« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Altan Çetin

24 Eki

2022

MEDENİYETÇİ MİLLİYETÇİLİĞİN ÜST TASAVVURU / HEDEFİ TÜRKİSTANLILIK

24 Ekim 2022

Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste romanında “Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?... Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur… Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark bir ıstırap içinde.” satırlarında hâlâ vaki bir durumun resmini çizer. İnsan, hayat, tezat ve ıstıraplar etrafında dönen gerçekliğin içinden yolumuz nereye çıkar? Medeniyet yani medine kurmak içtima eden beşeriyetin esas rükünlerinden. Lakin şehirde insan olmak için deruni bir hayat ile akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim ile kültürün derinleştirdiği insan yoksa medine/şehir tezat ve ıstıraplara boğulur.

Modern dönem yahut Osmanlının yıkıldığı dönemimiz bir deprem etkisiyle teknolojik-ekonomik ve kültürel sahada Batı karşısında iki büyük şoka yol açtı. Devleti kurtarma çarelerimiz de teşhis edilen bu tehditlere binaen teşekkül etti. Bugün de hala bu durumun artçı akisleri ve şoklarını yaşıyoruz. Medinemiz yeni dönemde hangisinin merkezinde teşekkül etmeliydi? Buna verilen cevapların mezkûr iki uçluluğu bitmeyen kısır döngüleri var etti.

Bir varlık ne olacaksa ona göre var edilmiştir. Aklı ve ruh ile olacağa akıl ve ruh, el ile olacağa el, içgüdüyse içgüdü verilmiştir. İnsan, tarih metafiziğinin kendisinde oluşturduğu ben algısı yani kimlik ve kültürü var eden köken, süreç ve amaç bilgisiyle, mevcut “habitus”u içinde var olduğu alışkanlıklarıdır. Ben bilinci denilen şey de bunlar üzerinde inşa olunarak şahsiyetin zeminini oluşturur. Duygudaşlık zemini oluşturan dil, din, tarih şuuru, coğrafya, musiki gibi unsurlar mefkûre ve mensubiyetin esası olan müşterekler üzerinden bir biz anlayışı teşekkül eder. Duygudan mefkûreye giden yolda ise terbiye ve eğitim durmaktadır. Ziya Gökalp'in işaret ettiği üzere “Millet ne irkî, ne kavmî, ne coğrafî ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça (estetik) müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşmuş bulunan bir topluluktur.” Gökalp ve bu sözler çok ezber bozucu belki ama daha önce İbn Haldun'dan aktardığımız ve önemine binaen teyiden tekrar vermek istediğimiz bir arada yaşama, yekdiğerini savunma, uzun süren temas, birlikte yetişme ve süt emme durumunun meydana getirdiği rabıta ile hayat ve mematla ilgili olan içtimai zaruretler ve kader birliğine iştirak esaslarında imdada koşma ve yardımlaşma çerçevesinde oluşan bir millet anlayışı ve bu zemindeki milliyetçiliğimizin ne kadar yanlış tarifler ve ideolojik körlüklerle ötekileştirildiğini, yok sayıldığı, bu yolla milli bünyenin nasıl zarar gördüğünü görmek noktasında fevkalade önemlidir.

