’ın konuşmalarından kan tepesine sıçramış Çetin Altan’ın. Kendisi de başkalarının kanını tepesine çıkartmasa iyi eder.

Yazısının bir yerinde <<Borç aldığım, ahbaplık ettiğim Baykal>> diyor. İnsan bu kadar kötüleyeceği bir insandan ne borç alır, ne karısından, ne kızından, ne özel yaşamasından söz açar.

Hem bunları yapar, hem de kötülerim.

Yok, bu iş değil. Böyle <<küçük>> işlerin ardına düşmesek iyi olacak. İnsan kavramına yakışmıyor bunlar.”

AHMET KABAKLI
Tercüman, 22 Ekim 1961.

“14.ler

Bir yandan kendilerini savunmak imkânlarından yoksun olmanın acısı, öte yandan, kendini bilmeyen bir takım menfaatçi kalemlerin insafsızca yazdıkları fıkra ve makaleler, yurt dışındaki 14 ler ile birlikte, onların yurt içindeki aile, dost ve yakınlarını, bütün komite arkadaşları gibi onlara da saygı ve muhabbet duyan halk efkârını ve bizzat Milli Birlik mensuplarını müteessir etmiştir. Ünlü bir katilin yargılanmasında bulunmak için İsrail’e giden bir fıkra yazarı, orada kendisine iyilik yapan bu ihtilâlcilerden biri hakkında, çirkin bir yazı yazarak, güya ilgi çekici bir şeyler söylemek istemiş, ona açık iftiralar etmekten sakınmamıştır. Yurttaki ihtilâlcilerden ödü kopan ve onlara dayanarak kalem kabadayılığı etmek isteyen bu yazarın, kader saikasiyle kudret mevkiinden uzaklaşmış olan bir eski Milli Birlikci hakkında kullanmış bulunduğu dil, hepimizin yüzünü kızartmış fakat o zamanın havası içinde bu meseleyi alevlendirmekten hepimiz kaçınmışızdır.

Bundan başka, adı lâzım olmayan fakat meşrebi belli olan bir takım kalemciler, iyi tanımadıkları bu 14 kahraman subayı “Irkçı, Turancı, Faşist” gibi seviyesiz iftiralarla incitmek yolunu arayarak malûm olan tıynetlerini büsbütün belgelendirmek istemişlerdir…”

***

1965 YILINDA ORTAYA ATILAN ÇİRKİN BİR İDDİA
SAĞCI GEÇİNEN AP’Lİ GAZETENİN ADİLİĞİ
RİFAT BAYKAL’DAN İSTİMDAT
RİFAT BAYKAL VE ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN MERTLİĞİ

Yıllar sonra, Son Havadis gazetesi 15 Mayıs 1965 nüshasında, Çetin Altan’ın annesiyle ilgili çirkin bir iddia ortaya atar. İddiasını, 27 Mayıs ihtilâlinde Milli Birlik Komitesinin gazetecilerin siciline ait istediği emniyet raporuna dayandırır. Neşrettikleri yazının Milli Birlik Komitesi üyelerince bilindiği gibi emniyet arşivlerinde mevcut olduğunu iddia eder.

Çetin Altan konuyu ertesi gün feryad figan Akşam gazetesindeki köşesine taşır.

“Hükûmetin açıklama yapmasını bekliyorum

İktidardaki partilerin en büyüğü olan Adalet Partisinin İstanbul’da sözcülüğünü yapmakta olan Son Havadis gazetesi birinci sayfasının tepesinden iki sütun üstüne <<Biz yazmıyoruz rapor konuşuyor>> başlığı altında hakkımda bir yazı yayınlamıştır. Yazıda:

<<Çetin Altan hakkındaki emniyet raporunun metni şudur>> denmekte ve şu satırlarla başlıyan küfürnameye geçilmektedir: <<Evlidir. Bir çocuğu vardır. Hukuk mezunudur. Annesinin fahişe olduğu…>>

Son Havadis gazetesi herhangi bir gazete değildir. Devleti idare etmekte olan en büyük partinin organıdır. Ve devlete ait resmi bir belge olduğu iddiasıyla anneme sövmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, yazarlarının anasına sövmek ve bunu da resmî bir vesika diye iktidardaki en büyük partinin gazetesinde yayınlamak gibi devlet vekar ve haysiyetiyle bağdaşmaz bir duruma düşmesi havsalanın kabul edemiyeceği bir oluştur.

