« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

24 Haz

2024

OSMANLI’DAN CUMHURİYETE İSYANLAR

24 Haziran 2024

Ferit Erden Boray’ın yazmış olduğu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabı daha önce almış ve okuma sırasını bekleyen kitaplar arasına koymuştum. Ancak Prof. Dr. Rahmi Doğanay’ın yazmış olduğu “Kurtuluş’a Muhalefet- Milli Mücadelenin Dinci Muhalifleri” adlı kitabın reklamlarını görünce dikkatimi çekmişti, bende hemen alıp okudum. Tabii bu konuda bir kitap okuyunca her ne kadar Prof. Dr. Rahmi Doğanay’ın kitabı “Kurtuluş’a Muhalefet- Milli Mücadelenin Dinci Muhalifleri” gibi isyanları herhangi bir özel sebebe bağlamamış olsa da Ferit Erden Boray’ın yazmış olduğu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabı da okuma ihtiyacı hissettim ve diğerini bitirir bitirmez okumaya başladım.

Ferit Erden Boray’ın yazmış olduğu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabının baskıs Kamer Yayınları tarafından 2013 yılında İstanbul’da yapılmış. Kaçıncı baskısı olduğu belli olmasa da en azından elimizdeki baskı bu tarihlidir. Kitap; Birinci Bölüm “Bireysel Hırs-Tamah Dürtüsü ve Din Eksenli çıkarılan İsyanlar” başlığı altında “Osmanlıda İç İsyanların Sebepleri”, “Devletin Yapılanması, Sınıflar, Vergiler ve Sandıkları”, “İsyanlar, Sebepleri ve Kitle Kutuplaşması”, “Osmanlı’da Etnik Yapılar ve Kitlesel İslamiyet Kavramı”, “Osmanlıda İnançlar ve İslamiyet Kavramı Neydi?”, “Anadolu Beyliklerinde Eksik Dayanışma ve Siyasi Durumlar”, “Anadolu’da Şah İsmail’in Desteklediği Kızılbaşların İsyanları ve Yaşananlar”, “Anadolu’da Başlatılan İlk Celali İsyanları ve Devamı”, “Yemen Meselesi ve İmam Mutahhar İsyanları”, “Anadolu İsyanlarının Sebebi ve Kuyucu Murat Paşa Olayı”, “İmparatorluk Merkezinde İç İsyanlar ve Genç Osman Olayı”, “Abaza Mehmet Paşa’nın İsyanı”, “Gerileme Devrine Girilirken Anadolu ve Rumeli’de İsyanlar”, “16-17.Yüzyıl Sonuna Kadar Kapıkulu Askerleri”, “İstanbul’da Büyük isyanlar ve Patrona Halil Ayaklanması”, “Rusların Akdeniz Planı ve Mora İsyanları”, “225 Yıldır Devam Eden Suudi Vehhabilerin Başlayan İsyanları”, “III. Selim Han Dönemi, Ayanlar ve Eyalet İsyanları” alt başlıklarından oluşmaktadır. İkinci Bölüm ise “19. Yüzyıla Girilirken Balkan İsyanlarının Sebepleri”, “Balkanlar’da Komitacılık ve Gizli Cemiyetlerin Bilinmeyen Tarafları”, “Tepedelenli Ali Paşa Olayları ve Halet Efendi’nin Hikâyesi”, “Rus Destekli Ege ve Mora’daki Rum İsyanlarında Bilinmeyenler”, “Yeniçeri İsyanı İle Gelinen Vak’ai Hayriye ve II. Mahmut Han’ın Ocağı Kaldırması”, “Makamat-ı Mübareke Meselesi ve Karadağ İsyanları Gerçeği”, “Balkanlar’da Dış Finanslar ile Hazırlanan İsyanlar”, “Abdulaziz’in Tahtan İndirilmesi”, “Zorla Çıkarılan Ermeni Meselesi ve İstanbul’da İlk Ayaklanmalar” alt başlıklarından oluşmuştur. Üçüncü Bölüm ise “Başlayış ve Bitişi Anlaşılmayan İttihat Şuuruna Karşı Ayaklanmalar” başlığı altındaki “”İsyanların Bugünkü adıyla ‘Terör’ ya da Şiddet”, “Ermeniler Adına Hınçak ve Taşnuksiyan Çetesi İsyanı” alt başlıklarından oluşmaktadır. Dördüncü Bölüm ise “Osmanlı’da İsyan” başlığı altında “Dünya Harbi Biterken Ülkenin Durumu ve Halkın Çaresizliği”, “Anzavur İsyanları”, “2. Bozkır, Konya veya Delibaş İsyanları Gerçeği”, “Sivas ve Yöresindeki Şeyh Recep Vakası”, “Yozgat ya da Çapanoğlu Ayaklanması (I-II)”, “Ali Batı ve Cemil Çeto İsyanı” “Mondros Ateşkes Antlaşması ve Koçgiri İsyanları”, “İmparatorluk Kâğıt Üstünde Biterse Önü alınmazİç Kargaşalar Doğar Eşkıyalar-Çeteler Ayaklanmalar”, “Cumhuriyetin Kuruluşuyla Başlatılan Osmanlı Halkının Ulusallaştırılması”, “Şeyh Sait Ayaklanması” başlıklarından oluşmaktadır.

Prof. Dr. Rahmi Doğanay’ın yazmış olduğu “Kurtuluş’a Muhalefet- Milli Mücadelenin Dinci Muhalifleri” adlı kitabında konuyu sadece Milli Mücadeleye ve Cumhuriyete muhalefet olarak ele almış, Ferit Erden Boray ise yazmış olduğu “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabında Osmanlıyı da kapsayan bir genişlikte ve İsyan olarak ele almıştır. Ferit Erden Boray’ın “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabının sadece Dördüncü Bölümü Cumhuriyet Dönemi isyanlarla ilgilidir.

Kitabın Dizgi hatası diyebileceğimiz bir hususu da belirtmeden geçemeyeceğim, Ferit Erden Boray “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İsyanlar” adlı kitabın Birinci Bölümün başlığını attıktan sonra bir “Sunuş” yazısı koymuştur ki bu durum kitabın tamamının sunuş yazısı değil de sanki Birinci Bölüm’ün sunu yazısı olarak algılanmasına yol açmıştır.

Ferit Erden Boray “Osmanlılarda İç İsyanların Sebep ve Sonuçları” (S.19) başlığı altında yaklaşık on sayfa Osmanlıda şehirleşme, kırsal kesimin konumu ve yapısı, geçim, iktisadi düzen, toplumsal yapı, toplum katmanlarının statüleri gibi konulardan bahsetmiş ancak bunları isyanlarla ilişkilendirmemiştir. Belki anlatılanların neticesinde, mevcut düzenin etkisiyle isyanlar çıkmıştır demek istemektedir. Ferit Erden Boray başlıkları anlatılan konuyu değil de sanki anlatmak istediklerini isimlendirmek için seçmektedir.

Ayrıca anlatım tarzı olarak kelimeler cümlelerle, cümleler de paragraflarla bir bütünlük arz etmemekte bir biriyle bağlantı kopukluğu görülmektedir. Ancak he kelime ile ifade edilen bir bilgi bombardımanı mevcuttur.

