« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

26 Ara

2006

Din anlaşılmadan siyaset yapılamaz

Muhsin ÖZTÜRK 26 Aralık 2006

Duayen tarihçimiz Kemal Karpat, tarihî perspektifle günümüz siyaseti, Türkiye’deki din olgusu ve AK Parti konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Hem yoğun siyasi gündem sebebiyle, hem de söze ‘AK Parti’ ile girdiğimiz için ünlü tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’la yaptığımız söyleşide ağırlıklı olarak din, siyaset ve AK Parti’yi bulacaksınız. Cumhurbaşkanlığı seçimleri çerçevesinde Başbakan Tayyip Erdoğan etrafında şekillenen tartışmaya, esaslı bir Türk demokrasisi çalışması olan Türk Demokrasi Tarihi’nin yazarı Kemal Karpat da dâhil oluyor. Duayen tarihçi Karpat’a göre AK Parti ilk defa halkla siyaseti buluşturdu; dolayısıyla 50 yıldır aşılamayan din ve laiklik meselesini çözme fırsatını elde etti. Ancak ona göre Demokrat Parti’nin bile yapamadığı derecede devlet ile halkı buluşturan bu parti, ‘ev ödevini’ tam olarak yerine getiremiyor. Bazı liderlere iğneleme yapmaktan çekinmediği söyleşide, Karpat’ın, Türk Demokrasi Tarihi’ni “soğukkanlı bir öfke ile” yazdığını öğrenmek de bir hayli şaşırtıcıydı.

-AK Parti’nin elinde tarihî bir fırsat var ve bu fırsat kaçabilir diyorsunuz?

Bence Türk siyaseti içinde büyük bir dönüm noktasıdır AK Parti’nin seçilişi. Her ne kadar bu partinin İslamcı kesim tarafından yönetildiği ve ona verilen % 35 oyun İslamcı oyları olduğu gibi söylentiler dolaşsa da aslında meseleye değişik bir açıdan bakmak lazım. Partinin temelinde yatan ideoloji, 70’lerdeki Millî Görüş’ten hareket eden ideolojidir. Bu ideolojinin baş ilkesi, dinle bir yerde örülmüş milliyetçilikti. Fakat, Millî Görüş’ten sonraki gelişmelerde, gerek millî dediğimiz görüş gerekse İslamcı görüş, önemli derecede güç kaybederek yerini, daha fazla pratik alanlara doğru dönmüş, yani orta yolda giden bir parti almış. Nihayet Refah Partisi ile birlikte ideoloji kalmakla birlikte genel parti olma yolunu almış; 95 seçimlerinde büyük bir başarı sağlamış; ondan sonra da Erbakan’ın 11 aylık başbakanlığı gelmiştir. O büyük sıçrama nereden gelmiştir? Yüzde 8’den yüzde 24’e çıkmak ideolojik bir oy değildir. O tamamen pratik bir oydur.

HALKLA İLK DEFA AK PARTİ BULUŞTU

İşte Refah Partisi’nin bu şekilde genel bir parti olması, nihayet sonradan bilhassa 28 Şubat’tan sonra parti içinde başarı sağlamanın yolları arasında bu yolların pratik meseleler olduğu, halkın isteklerine cevap verecek bir politika takip edilmesi gibi görüşler ortaya çıktı ki, nihayet AK Parti’nin kurulması ve bu kuruluşta yer alan kimseler, Tayyip Bey dahil olmak üzere bu pratik yöne ağırlık verdiler. İkinci olarak da halka hitap etme meselesi var. Bizde partiler eskiden beri bir nevi elit partilerdir. Her halk kesiminin elitine hitap ediyorlar. Bu defa ise halk doğrudan doğruya hedef alınarak ona hitap edilmiştir.

