« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

10 Ara

2012

SABAHATTİN ZAİM

01 Ocak 1970

Hayatı
1. İstanbul Fethiye 16.İlkokulu, 1937
Hatıratından İlkokul Hayatı ile İlgili Alıntılar:
İştip'ten İstanbul'a geldiğimiz yıl ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. İstanbul'a gelince beni üçüncü sınıftan ikiye indirdiler. Böylece bir sene kaybetmiştim. Buna rağmen Mülkiye'yi bitirirken 21 yaşında idim. Bunun sebebi, İştip'te ilkokula 5 yaşında başlamış olmamdı. 5 yaşında iken bana, “Okula gider misin” diye sormuşlar, ben de adeta pazarlık yaparak, “Giderim ama tuvalete giderken bana yardım ederseniz” diye cevap vermişim.
Yugoslavya'dan ilk geldiğim günlerde okulda bana Sırpça şiir okutmuşlardı. Yugoslavya'da iken öğrencilere başarı derecelerine göre sene sonunda mükâfat olarak kitap verilirdi. Birinciye çift kitap, ikinciye bir kitap verilmesi takdir olunmuştu. Üçüncüye ise bir şey verilmezdi. Benim kitaplarım çift olmuştu. Bu kitaplara “Çitanka” yani “Okuma, kıraat kitabı” denirdi. O kitaplardan muhtelif şiirler ezberlemiştim. Fethiye İlkokulu'na geldiğim zaman, hocalarımın arzusu üzerine ezberimdeki o şiirlerden bazılarını okuduğumu hatırlıyorum. Ne var ki, aradan geçen uzun yıllar içinde pek çoğunu unutmuş bulunuyorum.
Beşinci sınıfta iken Tan gazetesi okul birincilerine ansiklopedi ödülleri vermişti. Okul birincisi olduğum için bana da yeşil renkli, kalınca ve gösterişli ciltler halinde bir takım Hayat Mecmuası hediye edilmişti.
2. İstanbul Fatih Ortaokulu, 1940
Hatıratından Ortaokul Yılları İle İlgili Kısımlardan Alıntılar:
Ortaokulun ilk iki sınıfını, komşumuz olan Ders vekilinin konağında okuduk. Evimizin hemen bitişiğindeki okula balkondan bakar, eğer talebeler gelmişse hemen okula giderdim. Sonra üçüncü sınıfta Nişanca'da yeni yapılan Ahmet Rasim Ortaokulu'na geçtik. Ortaokulu orada bitirdim.
Atatürk 1938 yılında vefat ettiğinde Çarşamba'daki eski ahşap konakta eğitim veren Fatih Ortaokulu'nun talebesi idim. Bizi okul olarak aldılar, cenaze merasimine götürdüler. Cenaze merasimine katılanlar Sirkeci'de şimdi Şekerci Hacı Bekir'in olduğu yerin önünden geçti. Oradan cenazeyi seyrettik. Cenaze o küçücük caddeden geldi, arkasındaki kortejle beraber Sarayburnu'na geçti, oradan da Ankara'ya uğurlandı. O vakitler yaya kaldırımları geniş değildi, ya da şimdikinden daha dar idiler. Tam Dördüncü Vakıf Hanın önünde, o küçücük yaya kaldırımında bizi iyice sıkıştırdıklarını hatırlıyorum. Çok kalabalıktı. Millet birbirinin üzerine üşüşüyordu. Cenaze merasimini heybetli cüssesiyle Orgeneral Fahrettin Altay organize ediyordu. Hatırladığım kadarıyla karşı tarafta halkın üzerine su sıkmak zorunda kalmışlardı.
3. İstanbul Vefa Lisesi, Klasik Şube (Latince-İngilizce), 1943
Hatıratından Vefa Lisesindeki Yılları İle İlgili Kısımlardan Alıntılar:
Yıllar acı tatlı hadiseler içinde birer birer geçti ve sonunda kendimizi lise tahsilinin içinde buluverdik. Artık Vefa Lisesinin bir öğrencisiydim. 1940 yılında Türkiye'de Batılılaşma yönünde önemli bir deneme yapıldı. Bu cümleden olmak üzere Vefa Lisesinin birinci sınıfında yeni bir bölüm açıldı. Yeni açılan bu bölüme o günün lisanıyla “klasik şube” ismi verilmişti. Batı klasikleri o dönemde Millî Eğitim Bakanlığı'nca tercüme edilerek yayınlanmıştı. Dönem, İkinci Cihan Harbinin bitmeye yaklaştığı, okullarda Arapça ve Farsça'nın yasaklandığı dönemdi. Bu muhataralı dönemin Millî Eğitim Bakanı ise Hasan Ali Yücel'di. Bakanlığın niyeti Arapça ve Farsça yerine talebelere Latince ve Eski Yunanca öğretmekti. Bu programı uygulamak için üç pilot lise seçilmişti. Bunlardan biri Galatasaray Lisesi, bir diğeri Ankara'da Atatürk veya Gazi Lisesi, üçüncüsü de Vefa Lisesiydi. Vefa İdadisi, idadilerin ilk kurulduğu yıllarda Mülkiye'ye başlangıç eğitimi verirdi. Bu sebeple Osmanlı dönemindeki birçok büyük devlet adamı oradan yetişmişti. Hasan Ali Yücel de bunlardan biriydi. Okulda Millî Eğitim Bakanının da Vefa İdadisinden mezun olduğu ve bundan dolayı Vefa Lisesini seçtiği söylenirdi.
Sene ortasında, ilk üç ayın içindeyken sınıflardan, içinde benim de olduğum bazı talebeleri seçerek ayırdılar. Bize, “Şimdi okulumuzda klasik şubeyi kuracağız. Burada her gün Latince dersi okutulacak. Hocaların hepsi üniversiteden gelecek. Mezunlarını Avrupa'ya göndereceğiz. Fen dersleri çok kuvvetli olmayacak. Kültür derslerine önem verilecek. Klasik Batı eğitimiyle bir nesil yetiştirilecek” dediler. Gerçekten de hedefleri buydu. Seçip ayırdıkları öğrencilerin sayısı 40 civarındaydı. Nihayet sınıfın teşkili tamamlandı, yeni şube yeni programıyla eğitime başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, program hakikaten çok sıkıydı. Edebiyat dersimize İstanbul Üniversitesinden rahmetli Prof. Sabri Esat Siyavuşgil gelirdi. Fizik ve kimya hocaları birer doçentti. Matematik hocamız daha sonraki yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesinde öldürülmüş olan Feyyaz Gürsan'dı.
Her gün Latince dersi görürdük. Dersi ilk yıl Marshan isminde bir Alman hoca vermiş, 2. ve 3. sınıflarda ise İsmet Hanım gelmişti. Derste Latince “Sezar'ın Galya Harpleri” okutulurdu.
Sınıfımız yabancı dil dersinde İngilizce, Almanca, Fransızca olmak üzere üçe bölünürdü. Dil hocalarımız da üniversiteden geliyordu. İngilizce hocamız Mr. Elliot, W. Churchil'e benzeyen sempatik bir zattı. Sınıfta çocuklara kaç para harçlık aldıklarını sorardı. Bazısı “Günde 25 kuruş” deyince, “Oo! Sizi israfa alıştırıyorlar” diye tenkit ederdi. Türkiye'de en çok sevdiği şeyin ne olduğu sorulduğunda, kendi şivesiyle “Ekmek kadayıfı” derdi. Program ağır olduğu gibi hocalar da sıkıydı. Öyle ki, talebe kaçıştı, geride sadece 13 kişi kaldık. Bu 13 kişi sonuna kadar devam etti, hepimiz mezun olduk.
Lise hayatımızdan bir miktar daha bahsetmek, o günlere ait acı tatlı hatıraları okuyucularla paylaşmak isterim. Vefa'da okurken statüsü lise öğretmenliği olan sadece iki-üç hocamız vardı. Diğerlerinin hepsi üniversite hocasıydı. İki lise hocasından biri tarih hocamız Reşat Ekrem Koçu idi. Kendisi İstanbul Ansiklopedisinin naşiriydi. Tarih dersini alışılagelmiş klasik usullerle vermez, her derste canlı vakalar anlatırdı. Meselâ Şehzade Sultan Ahmet'in sünnet düğününü tam üç derste anlatmıştı. Ayrıca bize İstanbul'u gezdirir, camilere ve diğer tarihî mekânlara götürerek dolaştırırdı. Sınıfa genellikle saçı-başı darmadağınık gelirdi. Bazen de bizi şaşırtır, yakasında gül, her tarafı pırıl pırıl, güzel ve şık bir şekilde giyinmiş olarak gelir, “Baylar, bugün süper tuvaletim!” diye takılırdı.
Doç. Dr. Nurettin Topçu Hoca da felsefe derslerimize girerdi. Ondan mezun olan bizler, Mülkiye'nin felsefe imtihanlarında en yüksek puanları almıştık. Rahmetli Topçu Hoca derslerde bazen bizlere hitaben, “Yahu, size burada bir sürü işe yaramaz bilgiler öğretiyorlar, aklınızı iyice karıştırıp işe yaramaz hale geldiğinize kanaat ettikleri zaman da sizi mezun ediyorlar” diye latife ederdi.