Ferit Erden Boray milleti meydana getiren sebepleri iki ana başlık altında anlatmaktadır. Bun sebeplerin ilkini “Milletin ruhunu teşkil eden şuuraltı unsurlarının etkileyişleridir ki, bir ırkın bütün fertleri[ni] bir birine benze[ti]r.” (S:40) “Zekâları bakımından birbirine hiç benzemeyen insanlar, bazı defa aynı içgüdülere aynı ihtiraslara, aynı duygulara da sahip olurlar.”(S.40) entelektüel olarak aralarında uçurum olan insanlar “… karakter ve inançları bakımından [aralarında] fark ya hiç yoktur veya çok azdır. İşte şuuraltı tarafından idare edilen ve bir milletin normal bireylerinin çoğunluğunun hemen aynı derecede sahip olduğu bu genel karakter özellikleridir ki, kitlelerde ortak hale gelen bu türdeki nitelikleri oluştururlar.” (S:41) ifadesinde anlatılan karakter ve inançlar oluştururken ikincisini de kitlelere özgü vasıfların meydana gelmesine sebep olan “zihinsel yayılma aynı zamanda bunlara bir yön vermeye başlar.” (S.41) zihinsel yayılmanın etkisi altına girmiş “Kitle halinde bulunan kimse yalnız davranışsal yönü ile benliğinden ayrılmaz. Bütün özgürlüğünü kaybetmeden önce de bu kimsenin düşünceleri, duyguları, cimriyi cömerde dinsizi dindara, namussuzu namusluya, korkağı kahramana çevirecek derecede artık değişime uğramış olur.” (S:41) ki bu kişi kendi benliği ile hareket etmez tamamen kitlenin benliğine bürünerek ortak benliğin yönlendirmesiyle hareket eder demektir. Kitlenin sahip olduğu ortak benlik iyi ise bireyler iyiye yönlendirilir, kötü ise kötülüğe yönlendirilir.

Ferit Erden Boray etnik kimliğe “emik” ve “etik” şeklinde iki bakış açısının olduğunun ve emik bakış açısının kendi kendini tanımlama, etik bakış açısının ise dışarıdan bir grubun başka bir grubu tanımlama biçimi olduğunu, bunu için de en iyi örneğin bütün Karadenizlilerin diğer bölge insanları tarafından Laz olduğunun, doğulu herkesin de Kürt sanılması ve sayılması olduğunu ifade eder (S:45). Etnik kimliğin değişken olduğunu öz be öz Türk olan unsurların Kürtleşmesiyle açıklayan Ferit Erden Boray bu fikrini “24 oğuz boyundan biri olan Avşarların bir bölümünün yanı sıra, Dögerler, Malaçlar, Kikiler, Türkanlar, Karakeçililer, Beydilliler de bu değişim sürecinden geçmişlerdir.” (S:46) diyerek örneklendirir.

Hayatımda okuduğun en zor kitap, bilgi yüklü ancak bilgilerin niçin verildiği, hangi fikri savunduğu veya desteklediği anlaşılmıyor. Zaman zaman kullanılan kelimeler ifade edilmek istenen manaya gelmiyor. Cümleler ve bilgiler birbirine bağlanmadan sıralanmış. Başlıklar ise anlatılan konu ve mana ile uygun değil. Kitap yeniden gözden geçirilip imla hataları, dizgi hataları düzeltilmeli, yarım cümleler tamlanmalıdır.

Bütün anlatım bozukluklarına rağmen aralarından zorda olsa aldığımız önemli bilgiler var. Bunlardan bir de nüfus politikasına getirdiği bir eleştiri ya da bilgi aktarımı olarak karşımıza çıkan “Yörelerindeki aşiretlerin doğudan batıya nakilleri sebebiyle Selçukluların doğu hududu boşalmış durumdaydı. 1243 Kösedağ Savaşından itibaren başlayan çöküntüler, elbette ki halklar arasında kitlesel huzursuzluğun doğmasını getirmekte gecikmemişti.” (S.54) ifadelerden göç olayının iyi planlanmadığını ve bölge halkı arasında nüfus dengesizliklerine sebep olarak çatışmalara sebep yarattığını anlıyoruz.

İlk İsyan olarak Şeyh Bedrettin isyanını ele alır (S:55). Akabinde Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının da Şeyh Bedrettin bağlantılı olduğunu ifade eder. Ancak bu isyanların çıkış sebepleri ve neticelerinden hiç bahsetmez. Sadece isyanın bastırılmasıyla ilgili bilgiler verir (S.56-57). Biz Şeyh Bedrettin’in bir din adamı olması, hatta Musa Çelebi tarafından kazasker olarak da görevlendirilmiş olması dolayısıyla dini bir isyan gibi anlasak da Ferit Erden Boray “Aslında Şeyh Bedrettin ve diğerlerinin isyanları bölgelerinde hükümdar olmak istemeleri ve Osmanlı ordusunun Timur Savaşından dağılma dönemlerini kapsar” (S:57) diyerek isyanın sanki siyasi bir hükümranlık talebi sebebiyle ve Osmanlının Timur’a yenilmesi dolayısıyla siyasi otorite boşluğundan kaynaklamış olduğunu kastetmektedirler.

“Osmanlı Devleti dönemlerinde birçok ayaklanmaların ise dahası yönetime baş kaldırmaların yalnızca Bektaşiler tarafından yapılmış olmadığını” (S.60) söyleyen Ferit Erden Boray Şah İsmail’in Halifeleri vasıtasıyla Anadolu’da Alevi bölgelerinden kendisine taraftar topladığı, Şah Kulu denilen Hasan Halife gibi kişiler ile isyanlar çıkardığı, Trabzon’da Vali olan Şehzade Selim’in ise Şah İsmail’in faaliyetlerini izlediği ve Şah Kulu olayını da incelediği (S.62) Yavuz Sultan Selim’in kendi iktidarı döneminde kırk bin Kızılbaş’ı idam veya hapsettiği eleştirilerine “yaşanmış olaylar vesikalarla gösterilecek olursa, Selim’in [Anadolu’daki şah İsmail faaliyetlerini] ne kadar ciddi takip ettiğini ve bunun sebeplerini, dahası Şah İsmail üzerine gidişinin tamamen mecburiyet haline geldiğini anlamak daha kolay olacaktır.” (S.63) diyerek sanki yapılanları Yavuz Sultan Selim devletini korumak için yaptı demektedir. Kızılbaş Celali İsyanı olarak Yozgat’ta Bozok Türkmenlerinden Celal isminde bir kişinin Mehdilik iddiasıyla başlattığı (S.63), Hacı Bektaş Veli Postişini Kalender Çelebi’nin başlattığı isyan da dini amaçlı, Alevi mezhep kökenli isyanlardır (S.64).

1519’da Bozoklu Şeyh Celal tarafından başlatıldığı için 16.ve17.yüzyılda çıkan bütün isyanlara Celali isyanları dendiğini ifade eden Ferit Erden Boray isyanların genel sebeplerini de “Yasadışı yollardan yapılan ihracatlar [Kaçakçılık], Osmanlı parası akçe’deki değerli maden oranlarının düşürülmesi (tağşiş), ağır vergiler, seferlerin artırılması dolayısıyla ganimet gelirlerinin azalması” (S.66-67) ve “Tarımsal üretimdeki düşüşler, toprak düzenin bozulması, işsiz medrese öğrencilerinin (Suhtelerin) hızla çoğalmasının yanı sıra İstanbul ve taşradaki Kapıkulu askerlerinin artması” (S.67) gibi etkilerin toplumsal ve ekonomik bunalımları getirdiğini bunun da isyanlara sebep olduğunu ifade eder. Seferlerin artırılmasından dolayı ganimetlerin düşmesi hususunda bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum Osmanlı ve öncesinde asker sefere çıkmak isterdi ki ganimet toplayabilsin, buradaki sebep galiba içi isyanlar olması dolayısıyla elde edilecek bir ganimetin bulunmamsı olabilir. Aksi takdirde sefer denilen fetih hareketleri dolayısıyla ganimetlerin azalması mümkün değildir.

1525 yılında Kanuni’nin devlet arazi tahririni yenileyip vergileri artırmasından dolayı Baba Zünun isyanı ve 1604-1608 tarihlerinde Kalenderoğlu önderliğindeki Bozok Türkmenleri celali isyanları kapsamında sayılan bir isyana yaparlar. (S.68) Ferit Erden Boray burada iki tarih vermektedir ki ikisi de yanlıştır. “1925’te Kanuni Süleyman döneminde” (S.68) hadi dizgi hatası ya iki satır altındaki “1826’da ise Kalenderoğlu önderliğindeki” (S.68) ifadede geçen tarih de mi dizgi hatası, bunlar ve diğerleri kitabın anlatım ve cümle bağlantıları olarak pek itinalı hazırlanmadığının işaretleridir. Yine de biz kitabın başlığındaki anlamı yakalamak için itina ile işimize yarayan bilgileri tabiri yerinde ise iğne ucu ile yeri kazarak ayıklamaya çalıştık.

