« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

06 Şub

2007

TÜRKİYE’DE ATESİT İRTİCA VAR

FERRUH SEZGİN İLE RÖPORTAJ: Sami SANDAL 06 Şubat 2007

Strateji uzmanı Ferruh Sezgin, devlet içindeki Sebataist yapılanmayı anlattı: Strateji uzmanı ve Yeniçağ Gazetesi yazarı Ferruh Sezgin ile, herkesin farklı bir tanımlama getirdiği derin devleti, devletle millet arasındaki uyuşmazlığı ve son dönemde gündeme gelen gelişmeleri konuştuk. Eğer bir derin devlet mevcutsa, bunun Sabetayistlerden teşekkül ettiğini, derin devletin parçası oldukları sanılan milli kurumlarımızın derin devletle ilişkilerinin hiç bulunmadığını ifade eden Sezgin, Türkiye'nin Amerikan politikalarına nasıl monte edilmeye çalışıldığını anlattı.

• Gündem hızlı bir şekilde; ama arkasında kalın tortular bırakarak akıyor. Önce masonlara yönelik dizi yazılar, ardından derin devleti anlatan röportajlar yayınlandı. Bir de bunların arasında Türkiye'nin ABD'nin hedefinde olduğunu anlatan kitap ve makaleler, laiklik ve türban tartışmaları, yoğunlaşan Ermeni sorunu, bayrak yakma girişimleri vs. Bu hızlı gündem akışını nasıl yorumluyorsunuz? Bir şeyler ısrarla neden gündeme getirilmek isteniyor? Verilmek istenen mesaj nedir? Kimler ne yapmaya çalışıyor?

Soğuk Savaş döneminde bir "Yeşil Kuşak" vardı. Yeşil Kuşak, Sovyetlerin Ortadoğu'daki petrol bölgelerine inmesini engellemek için tasarlanan; ama gerçekleşmemiş olan bir projedir. Bu, siyasî ve askerî bir hat idi ve 1991'den sonra ortadan kalktı. Şimdi iki tane farklı kuşak var. Türkiye, bu iki farklı kuşağın ikisinin de içinde bulunuyor.

Birincisi, Polonya ve Ukrayna gibi eski Doğu Avrupa ülkelerinden Kafkasya'ya ve oradan da Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri hattında uzanan kuşaktır.

İkincisi ise Batı Afrika'dan, yani Moritanya veya Fas'tan başlayarak Kuzey Afrika ülkelerini yalayan, sonra Arap yarımadası, İran ve Pakistan üzerinden yine Türk Cumhuriyetlerine uzanan hattır.

Bu iki kuşağın ikisinin de görevi, eski kuşağa benzer biçimde, ama farklı olarak, Rusya ve Çin'i dünya enerji kaynaklarından izole (tecrit) etmektir.

Şu an dünyada tek bir kutup var, o da ABD. ABD'nin hedefi, tek kutup olarak kalmaktır. Bunun ilk şartı da rakiplerinin enerji ihtiyaçlarını kendi kontrolüne almak, dolayısıyla onları kendi işine gelen nispette büyütmek veya küçültmektir.

• Bu hesap içinde Türkiye'nin yeri nedir?

Bu hatlar içindeki ülkeleri, toplum ve siyasî yapılarına uygun bir biçimde Amerikancılaştırıyorlar. Bu proje bazı ülkelerde (Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve gelecekte Beyaz Rusya'da) halk ayaklanmaları şeklinde tezahür ediyor. Daha farklı olarak İran ve Suriye'de, büyük ihtimalle iç ayaklanma veya dış müdahale şeklinde ortaya çıkacak. Ama Türkiye'nin siyasî yapısı ve toplum yapısı bu ülkelerin hiçbirisine benzemiyor. Türkiye yarı demokratik bir ülke. Onun içindir ki, masonları, satılmış olan mütareke basınını, bir kısım sivil toplum kuruluşlarını, büyük sermayeyi kullanarak, kısacası tam bir "düşük yoğunluklu harp" atmosferi içinde, Türkiye'nin iktidarı Amerikan politikalarına monte edilmeye çalışılıyor. Türkiye'de yaşanan hızlı gelişmelerin, manzaranın sebebi budur.

• Derin devlet tartışmalarının aniden gündeme gelmesini bu kombinasyon içinde mi değerlendirmek gerekiyor?

Evet.

• Yavuz Donat'ın, derin devleti gündeme getirmesi kendi fikri midir?

Hayır. Bunun çok daha yukarılardan çıkmış bir fikir olduğunu sanıyorum.