Lisede çok güzel bir hocamız daha vardı. Hayatımda gördüğüm bu en güzel öğretmen, Tabiat Hocası Hilmi Bey'di. Elbisesi, gömleği, kravatı tertemiz, her şeyi derli toplu, pırıl pırıl ve gayet muntazam bir insandı. Zil çalar sınıfa girer, zil çalar cümlesini yarım keserek dersten çıkardı. Her derste konuyu tafsilâtıyla anlatır, sonra da “öz söylemek gerekirse” diyerek bir de hülâsa yapardı. Peşinden hemen iki kişiyi kaldırır, dersi anlayıp anlamadıkları yönünde onları yoklamaya çekerdi. Bilemeyen olursa “Şimdilik iki veriyorum” der, bir sonraki derste aynı şahsı tekrar kaldırırdı. Bilene 9 verir, böylece tabiat dersinden kimse ikmale kalmazdı. Herkesi çalıştırır, öğretirdi.
İşte, böyle güzel bir hoca kadromuz vardı. Biz klasik şubeyi bitirdikten sonra bu şube bir sınıf daha devam etti.
Lise dönemini bitirmeden önce son bir hatıramı daha nakletmek isterim. Bu hatıra, o yıllarda okullar için düzenlenen iftihar listesi kitabı ile ilgilidir. Enteresan bir tecrübe olduğu kanaatiyle okuyucularıma arz ediyorum.
Hasan Ali Yücel'in Millî Eğitim Bakanı olduğu yıllardı. II. Cihan Harbi bitmiş, Köy Enstitüleri yeni açılmıştı. O günlerde Millî Kalkınma Partisi adıyla bir de parti kurulmuştu. Bu partinin kurucularından meşhur Avukat Kenan Öner, komünist olduğu gerekçesiyle Hasan Ali Yücel aleyhine bir yazı yazar. Hasan Ali Bey de onu mahkemeye verir. İlginçtir ki, mahkeme Millî Kalkınma Partisi kurucularından Kenan Öner'i beraat ettirir. Dolayısıyla Hasan Ali Bey'in komünistliği de tescil edilmiş olur. İşte, bu Hasan Ali Bey enteresan bir girişim yapmış, bu girişim sonucu Türkiye'deki ortaokul ve liselerin tamamının sınıf bazındaki birinci, ikinci ve üçüncü başarılı talebelerini tesbit ettirerek hepsini bir kitapta toplatmış. Bu faaliyet iyi bir çalışma olmakla beraber, Türkiye'nin o zamanlardaki kültür hacminin ancak bu kadar olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.
Seneler sonra o kitaba baktığım zaman şunu gördüm: Türkiye'nin mukadderatında rol oynayan insanların çoğu o kitapta vardı. Bu durum eğitimle ilgili şöyle bir hükme varmayı da mümkün kılıyor: Demek ki fıtraten müstaid olan çocuklar ta baştan belli olmaktadır. “Yedisinde neyse yetmişinde de odur” deyiminin işaret ettiği gibi, geçmişteki bu kayıtlar geleceğe ilişkin eğitim perspektifimize önemli katkılar sağlayabilir. Bu, selektif eğitimle ilgili bir hadisedir.
Tefahür için arz etmediğimi belirterek kendi hayatımdan örnek vermeyi yararlı görüyorum. Kendi geçmişime baktığımda şunları görüyorum: İlkokulu bitirirken okul birincisi olarak bir dergi ile mükâfatlandırılmışım. Liseyi bitirirken “okul birincisi” diye bir belge almışım. Üniversitede İdarî şubeyi birincilikle bitirerek İstanbul'a tayin edilmişim. 2006 yılında da T.B.M.M tarafından Üstün Hizmet Ödülü'ne lâyık görülmüşüm. Bütün bunlar, en başta girilen yolun süreç olarak devam ettiğini gösteren aşamalar... Mülkiye'deki bütün çocukların da aşağı yukarı aynı vaziyette olduklarını iyi hatırlarım. Hepsi de kendi okullarının birincisi, ikincisi, ya da üçüncüsü olarak seçilip gelmişlerdi. Bu durum şunu gösteriyor: Eğer bir ülkede daha baştan selektif bir metotla öğrenci tesbiti yapılır ve bu çocuklar rasgele değil de sistematik bir eğitime tâbi tutulabilirse, fevkalâde iyi yetişmiş kadrolar elde edilmiş olur. Daha sonra ele alacağım bir konu olmakla beraber Enderun Mektebinin fonksiyonunu burada hatırlatmakla iktifa ediyorum. Ona benzer bir şekilde, devlet yönetiminde çalışacak elemanları bunların içinden çıkarırsak, sağlam ve sağlıklı bir devlet teşkilâtı meydana çıkarılmış olur. Bu çocuklar fıtraten müstait oldukları için maddî yönden güzel yetişiyorlar. Ama manevî bakımdan da yetişmelerini sağlayabilirsek, o vakit idealist ve özlenen kadrolar da yetiştirilmiş olur.
4. Lisans: Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, 1947.
Hatıratından Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) İle İlgili Kısımlardan Alıntılar:
Vefa Lisesini bitirdikten sonra, daha önce de arz ettiğim gibi, Mülkiye imtihanına girdim. Aslında üniversitelere giriş imtihansızdı. Herkes istediği fakülteye girebilirdi. Bunun tek istisnası Mülkiye ile şimdiki ismi Teknik Üniversite olan Yüksek Mühendis Mektebi, yatılı okullar ve yurtlardı. Türkiye'de o zamanlar bir tek mühendis mektebi vardı. Ülkede fazla mühendis olmadığı için mühendis mektebinden yetişen insanlar çok kıymetliydiler. Hatırlarım, mahallede bir çocuk mühendislik imtihanını kazanmıştı. Çocuğun mahallede gezerken yürüyüşü değişmişti. İnsanlar “Mühendis geçiyor!” diye birbirlerine gösterirlerdi.
Mülkiye Mektebi imtihanı, “Leylî Meccani” yani parasız yatılı imtihanıydı. Mülkiye prensip olarak talebelerini imtihanla alıyordu. Mülkiye'ye giren herkes ya kaymakam ve vali, ya da sefir veya maliye müfettişi olur, devleti yönetecek insanlar arasına girerdi. Hakikaten de Mülkiye farklı bir yapıya sahipti. 19. asırda Mülkiye-i Şahane adıyla Sultan Abdülhamit tarafından kurulmuştu. Zaten devlet de Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye'den yetişenler tarafından yönetilirdi.
Mülkiye'nin idarî, siyasî ve malî şubeleri vardı. Ben idarî şubeyi tercih etmiştim. Kaymakam olmak istiyordum. Özellikle dedem bu tercihten çok memnun kalmıştı. Çünkü, Yugoslavya'dan geldiklerinde, mala-mülke, iktisadî güce sahip olsalar bile sosyal statülerini kaybetmişlerdi. Onun için devlet hizmetini çok mühimsiyorlardı. Kaymakam olma isteğimi gören dedem, aile yeniden sosyal statüye kavuşacak diye sonsuz memnun kalmıştı. Ailedeki bu bakış açısını bir başka yönden de okumak gerektiğine inanıyorum.
Tam karar öncesi günlerdeydi. Gönlümde Mülkiye vardı ama J. R. Cronin'in “Şahika” isimli romanını da o sıralarda daha yeni okumuştum. Romanda anlatılan köy doktorunun hayatı beni hekimliğe özendirmişti. Böylece “Acaba tıbbiyeye mi, yoksa Mülkiye'ye mi gitsem” diye ikisi arasında bir müddet mütereddit kaldım. Çünkü Mülkiye'ye giriş imtihanla, tıbbiye ise imtihansızdı. Geçmiş sayfalarda zikrettiğim değerli hocam Hilmi Bey'e sordum: “Hocam! Hangi mesleği tavsiye edersiniz?” Bana cevabı şu oldu: “Evlâdım! Hayatta her mesleğe ihtiyaç vardır. Mesleğin iyisi kötüsü olmaz. Her insan iyi yapabileceği mesleği seçmelidir. Onun da şartı sevebileceğin mesleği seçmendir. Çünkü seversen çalışırsın, çalışırsan muvaffak olursun. Üstelik sevdiğin meslekte çalıştığın için mutlu da olursun. Bu sebeple sana tavsiyem, iç dünyanı dinle, hangisini seviyorsan ona git!”
Ben de Mülkiye'yi tercih ettim. Aynı şekilde, daha sonraları da hocalığı tercih ettim. Kaymakamlık yaptım, siyasete girmedim. Bir süre kaymakamlık yaptıktan sonra kendi kendime “Yerim ilim hayatı olmalıdır” diyerek tercihimi ilimden yana kullandım.
Daha önce de arz ettiğim gibi, o vakitler üniversiteye giriş imtihansızdı. İsteyen istediği fakülteye girebildiği için oldukça mutlu bir dönem sayılırdı. Ankara'nın tek bir üniversitesi, onun da Hukuk, Mülkiye, Ziraat, Dil Tarih ve Coğrafya gibi fakülteleri ile Gazi Terbiye Enstitüsü ve Harbiye gibi eğitim kurumları vardı. Özellikle Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin cadde üzerindeki binası, bir Alman mimarın eseri olup derinliği az, fakat sathı çok görkemli bir yapı idi.