Bu belge ya gerçekten resmî emniyet raporudur, ya değildir.

Resmî bir raporsa hükümetin derhal tarih ve numarasıyla bunu yazan memurun kim olduğunu açıklaması ve devlet tarafından hakarete uğrayan altmış yaşındaki anamın hakkını Türk adaleti önünde aramak imkânını bana vermesi gerekir.

Değilse iktidardaki bir partinin yayın organlarında <<Resmi emniyet raporu>> diye vatandaşların anasına söven belgeler düzenlenmesinin ve devleti çok ağır bir töhmet altında bırakan sahtecilikler yapılmasının hesabını sorması gerekir.

Bir Türk yazarı iktidarı tenkit ediyor, petrollerinin, madenlerinin hesabını soruyor ve memleketin yabancılara peşkeş çekilmesini önlemiye çalışıyor diye iktidar partileri, gazetelerinde <<Resmî emniyet raporu>> adıyla bu yazıların analarına söveceklerine ve bu da olağan karşılanacaksa, zavallı anacığım, Türk devletini idare etmek için ortaya çıkmış Amerikan ortağı müteahhitlerin daha çok küfürlerini yiyecektir.

Fıkara insanların haklarını aradığımız ve Türkiye’nin haysiyetini savunmıya çalıştığımız için hakkımızda söylenmedik söz kalmadı. Şimdi sıra anamıza geldi…

Sövünüz, bana sövünüz, anacığıma sövünüz, ne Basın Yayın Baş Hukuk Müşaviri babam Halit Altan ne dedem Hasan Paşa mezarlarında bundan ıstırap duymayacaklardır. Onlardan birinin eşi ötekinin de kızı olan anama benim yüzümden fâhişe denmesinin acısı, aslında bu memleketi savunmak isteyen herkesin içindedir.

Yalnız şunu unutmamak gerekir ki satılmışlıkları vesikalarla isbatlanmış olanlarla aramızdaki savaş, onların bizim anamıza sövmeleriyle sonuçlanmış olmayacaktır. Devam edecektir bu savaş… Ve ihtiyar analarımıza söven yabancı şirket uşaklarından bunun hesabını bu millet elbet bir gün soracaktır.

Ancak o zamana kadar Hükümetin iktidar partisinde <<Resmi emniyet raporu>> diye yayınlanmış olan küfürname üzerinde bir açıklama yapması gerekmektedir. Bu rapor var ise yazandan anamın hakkını arıyacağım. Uydurulmuşsa anama sövmek için <<Resmî belge>> sahteciliğine kalkanlar hakkında kovuşturmaya geçmek Hükümetin vazifesidir. Herhalde bu konunun sonunu bırakmayacağım..”

Çetin Altan iki gün sonraki “Devlet gayrimeşru duruma düşemez” ve yine iki gün sonra “Hükümetin haysiyetli insanları nerdesiniz?” yazılarıyla raporun açıklanmasında ısrar eder.

“Hükümetin haysiyetli insanları neredesiniz

Önce viski içer, dediler; olmadı. Arabası var, dediler; olmadı. Komünist, dediler; olmadı. Rus parası alır, dediler; olmadı. Nihayet, hırsızdır, dediler. Ve sokaklarda bağırtmıya başladılar, Çetin Altan’ın hırsızlığını yazıyor, diye. Aleyhimde bir tek mahkeme kararı gösterin yazı hayatından vazgeçeyim, yoksa deyyusluk etmeyin, dedik. Bu sefer resmî polis raporunu yayınlıyoruz, Çetin Altan’ın annesi fahişedir, dediler.

Neden yapıyorlardı bunları? Alıp veremedikleri şey neydi bizimle? Çünkü biz yabancı şirketlere karşı çıkıyorduk. Amerikan firması müteahhitlerinden Türkiye’nin sırtından yabancılara kazandırmak istedikleri yetmiş milyonun hesabını soruyorduk. Köylüden aldıkları tütünü başkasına satamayınca hükümete devredip ellialtı milyonu cebe indirmeye kalkanları engelliyorduk. Milli Emniyetin CENTO’dan Amerikan doları aldığını açıklıyorduk. Eski Milli Emniyetin şeflerinin Amerikan firmalarının başına geçtiğini, yenilerinin de aile yakınları içinde nakliyat ambarları vasıtasıyla Tuslog’un eşyasını taşıyıp dolar üzerinden kâr sağladıklarını belirtiyorduk. Tenkit ediyorduk bunları…