Böylece, benim kanımca AK Parti’ye oy veren halkın ezici çoğunluğu en azından üç nokta üzerinden giderek oy vermiştir. Birincisi: Bu parti halktan gelen kimseler tarafından kurulup yönetildiği için halka en yakın, halkın ihtiyaçlarını, isteklerini en iyi anlayan ve değerlendiren bir parti olarak halka en yakın politika güdecek bir parti olarak görüldü. Bunun için de eskiden Doğru Yol Partisi’ne, Anavatan gibi partilere oy veren kitle buraya döndü. O halde buradaki birinci nokta, bu partinin her şeyden evvel demokratik bir düzene olan özleme cevap vermiş olmasıdır. Benim kanımca büyük çapta ilk defa, Türkiye’de halka bu çeşit yaklaşan ve halkın isteklerine en uygun şekilde hareket edecek bir parti halk oyuyla iktidara geldi.

-Demokrat Parti’de de bu olmamış mıydı?

Evet, eskiden de bu oldu. Ama çeşitli konjonktürlerde oldu. Her seçimi ayrı ayrı incelemek mümkündür. Adalet Partisi muhalefette durmadan seçimi kazandı. Orada da bu bekleyişler vardı. Fakat Demokrat Parti’de olduğu gibi Adalet Partisi de hiçbir zaman halkla tam manasıyla bütünleşme gibi bir başarı sağlayamamıştır. Hâlâ elitler partisi olmaya devam etmiştir. Burada ise bu his, yani ‘bizden’ vurgusu çok daha belirgindi. AK Parti’yi iktidara getiren ikinci nokta: Laiklik meselesini doğrudan doğruya olmasa bile dolayısıyla çözecek bir adımdı bu.

-AK Parti’nin fırsatı...

Bu partinin İslam cephesi biliniyor: Bu aşırı bir İslam, siyasi bir İslam değil, kültürel bir İslam. Böyle olunca da, yani halkın normal, her günkü dinî ihtiyaçlarına hürmet edecek bir parti olduğu için, bu partiden dine karşı aşırı bir hareket beklenemez. Çünkü Türkiye’de laiklik adına inançlara karşı gelmede söz konusu olmuştur bu. İnkar edemeyiz bunu. Bizde bildiğiniz gibi laiklik her manaya gelmiştir. Ama laikliğin tam manası hürriyettir. Laiklik din hürriyetini de tanır. Halk da bunu istiyor. Halk hükümetin, devletin dine göre yönetilmesini istemiyor. Geçmişte bazen laiklik adına, bazen dinle bağdaşamayacak bazı hareketler olmuştur. Yahut da öyle algılanmıştır. Burada din aleyhtarı meselesi, illa gerçekleşme meselesi değil algılanma meselesidir. Karşıdakini nasıl görüyor? Mesela, Halk Partisi 1965’e kadar hep din aleyhtarı olarak görülmüştür.

HALK PARTİSİ, ORDUYA MI DAYANDI?

Rahmetli Ecevit, 1965’te eski tipte laiklik anlayışının çekiciliğinin kalmadığı, partiye oy getirmediği, tam tersine oy kaybettirdiğini; bunun için bu meselenin başka bir şekilde ele alınması gerektiğini dile getirdi. Hatta bu, laikliğin parti programından bir nevi dışlanması oldu. Bu çok önemlidir. 65’te laikliğe karşı Halk Partisi’nin böyle tavır alması, bir kısım aydını, bu arada orduyu da partiden uzaklaşmaya sevk etti. Ecevit’in en önemli kararlarından biri budur. Çünkü Cumhuriyet kurulduğundan beri Halk Partisi bir anlamda orduya dayanmıştır. 70’ten sonra bu irtibat koptu. Halk Partisi ve Ecevit askerî müdahalelere karşı da tavır alır gibi oldu; fakat Halk Partisi’ne karşı olan korku, halkın zihninden silinmedi. Silinmediği için de daima karşı tarafta, sanki bu eski korkuları körükleyerek, “Din elden gidiyor” korkusunu körükleyerek oy kazandığı intibaı vardı.

-Peki bu doğru bir intiba mıydı?