Vefa Lisesinde Klasik Şubede okumaya başlarken sözü edilen Avrupa'ya gönderilme vaatleri gerçekleşmemişti. Artık Türkiye'de okuyacağımız belli olmuştu. Böylece Mülkiye'ye müracaat etmeye karar verdim. Bazı arkadaşlar Türkiye'de tek olduğu düşüncesiyle Mülkiye Mektebine girebilmenin ancak torpille mümkün olacağına inanıyor, bu yüzden de imtihana hiç girmememi öneriyorlardı. “Torpilliler giriyormuş, kazanamazsın” diyorlardı. “Bir deneyelim!” dedim ve imtihanlara girdim. Hiç unutmuyorum, bir Ramazan günüydü. Oruçluydum. Şimdiki Vezneciler'de Zeynep Kâmil konağı vardı. Bu konak, adından da anlaşılacağı gibi, Üsküdar'daki Zeynep Kamil Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi'ni yaptıran Zeynep Kamil Hanımefendi'ye aitti. Sonraları o konak yandı ve yerine Fen Fakültesi'ne ait muhtelif binalar kuruldu. Bütün o blok, Zeynep Kamil Hanımefendi'nin konağına ait o arazi üzerine kuruludur.
İşte, o konakta imtihana girdik. O günkü imtihanların bir özelliği de şimdiki gibi test suallerinden oluşmamalarıydı. Girdiğimiz o imtihan da klasik yazılı usulündeydi ve bizzat okunması gereken fikrî suallerden oluşmuştu. Bilgisayarlı okuma sistemleri henüz mevcut olmadığı için bütün kâğıtlar tek tek ve dikkatlice okunmak zorundaydı. Nihayet imtihan başladı ve bitti. Talebe tabiriyle gayet sıkı bir imtihan geçirmiştik. Öyle ki, o sırada Mülkiye'nin idare müdürlüğünü yapan ve daha sonraları Yıldız'da önemli mevkilere geçecek olan bir yönetici, bu imtihanlara bizzat nezaret etmişti.
Mülkiye imtihanını bizim klasik şubeden beş kişi kazandı. 80'imiz leylî (yatılı), 20 kadarımız neharî (gündüzcü, yatısız) idi.
İmtihanı kazanınca çok mesut olduğumu söylemeliyim. Gazete kupürü hâlâ durur. Kazananların hepsi de müracaat numaraları ile beraber orda yazılıdır. Tabii, aile fertleri de çok sevindiler. En çok da rahmetli dedem sevindi. Kafkasya kökenli dedem, başında kalpağı, karakolun karşısında bakkallık yapardı. Kalpağını hiç çıkarmaz, sakosu sırtında dururdu. Kimse ona dokunmazdı. Celadetli insandı. Sinirlenince başındaki kalpak titrerdi. Gerçekten de Kafkas onuruna sahip bir insandı. Şimdiki Fatih Kız Lisesi'nin bulunduğu yer onun eviydi. Ev aslında konak yavrusu gibi bir şeydi. Daha önce de ifade ettiğim gibi, aşağı yukarı bütün o çevre bizim aileye aitti, ama ailenin herhangi bir sosyal statüsü yoktu. Dedem kaymakam olacağımı duyunca bu yüzden sevinmişti.
Nihayet bavulumuzu alıp Mülkiye'ye gittik. Mülkiye'de bizi odacı başı Mustafa Efendi (Ser-hademe Mustabey) karşıladı. Bu zat, Sanayi Bakanlarımızdan Ali Coşkun Beyin dayısıydı. Adeta mektebin ikinci müdürüydü. Hatta kendi aramızda ona okulun hakiki müdürü derdik. Eğinli olup şişman ve tıknaz bir zattı. Mektebin kalabalık bir odacı kadrosu vardı. Mustafa Efendi onları maharetle idare eder, sanki okulu o yönetirdi. Neredeyse müdürden bile fazla forsu vardı.
İlginç olanı şu ki, hepimiz bavullarımızı ona teslim ederek mektebe başladık, mezun olduğumuzda da gidip bavullarımızı onun elinden alarak mektepten ayrıldık. Sınıfımızdaki talebelerden 1'den 80 numaraya kadar olanlar leylî meccanî, yani parasız yatılı, 80'den 100'e kadar olanlar da neharî, yani gündüzcü idi.
Okulda bir de kütüphanecimiz vardı. Nusret Bey. Neredeyse bütün talebeyi numarasıyla bilirdi. Mezun olduktan yıllar sonra bile Mülkiyeye her gittiğimizde bize numaramızla hitap ederdi.
Mülkiye'nin kendine mahsus örfleri, adetleri, Enderun'dan gelen bir özelliği vardı. Bunlardan biri daima kapısında durmakta olan bir fayton'a sahip olmasıydı. Hatıra olarak eskiden kalmış olduğu için satılmamış, bir bakıma makam arabası gibi mektep müdürüne tahsis edilmişti. Müdürümüz okula bu faytonla gelir giderdi. Şimdi ne durumdadır, ne olmuştur bilemem ama bütün bunların Osmanlı dönemi geleneklerinden kalma bakiyeler olduğu açıktır.
Mülkiye Mektebi binası, biri dersaneler bloku, diğeri de yatakhaneler bloku olmak üzere iki kısımdı. Yatakhaneler kısmında dört tane koğuş vardı. Her sınıfa ayrı bir koğuş tahsis edilmişti. Sınıftaki 80 talebeye ait yataklar koğuşa yirmişerden dört sıra olarak birbirine bakan ikişerli sıra halinde yerleştirilmişti. Böylece 80 kişi bir arada kalır, gece saat 10'da yatılırdı.
Sabah jimnastiği yapmak isteyenleri İhsan Telli adındaki idman öğretmenimiz çalıştırırdı. Bu zat bize Gazi Terbiye Enstitüsü'nden gelmişti. Sabah erkenden gelir, idman yapacakların karyolalarına tık tık vurur, bizler de hemen kalkardık. Okul bahçesinin karşı tarafında okula ait bir kapalı spor salonumuz vardı. O zamanlar bir Harbiye'de, bir Gazi Terbiyede, bir bizde, bir de zannederim Y. Ziraat Mektebinde spor salonu vardı. Yatılı öğrenci okutan bu okulların spor salonlarının olması güzel bir özellikti. Devlet burs vermezdi ama baktığına da güzel bakardı.
Spor salonumuz ders zamanları dışında hep açıktı ve talebeye hazır beklerdi. İstediğimiz zaman gider, eşofmanlarımızı ister, onlar da istediklerimizi derhal yerine getirirdi. Spor salonunun da bir kapıcısı vardı. İri yarı, doğulu, çok efendi ve dindar bir insandı. Bu hizmetlilerin hepsi Mustafa Efendi tarafından özenle seçilmişti. Eşofmanlarımızı ve hangi sporu yapmak istiyorsak onunla ilgili araç ve aletleri bize o verirdi. Jimnastiğimizi yapar, duşumuzu alır, malzemeleri iade eder ve okula dönerdik.
Dershane binasında alt taraftaki kapıdan içeri girdiğimizde karşımıza geniş bir hol çıkardı. Derslerden ve yemeklerden sonra talebeler orada karşılıklı volta atarlardı. O arada da “Türkiye'yi nasıl kurtaracağız?” diye sürekli tartışır, fikir teatisinde bulunurduk. O gezintilerdeki bütün konuşmalarımız ciddi ve muhtevalı olur, mâlâyânî hiç bir şey konuşmazdık.
Üst katta dershaneler bulunurdu. Dersanelerin önünde de her talebeye ait bir kitap dolabı bulunurdu. Herkes kitaplarını oradan alarak derse girer, dersden çıkınca da onları tekrar yerine koyardı. Okuma salonu da yine üst kattaydı. Talebe ağzında “inekhane” olan bu mekân, bizim ders çalıştığımız yerdi.
Genel olarak mektepte disiplinli bir hayat vardı. Sabah idmana gidenler eşofmanlarını alır, arkadaki toprak tepeye varırdı. Toprak tepe denen Cebeci sırtlarındaki bu boş arazi her türlü jimnastiğe münasip bir alandı. Oraya çıkar, yürüyüş yapardık. İhsan Telli Hoca'mız başımızda olduğu halde oradan döner, bu sefer de spor salonunda spor yapardık. Sonra da duşumuzu alır, elbiselerimizi giyer, kahvaltı için yemekhaneye giderdik. Saat dokuza doğru dersaneye geçerdik. Yukarı katta dersler başlar, öğlene kadar devam ederdi. Bazı günler öğleden sonra da ders yapılırdı. Boş zamanlarda isteyenler ders aralarında veya yemek vakitlerinde tekrar spor salonuna gidebilir, ya da yemekten sonra bir veya yarım saat kadar gezinti yapabilirdi. Sonra okuma salonlarına geçilir, saat ona kadar da orada ders çalışılırdı. Saat onda okuma salonları ve dolayısıyla okul kapanırdı.
Yatakhanelerimizde elbise dolaplarımız vardı. Benim numaram 517 idi. Yanımda 518 numaralı Nusret Erman, onun yanında da 519 numaralı Ahmet Nalçacı vardı. Nusret Erman arkadaşımıza şair derdik, sonraları vali oldu. Ahmet Nalçacı da Konya belediye reisliği yaptı. Rahmetli Nalçacı Konya'yı imar eden ve Konya'da ismi hayırla yadedilen ilk belediye reisidir. Ney çaldığı için ona Kavalcı Ahmet derdik. Dolabına oturur, yatmadan önce ney çalardı. Halen hayatta bulunan eski valilerimizden Ziya Çoker de mandolin çalardı. Böylece bir süre orada eğlenir, sonra yatakhaneye giderdik.