Bunun için bize komünist, Rus casusu, hırsız diyorlardı ve nihayet anamıza polis raporu diye en iğrenç hakaretleri yağdırmıya kalktılar. Annem bugün yatağa düşmüştür ve ben Topçu Okulu Müdürü ve Erzurum Mevkii Müstahkem Kumandanı Tatar Hasan Paşa ile Memduh Şevket Esendal’ı Anadoluya kaçırırken evi İngilizler tarafından basılıp idama mahkûm olan ve Bekirağa bölüklerinde sürünen Başbakanlık Yazı İşleri Dairesi Müdürü ve Basın Yayın Baş Hukuk Müşaviri Halit Bey’in hayatta olmadıklarına dua ediyorum. Hasan Paşa kızına, Halit Bey de eşine Amerikan ortağı müteahhitlerin çeşitli vasıtalarla nasıl sövmekte olduklarını görselerdi, hangi günlere erişmek için ölüme karşı çıkmış olduklarının zehri içinde, ölümden de beter bir kahra uğrarlardı.

Başbakandan son bakana, Emniyet Müdüründen bekçiye kadar bir tanesi bizim uğradığımız tecavüze uğrasa ve analarına sövülseydi görürdünüz, devlet haysiyetinin zedelendiği iddiasıyla koparacakları kıyametleri. Haklarında çıkan bir küçücük ters havadisi tekzip için günde yirmi defa telefonlara sarılanlar, bir Türk yazarının anasına resmî polis raporu iddiasıyla küfredilmesine karşı kulaklarının üstünde uykuya yatmaktadırlar…

Devletin haysiyeti, haysiyetli yöneticilerin mevcudiyeti nisbetinde kutsallık kazanır. Haysiyetli insan olmak ise başkalarının da haysiyetine titizlik göstermek ile mümkündür. Biz her iddiamızı isbat ve delillerle ortaya koymuşuzdur. Bizim hakkımızda da her ortaya atılan iddianın isbat edilmesi ve tarihli numaralı imzalı belgelerle ortaya konması gerekmektedir.

Eğer bir parçacık namustan nasibi varsa, anama sövenin ortaya çıkıp bunun sebebini açıklamasını beklerim Eğer bu sövgüyü yapan gerçekten devletse, yazarlarının anasına söven böyle bir devletin vatandaşı olmanın utancı otuz milyonun sırtına yüklenmektedir. Ve bu utanç en az böyle bir devlette hükümet üyesi olmak kadar ağırdır. Vatandaşlarına söven bir devlet devlet değildir. En büyük iktidar partisi organlarında ortaya atılan bu iddia karşısında susmayı tercih edenler, devletin vakarını korumaktan âciz olduklarını kabul etme durumuna düşerler ve Amerikan firması müteahhitlerini hatırına devlet haysiyetini sıfıra indirmeyi göze alırlar.

Bu arada konuyu Meclise getiren ve hükümetten hesap soran CHP milletvekillerinden Şükrü Koç’a, Fakih Özden’e, Sırrı Hocaoğlu’na ve Sabri Vardarlı’ya şükranlarımı sunarım.

Bu arada insan haysiyetinin kutsallığına inanmış başka milletvekilleri de varsa yazılı soruyla derhal hükümetten bu raporların doğru olup olmadığını sormalarını rica ederim.

Söz düşmüşken AP milletvekillerine de hitap etmek isterim. Gazetelerinin sövdüğü anam, ağabeyi Cemal Kıpçak DP Zonguldak milletvekili olduğu için kendilerine oy verip dururdu. Bunun hatırına zavallının beş torun sahibi sonra uğradığı hakaretin hakkını ararlarsa insanca bir şey yapmış olurlar. Aramazlarsa da ziyanı yok. Kimsenin ahı yerde kalmaz. Bir gün gelir bugün anamıza sövenlerden çıkar bunun acısı…”

Akşam Gazetesi “Hükümet niçin susuyor? Çetin Altan Hakkında Rapor Var mıdır” manşetiyle konuyu büyütür. Bağımsız Ankara Senatörü Niyazi Ağırnaslı Senato Başkanlığına; “Fıkra yazarı Çetin Altan hakkında düzenlenip Eski Milli Birlik Komitesine veya herhangi bir makama verilmiş bir Emniyet veya Milli Emniyet raporu ve bu raporda yazarın annesine karşı yayınladıkları hakaretler gerçekten resmî polis raporlarında bulunmakta mıdır?” şeklinde bir soru önergesi verir.

Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, Milli Emniyet raporlarının açıklanamayacağı şeklinde bir beyanat verir. Çetin Altan yazmaya devam eder.

“Milli Birlikçilerle Kur. Binbaşı Fuat Yılmaz’ın konuşmalarını bekliyorum

… Şimdi gelelim şu annemize yapılan sövgünün hesabını araştırmaya… Israr etmemiz üzerine AP yöneticileri ağızlarından şöyle bir baklayı çıkarmak zorunda kalmışlardır. Şimdi anneme söven raporun Milli Birlik Komitesi zamanında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Fuat Yılmaz tarafından istendiğini ve Birinci Şube’deki Basın Bürosunda bir polis memuru yazıldığını iddia etmektedirler.

Şu anda nerde olduğunu bilmediğim 1960 yılının Kurmay Binbaşısı Fuat Yılmaz’dan kendisinin askerlik şerefine hitap ederek soruyorum: Gerçekten böyle bir rapor var mıdır? Varsa bu raporu kim yazmıştır ve niçin anneme sövmek ihtiyacını duymuştur? Elindeki deliller nelerdir?

Uzun yıllar Emniyet Genel Müdürlüğü Üçüncü Şube Müdürlüğü ve Polis Kolejinde Fransızca öğretmenliği yapmış babam Halit Altan’ın anısı saygısına bütün Türk emniyetçilerinden bir ricam vardır: 1960 yılında İstanbul’da Birinci Şube Basın Şubesinde çalışmakta olan ve anama sövdüğü iddia edilen polis memuru kimdir? Bunu niçin ve hangi sebeple yapmıştır?

Kendisi de şayet devlet memuru olma haysiyetini bir parçacık taşıyorsa bunu açıklamalıdır. Biz hiçbir şeyin gizli ve sisli kalmasından yana değiliz. Karanlıkta insan haysiyeti boğazlamanın iğrençliğini bu olayda da bir kere daha ortaya koyarak Türk vatandaşlarının hangi tuzaklar içinde yaşamakta olduğunu bütün milletin gözleri önüne sermek isteriz.

Milli Birlikçilerle Kurmay Binbaşı Fuat Yılmaz’dan tekrar anneme ait sövgü hikâyesinde gerekli açıklamayı yapmalarını rica ediyor ve konuşmalarını bekliyorum.”

ESKİ MBK ÜYELERİNİN RAPOR HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ

Milli Birlikçilerden, 27 Mayıstan sonra Milli Birlik Komitesi Genel Sekreterliğini yapmış olan Orhan Erkanlı, “Böyle bir şey bizden geçmemiştir. Görevim itibariyle böyle bir raporun önce benden geçmesi gerekirdi. Bu tamamen asılsızdır.” demiştir.

Sami Küçük; böyle bir rapor hazırlanmış olsa dahi bunun hazırlanmasını, verilmesini ve yayınlanmasını kişisel ahlâksızlık olarak vasıflandırır.

Çetin Altan’ın bu açıklamalara istinaden yazısı.

“Mesele anlaşılmaya başladı

AP yöneticilerinin polis raporu diye annemize karşı yayınladıkları küfürler karşısında gösterilen büyük tepki ve ilgililere karşı açtığımız sorular, meseleyi yavaş yavaş aydınlığa çıkarmıya başlamıştır.

AP yöneticileri Türk gazetecileri hakkında bir polis raporu olduğuna dair bir tek delil ileri sürmektedirler. O da bu raporla tezyif edilmek istenen Nadir Nadi’nin açtığı dava ile ilgili olarak İstanbul Vali Muavini Fikret Arslan’ın İçişleri Bakanlığına yazdığı şu yazıdır:

<<Vilayetimizde münteşir Cumhuriyet gazetesi başyazarı Nadir Nadi Abalıoğlu’nun yüksek Bakanlıklarına vermiş olduğu dilekçede bahis konulu olan rapor arşivlerimizde mevcuttur.