Bence doğru bir intiba değildi. Fakat 20’lerde, 30’larda, 40’larda 30 sene böyle bir görüş hâkim olduğu için, bazı halk kitleleri arasında şüphesiz iz bıraktı. Böyle bir korku kaldığı sürece, bu korkuyu istismar etmek her zaman mümkün. Bu korku istismar edilmedi; fakat istismar korkusu var. Ve nihayet AK Parti iktidarı gelince bazılarının gözünde korkulan gerçekleşti. Şimdi partinin yapması gereken şey “Dinle devlet idare etmiyoruz” demesidir. Din, herkesin inanç ihtiyacını karşılayan serbest düşüncenin bir parçasıdır. Bu, Türkiye için birinci derecede önemli bir şeydir. Çünkü nihayet bizim siyasetimizin mihver noktası, unutmayınız laiklik ve din üzerinde dönmüştür. Hâlâ onun üzerinde döner bir dereceye kadar. Gerçekte böyle değildi. Fakat bizim siyasetimizde birçok şey ideolojik olarak ele alındığı için, laiklik ve din meselesi daima bir çekişme olarak gösterildi. Böyle bir çekişme mevcutsa ve bu durmadan şu veya bu şekilde alevleniyorsa o zaman Türkiye dikkatini, gücünü bu meseleye verir ve asıl önemli olan diğer ekonomik, siyasi meselelere eğilemez. Fakat bu parti bu şekilde iktidara gelince bu korkuların temelsiz olduğunu anlatması gerekiyordu. Benim noktam budur.

-AK Parti üstüne düşeni yapmadı mı yani?

Ben, yeteri kadar anlatamadı diyorum. Anayasa var, kanunlar var; fakat bir kesimde “AK Parti âdeta kanunlar ve anayasa zoruyla İslami rejimi tatbik edebilir” veyahut “AK Parti, tam manasıyla kuvveti eline geçirebilirse İslami rejim getirecek” şeklinde endişeler var. AK Parti’nin zihinlerden bu korkuyu silmesi gerekir. Öte yandan parti seçimi kazanabilir, ekonomi istikrar görmüştür. Hakikaten hür hava var bugün. Eskiden söylenmeyen şeyler konuşuluyor. Ama ekonomi sıkıntıya girerse, olumlu hava da yok olur.

İNANÇ, EN ÖNEMLİ HÜRRİYETTİR

-Bu korkuyu nasıl gözlemliyorsunuz? Gazeteler, insanlar, etkili yetkili kişiler…

Bir bakıma bu saydıklarınızın hepsiyle. Fakat bunların üstünde en emin bilgi kaynağı, benim 40 seneden beri bu meselelerle uğraşmam, toplumu tanımam ve bütün bunlardan doğan seziş vardır. Benim asıl bilgi kaynağım budur. Diğer taraftan aldığım bilgiler bunu kuvvetlendiriyor. Benim görüşlerim mutlaka doğrudur diye bir iddiam yok. Fakat genelde analizlerim yüzde 90 doğru çıkmıştır.

Unutmayınız ki meseleleri bu geniş çerçeve içinde gördüğüm için ve burada dinin önemli bir yeri olduğunu söylediğim için, “Din konusu herkesi tatmin edecek bir şekilde çözümlenemezse, bu tartışmalar ve bunalımlar devam edecektir.” dediğim için birçok kişi yanlış anlamış, “Ha, sen İslamcısın; sen falancısın” demişlerdi. Vallahi ben hiçbir partinin mensubu, hiçbir ideolojinin destekçisi değilim. Ben gerçeklerin adamıyım. Ve hiç kimse Türkiye’de dinin yerini, fonksiyonunu anlamadan ve bunun toplum hayatındaki rolünü tespit etmeden bir çözüm düşünemez. Bunu söylemek bir insanı dinci yapmaz. Benim şahsi inancım ne olursa olsun bunu yine de söylerim. Bitaraf, ilmî bir gözle bakan bunu söylemek zorundadır. Fakat bir insanın belirli bir dine mensup olması, belirli bir inanca sahip olması hatta namaz, oruç gibi o dinin gereklerini yerine getirmesi o adamı siyasi bakımdan İslamcı yapmaz. Hakiki demokraside ferde kapı bırakılmış, bir hürriyet alanı vardır. Ve bunların içinde inanç birinci derecede önem kazanır.