• Sizce derin devlet nedir? Sahiden var mı böyle bir şey? Varsa derinlik ölçüsü nedir, dış bağlantıya göre mi hesaplanıyor?

Türkiye'de, Silahlı Kuvvetler, Milli Güvenlik Kurulu, Milli İstihbarat Teşkilatı, Dışişleri Bakanlığı gibi millî müesseselerin derin devlet rolü oynadığı hayal edilir. Bu hayal yanlıştır. Türkiye'de derin devlet var ama, bu adı geçen kurumlar değil.

• Peki kimler, hangi kurumlar?

Türkiye'deki derin devlet, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin bütün müesseselerine nüfuz etmiş olan Sabetaycılardır. Derin devlet yanlış kurumlarda aranmasın. Nerede Sabetayist var, bunlar ne yapıyor bir bir kontrol edebilirseniz, o zaman Türkiye'de derin devleti görmüş olursunuz.

• Bunlar ABD eksenli mi çalışıyor?

Derin devleti, Amerika'ya dayandırmak yanlıştır. Küresel bir operasyonu Amerika'ya dayandırmak yanlış mantık kurmaktır; çünkü ABD'de, Amerikan siyasetinin serbest iradesiyle hareket eden, Amerikan menfaatleri doğrultusunda kararlar verebilen bir mekanizma yok. ABD bunu yaptı, ABD şunu yaptı demek, hedef saptırmaktır.

• Neden, "gerçek Washington" İsrail mi?

Hayır. Beynelmilel siyonizm. Beynelmilel siyonizmin, silâhlı veya silâhsız, kabaca dört tane diplomasi vasıtası var: Birincisi ABD, ikincisi İsrail, üçüncüsü dünyaya dağılmış olan Yahudi diasporaları ve sonuncusu da Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslar üstü siyasî ve malî kuruluşlar.

Beynelmilel siyonizm, silâhlı veya silâhsız veya malî, hangi şartlarda, hangi vasıtayı kullanmak gerekiyorsa onu kullanarak kendi hedeflerine doğru gitmeye çalışır. İşte bugün Irak'ta yeni bir Haçlı Seferi olarak, silâhlı vasıta olan ABD'yi kullanıyorlar.

Dünya Bankası'nın başına kendilerinden olan Wolfowitz'i getirdiler. Rusya ve Çin'i enerji kaynaklarından tecrit edecek iki kuşağın tesisini finanse etmek için Dünya Bankası'nın kredilerini kullanacaklar.
O yüzden ABD şunu yaptı demenin, reelpolitika açısından bir değeri yoktur. Aynı şekilde İsrail de bu vasıtalardan bir tanesidir. Eğer siyonizmin dünya hâkimiyeti, İsrail Devleti’nin yok edilmesini gerektirse, Siyonist odaklar İsrail devletini tereddütsüz ortadan kaldırırlar; çünkü onların hedefleri İsrail Devleti’nin varlığından çok daha büyüktür. Onlar dünyaya hâkim olmak istiyor.

• Bu hedeflerine ulaşabilecekler mi dersiniz?

Bugüne kadar hiç kimse, dünyaya hâkim olmayı başaramadı.

• Bu hedef için 2017 veya 2023 tarihlerini gösterenler var?

Bunlar, hedefleri veya rakipleri baskı altında tutmak için ortaya atılan psikolojik amaçlı sözlerdir veya yönlendirme gayretleridir.

• Ama bu tarihleri siyonistler veriyor?

Olabilir. Türkiye'de derin devleti Sabetayistler oluşturuyor, ama Türkiye'ye bütünüyle hâkim değiller.

• Ama etkililer…

Etkilerinin olduğu doğru. Ama "Yahudiler dünyayı idare ediyorlar, o zaman Türkiye'yi de idare ediyorlar" şeklinde bir yaklaşım doğru değil, çünkü bugün Türkiye'de resmî olarak iktidarda olmasalar bile, millî ve milliyetçi düşünceler gerek siyasette, gerekse bürokraside yuvalanmış durumdalar ve enternasyonalizme karşı ciddi olarak direniyorlar. Türkiye'nin bugüne kadar tam teslim alınamamasının sebebi, bu milliyetçi veya millî mevzilerin düşürülememiş olmasıdır.

• Sebatayistlerin ordudaki etkinliği nedir?

Onu bilemiyorum.

• 28 Şubat sürecinde ordudaki Sabetayistlerin önemli rol oynadığına dair iddialar var…

Sebataycılığın ne olduğunu doğru bir tarif içinde görmek lâzım. Türkiye'de bir dinî irticanın var olduğu söyleniyor ama bunun karşısında laik maskesini kullanarak ortalarda gezinen bir ateist irtica olduğundan söz edilmiyor. Sabetaycılar eğer aranacaksa, ateist irtica içinde aransın.