Yapılan incelemede bu rapor, ihtilâli müteakip şube 1. Müdürlüğünü yapmış olan Fuat Yılmaz tarafından verilen bir direktifle gene 1. Şube Müdürlüğündeki basın bürosu tarafından hazırlanmıştır. O zamanki Milli Birlik Komitesi üyelerinden bazılarının <<Babıâliden de geçeceğiz>> şeklindeki beyanları [Muzaffer Özdağ, 9 Ekim 1960] üzerine bu notların ilimizde münteşir bütün gazetelerin yazı aileleri hakkında hazırlatıldığı anlaşılmıştır.>>

Milli Birlik Komitesinin Genel Sekreteri Orhan Erkanlı ise resmen bir açıklama yapmış ve MBK’ne böyle bir rapor verilmemiştir, demiştir.

Milli Birlik Komitesi üyelerinden ve komitenin sosyal işler başkanı tabii senatör Sami Küçük ise; bu rapor kişisel ahlâksızlıktır, demektedir.

Yine Milli Birlik Komitesi üyelerinden ve komitenin genel sekreterliğini yapmış olan tabii senatör Sezai Okan ise dünkü Cumhuriyet gazetesine şu açıklamayı yapmıştır: Bazı gazetelerde Milli Birlik Komitesi tarafından basın ailesi mensupları hakkında tahkikat dosyaları hazırlatılmış olduğuna dair istismara yol açan iddialara üzüntü ile şahit olmaktayız. Zamanın MBK Genel Sekreteri olarak şunu kesinlikle açıklamak isterim ki devlet idaresi anlayışımızla kişilerin şahsiyetlerine müteveccih hiçbir faaliyete yer vermediğimiz gibi ihtilâl sonrası süratle gelişme temayülü gösteren ihbar müessesesinin çabalarına da iltifat edilmemiştir. Komite Türk toplumunun en mukaddes temeli olan aile müessesesine karşı daima saygılı olmayı vazife bilmiştir.

Bütün bu açıklamalar İstanbul Vali Muavini Fikret Arslan’ın var olduğunu bildirdiği raporlarda hakkımızda rapor diye yayınlanan küfürnameye benzer bir taraf bulunmadığını isbata başlamıştır. Rapor namı altında bu küfürleri AP yöneticilerinin imâl ettikleri kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen o devirdeki 1. Şube Müdürü Kur. Binbaşı Fuat Yılmaz ile Vali Muavini Fikret Arslan’ın da meseleye ışık tutmaları gerekmektedir. Onların da yapacakları açıklamalardan sonra gerekli dâvâlar açılacaktır.

Sövdükleri anam Yeşiltulumba’da Rufai Dergâhı Şeyhi Kırk anahtarlı Hacı Mustafa Efendinin torunu Topçu Okulu Müdürü, Erzurum mevki müstahkem kumandanı ve Fen ve Sanat Umum Müdürü Tatar Hasan Paşanın kızı, Başbakanlık Yazı İşleri Dairesi Müdürü ve Basın Yayın Baş Hukuk Müşaviri Halit Altan’ın eşi, Konya Ereğlisi İşçi Sigortaları Hastanesi Baştabibi Ercan Alpagut’un kayınvaldesi, Çocuk Hastalıkları Mütehassısı Gülderen Alpagut ile gazeteci Çetin Altan’ın annesi ve DP Zonguldak Milletvekili Cemal Kıpçak’ın kız kardeşidir.

Beş torun sahibi böyle bir kadına fahişedir diye rapor yazacak hiçbir polis memurunun bulunabileceğini tahmin etmiyorum. Polis fahişe kelimesini küfür için değil bir durumu tespit için yazar; yanına da çalıştığı adresi, vesika numarasını, sağlık muayene kâğıtlarının tarihini falan koyar.

Bizim tahminimiz bu doğrudan doğruya AP yöneticilerinin bir marifetidir ve bizim çok eski ve çok geniş bir aileye mensup olduğumuzu bilmedikleri için buna cüret etmişlerdir.

Benim annem eski ve varlıklı bir ailenin kızı olacağına, halktan basit bir kişi de olabilirdi. Hattâ fahişe de olabilirdi. Ben onu öyle olsa dahi yine savunacak ve bana kızanlar tarafından hakarete uğramasının hesabını soracaktım. Annelere, babalara, çocuklara sövmekle, küfürler uydurmakla fikirlere karşı çıkılamaz.