-Bu olgunluğu ve evrenselliği bizde görebilmek neredeyse imkânsız.

Demokrasiyi tam manasıyla anlayan, demokrasinin hürriyet, özgürlük, vicdan hürriyeti gibi temel unsurlarını anlayan bir kimse bunları asla tartışmaz. Bunlar evvelden beri olan şeylerdir. Ben Avrupa ve Amerika’yı misal olarak vermek istemiyorum; fakat oraya gittiğiniz takdirde görürsünüz ki adam durmadan Allah’tan bahsediyor, şu oluyor, bu oluyor ve ona hiç kimse irtica körükleyen bir kimse gözüyle bakmıyor. Bugün Bush iktidarı dine “siyasi bir mana” vermeye başlamıştır. Onu destekleyen, muazzam gücü ve sayısı olan Evanjelist dedikleri eğilime karşı muazzam bir tepki var Amerika’da. “Siz bizim temel hürriyetlerimizi ayaklar altına alıyorsunuz” diyorlar. Nitekim Amerika’da yapılan son seçimler şunu göstermiştir ki Amerikan halkı bunu tasvip etmiyor. Seçimden çıkan Bush aleyhtarı netice nereden geliyor? Temelde yatan şu: Bu adamlar “millî açıdan Amerikalıyız, Amerika menfaatleri her şeyden evvel geliyor” diye ve “Amerika Allah’a inanan bir topluluktur” sözleriyle veyahut da ima ile dini hislere hitap ediyor, onlar gibi inanmayanları dışlıyor. Şimdi bu seçimle bu yaklaşım bir darbe yedi. Amerika’da hakiki hürriyet, eskiden bildiğimiz hürriyet zafer kazanmış oldu. İnsanlık adına da büyük bir zaferdir bu.

AKP’DE FİKİR ÜRETİMİ VE TAVIR EKSİKLİĞİ VAR

-Başa dönersek, AK Parti ne yapmalı?

Pratikleri gözeten bir parti; ben senin inançlarınla oynamıyorum, onları istismar da etmeyeceğim diyen bir parti AK Parti. Şimdi parti bu son konularda yeter derecede inandırıcı görüş ve düşünceler ortaya koymuş; ama tam oturtamamıştır. Ortada kalan bir üçüncü nokta var; AK Parti’yi sevmeyen, ondan kuşkulanan, onu durmadan gericilikle itham eden kitleyi ikna etmek, vehayut da o kitlenin görüşlerinin çürüklüğünü, yanlışlığını anlatmaktır. Parti bunu yapamıyor. Bunları fikir olarak işlemesi, fikir olarak kâğıda dökmesi lazım. Bunu felsefe haline getirmediler. İşin içinde türban meselesi var. Türban şimdi bir kıyafet meselesi olmaktan çıktı, adeta iki tarafın sembolü oldu, iki taraf için de aşikâr bir ideoloji haline geldi. Bence burada üçüncü bir yol aramak lazım.

Türkiye’de kendini Cumhuriyet’in ilk devirlerinde ortaya atılan bazı fikir ve uygulamaların vârisi olarak gören, onların koruyucusu pozisyonuna gelen bir grup, türbanla ilgili, dinle ilgili her meseleyi âdeta Cumhuriyet’in o ilk zamanlarındaki fikirleri yok edici bir hareket sayıyor. Ama ben diyorum ki, bir iktidar bu konularda kesin cevap vermeli. ‘Biz buyuz’ demeli. Hiçbir açık kapı bırakmamalı. AK Parti bunu yeterince yapmamıştır. Partisinin fikir babası olan kişilere yeni fikirler üretmesini de söylememiş. Kabataslak fikirler var; ama yeter derecede ikna edici değiller.