Başladığımız ilk sene, Türkiye'nin her tarafından gelmiş talebeler olduğu için evvelâ hafif bir bölgecilik oldu. Meselâ İstanbul, Ankara ve İzmir'den gelen şehirli çocuklar kendilerini biraz üstün görüyorlardı. Taşradan veya doğudan gelenler ise biraz daha farklı görülüyordu. İlk yıl böyle olduğu halde ikinci sene herkes birbiriyle kaynaştı, yavaş yavaş dostluk ve arkadaşlıklar ilerledi, aramızda çeşitli fikir grupları teşekkül etti.
Aramızda Sivas Lisesinden yedi talebe vardı. O zamanlar Sivas Lisesi de, Haydarpaşa, Daruşşafaka, Kabataş, İzmir Atatürk ve Ankara Liseleri gibi kuvvetli bir liseydi. Tabii, Galatasaray'dan, Saint Joseph'ten de talebeler vardı. Onlar ayrı bir baş çekerlerdi. Genellikle bu talebeler Mülkiye'nin Siyasî şubesine giderlerdi. Anadolu'dan gelip Hariciye şubesine girenler de vardı. Meselâ Hikmet Özkan Mersin'den gelip Hariciye şubesine girenlerdendi. O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi olmadığı gibi, Robert Koleji'nin esamesi de okunmazdı.
Böylece ikinci ve üçüncü sınıflarda muhtelif gruplar teşekkül etti. Bu durum yemekhane gruplarının teşekkül etmesiyle devam etti. Masalar dört kişilik olup belirlenen kişiler devamlı aynı masada yemek yerlerdi. Yemekhaneyi, daha doğrusu Mülkiye'nin bütün iç işleyişini son sınıf talebesi yönetirdi. O yüzden talebe seçimleri çok muazzam olurdu. Partiler gibi çeşitli gruplar çıkar, programlarını ilân ederler, karşılıklı gündelik gazeteler basılır, duvarlara asılır, reklâm ve propagandalar yapılırdı. Başkan seçilen talebe gayet otoriter olur ve çok sayılırdı.
Yemekhane nöbeti son sınıftan bir talebeye verilir, hangi yemeklerin pişeceğini bu yemekhane sorumlusu tayin ederdi. Yemekhane gibi spor salonu ve kütüphane ile ilgilenecek diğer sorumluları da talebe cemiyeti belirlerdi. Kısacası mektepte bayağı teşkilâtlı bir Talebe cemiyeti yönetimi vardı. Bu durum mektebin iç işleyişinde bariz bir şekilde hissedilir, müdürden fazla teşkilâtın sözünün geçtiği intibaı uyanırdı. İç işleyişin geri kalan kısmı da ser (baş) hademe Mustafa Efendi'nin iktidarına kalırdı. Mektep Müdürü bu sahalarda çok sembolik dururdu.
Yemekhanedeki masamızda biz de dört kişiydik. Ben ve Ethem Boysan Vefa'dan, Ahmet Saruhan ve Nejat Bengül de Ankara Maarif Cemiyeti Koleji'ndendi. Şimdiki adı TED Koleji olan Maarif Cemiyeti Koleji, şimdiki adı Türk Eğitim Derneği olan eski Türk Maarif Cemiyeti'nin kurduğu bir mektepti. Türk Maarif Cemiyeti Koleji, Ankara'nın en iyi okullarından biriydi. İşte, iki masa arkadaşımız da bu itibarlı kolejden gelmişlerdi. Ahmet Saruhan Bulgaristan muhaciriydi. Oradan gelmiş, devlet onu Maarif Kolejine yerleştirmiş, o da buradan mezun olarak Mülkiye'yi kazanmıştı. Aynı okuldan gelip masa arkadaşımız olan diğer kişi de Rahmetli Nejat Bengül'dü. Çok müstait bir çocuktu. Fevkalâde güzel bir iktisat kafası vardı. İktisat teorisinde bir yıldızdı. Bu arkadaşımız daha sonra İstanbul Üniversitesinde, bizim fakültede iktisat doktorası yapmış, tezini de faiz teorisi üzerine yazmıştı. Güzel bir kitaptır. Sonra Amerika'ya gitti, Boston'da MIT'de doktora sonrası çalışmalar yaptı. Matematiğe fazla daldı ve kendini çok yordu. Derken bir erken bunama hastalığına müptela oldu. Sadun Aren'le de komşu oturuyorlardı. O vakitler Sadun Aren'in komünistliği de tesadüfen ortaya çıkmıştı. Sadun Aren'in onu hep işlediği, “Bir gün gelecek Altındağ bütün Ankara'yı işgal edecek, oradaki fakirler Ankara mıntıkalarını şöyle yapacak, böyle yapacak” diye korkuttuğu söylenirdi. Çocuğa bir bedbinlik arız olmuş olacak ki, bir müddet sonra Neşat Bengül hava gazını açarak intihar etti. Yemekhane arkadaşlarımı da bu şekilde yad etmiş oldum. Üçü de vefat etti. Allah rahmet eylesin.
Mülkiye'de bir de basket takımımız vardı. Talebe olarak üç şey yapardık: Ya ders, ya münazara, ya da spor... Şehre inmeye izin verildiği geceler haftada bir kere de sinemaya giderdik. Bazen de yemekten sonra içerideki holde değil, Cebeci'deki caddede biraz yürürdük. Bütün eğlencemiz bunlardı. Enderun kadar olmasa da maddî bakımdan ondaki disipline yakın bir hayat yaşardık. Tek bariz farkı, Enderun'daki manevî tarafın buradaki mektep hayatımızda mevcut bulunmamasıydı. Ne Kur’ân, ne tecvit, ne de diğer dinî ilimlere ait bir dersimiz vardı. Tam bir materyalist eğitim uygulanıyor, talebeye ruhanî hiçbir bakış açısı verilmiyordu.
Bir gün Bedri Ruhselman diye bir zat zuhur etti. O vakitler Ankara'da “Ruh çağırma” diye bir moda çıkmıştı. Kendini medyum olarak takdim eden bazı kişilerin ruh çağırma seansları tertip ettiği ve bazı ölmüş kişilerin bu medyumlar aracılığı ile orada hazır bulunanlara mesajlar gönderdiği iddia ediliyordu. Ölmüş bir zatın ruhu bu medyumların ruhunda tecelli ediyor, böylece medyumun ağzından kendi fikirlerini dökmeye başlıyordu. Meşhur millî şairlerimizden Enis Behiç Koryürek de bu yolla ruhuna intikal eden duygularla bir sene içinde muazzam kitaplar yazmıştı. Hepsi dinî, manevî ve ruhî muhtevası olan kitaplardı ki, onun hiç sahası değildi.
İşte böyle bir dönemde Talebe Cemiyeti Bedri Ruhselman'ı Mülkiye'ye bize de konferans vermesi için çağırdı. Aynı zamanda veliler de davet edilmişlerdi. Gece saat on ikiye geldiği halde konferans devam ediyor, salonda çıt bile çıkmıyordu. Maneviyata susamış millet sanki kendi ruhunun varlığını hissediyordu. Konferansın mevzuu da zaten ruhun varlığını tabii ve mekanik olarak izah etme üzerineydi. Bir takım unsurların (elektrik gibi) mevcut olup gözle görülememesi gibi, ölülerin ruhlarının da var olduğu, ama tarafımızdan görülemediği anlatılıyordu. Biz göremesek de onların bizi gördüğü, o ruhlarla yaşayan ruhlar arasında bir irtibat kurulabileceği iddia ediliyordu. Buradan hissikablelvuku meselesine geçiliyor, bu meyanda çeşitli vakalar zikredilerek hissikablelvuku denen önsezinin gerçekliği isbat edilmeye çalışılıyordu.
Bu gibi konuların izah edildiği konferansı iki gece tekrar ettirdik. Sonra bu zat aynı konular hakkında Ankara radyosunda da konuşmalar yaptı. Dikkate şayan olan durum, o materyalist dönemde ruhun varlığını isbat etmeye çalışan böyle bir konuşmaya izin verilmiş olmasıydı. Bu sebeple konferans fevkalâde enteresan ve calib-i dikkat olmuştu. Hem engellenmemesi, hem de Mülkiye'de verilmiş olması, artık devletin de yetiştireceği elemanlara bunların anlatılmasını uygun bulduğunu gösteriyordu. Bu hadise, 1947'lerde, Şemsettin Günaltay'ın dönemlerine doğru olmuştu. Nitekim biz kaymakamlık kursuna başladığımızda o ve “Otuz Beşler” denen Nihat Erimler, Kasım Gülekler iş başına geçmiş bulunuyordu.
Mektepte dersler çok sıkıydı. “Üssü Mizan” denen bir not değerlendirme sistemi vardı. Bu sistemi Ali Fuat Başgil Hoca'nın kendi müdürlüğü zamanında geliştirdiği söylenirdi. Bu sisteme göre sene sonunda bütün derslerin ortalamasının 10 üzerinden 7 tutması gerekiyordu. Meselâ, yedi ders mi vardı, öyleyse talebe toplam 70 rakamını tutturmak zorundaydı. Hiç kırık notu olmasa dahi, yetmişten bir not eksiği olursa yedisinden de kalmak durumuyla karşılaşılıyordu. Diyelim ki, on dersten toplam seksen tutturmuş ama birinden dört almış; bu durumda sadece o dersten ikmale kalıyordu. Ama eğer toplam altmış dokuz almışsa, bu durumda yedisinden birden ikmale kalıyordu. İkmalde de kalırsa okuldan bütünüyle tart olunuyordu. Ara sıra Hukuk Fakültesi'ne gittiğimizde oranın şartları itibariyle kendi okulumuzdan çok daha kolay olduğunu müşahade ederdik.