Mahkemeye verilmiş bir konu hakkında açıklama yapılamayacağı için mahkeme açmayı mahsus geciktirdim. Kur. Binbaşı Fuat Yılmaz ile Vali Muavini Fikret Arslan’ın da yapmaları gereken açıklamalardan sonra ailemin bütün fertleriyle birlikte gereken davaları açacağım.

Ve sonucu bir kitap olarak bir devri ve AP yöneticilerinin siyasi mücadele taktiğini ortaya koymak için yayınlayacağım.”

RİFAT BAYKAL DA RAPOR YOK DİYOR

Akşam, 26 Mayıs 1965.

Rifat Baykal da <<Rapor yok>> dedi.

CKMP Ege Bölgesi Müfettişi Rifat Baykal, dün bir basın toplantısı düzenleyerek, 13 Kasım olaylarının içyüzünü anlatmış, bu arada, yazarımız Çetin Altan hakkında bulunduğu iddia edilen rapordan haberi olmadığını belirterek, <<Ben o sırada özel kalem müdürüydüm. Böyle bir rapordan haberim yok.>> demiştir.

SON HAVADİS’İN YALANI
“TÜRKEŞ RAPORU DOĞRULADI”

Son Havadis, 26 Mayıs 1965.

Alparslan Türkeş’le yaptığımız sohbet toplantısında karşılıklı şu sual ve cevaplar teati edilmiştir.

SORU: Çetin Altan hakkında gazetemizde neşredilen rapor hakkında söyleyecekleriniz var mıdır?
CEVAP: Bu şekilde cevap vermekle raporu hazırlayan ve hâlihazırda Ordu içinde görevli bulunan arkadaşlarımızı deşifre etmiş oldunuz. Neşriyatınız o zamanki hükûmeti de müşkül duruma düşürdü. Birçok kişilerin prestijini sarstınız. Şimdi Çetin Altan da CHP’ye girecektir.
SORU: Raporun olmadığı hakkında bazı 14’lerin beyanlarını nasıl karşılıyorsunuz?
CEVAP: Herhalde onlar rapor vardır diyemezlerdi. Onların beyanlarını bulundukları durum dolayısiyle normal karşılamak lazımdır.

“TÜRKEŞ BÖYLE BİR RAPOR YOKTUR DEDİ”

Akşam, 27 Mayıs 1965.

Türkeş de iftirayı yalanladı.

Dün bir sabah gazetesinde <<Türkeş Çetin Altan için verilen raporu doğruladı>> şeklinde yayınlanan haber üzerine Alparslan Türkeş bir açıklama yaparak böyle bir konuşma yapmadığını söylemiştir. Türkeş bu konuda şunları açıklamıştır:

<<Bu raporun var olduğu hakkında tek bir kelime dahi söylemedim. Her kelimesi yalandır. Bu gazetenin yaptığı hakikate aykırı ve basın ahlâkına yakışmayan bir harekettir. Haberi tekzip edeceğim.>>

Raporun, MBK zamanında İstanbul Emniyet Birinci Şube Müdürlüğünü yapan Binbaşı Fuat Yılmaz tarafından bir polis memuruna hazırlattırıldığının ileri sürülmesine karşılık Türkeş <<Bizim arkadaşlarımız o zaman sadece çalışmalara nezaret etti. Sonra da kıtalarına döndüler. Böyle bir rapor hazırlattırıldığına ihtimal vermiyorum. İnanmıyorum>> demiştir. Türkeş fikirlerinden dolayı bir yazara bu şekilde sataşılmasını da tasvip etmediğini sözlerine eklemiştir.

Aynı gün aynı gazetede haber

“27 Mayıstan önce hazırlatılan iftiranamelerle bugün bir kısım Basın memleketin aydınlarını lekeliyor

Gizli raporların içyüzü açıklandı

AP organları tarafından <<gizli polis raporu>> adıyla yayınlanan küfürnamelerin halkoyunda yarattığı tepki ve infial devam ederken, meselenin içyüzü dün yayınlanan Kim dergisinde açıklanmıştır. Açıklama şöyledir.