TÜRBAN HALKIN GÜNDEMİNDE DEĞİL; ORDU, KÖKENDE DEMOKRAT

-Toplumun bu tartışmayı nasıl izlediğiyle ilgili gözleminiz?

Halkın bu husustaki durumunu öğrenmek için herhangi bir pazara, bir meydana gitmeniz yeterli. 3 ay evvel, en koyu din grubunun buluştuğu ortam olan Eyüp Sultan’a gittim. Kalabalık, tıklım tıklım... Eyüp Sultan gibi bir yerde türbanlı kadınlar kadar başı açık kadınlar da var. Türbanlı olanları da en azından 5-6 kategoriye ayırabilirim. Bazısı alabildiğine sarılmış, öbürü yalnız başını örtmüş... Bunu bizzat oraya giderek gözlemledim. Hiç kimse dönüp de sen türban takmışsın ya da takmamışsın demiyor. Türbanlı, türbansıza ‘kâfir’ demiyor, başı açık da türbanlıya ‘mürteci, gerici’ demiyor. O kadar normal karşılanıyor ki ben hayret ettim. Bakmıyorlar bile. Halkın tutumu bu. İstediğini giysin. Bu çok önemli bir nokta. Demek ki halkımız bu türbana elitlerin verdiği manayı vermiyor. Demek ki, bu türban meselesi çok küçük bir grup arasında devam eden manasız bir tartışma. Siyasi manada hem türbanı savunanlar hem de türban aleyhtarı olanlar yanlıştırlar bence. Öte yandan, alttan gelen, halkın kendi mukadderatında söz sahibi olmasını isteyen bir direniş var. Türban alttan gelen direnişin sembolü gibi.

Önemli olan AK Parti’nin gerçek manada kökü derine inen, felsefî temeli olan köklü bir parti haline gelmesidir. Türkiye’nin çektiği en büyük siyasi sorun belli bir siyasi görüşü 20, 30, 40 sene tatbik edecek bir partinin ve devamlılığın olmaması. Baksanıza kaç parti iktidara geldi. Bilhassa 60’tan sonra. Çeşitli programlarla; ama aslında Türkiye’de hâlâ iki parti var: Demokrat Parti ve Halk Partisi. Diğer partilere onların değişik şekilleri denilebilir. Zamana göre bazı ayrıntılarla yeni şekil almış olanlar var. Hâlâ değişmeyen şu vardır; devleti kendisine siper olarak alıp, bir elit grubunun Türkiye’ye ve halka hâkim olması ve o halkı istediği gibi yönetmesi meselesi. Diğer tarafta buna karşı gelen büyük bir halk kitlesi. Mesele hâlâ bundan ibarettir. Bu bir diktatörlük, ordu meselesi değil. Bizde ordu kendi işleyişi açısından en demokratik kurumdur. Orduya elit tabakadan olmayan, senin benim gibi köyden kasabadan çocuklar gelir. Osmanlı devletinde ‘Ferit Paşa’nın babası da seraskerdi’ diye bir şey vardı. Bizim Cumhuriyet ordusunda bu yok. Birisinin oğlu ille de ben genelkurmay başkanı olmaya hak kazanmışım demiyor. Bilakis halk çocuğudur hepsi. Genelkurmay başkanlarının hayatını alırsanız böyledir. İşleyişi itibarıyla ordu demokratik bir müessesedir. Ama orduyu kullanmak isteyenler demokratik olmayabilirler ve değiller.

-Orduyu kullanmak isteyenlerin daha ağırlıkta olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Ordu içinde de elindeki gücü belirli ideolojik maksatlarla kullanmak isteyenler var. Ama bu çok küçük bir gruptur. Bu grup, kendisini dışarıdan destekleyecek sivil bir grup yoksa etkisiz kalır. Zaten Türkiye’de 3 buçuk askerî müdahale olmuştur. Hepsinde sivillerin rolü büyüktür. Hepsi de başlı başına incelenecek uzun bir konudur.