1517 yılında Mısır Osmanlılar tarafından fethedilince Yemen de Osmanlı idaresine geçmişti. Ancak İmam Mutahhar adındaki Zeydi bir imam isyan çıkarmış, Aden, Taiz, San’a ve bunlara bağlı yerlere hâkim olmuştu. 1567 yılından üstlerine Osmanlı askerleri sevk edilmiş paşalar arsındaki anlaşmazlık yüzünden isyanın bastırılması gerçekleştirilememiştir.1571 yılında Sinan Paşa ve Süveyş Donanması Komutanı Kurdoğlu Hızır Reis tarafından isyan tamamen bastırılmıştır.

Ferit Erden Boray yukarılarda temas ettiğimiz isyan sebeplerine “farklı eyaletlerde bulunan emniyetten sorumlu ‘Kapıkulu Ocağı’nın yani bölgede görevlendirilmiş Yeniçerilerin, kısmen de ‘Tımarlı Sipahi’lerin şehir ve kasabalardaki şımarıkça haretleri”ni (S.74) de isyan sebepleri arasında saymaktadır. Tımarlı Sipahilerin düzenlenmesindeki ihmalleri de bu isyan sebeplerine ekleyerek, ayrıca kadı ve naipler gibi görevlilerin görevlerini doğru dürüst yapmamasının isyanlara yol açtığını ifade etmektedir. Dirlikleri kesilenlerden Anadolu’ya kaçanlar Karayazılı Abdulhalim etrafında toplanmış “asilere katılan bu firarilerin mevcutları otuz bini bulmuştu.” (S.76) Karayazıcı Abdulhalim’in etrafında toplananlardan tıpkı Osmanlı padişahlarının Kapıkulu askerleri gibi kendisini korumaları için özel bir birlik oluşturmuştu (S.76). Sinan Paşa oğlu Mehmet Paşa kendisine Çorum Sancak beyliği verilerek isyan hareketinin durdurmak ister. Ancak Sokullu Zade Hasan Paşa isyanı bastırır ancak Karayazıcı Abdulhalim Samsun’a çekilir (S.77). Karayazıcı Abdulhalim ölünce yerine geçen kardeşi Deli hasan isyanı devam ettirir. Celali Deli Hasan Beylerbeyi olarak Rumeli tarafına atanarak (S:77) isyan bitilmeye çalışılmış ancak Tavil Ahmet ve Saçlı isyanları devam ettirmişlerdir. Tavil Ahmet’e ‘Şehrizar Beyliği’ verilerek isyan durdurulmak istenir ancak buna rağmen Tavil Ahmet Harput kalesini kuşatır (S.78). Bu dönemde isyan edenler daha çok devlet hizmetinde bulunmuş insanlar olmakla birlikte liderlerine devlet görevleri vererek düzen sağlanmaya çalışılmış, şaki-liyakatsiz olanlara devlet emanet edilmiştir. Canbolatoğlu Ali Paşa Şam Tarblus’nu işgal ederek isyan etti (S.79) “Kuyucu Murat Paşa 1607 baharı bu ovada sıkıştırdığı isyancı kuvvetleriyle yaptığı çatışmalarda Canbolatoğlu’nu mağlup etti.” (S.80) Ancak Canbolatoğlu Ali Paşa kaçıp İstanbul’a gelerek padişaha sığındı. “İstanbul’da iken hükümet Canbolatoğlu’na Temaşvar eyaletini verip bir yıl daha orada kalmasını sağlamış oldu.” (S.80) İsyan edenler devlet katında makam verilerek ödüllendiriliyor, sonraki isyanlar için güç ve cesaret bulmalarına sebep olunuyordu. Hem de Kuyucu Murat Paşa gibi devlet güçleri isyanları bastırsın diye görevlendiriliyordu. İsyancılarla mücadelemi ediliyor yoksa ödüllendiriliyorlar mı belli değildi. Bu mücadele sırasında devlet güçlerinden ve İsyancılar tarafından öldürülen masum halkın ölenleri sanki boşu boşuna ölüyorlardı. Kuyucu Murat Paşa’dan devlette düzen sağlamak, isyanları bastırmak, halkı korumak için yaptığı mücadele sonucunda hem “Kuyucu” gibi bir yafta ile yaftalanıyor hem de isyancılara makamlar veriliyor. Kuyucuyu anlamak için isyanları iyi okumak lazım. Bir devlet kendi içinde düzeni sağlayıp ve halkını koruyamazsa o devletin son yıkım olur.

Yeniçeri ve halktan bazı kesimlerin dini alet ederek isyan ederek I. Mustafa cinnet halinde olmasının tahttan indirilmesine gerekçe yapılarak şeyhülislam fetvasıyla indirilir ve yerine II. Osman padişah yapılır (S:85).Lehistan seferinin başarısızlığı üzerine sebep olarak askerin dirayetsizliğini göstermesi dolayısıyla devle adamları ikiye bölünmüşlerdi. I. Mustafa’yı saraydan alıp sultan yapmışlar ele öperek biat etmişlerdir. Sultan Genç Osman veziriazam Davut Paşa’nın işaretiyle boğularak katledilmiştir (S:88). Osmanlıda isyanların ardı arkası kesilmiyor. Canbolatoğlu’nun hazinedarı olduğu halde Devşirme Halil Paşa’nın himayesi sayesinde Canbolatoğlu isyanından kurtulan Abaza Mehmet Paşa’da Sultan II. Genç Osman’ın kanını istemek ve bunan sebep olan yeniçerileri öldürmek için isyan etti (S:91).

Gürcü Abdünnebi İsyanları, IV. Mehmet zamanında Mehmet Paşanın akrabası olan Gürcü Abdünnebi kapı kulu askerlerinin ele gelen en dişlilerinden idi (S.94). Sipahi zorbaları tepelendiği sırada 4. Murat’ın Silahtarı Mustafa Paşa’nın ricasıyla affedilmiş, onun nüfuzundan yararlanarak Niğde ve Bor taraflarında çiftlikler elde etmiş, yüz doksan bin kuruş karşılığı Suriye’de Safed tarafının voyvodalığını satın almış, İstanbul’da isyan eden sipahileri isyandayken “Sende sipahi gayreti yok mudur?” kışkırtmalarıyla isyan etmiştir. Daha sonra kendisine isyan halindeki Katırcıoğlu birlikleri de katılarak Gürcü Abdünnebi birliklerinin sayısı on beş bine kadar çıkar. Kırşehir Sancak Bey’i İshak Bey kellesini keserek İstanbul’a gönderir. “Gürcü Abdunnebi daha önceleri saraydan teşvik gördüğü ve valide sultanın kendisine taraftar olduğu ve de birçok mal mülk sahibi olduğu” (S.96) da bilinir. Öyle bir devlet kurmuşuz ki kendinde az bir cesaret ve güç bulan isyan etmiş din adamları, saray erkânı, hatta Padişah ailesinden, hanedandan insanlar bu isyanları destekleşmiştir.

Abaza hasan daha önce Haydaroğlu Vakasında yararlığı görülmüş, Veziriazam İdris Paşa ile İstanbul’a gelmiş, onun hallinden sonra İdris Paşa’nın adamlarından bin kadarıyla Anadolu’ya dönerek Seyit Ahmet Paşa ile ortak hareket etmeye başlayınca bir isyan çıkarmasından korkularak istediği Yeni Voyvodalığı kendisine verilmişti. Köprülü Mehmet paşa veziriazamlığı ele alınca kendisini Abaza Hasan Paşa’yı amansız olduğu düşüncesiyle halletmek zorunda hissediyordu. Köprülü Mehmet Paşa “Abaza Hasan Paşa’nın bölgedeki bu [isyankâr] gruplara birçok tavizler verdiği, hatta Köprülü’nün Erdel seferi hareketine başladığını, bunların Köprülü sefere gittiği sırada birliktelik kurup isyanı başlatacaklarını biliyordu.” (S.97) hata Abaza Hasan Paşa “Rumeli onların, Anadolu ise bizim olsun” (S.98) diyerek Anadolu’da devlet görevlerine kendi adamlarını atamaya başlamıştı. Abaza Hasan Paşa yanındaki yeniçeri askerlerinden beş bin tanesi, İstanbul’daki yeniçerilerin altı aylık maaş alacak almalarını duyunca gizliden İstanbul’a gelip
Ocakların arasına karışıp hem maaşları almayı hem de kandırabildikleri ile birlikte isyan başlatıp ayaklanarak veziriazam Köprülü Mehmet paşayı öldürmeyi planlamışlardı (S:99). Bunu haber alan veziriazam Köprülü Mehmet Paşa ve görevlendirdiği Murtaza Paşa 16 Şubat 1659 Pazar akşamı kurulan bir plan dâhilinde Murtaza Paşa konağında ve diğerleri de misafir gönderildikleri konaklarda boyunları kesilerek halledilmişlerdir. “Böylece devletin yetiştirdiği bu isyancılar yine devletin askerleri tarafından imha edildiler.” (S.101)