Okulda namaz kılma odamız olduğu gibi, ütü odamız da vardı. Gider gömleklerimizi orada ütülerdik. Gömleklerimiz eskiyince yakalarını ters çevirirdik. İtiraf etmeliyim ki, çocuklara iyi bakılırdı. Her sene elbise için talebelere kumaş verilirdi. Çeşitli kumaşlar gelir, aralarından istediğimiz renkteki kumaşı seçerdik. Ya bize bir terzi gösterirler, “İstersen git, terzide ölçünü aldır ve diktir” derlerdi veyahut da bizi tamamen serbest bırakırlardı. Bizden evvelki dönemlerde kaymakamlara melon şapka da verildiğini duymuştuk.
Okulda türlü türlü rivayetler duyardık. Meselâ ekmek kadayıfı kaymaksız çıktığı için son sınıfın boykot yaptığı dilden dile söylenirdi. Okulda demokratik bir yapı vardı. En azından şimdikinden çok daha demokratik bir ortam vardı.
Okulla anlaşmalı bir dişçimiz de vardı. Dişlerimizi ona muayene ettirir, ona yaptırırdık. Muayene de, tedavi de parasızdı. Her sahada organize bir teşkilât vardı. Sınıf içinde de çeşitli gruplar oluşmuştu. Biz de sonlara doğru bir fikir grubu oluşturmuş, her hafta kendi aramızda toplanır olmuştuk. Grubumuzun fikrî eksenini millî meseleler oluştururdu. Belirlenen vakitte toplanır; birimiz bir mevzu hazırlar, sonra da o mesele hakkında tartışır ve fikir teatisinde bulunurduk. Dersler zaten kafi derecede ağırdı. Buna rağmen derslere ilave olarak kendimiz de bir mevzu seçer, o mevzu hakkında bir ödev hazırlardık. Üçüncü ve dördüncü sınıflarda ayrıca seminer görevlerimiz olurdu. O vakit master programı yoktu. Fakülte bitirilince doğrudan doktoraya girilirdi. Fakat Mülkiye'nin üçüncü ve dördüncü sınıflarında derslere ilâveten sonradan bir nevi master programı gibi sayılan bir seminer programı açılmıştı. İsteyen talebe bu seminerlere de katılır, kendisine verilen bir konuda ödevini hazırlar, sonra da bu ödevi sınıfta talebenin önünde savunurdu. Doktora için İstanbul'a geldiğimde o seminerler iki yıllık Doktora ders programımın birinci yılı olarak kabul edilmiş, böylece doğrudan ikinci yılın doktora programına girmiştik. O seminerlerde hazırladığım iki mevzu hâlâ hatırımda olduğu gibi, dokümanları da arşivimde mevcuttur. Seminer ödevlerini İktisat ile İdare Hukuku'ndan seçmiştim.
Birisi Türkiye'de turizm mevzuuydu. Semineri yöneten Prof. Dr. Muhlis Ete Hoca'mız İktisat Bakanlığı yapmıştı. Bizi hep böyle tatbikata yönelik meselelerle uğraştırırlardı. Ya mevzuatla ya da iktisadî politikayla ilgili şeyler hazırlardık. Konuları kendi temayülümüze göre serbestçe kendimiz seçerdik.
Seçtiğim ikinci ödev ise “Türkiye'de Asar-ı Antika Nizamnamesi ve Abidelerimiz” ile ilgili bir konudaydı. Eski eserlere bu konuya dayanarak merak sarmıştım.
Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçerken bir gençlik hevesine kapılmış, sporla ilgili bir organizasyona girişmiştik. Spora ve sporculuğa uzak bir kişi değildim. Niyetimiz konaklaya konaklaya Ankara'dan İstanbul'a yürüyerek gitmekti. Sene içinde gerekli organizasyonu başlatarak konu ile ilgili bir heyet kurduk. Bu heyet hem yürüyerek İstanbul'a gidecek şahısları, hem de yürüyüşteki görev dağılımını tesbit etti. Kimin yemek pişireceği, kimin servis yapacağı, kimin çadırları kuracağı ve toplayacağı dahil, yapılması iktiza eden bütün ameliyeler planlandı. Bakanlıklara gidilip çadırlar tedarik edildi, yol üzerindeki illerin valileri ile yazışmalar yapıldı. Yürüyüşe katılmaları planlanan kişilerin sayısı yaklaşık olarak yirmi ile otuz arasındaydı. Sınıfımızın mümessili Fikret Güral adında bir arkadaşımızdı. Bayağı otoriter bir şahıs olmakla beraber iyi bir idareciydi. Öyle ki, talebeler kendisine “Hitler öldü, yaşasın Fikret Güral!” diye takılırdı. Biraz yaşlıca ve saçı döküktü ama kendini saydırmasını iyi bilirdi. Bütün hazırlıkları yapıp işi kotaranlardan biri de oydu. Ne yazık ki, tam hazırlanılmış yola çıkılacakken bizim heyetin yarısı üssü mizan sisteminin gadrine uğradı. Daha önce de dile getirdiğim gibi, ortalamayı tutturamayan heyet arkadaşlarım yedi dersden birden ikmale kaldılar. Böylece çadırların nerelere kurulacağı teferruatına varıncaya kadar planlanan bu yolculuk sırf bu yüzden akamete uğramış oldu.
Okulda önceden belirlenmiş bir vize imtihanı sistemi yoktu. İmtihanlar normal olarak Haziran ve Eylül ayında yapılırdı. Vize imtihanına benzeyen imtihanlara ise Şubat ayında girilirdi. Fakat bu imtihanların hangi dersten ve hangi gün yapılacağı önceden haber verilmez, sadece imtihan haftasının tarihi ilân edilirdi. Meselâ o sene kaç ders görüyorsak o derslerden ikisinden imtihan edilir, fakat bu iki dersin hangileri olacağını ve hangi gün imtihan edileceğimizi önceden bilmezdik. Meselâ sadece Şubatın 15. veya 20. günü ile başlayan haftanın imtihan haftası olduğu ilân edilirdi.
Üstelik o sırada dersler devam eder, kesilmezdi. Her sabah tahtaya bakar, bir imtihan ilânı var mı diye incelerdik. Bazen sabahleyin kalkar bakardık ki, üçüncü sınıfın o gün imtihanı var. Apar topar doğruca sınıfa giderdik. Buna rağmen hâlâ ders belli olmamış olurdu. Derken talebenin biri çağırılır, imtihan olacağımız dersle ilgili ona kura çektirilirdi. Meselâ kurada Ceza Hukuku çıkmış olsa, “Haydi, açın bakalım kağıtlarınızı” denir, ceza hukuku ile ilgili sorular yazdırılırdı. Aradan birkaç gün geçer, tahtaya yine bir ilân yazılmış olurdu. Böylece iki kere bu usulle imtihan edilmiş olurduk. Onlardan aldığımız notların ortalaması da bir ders notu olarak yıl sonunda üssü mizana dahil edilirdi.
Böyle bir usulün avantajı şuydu: Talebe sadece sene sonu imtihanına güvenerek tembellik etmez, sene içi imtihanı hesap ederek ilk yarıda da derslerine hazırlanmış olurdu. Böylece ilk yarının derslerini öğrendiği için ikinci yarıda daha dengeli bir çalışma düzenine girer, neticede daha başarılı olurdu.
Mülkiye'de girdiğim bir İngilizce imtihanın kâğıdı hâlâ yanımda durur. Yabancı dil öğrenmeye o vakit de önem verildiği için bize her gün İngilizce okuturlardı.
Sakladığım imtihan kâğıtlarından biri de İktisat dersimize aittir. Yıllar sonra dokümanlarım arasından onu bulup okuduğumda, hakikaten duygulandım, sorulan sualler kadar verdiğim cevapları da enteresan ve muntazam buldum. Henüz birinci sınıf talebesi olduğumuz o yıl, İktisat hocamız Fethi Çelikbaş'ın bize sorduğu sualler şunlardı:
Soru 1: Paranın iç kıymetine tesir eden sebepler hangileridir?
Soru 2: Bankaların aktif ve pasif muameleleri hangileridir?
Soru 3: Borsa nasıl bir pazardır?
Suallere şöyle cevap vermişim:
Cevap 1: Paranın iki türlü kıymeti vardır. Paranın harici kıymeti, yani kambiyo kıymeti, paranın iç kıymeti. Paranın iç kıymetine tesir eden muhtelif amiller vardır. Bu amilleri belirtmek için muhtelif nazariyeler kurulmuştur. Evvela, paranın kıymetine paranın miktarı tesir eder. Para miktarının paraya olan ihtiyaçtan fazla artması, piyasadaki parayla mallar arasındaki tevazünü bozar. O zamanki piyasada normal bir zamanda muayyen bir para miktarına mukabil, muayyen mal miktarı vardır. Eğer aradaki nispet bozulmaksızın ikisi de artarsa mesele yoktur. Fakat mal miktarının aynı kalıp para miktarının artması neticesinde, arz ve talep kanununa göre paraya olan talep azalır, malların fiyatı artar, paranın kıymeti düşer. Bu görüşe dayanarak ve başka amilleri nazar-ı itibara almayarak paranın miktarı teorisini kuranlar, “Paranın kıymeti para miktarıyla ters orantılıdır” demişlerdir. Yani, mal miktarı aynı kalıp para miktarı 100'den 200'e çıkarsa, paranın kıymeti de 100 orandan 50'ye iner demek istemişlerdir. Hâlbuki para miktarı para kıymetine tesir etmekle beraber diğer başka tesirler de vardır ve para miktarıyla kıymeti arasında böyle kati bir nispet kurulamaz.