Millet ve milliyet, tarih kadar eski ve bunlardaki mutazammın değerler de aynı zeminde derinleşirken, bunlara bağlı olan milliyetçilik lafzı teşekkül ettiği dönem kadar muasır ama mefhumundaki tarih metafiziği ve alışkanlıklar kadar eskidir yani insan kadar kadim ancak onun kadar tazedir. Türk milliyetçiliği Osmanlı çökmekte iken, devleti kurtarmak endişeleri içinde mefhum olarak var olan milletin geleceğe yürüme iradesi olarak zuhur etti. Yani yeni bir millet oluşturmak, yeni değerler var etmek, bir kavramın yerine ötekini ikame etmek için değil; devleti ve milleti geleceğe taşımanın bir gerçeği olarak ortaya çıktı. Kökeninde ötekileştirme değil kendi varlığını sürdürme iradesi vardı. Bu sebeple milliyetçilik anlayışımız köken olarak asırlardır bir sürü milleti yönetmiş bir toplum olarak dışlayıcı da olamazdı. Töremiz ve inancımız da buna mani idi. Buna ilave olarak süreçte Türk milleti kendi köken, süreç ve gayesi yani tarih metafiziği ile var olduğu için kendini tanımlamak için başkalarına muhtaç değildi.
Bu babda yaşanan ideolojik ve fikri sızmalar modernite bağlamında yaşanan savrulmalardır. Millet kavramına dair örneğin, gidip bir siyonistle akıldaşlık eden birisinin köksüz ve maksatlı bir fikir zemini var demektir. Bu bakımdan Türk milliyetçileri kendilerini başkalarıyla tarif etmezler. Ötekine ihtiyaçları yoktur. Bunun bir adım ötesi ise devlet ve milleti korumak ve kurtarmak üzere teşekkül eden bir milliyetçiliğin düşmanlık üzerinden tezahürü de söz konusu olamazdı. Gayesi nizam-ı âlem ve i’la-yı kelimetullah yani kızıl elma olan bir milletin komplekslerle, görgüsüzlüklerle daha dün millet olma seviyesine gelmiş tipler gibi davranması elbette beklenemezdi. Süreçteki tüm savrulmalar ana gövde ve mefkûreyi konjonktürel şartlarda yanlış anlamak veya maksatlı çarpıtmakla alakalıdır. İşte tam burada batıcılıkla malul hayatımızda teknolojik-ekonomik ve kültürel önceliklerle hareket eden zihniyet dünyaları farklı reçetelerle aynı amacı ön gördüklerini düşünmeden millet hayatını çarpıştırıp durdular. Milliyetçiliğimize yani kendiliğimize medeniyetçi bir yönü ihtiva eden bu arayışlar bir üçüncü yol üzerinde uzlaşıp milli çizgide birleşmeyi henüz başaramadı.

Peki, çözüm ne ve nerede idi? Tanpınar yine Mahur Beste’de “Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz… Ne şarka, ne garba, ne falana feşmekâna bağlıyım; bize bağlıyım” tespitleriyle hem durumu ortaya koyar hem çıkışın kapısını aralayıp bırakır. Neyle hesaplaşıp, nereden başlayacağız? Milliyetçiliğimizle kendini müdrik akıllarımız, kalplerimiz ve zevklerimiz deruni bir hayat sezgisiyle medeniyetinin insan ve hayat çerçevesini âlemden devşirmenin yolunu inşallah arayacak ve bulacaktır. Modernleşme tarihimiz umumen, hastalıklı taksimle Türk sağı ve solu arasında geleceğe dair tasavvurların kavgasıdır. Muasırlaşmak Türk milleti ve İslam olmakla tenakuz teşkil eder mi?

Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun!

Türkler köken olarak tarihin en kadim milletlerindendir. Devlet idrakleri ile millet şuurları da yaşıttır. Kendilerini anlayış ve kavrayışları uzun asırlar muvacehesinde sürekli ve bütüncül bir zaviyede gerçekleşmiştir. Bu süreç içinde işte başkalarına tabi olarak ve onlara göre kendini tarif etmemiş, bilakis kendisi taklit edilen olmuştur. Bu bakımdan millet anlayışımız bir taklit ile başlamadığından bu konuda tariflerimiz de modern zamanlardaki aksaklıklar hariç süreç boyunca hep müstakim olmuştur. Bunun yanında düşmanlıklar yani ötekiler üzerinden de kendini tanıma söz konusu değildir. Bu bakımdan Türkiye'de milliyetçilik yükseliyor diyenler ne kast ediyor anlamak zordur. Kafalardaki muhayyel millet tanımları ve milliyetçilik tarifleri ile millete ve milliyetçilere bakanlar o mefhumları haiz bu lafız ile Türk Milliyetçilerini yaftalamak istemektedirler.