• Kim bunlar?

Bunlar ben laikim diye ortalarda geziniyorlar; ama aslında laikliğin ötesinde ateistler. Bunların ateist olduklarını söylemek bile son derece yumuşak bir tanımlama olur. Ateizm inanmamaktır ve bu da sonuç olarak bir inanma şeklidir. Bunlar daha da ötesinde, her türlü inanca karşı olan irticadır. Bu ekolün içinde laikliği, Kemalizmi, Atatürkçülüğü temsil ediyor gözükenler, en azından küçümsenmeyecek bir bölümüyle, Sabetaycılardır. Sabetaycıları işte burada aramak lâzımdır. Bunlar bütün sivil kuruluşlara sızmış oldukları gibi, üniformalı kuruluşlara da sızmış olabilirler. Onların iktidar noktalarında görev yapıyor olabilirler.

• Bize isim verebilir misiniz?

Söylemek son derece zor.

• Ama anlamak zor değil!?

Değil.

• Peki bunlar kendilerini deşifre etmiş olmuyorlar mı?

Hayır. Gerçek Sebataistler kendilerini deşifre etmezler. Kendilerinden olmayanları maşa olarak kullanırlar. Söylemek istedikleri her şeyi onlara söyletirler. Kendileri ortada gözükmez; ama kendi düşünceleri kamuoyuna yansıtılır.

• Devletle millet arasında bu yüzden mi bir simetri ve âhenk yok?

Bunun matematiksel cevabı son derece açık. Ta Cumhuriyetin başından bu yana Cumhuriyet inkılâpları çerçevesinde devlet milleti istediği biçimde eğitemedi. Toplum yapısı, kendi üzerine zorla monte edilmek istenen sisteme uymadı. Toplumun tarihten gelen değerleri ile monte edilmek istenen sistem birbiriyle uyuşmuyor. O yüzdendir ki toplumla devlet karşı karşıya geliyor.

• Belki de bu yüzden, kimi zaman askerlerin, kimi zaman da Anayasa Mahkemesi başkanı ve YÖK başkanının, toplumun değerlerine ters açıklamalarına tanık oluyoruz. Siz bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz. Yöneticilerimizin açıklamalarında neden dinî ve millî izlere rastlayamıyoruz?

Böyle durumlarda Sabetaycılığın kendisini veya Sabetaycılığın etkilerini arayacaksınız. Halkın değerleri dışında söz söylemek Sabetaycı olmayı gerektirmez. Bunlar Sabetaist olmayabilirler; ama kendilerini saf saf sadece laik zanneden; fakat dolaylı olarak Sabetaycıların yönlendirmeleri doğrultusunda hareket eden insanlar da olabilirler. Bana göre bir kısmı böyle. Üstelik, büyük bölümüyle de çok ciddi ölçülerde vatanseverler.

• Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün "Biz İslâm ülkesi değiliz." sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sözü Sayın Özkök'ün kişisel bir görüşü olarak mı, yoksa derinliği olan bir söz olarak mı algılamamız gerekiyor?

Şanssızlık. Son derece şanssız bir beyanat. Genelkurmay Başkanının aynı beyanatı bir kez daha vereceğini sanmıyorum. Tahmin ediyorum ki o da yaptığı hatanın farkında.

• İçinde bulunduğumuz yıl, dünyada "Fizik Yılı" olarak kutlanırken, Türkiye'de "Millî Egemenlik Yılı" olarak kutlanıyor. Bu tür kutlamalar, eğer rutin değilse, gelenek üzre 100., 200. yıllarda kutlanılır. Bayram değil seyran değil, millî egemenlik kutlamaları neden 85. yılda ve neden bu yıl? Bu durumu nasıl okumak gerekir? Millî egemenliğin sonu mu göründü? Devlet ne yapmaya çalışıyor?

Burada bir art niyet olduğunu sanmıyorum. Biraz önce işaret ettiğim gibi, laiklikle inançsızlığı birbirine karıştıran devlet kurumlarının sosyal masturbasyonu olur kimi zaman.

• Yani?
Yani kendi inançlarını, inançsızlıklarını tatmin için kullandıkları bir şey.

• Bu kutlamaların 3 Ekim AB takvimiyle bir ilgisi olabilir mi?

Hayır, sanmıyorum.