Mohaç ya da Sikloş Mağlubiyeti sonras ı ordu içindeki isyanlar (S.105) Macar, Hırvat, Alman ve bütün Orta Avrupa kuvvetlerinden toplanan 90 bin kişilik kuvvet Budin’e saldırır. Peşte yakasında da dövmeye başlamışlardır (S:105). Budin düşmüş, Osmanlı İmparatorluğu ordusu ilk yenilgilerini almaya başlamıştır. Serdar-ı Ekrem Sarı Hüseyin Paşa hatalı bir planlama ile Şikloş ya da Mohaç kalesine yönelir ancak orada Prens Şarl komutasındaki Avusturya ordusuyla karşılaşır (S.106). Prens Şarl komutasındaki Avusturya ordusu karşısında büyük bir yenilgi alırlar. Yeğen Osman Paşa ve Amasyalı Küçük Mehmet askerin maaşlarının verilmediği bahanesiyle kapıkulu ocaklarını Serdar-ı Ekrem Sarı Hüseyin Paşa aleyhinde ayaklandırarak serdarın otağına yürürler. Haberi alan Serdar-ı Ekrem Sarı Hüseyin Paşa Sancak-ı Şerif’i yanına alıp Tuna Nehri yoluyla Belgrad’a kaçar. Yeğen Osman serdar otağında bir harp meclisi toplar ve Siyavuş Paşa’yı veziriazam yapar. Savaş meclisinde alınan ve Siyavuş Paşa’ya da kabul ettirilen karar gereğince Avcı Sultan Mehmet’in de halledilmesi yani düşürülmesi için İstanbul’a hareket edip cepheyi tamamen boş bırakırlar. Avcı 4. Mehmet tahtan indirilip 2. Süleyman üç yıl sürecek padişahlığa getirilmiş, tahta oturtulmuştur. İstedikleri gerçekleştiği halde İstanbul’da da rahat durmazlar, halkı yağmalamaya başlarlar. Bezgin halk Yağlıkçı Emir’in açtığı beyaz bez mendil ile sancak-ı şerif çıktı zanneden halkı bu bayrak etrafında toplayıp saray önüne kadar gelirler ve devlet erkânı da toplanarak sancak-ı şerif çıkmasına karar veriler. İsyanı Kaymakam İsmail Paşa bastırır. Ancak yine isyancıların üstüne fazla gidilmez elebaşları uzak yerlere memuriyete gönderilir.

İsyanların sebepleri arasında “Yeniçerilerin arasına devşirme yoluyla, acemi oğlanlar ocağı vasıtasıyla, talim ve terbiyelerine aykırı biçimlerde yabancıların alınması yatmaktadır. Buna sebep [yeniçeri ocağının] devlet kurumu olması ve dili, dini ne olursa olsun, azınlıkların çocuklarının istikbalini ve hatta kendi gelirlerini garantiye almak için ocak efendileri ve bazen de Yeniçeri Ağasına kadar çıkıp rüşvet yoluyla [liyakatsiz devşirmeleri usulüne uygun olmayan bir şekilde] ocağa aldırmalarıydı.” (S.112) Osmanlı Ordusunun sayısal mevcuduna göre lojistik görevi gören Kapıkulu/Yeniçeri Ocaklarının %10 olması gerekirken II. Selim zamanında 12 bin, sonraları 20 bin, 17.yüzyılda ise abartılarak 30 bine kadar çıkmıştı. Kuyucu Murat Paşa bu durumun tehlikesini fark ederek sayıyı 17 bine kadar indirilmiştir. “Aslında ocakların zaman zaman başlattıkları isyanların sebepleri hep [yeniçeriler de oluşan] memnuniyetsizlikten de ileri gelmeyip, çok kere ileri mevki sahibi olmak veya hasımlarının ortadan kaldırılmasına dönük iç ve gizli konular olurdu.” (S.113) Ocak Ağalarının, Saray mensuplarının, ileri gelen vezir ve vekillerin tahrikleri ve bol vaatleri olayların başlamasına isyan çıkmasına sebep olurdu.

Belgrat kalesinin düşmesinde ise “[Osmanlı] Ordu[su]nun mağlubiyetinin sebeplerinden bir ve en önemlisi de ihtiyaçlar sebebiyle ocaklara alınan bir kısım askerin kaçmaları ve kaçarken de ordu karargâhlarını bile yağmalamaları oldu.” (S.114)

16. yüzyıldan beri Osmanlı devlet sisteminin işleyişini “Padişah-Ulema-Yeniçeri ocakları” (S:116) üçgenindeki uyuma bağlayan Ferit Erden Boray isyanların temelinde yatan sebebi “Özellikle ulemanın kişisel çıkarları için tutucu yani asıl temellerin bozulmasını hazırlayan ve adına ‘Şeriat Yorumculuğu örtüsü’ denilen, dinen asıl olanların saklanıp, zamanın seyrine uyar hale gelmesiydi.” (S.116) olarak ulemanın bozulmasında görmektedir. Patron Halil isyanı ile Padişah III. Ahmet tahtan indirilerek II. Mustafa’nın oğlu Şehzade Mahmut tahta çıkarılır. I. Mahmut amcası II. Ahmet’in nasihatiyle Patrona Halil ve avenesi adamlarını Pehlivan Halil Ağaya hallettirilir.

Osmanlı devleti üzerinde emelleri olan Rusya II. Katerina zamanında Mareşal Münih’in tavsiyesi ile Balkanlar ve Mora’da Ortodoks mezhebinden halkı isyan ettirerek Osmanlıyı içten de meşgul etmek istemiş ve bu yüzden de halkı isyan ettirmiştir (S:125). Türkçeyi çok iyi konuşabilen bilen Arapça ve Farsça dillerine de vakıf Hacı Murat takma adıyla Rus Casusu 1765’te Rumeli ve adalarda görevlendirilir. Halka isyan edecek olurlarsa Rusya tarafından himaye sağlanacağı, Rus ordusunun derhal yardıma geleceği söylenir. Manyalılar isyan eden Barkof komutasındaki dört yüz kadar Rum askerle birleşerek isyan ederler ve üzerlerine Mora bölgesi seraskerine Sadrazam Muhsinzade Mehmet Paşa ordu toplanana kadar beklemesini söyler ancak Hasan Efendi komutasına verilen kale muhafız askeri ile yardıma gelen bölgedeki Türk ve Arnavut askerlerin düşmana yaptıkları hücum ile bozguna uğratırlar. (S:126) Rusların destek ve kışkırtmasıyla “Ege’de ve de Mora yarım adasında yöre halkının kendi milli çıkarları için ilk kez, ancak Rusların destekleriyle böyle bir isyanı başlatmalarının ilki sayılır.” (S.127) Mısır’da Bulutkaplan Ali Bey, Akka’da Zahir Ömer isyanları çıkmış Osmanlının dış meşguliyetleri sayesinde Bulutkaplan Ali Bey dört yıl isyan çıkararak işgal ettiği bölgelerde kalmıştır.