Paranın tedavül sürati de paranın kıymetine tesir eder. Paranın tedavül sürati, paranın el değiştirmesi, elden ele geçmesidir. Paranın tedavül sürati artınca herkes parasını elinden çıkarıyor demektir. Bu durumda mallara olan rağbet artmış demektir. Şu halde para miktarının artması, ona kıymetini düşürme cihetinde bir tesir yapar ve enflasyondaki gibi eşyanın fiyatları artar. İşte, iktisatçılar para miktarı, paranın tedavül sürati, vasati fiyat seviyesi ve mallar üzerinde yapılan muamele miktarı gibi hususları ele alarak paranın kıymetine dair bir takım formüller ortaya koymuşlardır.
Elli sene evvelki Mülkiye talebesinin seviyesiyle şimdiki seviyeyi mukayese ettiğimde bir hoca olarak eski durumun daha iyi olduğunu ifade etmek durumundayım. O vakit biz Mülkiyeliler kendimizi Hukuk talebeleriyle mukayese eder, kendimizi onlardan çok ileri görürdük. Prof. Dr. Fethi Çelikbaş bizim hem hocamız, hem de dekanımızdı. Daha önce de arz ettiğim gibi Mülkiye'nin imtihanları çok sıkı olurdu. 1948 yılında Kaymakam Muavinliği yaparken, Fethi Çelikbaş Hocamız o imtihanlara mubassır olarak, yani imtihanda gözetmen olarak beni de çağırmıştı. Bana gönderdiği teşekkür mektubunu hâlâ saklarım. O mektupta aynen şöyle yazmıştı:
Mülkiye'de görenekler çok kuvvetliydi. Başta da arz ettiğim gibi okul başlar başlamaz daha ilk günlerde üst sınıflardaki ağabeyler birinci sınıfları ziyarete gelirdi. Son sınıf talebesi kral gibiydi. Çünkü bütün yönetim onlardaydı. Hepsi de talebe cemiyetinin çeşitli kollarında çalışırlardı. Yakında mezun olacakları için hepsi de birer kaymakam, maliyeci ya da hariciyeci namzetiydi. Kendilerini geleceğin önemli şahsiyetleri olarak görürlerdi. Diğer talebeler onların karşısında hazırol vaziyetinde beklerler, konuşmalarını o vaziyette yaparlardı. İlk sene çeşitli şahıslar gelir, birinci sınıflara günlerce konferans verirlerdi. Meselâ dışarıda Mülkiyeli rozeti taşıyan birini gördüğümüzde, derhal hürmetle selam verirdik.
Talebe cemiyeti için her sene seçim yapılırdı. Başkan, üçüncü ve dördüncü sınıflardan çıkan adaylar arasından seçilirdi. Talebe seçimi hemen hemen son sınıf talebesinin elindeydi. Adaylar üçüncü sınıfı bitirenlerin arasından seçilir, seçilen bu kişiler son sınıfa geçtikten sonra okulu yönetmeye başlarlardı.
Yastık kavgası da Mülkiye'deki gelenekler arasındaydı. Mütalâa salonu dediğimiz okuma ve etüt salonlarında hepimizin birer yastığı bulunurdu. Otururken onları arkamıza koyar, böylece kısmî bir konfor sağlamış olurduk. Belli zamanlarda, bölümler, şubeler arasında yastık muharebeleri olurdu. İdarî şube, siyasî şube, malî şube arasında günlerce evvelden protokoller hazırlanır, karşılıklı anlaşmalar yapılmaya, ittifaklar sağlanmaya çalışılırdı. İki sınıf birleşip öbürünü karşısına almaya uğraşır, notalar verilir, sonunda umumiyetle antlaşma sağlanamaz, iki şube diğerinin aleyhine olacak şekilde bir gece taraflar yastıklarla birbirine girerdi. Silahların yastıklardan oluştuğu bu muharebelerde kayda değer hiç bir müessif hadise olmazdı. En ağırı bir tarafın diğerini esir alması sayılır, daha sonra esirler de serbest bırakılırdı. Çocukça görünmekle beraber enteresan olan bu gelenek böylece devam eder giderdi.
Tabii, o sıralar Mülkiye'de spor da yapardık. Sporun diğer türleriyle meşgul olsak bile asıl meşgalemiz basketbol olurdu. Sabah sabah Mülkiye'nin arkasındaki Topraktepe'ye tırmanır, gençliğin verdiği cesaretle Ankara'nın ayazında çeşitli yürüyüşler yapardık. Ankara'nın soğuğunun ne yaman olduğunu daha ilk sene öğrenmiştim. Kış olduğu halde o kış –paltomuz olmasına rağmen– palto bile giymemiş, Ankara'nın o müthiş soğuğunu paltosuz geçirmiştik. O kış, Ankara çapında düzenlenen 5 kilometrelik yürüyüş müsabakasına da katılmıştım. İnsan yürüyüş sırasında koşmaya can attığı halde koşamazdı, çünkü ayakları fazla açmak bu müsabakanın kaidelerine uygun değildi. Faul sayılırdı.
O zamanlar basket sporunda Ankara'da Mülkiye ile Harbiye, İstanbul'da ise Galatasaray ile Beykoz çekişirdi. Galatasaray'da Dr. Ali Uras ve Kerim, Beykoz'da da İbrahim adlı sporcular meşhurdu. İbrahim'in boyu 1.70 m. civarında olduğu halde çok iyi bir basketçi idi. Mülkiye'nin en iyi basketçisi olan Nezihi'nin boyu da 1.70 m. civarındaydı. Çok uzun boylu basketçi modası dünyada henüz bugünkü kadar yaygınlaşmamıştı.
Yıl sonunda Türkiye çapında basket müsabakaları yapılırdı. Mülkiye'den de iki basket takımı çıkarmıştık. Bu sebeple o yıl müsabakalara iki takımla girmeye karar vermiştik. Fakat bize aynı isimle iki takımla giremeyeceğimizi, ikinci takım için başka bir kulüp bulmamız gerektiğini söylediler. O sıralarda Hacettepe kulübü Ankara'da oldukça büyük bir şöhrete kavuşmuştu. Futbolda başa güreşiyordu. Hacettepe o zamanlar Cebeci'nin karşı tarafında ormanlık bir yerdi. Henüz Hacettepe Üniversitesi diye birşey yoktu. Bizim eski Kasımpaşa gibi orası da bir külhanbeyi yatağıydı. Bu yüzden genç kızlar o ormanlık yerden kolay kolay geçemezdi. Ne var ki, futbolda ileri gitmişler, Ankara'nın en iyileri arasına girmişlerdi. Bize “Öyleyse basket müsabakasına bizim adımıza girin. Böylece Hacettepe'nin de bir basket takımı olsun” diye bir teklifte bulundular. Biz de kabul ettik. Gidip lisanslarımızı çıkardık, Hacettepe takımı olduk. Benim de bu klübe ait bir basketbolcu lisansım vardır, hâlâ durur. Nihayet müsabaka için sahaya çıktık, oyunun başlamasını beklemeye başladık. O sırada paçaları otuz santim, bıyıklı ve bıçkın tipli Hacettepeliler sahaya doldular. Yanımıza geliyor, “Abi, bir şey lâzım mı?” diye soruyorlardı. “Yok” dedik, “bir şey lâzım değil.” Ama ne desek nafileydi. Oturup sakin sakin seyretseler her şey yolunda gitmiş olacaktı. Ne var ki, garip tezahüratlarda bulunuyorlar, basket olunca “Gooool” diye bağırıyorlardı. Hülasa, çok enteresan bir maç olmuştu.
Ama ne olursa olsun spora önem veriliyor, böylece çocuklar şehevani faaliyetlerden alıkonulmuş oluyordu. İyi bir girişim olmakla beraber manevî tarafı yoktu. O taraf kişinin kendi müktesebatında varsa ne âlâ, yoksa ancak bedenî terbiye ile yetinilmiş oluyordu.
Hocalar arasında çok enteresan olanları vardı. Onlardan biri Maliye hocamız Fadıl Hakkı Sur idi. Her zaman kruvaze elbise giyen çok esprili bir insandı. Derste devamlı espiriler yapar, Maliye konularını herkese sevdirirdi. Bu sebeple hiç kimse o dersi kaçırmazdı.
Nihayet 1946 yılında Üniversite Kanunu çıktı. Kanun müzakere edilirken Meclis'e gitmiş, Rahmetli Hamdullah Suphi Tanrıöver'i dinlemiştik. Üniversite muhtariyetinin kanunlaştığı o müzakereler esnasında Meclis tamamen dolmuştu. Bütün talebe meclise üşüşmüş, müzakereleri yakından takip etmişti.
O kanunla beraber Siyasal Bilgiler Okulu, fakülte oldu. O arada Mülkiye'deki bir çok şahıs da doktora yapmadan doçent olmuştu.