• Devlet bir milletin ortak aklıdır. Ancak son zamanlarda meydana gelen olaylar (Irak, AB, Suriye, bayrak yakma girişimi vs.) bizi artık bu ortak aklın, yani devletin olmadığı kanaatine götürmeye başladı. Devlet refleksi gözlenmiyor. Yoksa var da biz mi göremiyoruz?

Durum bu kadar vahim değil. Kimi durumlar karşısında, kamuoyunu tatmin etmeyecek politikalar benimseniyor olabilir. Söz gelimi, bugün Ermeni meselesinde Türkiye'nin menfaatleri sert tepkileri değil, işin uykuya yatırılmasını, işin sürüncemeye bırakılmasını gerektirdiği için böyle bir politika uygulanıyor olabilir. Burada elbette kamuoyu tatmin olmuyor; ama bu politikanın kaynaklarına inersek o zaman sizin ithamlarınızda haklı olduğunuzu görebiliriz. Devlet devletse, millî olmak ve millî tepkiler göstermek zorundadır gibi bir mantıkla bakarsak doğru. Ama ortada millî bir devlet yok. Millî olmak vasıflarının çoğunu kaybetmiş bir devlet var. Ondan da sizin hayallerinizdeki millî tepkileri beklemek yanlış olur. Gayet tabii, ben de bu pasif ve silik politikalardan şikayetçi olanlar arasındayım.

• Kıbrıs politikasında bu yüzden mi hayal kırıklığı yaşadık?

Devlet, AB'nin kontrolü altına girmişti ve onun direktifleri dışına çıkamadı. Burada da Sabetaistlerin etkisi oldu.

• 90'lı yılların başında, Irak'ın üçe bölüneceğini ilk siz yazmıştınız. Bugün bu bölünme aşama aşama gerçekleştiriliyor. Irak'ın kuzeyinde neler oluyor, gelecek için neler planlanıyor?

Irak'ın kuzeyindeki fiili devletin bağımsızlığını ilân etmesi henüz söz konusu değil. Fiili Kürt Devleti, federal Irak içinde son derece imtiyazlı bir statü içinde olacak. Gelecekteki Kürtçü hareketin çekirdeği rolünü oynamaya başlayacak ve sıra, Türkiye, İran ve Suriye'den toprak talebine gelecek. Bağımsız Kürt devletine geçiş bu aşamadan sonra olacak; ama yakın bir tarihte değil. Bu, bir İsrail plânıdır ve Irak'ın bütünlüğünden yana olan "Yahudi asıllı olmayan Amerikalılar" ile parçalara ayrışmasını isteyen "İsrailliler ve Neo-Con Amerikalılar" ciddi biçimde çatışıyorlar.

• Böyle bir durum vuku bulduğunda Türkiye'nin tepkisi ne olur? Karşı koyma gücü nedir?

Geleceğe bakarak hiçbir şey söyleyemezsiniz. Kürtlerin ne yapacağını, Türkiye'nin millî reflekslerinin ne olacağını, Türkiye'nin ekonomisinin ne olacağını, Türkiye'nin silâhlı kuvvetlerinin gücünün ne olacağını bilemeyiz. 9-10 sene sonrasının başbakanının kim olacağını bile bilemiyoruz. Ama gelecek dönemlerdeki tepkilerimizin neler olabileceği hep bunlara bağlı. Ölçü kabul edebileceğiniz ve geleceğe dönük merkezî planlamalarımız maalesef mevcut değil.

• İçimden, Türkiye Irak politikasında nerelerde hata yaptı demek gelmiyor. Şöyle sormak istiyorum: Türkiye Irak politikasında nerede/nerelerde doğru yaptı?

Hiçbir yerde. Türkiye'nin işin başında belirli bir politika çizmesi gerekiyordu; ama asla böyle bir politikası olmadı.
• Kırmızı çizgiler yalan olduğu için mi yeşile döndü?

Onlar hayali kırmızı çizgilerdi. Gerçek olsa devlet politikası olarak benimsenirdi. Çiğnenmezdi. Ve bugün hâlâ oldukları yerde dururlardı. Türkiye'nin hâlâ bir Irak politikası yok. Bunu bizzat Kara Kuvvetleri Komutanı dile getirdi.

• Bu cevabınızdan, Kıbrıs ve Ege'deki kırmızı çizgilerin de mi hayal olduğunu anlamamız lazım?