Hafta içinde Kim muhabirleri, Basın hakkında mevcut olduğu söylenen gizli raporun ne zaman ve kim tarafından hazırlatıldığını araştırırken, ilgili polis yetkililerinden şu cevabı aldılar:

<<Bu bir rapor değildir. Bir nottur ve hayli eski zamanlara ait olması gerektir.>>

Gerçekten de rapor veya notun eskiliği Çetin Altan’dan bahsederken <<bir çocuğu vardır>> demesinden de anlaşılıyordu. (Çetin Altan’ın üç çocuğu vardır.) Rapor veya notun Demokrat Parti zamanında polise hakim olan zihniyetle kaleme alındığı da, herkesin anasına, kızına ve kendisine ait çok şahsi meselelere kadar uzanmak hevesinden anlaşılmaktaydı.

Kim dergisi, yazının sonunda, diğer yazarlar hakkında hazırlanan raporları da, küfürlü yerlerini çıkartarak yayınlamıştır.”

RAPOR MBK TARAFINDAN DEĞİL DP ZAMANINDA HAZIRLATILMIŞ

KİM dergisi, 27 Mayıs 1965, sayı 358.

“Gazeteciler Hakkında Gizli Raporlar

Hafta içinde Kim muhabirleri, Basın hakkında mevcut olduğu söylenen gizli raporun ne zaman ve kim tarafından hazırlatıldığını araştırırken, ilgili polis yetkililerinden şu cevabı aldılar:

<<Bu bir rapor değildir. Bir nottur ve hayli eski zamanlara ait olması gerektir.>>

Gerçekten de rapor veya notun eskiliği Çetin Altan’dan bahsederken <<bir çocuğu vardır>> demesinden de anlaşılıyordu. (Çetin Altan’ın üç çocuğu vardır.) Rapor veya notun Demokrat Parti zamanında polise hakim olan zihniyetle kaleme alındığı da, herkesin anasına, kızına ve kendisine ait çok şahsi meselelere kadar uzanmak hevesinden anlaşılmaktaydı.

Polis yetkililerinin mevcudiyetinden bile haberdar olmadıkları raporlar veya notlar, bir kısım AP’li gazetecilerin veya gazetelerin elinde vesika olarak dolaştırılıyor ve buna bir de yalan ekleniyordu.

Bahis konusu raporların Milli Birlik Komitesi tarafından özel surette polise hazırlatıldığı yalanı!

Bununla da yetinilmiyor ve <<Babıâliden geçmeğe hazırlanan Milli Birlikçilerin>> bu rapora dayanarak icraata hazırlandıkları, fakat teşebbüslerini tamamlamaya imkân bulamadıkları ifşa ediliyordu.

Bu rapor iğrençtir, son derece zekâdan ve terbiyeden mahrum bir üslûpla kaleme alınmıştır ve dürüst aydınları lekelemek için ne derece küfürbaz ve yalancı olunabileceğinin misâlini vermektedir. Haklarından rapor hazırlanan gazetecileri ve yazarları mutlaka lekelemek için kullanılan ve elde edilen doküman insanın miğdesini bulandırmakta, fakat yine de, 27 Mayıs öncesinin iktidar ve polis zihniyetini göstermesi bakımından faydalı olmaktadır.

Önce, Çetin Altan’la ilgili kısmı soruyoruz. Fikirlerin dolayı Altan’ı <<berhava>> etmek isteyenlerin kullandıkları bu 27 Mayıs öncesi polis raporunun bâzi kısımları, AP’li gazeteciler tarafından kasıtla eksik bırakılmıştır. Meselâ raporda <<Annesinin fahişe olduğu..>>ndan sonraki kelime <<söylenmektedir>> şeklindedir. Altan’a hakaret etmek ve onu itibarsız hale getirmek isteyenler soyu sopu belli, yaşayışı belli bir yaşlı İstanbul hanımefendisi hakkında, ne idüğü belirsiz biri jurnal raportörünün yine de insafa gelip <<söylenmektedir>> diye yumuşatmağa çalıştığı hakareti o kelimeyi çıkartarak kullanmışlar ve böylece 27 Mayıs öncesi küfürcülerin tam modeli olarak meydana çıkmıştır. Şimdi raporları okuyalım:

Çetin Altan (Milliyet): Evlidir. Bir çocuğu vardır. Avukatlık ruhsatını haizdir. Annesinin fahişe olduğu söylenmektedir. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Ankara’da çıkardığı Yeni Adam gazetesinde yazı hayatına başlamıştır…”

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 105,94 M - Bugn : 17815

ulkucudunya@ulkucudunya.com