Belirtmem gerekir ki, Mülkiye'de gerçekten de güzel bir talebelik hayatımız oldu. Her şeyden önce Mülkiyelilik diyebileceğim güzel bir topluluk şuuru vardı. Bu şuur talebeleri birbirine bağlar, spor müsabakaları ile bu bağlar daha da kuvvetlenirdi. Spordaki en güçlü rakiplerimiz basketbolda Harbiye ve Gazi Terbiye Enstitüsü, voleybolda ise Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi idi. İyi hatırlarım, orada Edmurd adında İsviçreli güçlü bir oyuncu vardı. Futbolda da Ziraat Fakültesi kuvvetliydi. Maçlar başlamadan önce çeşitli hazırlıklar yapılırdı. Önceden şarkılar bestelenir, besteler prova edilir, trene veya otobüslere binilir, maçlara grup halinde gidilirdi. Bir bando takımımız vardı. Bando önde yürür, arkasından asistanlar, onların arkasından da talebeler grup halinde giderlerdi. Bir bakıma sıcak bir aile duygusu ile hareket edilirdi. Bu eski ve geleneksel mektep kültürümüz, Amerikalılar tarafından Boğaziçi Üniversitesi ile beraber ters yönde işlenmeye, talebede yabancı bir şuur meydana getirilmeye çalışıldı. Mülkiye gibi okulların ise Osmanlı'dan kalan bir bakiyesi vardı. Bu itibarla, o günkü hatıraları yaadettiğim zaman içim çok hoş hislerle doluyor.
O zamanlar okulda profesyonel bir profesör kadrosu mevcut değildi. Ne ders kitabı, ne de profesör vardı ama çalışkan mı çalışkan bir talebe kitlesi vardı. Öyle ki, hocaları sıkboğaz eder, illâ not vermeleri için eteklerine yapışırdık. Anlattıkları dersin notlarını ister, alır almaz daktilo bilenler ve bilmeyenler diye sınıfça ikiye bölünürdük. Okul bizim sınıf için bir daktilo makinesi tahsis etmişti. Ayrıca bir de daktilo odamız vardı. Hocaların ders notlarını alır, daktilo bilenler daktilonun başına geçer, el yazması notları daktiloya çekerlerdi. Diğer grup da daktilo edilen sayfaları alır, onları tashih ederdi. Bir de teksir makinemiz vardı. Notlar bu makinede çoğaltılır, sonra sınıftaki sıraların üzerine numara sırasıyla yayılırdı. İş, numara sırasıyla birer birer alıp onları takım haline getirmeye kalırdı. Tabiatıyla bu da yapılır, herkes sırayla gelerek ilgili sayfaları toplar ve bir takım yaparak alır giderdi. Böylece her talebe o dersin notunu elde etmiş olurdu. Ondan sonra bu sayfaları zımbalar, ilkel de olsa kitap haline getirmiş olurduk. Neticede bütün notları talebe bizzat kendisi çoğaltır, daktiloya verilen parayı da maaşlarımızdan keserek öderdik. Çünkü daktilo eden de, teksir eden de çalışmış olurdu. Kısaca özetlemek gerekirse, devleti yönetmeye talip bir kadro olan Mülkiye talebeleri kendi aralarında organize olur, imece usulüyle sınıfça not işini hallederdi. Bir bakıma mektepte öğrendiklerini kendi hayatında tatbik etmeye çalışarak kendilerini yetiştirmiş olurlardı. Bütün bu süreçler katılımcı ve demokratik bir yapı içinde aksamadan işlerdi. Bu durum diğer okullara göre de iyi bir örnek sayılırdı. İstanbul Üniversitesine geçtiğimde böyle bir örneğin orada olmadığını özellikle belirtmek isterim.
5. Lisans: Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi (muadelet), 1950.
Kaymakamlık kursuna devam ederken aynı zamanda Hukuk Fakültesi'ne başvurarak hukuk muadeleti imtihanlarına da girmiştim. Mülkiye'de Hukuk Fakültesi'ndeki derslerden yedi tane dersimiz eksik olduğu için bu eksikliği ancak o derslerden imtihana girerek tamamlayabiliyorduk. Eğer başarırsak hukuk muadelet hakkı elde edebiliyorduk. Dört aylık süre içinde hem kursa devam etmiş, hem de bu imtihanlara girmiştim.
Bu farklı derslerden bazıları Türk Hukuk Tarihi, İş Hukuku, Hukuk Felsefesi gibi derslerdi. Hocalardan biri Alman Prof. Hirsch idi. Profesör Coşkun Üçok (kendisine paketle gönderilen bir bombanın patlaması neticesinde vefat eden Prof. Dr. Bahriye Üçok'un eşi) o sırada Hirsch'in asistanıydı. İş Hukuku hocası da Yavuz Abadan'dı. Her dersten, önce yazılı, sonra sözlü olmak üzere ikişer defa imtihan yapılıyordu. Galiba yazılıdan en az beş, sözlüden de yedi almak gerekiyordu. Birinden eksik puan alındığı takdirde hepsinden kalınıyordu. Hukuk muadeletiyle avukatlık hakkı da verileceği için talebeyi çok sıkıyorlardı. Ayrıca Mülkiyelilere bu hakkı vermeyi de istemiyorlardı.
Umumiyetle hocalar imtihana gelmiyorlar, arkalarından koşuşturarak onları imtihana getirmeye çalışıyorduk. İmtihana girenler içinde Mülkiye kökenli olan Maliye Teftiş Heyeti Reisi de vardı. Diğerleri de umumiyetle onun gibi birer devlet memuru idi. Sonraları profesör olan Avni Zarakol da onlardan biriydi.
Bir gün Hukuk Başlangıcı dersinden sınava girmek üzere sınıfın önünde hocanın gelmesini bekliyorduk. Sözlü imtihanlar sırasında hocalar pek nazlı olurlardı. O sırada Alman hoca Prof. Hirsch önümüzden geçti. Onun dersini verdiğimiz için rahattık. Bize orada niye beklediğimizi sordu. İmtihana girmek için bekleştiğimizi söyleyince, hangi dersten gireceğimizi öğrenmek istedi. Hukuk Başlangıcı dersi diyince “Ne?” diye şaşkınlık gösterdi. Şaşkınlığını mucip olan durum, onun girdiği Hukuk Felsefesi dersini verdiğimiz halde, Hukuk Başlangıcı dersinden daha yeni imtihana girecek olmamızdı. Sıralamadaki acayiplik onun da tuhafına gitmişti.
Böylece yedi dersin imtihanını da vermiş, hukuk muadelet diplomasını almaya hak kazanmıştık. Avukatlık belgemi de cebime koyduğum için artık moralim son derece yüksekti.
6. Doktora: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, 1955.
1947-1949 yılları arasını kapsayan dönemde İstanbul Üniversitesindeki doktora seminerlerine devam ettim. 1949'da kaymakamlık kursuna katıldım. 1950'nin Nisan ayında ise Kâhta kaymakamlığına başladım. Kâhta kaymakamlığını 1951 yılında girdiğim yedek subaylık devresi takip etti. Yedek subaylıktan sonra 1952-53 yılları arasında Ayancık ve Abana kaymakamlıklarında bulundum. Böylece 1947 Temmuzunda başlayan İçişleri Bakanlığı'ndaki görevim 1953'ün Temmuz ayında sona ermiş oldu. O tarihten sonra da İstanbul Üniversitesinde başladığım görevle ilim hayatı safhası başladı.
Daha önce de belirttiğim gibi, Mülkiye'de yaptığımız seminerler tez olarak kabul edildiği için bizi doğrudan doktoraya alıyorlardı. 8 Aralık 1947'de imtihana girdim ve lisan imtihanını kazandım. Böylece İktisat Fakültesi'nde açılan doktora programına kaydımızı yaptırdık. Aslında memurların bu programa girmesi yasaktı. Fakat mecburi hizmetim Mülkiye'den verilen resmî belgede belirtildiği halde beni kabul ettiler. Zaten diğer talebelerin de çoğu memurdu. Böylece doktoranın ikinci sınıfından başlamış oldum.
Doktora seminerleri için biri mecburi olan üç bölüm seçmiştim. Mecburi olanı İktisat, diğer ikisi ise Maliye ve Sosyal Siyasetti (Bütçe ve Maliye; Sosyoloji ve Sosyal Siyaset). İktisatta doktora dersi olarak “Harp Sonrası İktisadı”, İşletme'de de “Muzaaf Metod Sistemi” diye bir ders okuyorduk. İktisat dersine Prof. Dr. Gerhard Kessler, Maliye dersine Prof. Dr. Fritz Neumark, Sosyal Siyaset dersine yine Prof. Dr. G. Kessler, İşletme İktisadı dersine ise Alfred Isaac giriyordu. Üç hocamız da Alman'dı. O vakit bizim hocalardan Sabri Ülgener ve Orhan Tuna Avrupa'da profesörlük tezi çalışmaları yapmaktaydılar.
Tekrar doktora seminerlerine dönerek biraz da Prof. Kessler'den bahsetmek isterim. Her şeyden önce Kessler'in çok disiplinli bir hoca olduğunu özellikle belirtmem gerekir. Daha ilk gün derse başlarken hepimizi şöyle ikaz etmişti:
Derse devam mecburidir. Bir gün gelmezseniz sene sonunda sertifikanızı imzalamama hakkım olduğunu şimdiden belirtirim. Hiç bir mazeret kabul edilemez. Hasta oldum, annem hastalandı, babam öldü gibi mazeretlerin hiçbirisi geçerli değildir. Kabul edilebilecek tek bir mazeretiniz vardır: O da bizzat kendi ölümünüzdür.