Daha sonra Hicaz ile Basra Bölgesinde Hanbelî Mezhebi ulemasından Şeyh Necid olarak biline Ahmet bin Abdülvahhab bir mezhep kurduğunu söyleyerek ortaya çıkmış1745 yılında Muhammed Bin Mesud’a bu mezhebi kabul ettirerek bütün Necid halkını Vahhabi yapmışlardır (S.133). Vahhabiler daha sonraki yıllarda Mekke ve Medine’yi işgal ederler (S:134). I. Abdülhamit zamanında Abdulaziz bin Muhammed İbni Suud 1803 yılında öne çıkar. Her ne kadar Ferit Erden Boray tarafından Abdülazizi bin Suud yakalanarak adamları ve taraftarlarıyla birlikte İstanbul’a getirilip asıldığını (S:134) söylese de bu gün Suudi Arabistan’da hüküm süren mezhebin Vahabilik olması ve yönetimin de Suud ailesinden olması dolayısıyla pek de kökünün kazındığını söyleyemeyiz.

“18.yüzyılda bazı Anadolu vilayetlerinde bulunan vezirler, bulundukları bölgelerde tam manasıyla hâkimiyet kurmuşlar ve zaman zaman da hükümete kafa tutmuşlardı. Rumeli tarafındaki Ayanlar denilen bu tam yetkili bölge valilerinin durumları ise oldukça farklı olurdu.” (S:135) İşkodra Mutasarrıfı Gazi Mehmet Paşa’nın oğlu Kara Mahmut Paşa babasından sonra İşkodra sancağına sahip olmuş, ancak devlete itaatsizliğe başladığı için üzerine gönderilen donanma ve kara askeri kuvvetleri mağlup olmuş, af dilemesiyle de aynı görevinde bırakılmıştı. Askeri birliklerin çekilmesinden sonra yeniden isyan etti. Aydoslu Mehmet Paşa isyanı bastırmak için görevlendirildi. Aydoslu Mehmet Paşa’nın beceriksizliği nedeniyle kaleden çıkarak aniden saldıran isyancı Kara Mahmut Paşa kuvvetlerine mağlup olmasına ve ordusunun dağılmasına sebep olmuştu (S.135). I.Abdülhamit’in ölümü üzerine tahta çıkan 3.Selim Rus-Avusturya savaşları dolayısıyla tekrar affetmiş ve Belgrad bölgesi seraskeri Adil Paşa’nın yanında bulunmak kaydıyla İşkodra bölgesinde bırakılmıştır. Kardeşi İbrahim Paşa’ya da Ohri sancağı verilir. Cezayirli Hasan Paşa zamanında Kara Mahmut Paşa’ya vezirlik rütbesi de verilir. İşkodra’da adeta müstakil yaşamaya başlamıştır. Rumeli Valisi Ebubekir Paşa üzerine gönderildiyse de tedbirsizlik yüzünden bütün ordu levazımatı ve mühimmatı Kara Mahmut Paşa’nın eline geçmiştir (S.136). Ferit Erden Boray’a göre Balkanlar ve Rumeli’de ayanlardan Tepedelenli Ali Paşa, Gümülcine Ayanı Tokatçıklı Süleyman, Rusçuk Ayanı Tirsenikli İsmail ve Silistre Ayanı Yılıkoğlu Süleyman da isyan edenler arasındadır. “Esasen Valilerin ve ayanların kendi yönetimlerinde kuvvet toplayarak nüfuz sahibi olmalarının başlıca sebebi, elbette ki hükümet merkezinin uzaklığı ve polisiye imkânlarının bölgeye ulaşamayışıydı. … sıkça devam eden harpler ve de bu savaşlar yüzünden devlet masraflarının çok fazla artması doğal hale gelmişti. Devlet ricalinin kaliteli kimselerden olmayışı ve uzak vilayetlerdeki tayin edilen valiler ve ayanların da genellikle yarı bağımsız ve hatta bazılarının ise tamamen müstakil yaşamaları onların içinde ihtiras ve kişisel hırslarının kolayca uyandırılmasına [ve isyanlarına] sebep oluyordu.” (S.136-137)

III. Selim’in Nizamı Cedit ordusu kurması üzerin sadaret makamına getirilen dünyanın en hilekâr ve kötü adamı Köse Musa Paşa ve en büyük Nizam-ı Cedit karşıtı karaktersiz birisi olan Şeyhülislam Ataullah Efendi’nin yaydıkları dedikodular üzerine isyan eden kalabalık başına Kabakçı Mustafa’yı geçirir beş yüz kişi olunca da İstanbul’a doğru yürümeye başlarlar bu arada işsiz güçsüz avare serseriler de bu kalabalığa katılır ve sayıları bine ulaşır. Nihayet isyankârlar Şeyhülislam Ataullah Efendi’nin fetvasıyla III. Selim’in hallini isterler ve Aygır İmam denilen saray imamının başkanlık ettiği heyet padişahı tahtan indirdiklerini kendisine beyan eder. Bu olayın büyümesine sebep olanlar elindekini kaybederim korkusundaki liyakatsiz devlet ricali ve adli vaklara müdahale edecek polisiye tedbirlerin olmamasıdır.

Ferit Erden Boray 19. Yüzyılda Osmanlı topraklarında Oryantalistlerin ve misyonerlerin isyanlara sebep olduğunu Fener Rum patrikhanesinin Ruslarla işbirliği yaptığını Rus çarına mektuplar yazarak Rum halkının istedikleri gibi hareket edeceğini bildirdiklerini, Etniki Eterya, Megalo İdea uğrunda çalıştıklarını söyleyerek isyanlar çıkardıklarını ifade etmektedir. Balkanlarda komitacılık ve ticari şirket görüntüsü altında gizli cemiyetler kurum en ücra köşelere kadar teşkilatlanmak suretiyle isyanlara hazırlık ve insan kazanma yolunu tercih ederken Rus sponsorluğunda uzun yıllara sâri gizli faaliyetler ve gerekirse başarısız olacağı bilinen isyanlar çıkarmak suretiyle hitap ettikleri azınlık halkta alışkanlık oluşturmak suretiyle bağımsızlık getirecek büyük isyana hazırlanmaktaydılar.

Osmanlı yönetiminin eyaletlerde ayanlar denetimindeki yerlerde kopukluklar oluyor, hudutlarda bulunan yerli-kulak denilen yeniçeri askerleri ve bunların Dayı denilen reisleri (S.158) Müslüman ve Hıristiyan halktan zorla para toplamalardı. Geniş bir isyana karar veren Sırplar, baş kaldırdıkları vakit Osmanlı Devletine sadakatle bağlı bulunduklarını, yalnız yeniçerilerin zulmünden kurtulmak için başkaca bir istekleri olmadığını da resmen ilan ediyorlardı (S.159). Osmanlı iç ve dış başka gailelerle uğraşırken Sırpların bu iddialarına inanıp yeniçerilerin üzerine Bosna valisini gönderip cezalandırmıştır. Ancak Sırplar adım adım farklı isteklerle en sonunda Rus korumacılığını talep ederek bir özerkliğe doğru gitmişlerdir. İsyancı Miloş Obronoviç Sırpların reisi kabul edilerek 1816 yılında Sırplara imtiyazlar verildi (S.160). 1818 de Sırbistan’a dönen Miloş Obronoviç isyancı Karayorgi’nin başını kesip İstanbul’a gönderiri, 1830 yılında padişahın bir fermanıyla Sırbistan bağımsızlığını kazanır (S:160).

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgali üzerine Kavala’dan birkaç yüz kişi ile Mısıra yollanmıştı. Napolyon Bonapart Mısır’dan çıkardıktan sonra zaman zaman bölge halkın Osmanlıya karşı kışkırtan zeki ve muhteris Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1805 yılında Mısır valisi olarak atanır ancak iş işten geçmiştir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yeri Selanik veya Girit valiliği olarak değiştirmek istese de değiştiremez. İngilizlerin Mısır işgalinde geri püskürten Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın itibarı artmıştır (S.162). Vahabi tehlikesini de bertaraf edip Mekke’yi kurtarınca bütün İslam dünyasında itibar sahibi olur. Artık bağımsız bir hükümdar gibi hareket etmeye başlamıştır. Osmanlı buna pek ses çıkarma. (S.165). Ancak İstanbul’u alıp, Osmanlı tahtına oturmaya karar veren Kavalalı Mehmet Ali Paşa Konya’ya kadar gelir Osmanlı Ordusun yener, bu davranışı üzerine Osmanlı İngilizlerden yardım alarak bir şekilde isyanı bastırır.