Bu haseple milli mefkûre ve terbiyeden habersiz aynı duyguyu paylaşanların anlaşacağı ve bunun zeminin de kültürel metafiziğimizin olduğunu göremeyenler ırkçı ve faşist nazarları en hümanist cümleler ile yadırgamaktadırlar. Bu aslında Türk sağı ve solunun modernleşme karşısındaki tutumuyla ilgili de bir keyfiyettir. Sağ ve sol mefhumları ülkemizde muğlaksa da süreçte Osmanlı enkazından başımızı kaldırdığımızda sağ olarak nitelenen cemiyet kesimi kültürpolitik üzerinden bir batı ve modernite ötekileştirmesi yaparken ekonomipolitik merkezli bir bakış ile bunu düşünen sola düşen cemiyet kutupları, makul kurtuluş ve gelişme anlayışlarını bunlar üzerinden inşa ettiklerinden aşılması zor bir karşıtlıklar düzeni oluşmuştur. Sol olarak beliren zemin, etnik ve mezhepsel eklemlenmelerle kendi sosyolojik düzleminde maddeci ve üretim ilişkileri bağlamında, pozitivist mantıkçı bir içerikle muhataplarını “batı sömürgeciliğini” yadsımamakla suçlarken, kültürel modernleşmenin özellikle sanat ve kültürel çerçevede eleştirdiği batının adeta taşeronu boyutunda temsilcisi olmak gibi bir tezatla var olmuştur. Bu bakımdan bugün bile hala suçlamalar ve savunmalar bu pratik üzerinden sürmekte, siyasi zemin de bu çerçevede bir sosyolojide gerçekleşmektedir. Kültürel batılılaşma bir kesim tarafından onaylanırken öte taraf teknik ve ekonomik sistemlerin bağımsızlıkla ilgisini ideolojik boyutta düşünmediğinden çatışma ve suçlamalar havalar uçuşuyor. Batı lafzına dair modern zaman muhalefet algımız bu bakımdan ana iki çerçeveyi göstermektedir. Kültürel ve ekonomik çerçeveler. Bakış açılarındaki metafizik ve matematik realite bile bundan kaynaklıdır. Sömürü lafzı da bu bakımdan bu kesimlerde farklı manalar tedai ettirmektedir. Bu ikilem bir üçüncü yol ihtiyacını her zaman göstermektedir. Bu durum her şeyden önce parçalanmış ideolojik kutuplar olmaktan çıkıp duygudaş bir millet olmamızı zorlaştıran bir mesele olarak ortada durmaktadır. Mevhum bir “batı” bizi içten dıştan kemirmeye devam ediyor.

Peki, ne olacak?

Tarihimizde vâki lakin bugün meçhulümüz hale gelen “bilinçsiz zekâmız” süreçteki gayesini yeniden üstelenecek “bilinçli zekâyı” yani insanı bularak süreçteki ereği/amacı yeniden düşünmek zaruretindedir. Tarihimizin doğasındaki teşkilat ve nizam planını gerçekleştirmek için bu milliyetçiliğimiz bilince muhtaçtır. Tarih ve kültür canlı organizmalardır, tarihimizdeki vâki ilkeler bu bilinçle birleştiğinde çokluktaki birlik de teşekkül edecektir. Medeniyetçi zaviye kültürel derinleşme dağılanları toplayıp, kabuktan öze varmayı sağlayabilecektir. Yaşadığımız tüm çatışmalar bir senteze varmak üzere harekete geçecektir. Bu süreci düşünmek yani milliyetçiliğimiz entelektüel bir görüyle kavranabilecektir. Böylece teori ve pratik halindeki tarih bilinçli zekâ üzerinde yaratıcı bilince ulaşacaktır. Zorluklar ve zorunluluklarımız tarih metafiziğimizin imkânları ve özgürlüğü içinde aşılacaktır.

Millet olmakla muasırlaşmak arasındaki çatışmaları aştığımızda gelecek bize daha aydınlık olacaktır. Milliyetçiliğimiz medeniyetçi çerçevesinde “kültürel bilinç” sahibi yani gelecek tasavvurunda milli gerekçeleri önceleyen şahsiyetlerin kültürel ve teknik-ekonomik başarıları üzerinden yeniçağda varlığımızı temsil iradesi olarak görülmelidir.

Medeniyetçi milliyetçilik bu bakımdan düşünülmesinde fayda olan bir bakış açısıdır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 107,21 M - Bugn : 33221

ulkucudunya@ulkucudunya.com