ERDOĞAN'I TANIMAK İSTEDİ; SEZER'LE İLGİLENMEDİ

Kemal Karpat, küçüklüğünden beri toplumu tahlil ettiğini, son 40 yıldır kendini Türk toplumunu anlamaya vakfettiğini söylüyor. Sırf bu nedenle Wisconsin Üniversitesi'nden gelen öğretim üyeliği teklifini kabul eder. Amerika, Almanya, Avusturya, bütün Orta Asya yani Türklerin yaşadığı her yer Kemal Karpat'ın ilgi sahasına giriyor. Türk toplumlarını yerinde gözlemlediği gibi liderleri de tanır, Türk toplumunun mukadderatında etkili olan isimleri tanımak için çaba sarf eder. “Sizi de böyle görüyorum; sizi tanımak, ölçmek için sizinle konuşmak istiyorum.” diyerek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Tayyip Erdoğan'dan randevu talep eder. Muhtemeldir ki, bazı danışman tarihçilerin marifetiyle randevu kabul edilmez. Ünlü bir gazeteci aracılığıyla süratle gerçekleşen randevuda ilk gözlemi şöyledir hocanın: “Kuvvetli ruhu olduğunu, kendine güveni olduğunu, bir yere geleceğini gördüm. Aynı zamanda bir inatlık sezdim. Bu gibi adamların kendilerine zaman ayırmaları gerektiğini düşünürüm.” Tayyip Erdoğan sonraki karşılaşmalarında hocayı hemen tanır, ne de olsa iyi bir siyasetçidir. Yakınlarda Erdoğan'a yazdığı mektupta AK Parti'nin büyük fırsatını ve fırsatı kaçırma ihtimalini içeren fikirlerini iletir.

-Peki diğer liderleri de tanıdınız mı?

“Türkiye siyasetine damga vurmuş herkesi iyi tanırım. Ecevit'i mesela çok iyi tanıdım. Görüştüm, evime misafir ettim. O konuda uzun uzadıya bir yazı da yazabilirim. 80'e kadar. Sonra ilişkimi kestim. Aramadım. Ecevit değişti çünkü. Demirel'i çok iyi tanıdım. Hâlâ da çok iyi tanırım. İnönü'yü tanıdım. Özal'ı tanıdım. Hatta aynı şekilde tanımak maksadıyla cumhurbaşkanı iken randevu alıp Kenan Evren'e gittim. Gerçi bir şey çıkmadı adamdan. Çıkacak bir tarafı da yoktu yani. Sezer'i tanımadım, tanımak da istemedim. Beni çekmedi doğrusu. Bürokrat görüşlü, dar hukuki çerçeve içinde kalan bir adam. Mesut Yılmaz'ı tanıdım. Erbakan'ı tanıdım; ama pek iyi tanıyamadım. Devlet Bahçeli'yi tanıdım. Aslında sanıldığından çok daha değerli bir adam. Kafası çalışan, birçok meseleyi anlayan bir adamdır.”

Potansiyel liderlerle ilgili yakından tanıyamadığı için bir şey söyleyemeyeceğini; ancak Türkiye'de eskiye nazaran çok kaliteli insanların olduğunu söylüyor Karpat Hoca: “Kültür, yetenek, görüş bakımından her yönüyle takdir edeceğim kişiler var; tanıdım. Bu kadar kabiliyetli insanların bulunduğu bir toplumdan birçok lider de çıkar. Ufukları geniş, bir şeyler yapmak isteyen gençler var. Burada olmasa dışarıda bir şeyler yapmak istiyor. Bu, toplumun dinamizminin ifadesidir.”