Osmanlı devletindeki isyanların devlet adamları tarafından çıkarılanlarının asıl sebebi Osmanlı devletinin yapılanmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı Mali sistemi ile askeri sistemi hemen hemen aynı ellerde toplanmıştı. Bir yere vali, ayan, mültezim vs. atandığı zaman o yörenin vergisini toplayan kişinin bir de silahlı gücü oluyor, anların iaşe ve giderleri ile maaşlarını karşılayacak durumda oluyorlar. Hile ve kurnazlıklarla halkı sömürerek askeri gücünü artıranlar zamanla büyüyerek etki alanını devlete rağmen genişletmek isteyerek isyana kalkışıyorlardı. Bu maddi gücün ve askeri gücün bir birini beleyerek büyüdüğü ayrı bir devlet görüntüsü oluşturuyordu. Eğer Osmanlı devlet gelirleri tahsil eden ve harcamaları yapan ayrı bir organizasyon kurup, asker ve memurun maaşların bu organizasyona ödettirseydi yerel devlet temsilcilerine ne mali bir güç ne de askeri bir güç edinme imkânı verirlerdi. Askeri gücü elinde tutanlar ise askeri kendisine bende etmekten ziyade sadece onlara komutan olarak askerin başında bul
unacak devlete isyan eden komutan, vali ya da ayanlar etrafında asker toplayamayacaklardı. Maaşını devletten alan asker ve memur da devletin memuru olduğunun bilincinde isyana kalkanlara hiçbir destek vermeyecekler, devletin yanında yer alacaklardır. Bu mali ve askeri gücün yerellerde bir elde toplanmasının yanında devletin zararına olan bir şey de isyan edenlerin sık sık affedilmeleri ve bazen aynı yerde aynı göreve iade edilmiş olmak üzere genelde devlet görevlerine devam ettirilmeleri bir zaaf olmuş fırsat bulanlar tekrar isyan etmiş, ya da yaşadıklarının sorumluları olarak gördükleri devlet ricali ile devleti zaafa uğratacak mücadelelere girişmişlerdir.

Halet Efendinin padişah ile münasebetini kullanarak devlet adamlarından rüşvet istemesi vermeyenleri padişah ispiyonlayarak çeşitli şekillerde kötüleyerek cezalandırılmalarını istemesi hatta bazılarını görevden alınmasına bazılarının da idam edilmesine sebep olması da ayrı bir problem olmuştur. Nitekim Tepedelenli Ali Paşa’nın Balkan ve Rumeli’deki Rumların ve Sırpların isyanlarını bastırması ve fırsat vermemsi, Rumlar arasında korkuya sebep olmuş, Ruslara karşı da yararlığı görülmüş Tepedelenli Ali Paşa’nın Halet Efendinin istediği yıllık 1000 kese rüşveti vermeye karşı çıkması sebebiyle (S.172) bizzat Halet efendi tarafından padişahın gözünden düşürülmüş ve isyan ettirilerek üzerine ordu salınmıştır. Nitekim yine onun oyunlarıyla da sahte bir idam fermanıyla idam edilmiş ve kellesi İstanbul’a gönderilmiştir.

Dış ülkelerin kışkırtması ve destekleriyle çıkarılan bir isyan da Karadağ isyanıdır. Rus Çarı Nikola Rumelide bulunan Osmanlı topraklarında isyan başlatmak için evvela Karadağ da faaliyete geçmiş, şeklen Türklere bağlı olan bu yerde halkın reisine ise Vladika adı verilirdi (S.191). Viladika Danilo prensliğini ilan etmişti, Rusya Çarı Nikola hemen Daniol’u Karadağ Prensi olarak kabul eder ve para ile nişan vererek isyana razı eder (S.192). “Danilo ise Karadağ’a döner dönmez beklemeksizin Osmanlı İdaresine karşı çıkar ve isyan bastırılır.” (S.192) Ancak Rus ya rahat durmaz Osmanlı tebaasından olan Hıristiyanlar arasında siyan çıkaracak bahaneler arar ve Makamat-ı Mübareke (Hz.İsa’nın doğduğu mağara ve Hıristiyanlıktaki mukaddes yerler) denilen yerlerin bakım ve temizliği için Katolik ve Ortodokslar arasında haksızlık yapıldığını ileri sürerek meseleyi komisyona havale etmek ister ve neticede Fransa reisicumhuru Napolyonun Katolikler adına yaptığı itirazlar ile Rus Çarı Nikola da Ortodokslar adına müdahil olur.
Tarihte bu olaya Napolyon’un Makam-ı Mübareke’nin ne olduğunu dahi bilmemesi dolayısıyla Siyasi Komedya denir. Karadağ ve Hersek Hıristiyan halkı 1861 de tekrar isyan etmişlerdir.

Kuleli vakası olarak tarihe geçmiş olayın aslı Osmanlı Padişahı Sultan Abdulmecit’e suikast düzenlenmesidir. Ancak suikast fiiliyata dökülmeden haber alınarak suikastçılar yakalanmıştır. Suikastı planlayanların isyan gerekçesi ise Tanzimat’ın İslam toplum üzerinde oluşturduğu olumsuz bakış açısı ve Sultan Abdulmecit’in saray harcamalarının artmasıdır. Bu isyan için kurulan gizli örgüte Şeyh Ahmet, Çerkez Hüseyin Daim Paşa, Arnavut Cafer Dem Paşa ve askerleri, Binbaşı Rasim, Tophane kâtibi Arif Bey, Şeyh Feyzullah ile Kütahyalı Şeyh İsmail de katılırlar ve müritleriyle desteklerler. “Bu oldukça karışık hüviyetteki şahısların gayeleri ‘şeriat istemekten ibaret oldukları bilinirdi. Suikastçılar, bu kez İstanbul’daki Kılıç Ali Paşa camiinde toplantı halinde iken suçüstü yakalanırlar.” (S.195) yakalananlar 41 kişidir ancak orada bulunanların çoğu da kaçmıştır. Arnavut Cafer Dem Paşa Kuleliye götürülürken kayıktan atlayarak intihar edip ölmüştür.

1830 yılında Yunanistan’a bağımsızlık tanınınca Girit uluslararası bir sorun haline getirildi. Mehmet Ali Paşa yönetimine bırakıldıysa da bundan memnun olmayan Rum halk “ya istiklal veya Yunanistan” diyor Yunanistan’a katılmak istiyordu. Rusya isyan için kışkırtıyor hatta yunan kralı Yorgo’nun evlendiği Rum Prensesi için Rusya çeyiz hediyesi olarak Yunanistan’a Girit adasını vaadediyordu. “Girit isyanın başına ‘Hacı Melah’ geçmiş halkı hemen silahlandırarak dağa çıkmaya teşvik eder. Bir ay içinde dağa çıkan asilerin sayısı 12.000 ulaşır. 2 Eylül 1866 günü ‘Girit’in Yunanistan’a ilhakı’nı ilan etmiş oldular.” (S.198) Yunanistan her ne kadar isyanla alakası yokmuş gibi davransa da “Arkadi ve Enosis’ adlı gemilerle üstelik harp gemilerinin korumasında Girit’e yardımcı kuvvet gönderiyordu. Devreye Fransa ve Rusya girerek Girit’in Yunanistan’a bırakılmasını isterler Osmanlı hemen Girit’e 40bin kişilik bir kuvvet gönderir. İngiltere kraliçesi I. Viktorya Hristiyan halkların haklarının garanti altına alınması şartıyla Girit’in Osmanlı yönetiminde olduğunu parlamentoda açıklayınca diğer devletlerde bunu savunmaya başlamıştı. Osmanlı devleti Ömer Paşayı isyanı bastırmak ve meseleyi bitirmek üzere gönderir. Sadrazam Mehmet Ali Paşa’nı aldığı diğer tedbirler de kabul görünce mesele halledilir.