Ciddi devletlerde hükümetler ve hükümet dışı güçler devletin geleceğe yönelik tasarımını yaparlar. Bunu Türkiye'ye uygularsak, normal şartlarda Türkiye'nin 10 sene, 20 sene, 30 sene, 100 sene sonrası için plânı yok. Belirli zaman dilimlerinde sınırlarınız ne olacak, bu sınırlar içinde ekonominiz ne olacak, sizi hedeflere götürecek silâhlı kuvvetlerinizin gücü ne olacak; arkasından, bütün plânlarınızı hayata geçirecek insan modeliniz ne olacak gibi konuların belirlenmiş olması lâzım ki, Irak, Ege, Kıbrıs gibi konularda birtakım değişmez veya esnek politikalar üretebilesiniz. Ortada bir hedef yok. Beş sene sonrasının ne olacağı bile belli değil; çünkü tasarlanmamış. O zaman Türkiye'nin geleceğe yönelik bir politikasının var olması da mümkün değildir.

• Yine bu bağlamda bir de Fener Rum Patrikhanesi meselesi var. 3 Ekim'den sonra başımızı ağrıtacak gibi gözüküyor. Devlet Patrikhane meselesine nasıl bakıyor?

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Kayseri'de Patrikhane’nin yurt dışına çıkarılması kararını almışlardı; fakat bunu Lozan sürecinde uygulayamadılar.

• Ortada, yöneticiler Patrikhane’nin isteklerine ılımlı bakıyor; ama halktan çekiniyorlar gibi bir görüntü var. Yanılıyor muyum?

Demek ki yöneticilerimiz bu konuda da millâ bir politika uygulamaktan aciz. Yöneticilerimizin yapısı millî politikalara yatkın değil.

• Mevcut hükümeti nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu hükümet millîcidir diyebilir miyiz?

Son derece gayri millî görüyorum. Enternasyonel düşünceleri benimsemiş ya da onlara sempati duyan insanların millî olmaları asla mümkün değil.

• AKP Hükümeti'ni ABD nasıl görüyor? ABD'nin, AKP'nin ipini çektiği söyleniyor…

Sanmıyorum. ABD, Recep Tayyip'ten daha iyi işbirliği yapacağı bir müttefik bulamaz.

• Önümüzdeki on yılda Türkiye'nin durumunu nasıl görüyorsunuz? Bize bir projeksiyon çizebilir misiniz?

Türkiye'nin gelecek 10, 20, 50, 100 yılları içine alan hedeflerini bilmeli veya bunları tahmin edebilmelisiniz ki, geleceğe ilişkin projeksiyonlarınız olabilsin. Tek bilinen, Türkiye'nin herhangi bir gelecek plânlamasının olmadığı. Ben bir soru sorayım:

Siyasî-askerî tehditleri değerlendiren Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ile ekonomik ve sosyokültürel tehditleri değerlendirmekle görevli Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) neden farklı çatılar altında görev yaparlar?
Halbuki, tehdit değerlendirmeleri ve gelecek plânlaması bu iki kurumun entegre çalışmasını gerektirmez mi?

Asıl sorum şu: Bu iki kurumu birbirinden ayıran güç kimdir?

• ABD'nin asıl hedefinde Türkiye'nin olduğu söyleniyor. Acaba Türkiye'ye yönelik bir silâhlı müdahale söz konusu olabilir mi?

ABD, Türkiye'ye askerî operasyon düzenlemeye cüret edecek kadar akılsız değildir. Ancak herkes biliyor ki, yeni Sevr'i Türkiye'ye kabul ettirebilmek için Düşük Yoğunluklu Harp'in bütün tekniklerini uyguluyorlar. Ama millî bünye son derece kuvvetli; direniyor ve direnecek de.

• Tıpkı 1950 ve 80'li yıllarda olduğu gibi, yine "Yeni Osmanlıcılık" tezleri gündeme getirilmeye başlandı. Nedir "Yeni Osmanlıcılık", bu söylemin projesi kime ait, perde arkasında neler saklanıyor?

BİP (Büyük İsrail Projesi-Büyük İşgal Projesi) veya BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) gibi isimler verilen siyonist orijinli yeni küresel düzenlemeler hayalleri içinde, İslâm Dünyası üzerinde nüfuz sağlayabilmek amacıyla, Halife otoritesini kullanmak isteyen bir Yeni Osmanlıcılık Projesi gündeme gelir gibi oldu. Ama daha gündeme tam giremeden o derece muhalefet gördü ki, kadük oldu gitti.

• Ilımlı İslâm projesi, "Yeni Osmanlıcılık" tezlerinin bir parçası mı?

Her ikisinin amacı da, çok kaba bir tabirle "İslâm Dünyasını ehlileştirmek" olduğuna bakılırsa, birbirinin parçaları olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 8156

ulkucudunya@ulkucudunya.com