TÜRK DEMOKRASİ TARİHİ'Nİ ÖFKEYLE YAZDIM

Prof. Dr. Kemal Karpat'ın 1959'da yazdığı, aynı zamanda doktora çalışması olan Türk Demokrasi Tarihi, hâlâ aşılamayan en temel eserlerden biri. Karpat, gençlik yıllarını ve içinde yaşadığı ortamı şöyle anlatıyor: “Dobruca'dan 18 yaşında Türkiye'yi 'özleyerek' geldim. Çünkü Türk ve Müslüman olduğumuz için çok hakaretlere uğradık. Mağrur, kendi değerlerine sahip bir gençtim. Burada birdenbire değerleri tanımamaya, reddetmeye başladık.”

Karpat'ın üniversite yılları hem Türkiye için hem de onun için zor günlerdir: “Kişiliğimi, özümü koruyarak gelişme çabam, engellere karşı mücadelem olmuştur. Okuduğum yıllarda üniversitede ajan doluydu. Birçok yere girip çıkıyordum. Hakkımdaki raporları gören bir arkadaş, en tehlikeli adam diye seni gösteriyorlar demişti. Ne komünist, ne sosyalist, ne İslamcı, ne milliyetçi; ama hepsiyle alakası var diye. O yüzden beni barındırmadılar. Bunların sonradan farkına varıyorum.” Kemal Karpat, o dönemde akademik çalışma yapmanın zorluklarını anlatırken “arabasını, yolunu kendi yapan yolcu gibi” benzetmesi yapıyor.

Hâlâ en önemli başvuru kitaplarından biri olan Türk Demokrasi Tarihi ile ilgili de ilginç itiraflarda bulunuyor duayen tarihçi: “Türk Demokrasi Tarihi'ni öfkeyle yazdım. O tarihe kadar Türkiye hakkında doğru dürüst bir şey yazılmamıştı. O kitap bana hemen bir şöhret getirdi. Ama itiraf edeyim; bütün bunları burada olup biten “haksız muamele” ile yazdım. Ama o gözükmüyor. Hem soğukkanlılıkla, hem bir ilim adamı olarak yazdığım için kitap tuttu. Bu toplumun sırlarını anlama düşüncem, 1950'lerde vardı. Bulunan kavramların dışında yeni kavramlar arıyordum. Yoksa yarım olursa, ideolog olur çıkarsın.” “İdeolog olmak kötü bir şey mi hocam?” diye sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz: “Bilhassa yukarıdan emirlerle değişen toplumlarda ideoloji birinci derecede önem kazanır. İdeoloji hiçbir zaman herkesi tatmin edecek ortak objektif ölçülere dayanmaz, çok defa ileriye dönük bir hayal, yeni bir gelecek, yeni bir yaşam vaat eder. Onun için ideolojinin fonksiyonu mobilizasyondur. İdeoloji, insanları seferber ederek belirli bir istikamete götürmek ister. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti, kurulmasıyla ve saltanat, halifelik gibi geleneksel birçok müessesenin ortadan kalkmasıyla daha başlangıçtan itibaren ideolojik bir davranış içinde bulundu. Bir şeyi iyi göstermek, diğerini kötü göstermek meselesi; Cumhuriyet'in her şeyi iyi gibi. İlk devirlerde zaruri ve lüzumlu olarak görülen bu yaklaşım 50'lerden sonra demokrasinin Türkiye'ye girmeye başlamasıyla artık eski çekiciliğini kaybetmiştir. İnsanlar gözle görülür, elle tutulur gerçeklere, yaşayan bir toplumun ihtiyaçlarına, görüşlerine ve duygularına göre hareket etme gereğini duymuştur. O zaman ideolog olanla olmayan ayrılıyor. Ben ideolog değilim. Ben önümdeki gerçeklere bakarak analiz yapan, fikir yürüten, sonuç arayan bir insanım. Ama peşin hükümle gelen kimse çok kez benimle uyuşamaz.”

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 8086

ulkucudunya@ulkucudunya.com