Aslında Mehmet Ali Paşa Sultan Abdülaziz zamanındaki son sadrazamlığı sırasında Hariciyeci Köprülüzade Fuat paşa ile kaleme aldığı ünlü “Siyasi Vasiyetname”sinde Osmanlı İmparatorluğundaki isyanların sebeplerini 1871’deki ölümünden önce “Mutlak hâkimiyet hiçbir zaman taviz de kabul etmez ve Sultan’ın haklarının ihlaline dahi müsaade edilmez. Aslında bazı değerli memurlar kendilerini yeterince tatmin etmediğimiz için bazen şikâyet dahi etmektedirler. … hatalarımız ise kısmen de idare sisteminin kifayetsizliğinden olup, hiyerarşimiz olmadığı gibi, memurlarımızı da hazırlayacak bir staj sistemimiz de yoktur. İşte bu sebeple de herhangi bir kimse, bazen kaderin bir cilvesiyle gece ‘Kâtip’ olarak yatıp, sabahleyin vezir, sadrazam olarak kalkabilirler. Bu sırada var olan ‘entrikalar’ bütün temelsiz ihtirasların, hırsların da gerçekleşmesinin de mümkün olacağı son derece açık tehlikelerdir.” (S.220) diyerek işaret etmiştir. Mehmet Ali Paşa Hâkimiyetin mutlak olması ve tavizler verilmemsi, uniter yapı dışındaki yönetim paylaşımlarının tehlikeli olduğu, o zamanın yöneticisi olan padişahım yetkilerinin hiçbir zaman tartışılmamsı gerektiği, memuriyette liyakat ve asil memurluğa geçiş için bir dönem sıtaj yapacak bir sistem, memurların başarılarının adilane ödüllendirilmesi, idarede aksayan sistem hataları ve noksanlarının düzeltilmesi, atama ve nakilde kuralların olması, devlet yönetiminde bir hiyerarşinin bulunması, her memurun yükselmek için belirli bir zaman aynı kadroda çalışmış olması tecrüne ve görgüsünü artırması gerektiği, entrika ve hırsların frenlenmesi gibi hususların problem oluşturduğuna dikkat çekmiş ancak her şeyde olduğu gibi bu durum da devlet ricali tarafından pek dikkate alınmamıştır.

“Zorla çıkarılan Ermeni Meselesi ve İstanbul’da ilk ayaklanmalar” (S.226) başlığından da anlaşıldığı gibi Osmanlının Ermeni diye bir sorunu yoktur. Ta ki Rusya islemiş olduğu politikalar ile Yunanlıları, Sırpları, Karadağlıları ve nihayet Bulgarları ayaklandırıp isyan ettirerek bağımsızlıklarını kazandırdıktan sonra Osmanlıdan toprak koparma emellerine Ermenileri ayaklandırarak devam etmek ister. İlk olarak Ermeniler Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Anlaşması sırasında Ermeni Patriği Nerses’in Rus komutanlarla tanışması ile gündeme gelmiştir. Ermeniler yüzyıllar boyu Milleti Sadıka olarak Türk milletinden ayrı görülmemiş, devlet memurlarının üçte bir Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşlarından yapılmış, devletin en önemli ve gizli görevleri Ermeni memurlara hiç düşünmeden verilmiş, Ermenilerden bakanlar atanmış, 48 kişilik meclisin 9 vekili Ermenilerden seçilmiş, meclis başkan vekilinin (Ohennes Allahverdi) (S.228) bile Ermenilerden olması bir sakınca doğurmamıştır. Hatta diğer azınlıklardan ayrı olarak Ermenilerin
24 Mayıs 1860 yılında Ermeni Meclis-i Umumiye Meclis (S.228) adında meclis kurmalarına izin bile verilmiştir. “1887 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te Taşnaksutyun partileri ve onlara ait bürolar ile komitalar ise kendi propagandalarında ‘Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması’ amacıyla kurulduklarını açıklıyorlardı. Ne yazık ki bu cemiyetlerin kurucuları arasında Osmanlı vatandaşı olan Ermeni hiç yoktu.” (S:230) Osmanlı vatandaşı başlangıçta Ermenilerin kurtulmak için bir çabaları yoktu ancak isyan edecek duruma gelmeleri için Rusya, İngiltere ve ABD iki yıl geçmesi gerekiyor diyerek ayrılık tohumları ekmeye çalışıyorlar ve isyancı elebaşları olacak Ermenileri yetiştiriyorlardı. “İlk Ermeni Komitesi’nin Türkiye’de değil, Paris’te kurumuş olması her şeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.” (S:239)Sultan Abdülhamit’e suikast düzenlemeye karar veren Ermeniler “Suikast Komitesi”1 kurmuşlar başına da Belçikalı Edward Joures’i getirmişlerdi. Belçikalı Edward Joures bir aylık araştırmayla suikastı planlamıştı. Onun yardımcıları kod adı Sofi Liparis olan Kostantin Kabulyan ve Simon Kayın’ın kızı Rabia Kayın olurlar (S.241). Cuma çıkış Sultan Abdülhamit’in gördüğü Şeyhülislam Celalettin Efendi ile nezaketen ayaküstü yaptığı birkaç saniyelik sohbet etmesi zaman ayarlı bombanın Sultan Abdülhamit’in arabasına binmeden patlamasına yol açmış ve kurtulmuştur. “Patlama sonucu [Sultan Abdülhamit’in] onun koruma askerileri ile 3’ü halktan 13 kişi ölmüş ve 58 kişide yaralanmıştır. Devletin üst kademe vekilleri ve padişahların 17 faytonu da tahrip olmuştur.” (S.242)

Ferit Erden Boray tarından “4 Şubat 1902’de Avrupa’daki Prens Sebahattin’in çağrılarıyla Paris’te oluşturulan I. Jön Türk Kongresi (Osmanlı Liberalleri Kongresi)toplanmıştı.” (S:250) denildikten sonra hala ittihat ve Terakki Cemiyetini Jön Türklerle bir ve aynı göstermek yazrın ve genelde Türk Tarih anlayışının en büyük hatasıdır. Bu güne kadar İttihat ve Terakki ile Jön Türkleri ayrı gösteren tek kişi İsmail Küçükkılınç olmuştur. “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık” adlı kitabında uzun uzun Jön Türklüğün cemiyet olarak da fikri yapı olarak da İttihad ve Terakki Cemiyetinden ayrı olduğunu ortaya koyan tek Türk yazardır. Eğer bu iki cemiyeti birbirinden ayıramasak tarihi doğru yorumlamamız mümkün değilidr. Birisi Prens Sebahattin güdümünde bir dernek diğeri de daha çok Talat, Enver ve Cemal Paşalar önderliğindedir. Birisi liberal biraz da sol anlayıştayken diğeri Türk milliyetçiliği, Türkçülük çizgisindedir.

İkinci bir yanlış anlatım ise 31 Mart İsyanının çıkaranlar hakkında ilk olarak ‘ayaklanma İttihat ve Terakki iktidarını perçinlediğine göre onlar çıkartmış olmalıydı.’ yaklaşımı, ikinci olarak ‘Ayaklanma Abdülhamit’in işidir. Eğer Harket ordusu gelmemiş olsaydı İktidar boşluğunu doldurmuş olan Abdülhamit güçlenmiş olarak tahtta kalmaya devam edecekti.’ yaklaşımı, üçüncü olarak ise ‘Ayaklanma Prens Sebahattin’in muhalefeti ile tertiplenmiştir.’ yaklaşımı (S:262), dördüncü olarak ‘Askeri kışkırtan bir başka grup softa ise [İttihat ve Terakki tarafından askere alınmaya başlanan] medrese öğrencileriydi.” yaklaşımı, beşinci olarak da ‘Kadro dışına çıkarılmış alaylı subaylardan başka, Arnavut ulusalcılarını da isyanın düzenleyicileri olarak saymak mümkün’ yaklaşımına (S.263) rağmen ülkemizde hala sadece İttihat ve Terakki 31 Mart İsyanı gibi bir gerici isyanı düzenlemiş olmakla suçlanmaktadır. Volkan gazetesi yazarı Derviş Vahdeti tarafından çıkarılan ve ‘şeriat isteriz’ diyerek hareket ede, ancak şeriat istemelerinin sebebi de kendilerine önceleri sağlanmış menfaatlerin ellerinden alınması dolayısıyla geriye dönmek adına şeriatı bahane ederek isyan çıkarmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti de Hareket ordusuyla bu isyanı bastırmıştır. “Tabii ki 31 Mart ayaklanması gerici bir ayaklanma olduğu kuşkusuzdur. İsyancıların ‘Şeriat isteriz’ diye bağırmaları, ortaçağ düzeninden yana olmaları başlı başına gericiliktir. Ancak şeriatın en temeli olan, kişilik, evlenme, miras vb. hükümleri zaten yürürlükteydi (1926’ya kadar da yürürlükte kalmıştır.) O nedenle askerin Şeriat isteriz demesindeki amaç, eski ordunun gevşekliği, dinsel gerekleri yerine getirme gerekçesiyle talimden kaçma olanaklarına kavuşmaktı.” (S.264) Şeriatı bahane ederek yeni ordu disiplinine, eğitimine karşı çıkmak manasında bir gericiliktir.