Doktora yaptığımız sırada fakültenin ve hocaların genel durumu böyle idi. Mülkiye'de yabancı dil eğitimi aldığımız halde dilimiz pek işlek olmadığı için Alman hocaların verdiği ödevleri yapmakta bariz bir zorluk çekiyorduk. Ödevi yaparken istifade edeceğimiz kitapların tamamı yabancı kitaplardı. O kitapları aldıktan sonra evvela ilgili bölümleri kendimiz Türkçe'ye tercüme ediyor, sonra da o çevirileri kullanarak ödev metnini hazırlıyorduk. Metni Türkçe olarak kaleme aldığımız için bir de onu sonradan İngilizce'ye tercüme ediyorduk. İtiraf etmek gerekir ki, yabancı lisanımız ödev konularını İngilizce okuyup İngilizce ifade edecek kadar işlek değildi. Ödevler Almanca bilene Almanca, Fransızca bilene Fransızca, İngilizce bilene İngilizce veriliyordu. Her üç dil de geçerliydi. Bu üç dili asistanlar da biliyordu, Kessler de. Seviye yüksekti ama oldukça zorlanıyorduk. Şahsen ben bir taraftan kaymakamlık yapıyor, bir taraftan da ödevleri ve tezleri hazırlamakla uğraşıyordum. Devamlı koşuşturmak zorunda kaldığımız hızlı bir tempo içinde yaşıyorduk.
Diğer hocalar da Kessler ve Neumark gibi disiplinli oldukları için asistanların hepsi de onlarla beraber muntazaman derslere devam ederlerdi. Bir asistanın derse girmemesi olacak iş değildi. Derse en önce asistanlar girer, bir tarafta, talebenin yanında otururlardı. Neumark'ın asistanı, meşhur Fethi Okyar'ın oğlu Osman Okyar Bey'di. Hocanın sorduğu bir suali bilemezsek Neumark derhal ona döner, sualini bir de ona sorardı. O da bilemezse kendisi açıklardı. Talebeyi ve asistanları böyle sıkı yetiştirirlerdi.
ESERLERİ:
Kitapları
1. Bir Ömrün Hikayesi, İşaret Yayınları, İstanbul, 2008
Prof.Dr. Sabahattin Zaim'in Hatıratı niteliğinde olan bu kitap kendisinin 27 bölümlük sohbetlerinden derlenmiştir. İki yıla yakın süren çekimler, ardından bir yıla yakın bir tashih süreci sonrasında titizlikle hazırlanan bu hatıratın son noktasını Prof.Dr. Sabahattin Zaim vefatınandan az önce hastaneye yatırılırken koymuştur. Ne yazıkki bu kitabın basılmış halini görmek kendisine nasip olmamıştır.
2. Türkiye'nin Yirminci Yüzyılı, İşaret Yayınları, İstanbul, 2005
Prof. Dr. Sabahattin Zaim'in en belirgin özelliği 'hocaların hocası' olmasıdır. Gerçekten de akademi ve fikir dünyasındaki ünü sadece çalıştığı kurum veya ülke ile sınırlı kalmayıp tüm dünyaya yayılmış ender şahsiyetlerden biri olan Sabahattin Zaim, yarım asra yaklaşan akademik hayatında binlerce öğrenci, bilim adamı ve uzman yetiştirmiş; bunun yanında sosyal ve kültürel alanda yaptığı hizmet ve yardımlarla, ürettiği fikirlerle bilim ve kültüre büyük katkılarda bulunmuştur. Bugün Türkiye'nin her üniversitesinde özellikle çalışma ekonomisi alanında görev yapan öğretim üyelerinin çoğu ya doğrudan ya da dolaylı olarak onun öğrencisi olmuştur. Yetiştirdiği öğrenci sayısı sadece Türkiye'de değil yurtdışında da önemli yekun tutmaktadır. Yazdığı kitaplar kendi alanında temel referans kaynağı olmuş, aşılması zor bir başarı seviyesi yakalamıştır. Özellikle İslam ekonomisine yaptığı teorik katkılar ve hizmetler nedeniyle pek çok Ödüle layık görülmüştür.
3. Calisma Ekonomisi, Filiz Kitabevi, 1997.
4. Türkiye'nin İktisadi ve Sosyal Gelişmesinde İşgücü ve Prodüktivite Meselelerinin Önemi ve Tesiri, Yakın ve Ortadoğu Ens. Yay. No: 5, 1962
5. İslam, İnsan ve Ekonomi, Yeni Asya Yayınları, 1992.
Sosyalizmin çöktüğü, kapitalizmin inişe geçtiği günümüzde dünya yeni bir ekonomik model arayışı içinde. Bir insanlık dini olan İslam bu arayışa ne gibi çareler getiriyor? Uluslararası platformda haklı bir şöhrete sahip olan yetkili bir kalem bu konuya parmak basıyor. İslam-insan ikilisi içinde ekonominin tıkanıklıklarını inceliyor, çözümler getiriyor. Hayatını düşüncesinin emrine vermiş olan kitapseverlere bu kitaptan bazı başlıklar: Seküler iktisatla İslam iktisatının mukayesesi nedir? Sistem olarak İslam ekonomisinin özellikleri nelerdir? Mevcut sistemlerin açmazları hangi noktalarda toplanıyor? İslamda tasarruf, harcama, yatırım ve kredi ile ilgili kaideler hangileridir? İslam bankacılığının dünü, bugünü ve geleceği...İslam işçi ve işverene ne gibi haklar getirmiştir.
6. İstanbul Mensucat Sanayinin Bünyesi ve Ücretler, İ.Ü. İktisat Fak. Yay., 1956.
7. Türkiye'nin Fikir İşçileri ve İstihdam Şartları, T. Harsi ve İçtimai Araştırmalar Dern. Yayını, İstanbul , 1962.
8. Bursa Vilayetinin İktisadi Bünyesi ve Gelişme İmkanları Hakkında Ön Proje, Müşterek Eser, İ.Ü. İktisat Fak. ve Bursa Ticaret Odası, 1962.
9. İşletme İdaresi ve Moral, Tercüme, İ.Ü. İktisat Fak. Yay. , İstanbul, 1962.
10. Modern İktisat ve İslam, 3.Baskı, M.T.T.B., Basın Yay. Müd. Nesriyat Bürosu, İstanbul, 1969.
11. İktisadi Doktrinler, Özel Galatasaray Y.İkt. ve Tic. O., İstanbul, 1970
12. Bölge ve Şehir Planlaması Yönünden İstanbul Sanayi Bölgeleri, İ.Ü. İktisat Fak. Yay., İstanbul, 1971.
13. Türkiye'de Ücret ve Gelirler Siyaseti, T. İşveren Send. Yay. No:28, Ankara, 1974
14. Türkiye'de Nüfus Meselesi, Boğaziçi Yay. No:13, İstanbul, 1973
15. Ortadoğu Ülkeleri Arasında İktisadi İşbirliği İmkanları, Kubbealtı Nşr. 4, İstanbul
16. İslam ve İktisadi Nizam, Tekbir, Karabük Şb. 1979
17. İslam'ın İktisadi Görüşü, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1981
18. WTIC, Dünya İslam Ticaret Merkezi- World İslamic Trade Center, Ekonomik Rapor, Türkçei Economic Report, İngilizce, Ankara, 1985.
19. Survey of Muslim Education: TURKEY, The İslamic Academy, Cambridge, UK, 1985 (S.Zaim ve N. Dinçar)
20. Türk ve İslam Dünyasının Yeniden Yapılanması, 2. baskı, Nil A.Ş., İzmir, 1997.
Bu kitapta bir taraftan şimdiye kadar yazarın bu sahada yazılmış olan makaleleri biraraya getirilmiş, bir yandan da yeni gelişen Türk-İslam dünyası ile ilgili müşahedeler ve incelemeler bir bütünlük içinde takdim edilmeye çalışılmıştır.
21. Avrupa Türkiye Söyleşileri 1,Küre yayınları(Bobby Sayyid, Enver İbrahim, Michael Mann,Ahmet Davutoğlu,Ahmet Taşgetiren,Sabahattin Zaim,Abdullah Gül,Charlmers Johnson,İmtiaz Ahmed, Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank)
Türkiye Söyleşileri dizimiz. 2004-2007 yılları arasında Anlayış dergisinde yayımlanan söyleşilerden derlendi. 40 kadar söyleşiden, Türkiye ve Avrupa ilişkilerinin değerlendirilmesine en fazla ağırlık veren toplam 11 konuşma. Türkiye Söyleşileri 1: Avrupa başlığı altında bir araya getirildi.
Yerli ve yabancı devlet ve fikir adamlarının kimisi Türkiye'nin AB üyeliğine karşı. Daha doğrusu, böyle bir ilişkiyi anlamsız buluyor. Kimileriyse bu ilişkinin hem iki taraf, hem de bütün dünya için son derece olumlu ve önemli olduğunu belirtiyor. Türkiye Söyleşileri, Türkiye'nin geleceğine yönelik düşünce ve düşlerimizi zenginleştirecektir.
22. Ortak Pazar ve Türkiye, 1970
23. Günümüz Sosyal Siyaset Meseleleri: Çalışma Ekonomisi ve İş Piyasası Yönünden, 1962
24. İstanbul Sanayi Bölgeleri: Bölge ve Şehir Planlaması Yönünden, 1971
25. Sabahattin Zaim'e Armağan, 1996
Bu kitap İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mecmuası tarafından Prof. Dr. Sabahattin Zaim'e armağan olarak çıkartılmıştır.

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 37110

ulkucudunya@ulkucudunya.com