Ferit Erden Boray kitabının Dördüncü Bölümünde Cumhuriyet döneminde yaşanan ayaklanmalardan bahsetmektedir. Ancak isyan ve ayaklanmaların sebep sonuç ilişkisi üzerinde fazla durmamakta fakat çıkan ayaklanma ve isyanları soksak sokak adım adım anlatmaktadır. Mili Kurtuluş Mücadelesine karşı çıkanları; İstanbul Rum Patrikliğince kurulan Mavri Mira Cemiyeti, Pontus Rum Cemiyeti, Kürt Teali İslam Cemiyeti, Hürriyet ve itilaf Fırkası, Damat Ferit, Şeyhülislam Sabri Bey ve Sadık Bey, Ali Kemal, Sait Molla, Mehmet Ali, Adil Bey, Konya dolaylarında Zeynelabidin, İngiliz Muhipleri Cemiyeti olarak sıralarken bunlara yayın yoluyla destek veren Peyam Sabah, Serbesti, alemdar, Ferda, Açıkgöz, Türkçe İstanbul, Adana Postası gibi yayın organlarını sayar (S:280). İngilizlerin ve Damat Ferit Hükümetlerinin destekleriyle Anadolu’da çıkan isyanları da “Ali Galip Olayı ve Malatya Vakası” (S.282), “Malatya Vakası Gerçeği” (S.285), “Şeyh Eşref Vakası ve Yöresel İsyanları” (S.287), “Anzavur İsyanları” (S.291) “2. Bozkır, Konya veya Delibaş İsyanları Gerçeği” (S.306), “Sivas ve Yöresindeki Şeyh Recep Vakası “ (S.319), “Düzce, Bolu, Hendek, Beypazarı ve Nallıhan İsyanları” (S.321), “Yozgat ya da Çapanoğlu Ayaklanması (I-II)” (S.339), “Ali Bat ve Cemil Çeto İsyanı” (S.345), “Mondros Ateşkes Antlaşması ve Koçkir İsyanları” (S.350), “Şeyh Sait Ayaklanması” (S.377) vs. şeklindeki başlıklar altında kronolojik olarak birer tarihi olay olarak anlatmaktadır. Biz bu konuda daha önce Prof. Dr. Rahmi Doğanay’ın “Kurtuluş’a Muhalefet- Milli Mücadelenin Dinci Muhalifleri” adlı kitabına yazdığımız değerlendirme yazısıyla temas ettiğimiz ve ilgili yazının Ülkücü Dünya Görüşü Sitesinde yayınlanması dolayısıyla sadece Ferit Erden Boray’ın Cumhuriyete karşı isyanlardan da bahsettiğini göstermek adına kısaca değindik. İlgilenenler sözü geçen yazımızı da okuyabilirler.

Cumhuriyete karşı çıkan isyanlardan çıkış nedeniyle en dikkat çeken ve diğerlerinden ayrılan isyan ise Çerkez Ethem isyanıdır ki isyan mı, ihanet mi olduğu hala tartışılır. Çerkez Ethem ve ağabeyleri Bolu, Yozgat isyanlarının bastırılmasında yararlıklar göstermiş, işgalci Yunan’ın düzenli Kurtuluş ordusu hazırlanana kadar ilerlemesini engellemiş bir kahraman iken 5000 kişiyi bulan Kuvayi Seyyare birlikleriyle en donanımlı silahlı güce sahip olmasının etkisiyle ve Rusya’daki Bolşevik ihtilalinden sonra Bolşevizm’e kayması ve Yeşil Orduya katılması ile Ruslardan destek görmesi (S:367) de eklenince isyan edip sonunda Yunanlara sığınan bir isyankâr olarak tarihe geçmiştir. Sadece hırs ve ihtirasları Atatürk’e karşı bile kibirlenerek bakmasına, Kurtuluş hareketinin merkez kadrosunu isyanları bastıramamakla suçlayarak kendisinin bu isyanları bastırdığıyla öğünerek isyana sürüklenmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Musul meselesinden bahsedilir de Nasturi İsyanlarından pek bahsedilmez. İngiltere Irak’taki Nasturileri Hakkâri’ye yerleştirir. Hakkâri valisi Halit Rıfat Bey bölgede keşfe giderken Nasturilerden Nuhup Kalesi reisi Gülyano’nun saldırınsa uğramış ve esir edilmiştir (S.374).12 Eylül 1924 askeri hareket başlatılmış, 14 Eylül 1925 tarihinde Bitlis eski milletvekili Yusuf Ziya Bey isyanı kışkırtmaktan sorumlu bulunarak idam edilmiştir (S.375)

Şeyh Sait ayaklanması ise İngilizlerin desteklediği ve maddi yardımda bulunduğu, dini ve Hilafetin kaldırılmasını kullanarak halkı kandıran cahil bir aşiret ayaklanması olup amacına ulaşmadan bastırılmıştır. Dersim isyanı “Dersim” olarak adlandırılan bir bölgede 13 Şubat 1925 tarihinde patlak vermiş, 3 Ocak 1936 Tunceli iline ayrıcalık veren 1184 sayılı kanunu çıkarmış, 2885 sayılı ek Kanunla Erzincan vilayetinin Pülümür, Elazığ Vilayetinin de Nizamiye, Hozat, Malazgirt, Ovacık, Pertek ve Çemişkezek ilçelerden oluşan, merkezi de geçici olarak Elezığ’da bulunan Tunceli ili kurulmuştur (S.381).

Cumhuriyet dönemi isyanlar ise ya İstanbul hükümetine destek olmak için ya da saltanat ve Hilafetin kaldırılmasına karşı olmak ve inkılâplar ile birlikte din elden gidiyor mantığı ile bazen İstanbul hükümeti tarafından, bazen de İngilizler tarafından kışkırtılarak çıkarılmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan isyanların bir kısmı devlet yönetiminden, mahalli yöneticilerden, vergi yükünden, adaletsizlik sebebiyle olan yerel ve iç isyanlar denebilecek isyan özelliği gösterirken Sırp, Rum, Bulgar ve Ermeni isyanları gibi isyanlar ise etnik köken farklılığı ve siyasi sebeplerle çıkan ve bağımsızlık amaçlayan isyanlardır. Mesele Milleti Sadıka denilen Ermenilerin isyan etmek için ekonomik ve siyasi hiçbir problemi olmadığı halde devlet yönetiminde bile yer bulmalarına rağmen tamamen siyasi bağımsızlık isteğiyle dış destekli kışkırtmalar ile isyan etmişlerdir.

Kitabın adı ve iç başlıklarını destekleyen ve açıklayan yorumlarla kitaptaki bütünlük sağlanmalıdır. Her ne kadar anlatım bozuklukları, yazım ve baksa hatalarının çokluğu sebebiyle anlamakta zorlansak da içerdiği bilgiler ayrı ayrı değerlendirilip istifade edilecek nitelikte bilgiler bulunan kitap tekrar elden geçirilerek anlatım bozuklukları ve yazım hatalarıyla dizgi noksanlıkları giderilerek basılırsa çok önemli bir konuyu açıklayan eserin kıymeti bir kat daha artarak derli toplu bir kitap olur.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 107,19 M - Bugn : 9951

ulkucudunya@ulkucudunya.com