« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

FÂRİSÎ, Muhammed b. Ebû Bekir

Sami Şelhub, 06 Tem 2020

SONRAKİ HABER

ÂSAF HALET ÇELEBİ

, 10 Eki 2011

10 Eki

2011

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Engin YILMAZ 01 Ocak 1970

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Türk şiirinin en üret-
ken şairlerinden birisidir. Edebî yaşamını şiire,
destana ayıran Dağlarca; Türk şiirinde derin
izler ve etkiler bırakmıştır. Bu incelemede; Fazıl
Hüsnü Dağlarca’nın hayatı hakkında bilgi ve-
rilmiş, edebî kişiliği ve eserleri kısaca tanıtılmış,
başyapıtı olarak kabul edilen Çocuk ve Allah’taki
(Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çocuk ve Allah, YKY, 1.
baskı, İstanbul, 2010) ilk dört bölümde (“Bu
Eller miydi”, “Vücudu Yaratmak”, “Boş Vakit-
ler”, “Saklambaç”) geçen şiirleri ile ilk sayısı Ekim 1951’de yayımlanan aylık
Türk Dili dergisindeki başlıca şiirleri; dil kullanımları ve üslup özellikleri ba-
kımından değerlendirilmiştir. İncelemede, şairin bireysel dil ve üslubunun ka-
rakteristik yapısı ile ilgili öncü belirlemeler yapılması amaçlanmıştır. İnceleme,
“sonuç” ve “kaynakça” bölümü ile sona erdirilmiştir.

Hayatı:
26 Ağustos 1914’te İstanbul’da doğmuştur. Babası “süvari yarbayı” rüt-
besine kadar yükselen Hasan Hüsnü’dür. Trakyalı olan babası Erzurum’a
göçmüştür. Sonraları aile İstanbul’a göç etmiştir. Dağlarca, Kuleli Askeri Lise-
si’nin son sınıfında öğrenci iken babası vefat etmiştir. Annesi Kadriye Hanım,
Konyalıdır. Dağlarca, 1981 yılında kaybettiği annesine oldukça düşkündür. Ba-
bası subay olduğu için, Dağlarca’nın öğrenim hayatı değişik yerlerde geçmiş-
tir. Birinci sınıfı Konya’da, ikinciyi Kayseri’de, üçüncüyü ve dördüncüyü
Adana’da, beşinciyi ise Adana ve Kozan’da okumuştur. Altıncı sınıfı Adana
ve Tarsus’ta, yedinciyi Tarsus’ta, sekizinciyi Tarsus’ta ve Kuleli Askeri Lise-
sinde okumuştur. 1933 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1935’te Harp Okulunu bi-
tirmiştir. 1936 yılında Atış Okulu’nda çektiği kura ile “babasının şehri”
Erzurum’a tayin olmuştur. Erzurum, Dağlarca’nın kendi deyimiyle “çocuk
şiiri”dir. 1950 yılında “önyüzbaşı” rütbesinde iken askerlikten ayrılmıştır. 15 yıl
subaylık yapan Dağlarca, çeşitli memuriyetlerde bulunduktan sonra 1959’da
emekliye ayrılmıştır. 1959 yılında İstanbul’da Aksaray’da Kitap Kitabevini
kurmuştur. 1960-1964 yılları arasında 43 sayı süren Türkçe adlı bir dergi çıkar-
mıştır. Dağlarca, kitabevini önce Şehzadebaşı’na taşımış, 1974 yılında da ka-
patmıştır (Ertop, Kılıçarslan 2009: 16-26). 1958 yılında, Deli Böcek adlı eseriyle
TDK Şiir Ödülü’nü kazanmış, 1967 yılında ABD’deki Milletlerarası Şiir Fo-
rumu tarafından “En iyi Türk şairi” seçilmiştir. Cumhuriyet Dönemi Türk ede-
biyatının en üretken şairlerinden birisi olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, 15 Ekim
2008’de İstanbul’da hayata gözlerini yummuştur.

Edebiyatçı kişiliği ve eserleri:
“Şiir benim ikinci annemdir” diyen Dağlarca’nın edebiyatla ve şiirle ilgisi
ortaokulda iken başlamıştır. Daha ortaokul sıralarında, 13 yaşında iken man-
zum piyesler, roman denemeleri, öykü denemeleri, makaleler kaleme almıştır.
Bunda tam bir “sanat çatısı” olan evlerindeki şiir ve sanat atmosferinin etkisi
büyüktür. Dağlarca’nın ilk yazısı, Yeni Adana gazetesinin öğrenciler arasındaki
yarışmasına gönderdiği öyküdür. Dağlarca, bu öyküsüyle birinciliği kazan-
mıştır (Ertop, Kılıçarslan 2009: 23). Lise son sınıfta okurken, 1933’te İstanbul
dergisinde, ilk şiiri “Yavaşlayan Ömür” yayımlanmıştır. Ancak edebiyat dün-
yasında adını 1934’te Harp Okulu öğrencisi iken Varlık dergisinde çıkardığı şi-
irleri ile duyurmuştur. 1935’te ilk şiir kitabı Havaya Çizilen Dünya’yı
yayımlamıştır.
Şerif Aktaş; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil ve Cahit Külebi gibi
şairleri “yeniliği sürdürenler” olarak nitelemektedir. Bu şairlerde; yenilikleri
değişen şartlarda sürdürme, varlık içinde bireyin kendisini arama ve kendi
problemlerini şiirselleştirme gayreti dikkati çekmektedir. Dağlarca, ilk çıkı-
şında Hisarcıların içinde olmasına karşın Hisar anlayışının kendisine ters ol-
duğunu görünce uzaklaşıp bir daha hiçbir akıma, gruba bağlanmamıştır.
Ancak ses, yapı ve söyleyiş gibi şiir unsurları dikkate alındığında Dağlarca’nın
Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı ve Ziya Osman
Saba gibi şairlerin şiir terbiyesi ve zevkiyle yetiştiği söylenebilir. Bu kuşak,
başta Baudelaire olmak üzere Fransız sembolist şairlerinin imaj dünyaların-
dan geniş ölçüde etkilenmiştir (Ertop, Kılıçarslan 2009: 77). Dağlarca’nın özel-
likle ilk dönem şiirleri incelendiğinde, şiirini “ritim” ekseninde kurduğu, ses
ve anlam birleşmelerini başarıyla uyguladığı, söyleyiş bakımından belli bir ol-
gunluğa ulaştığı görülmektedir (Ertop, Kılıçarslan 2009: 77-78). Dağlarca’nın
şiirleri şekil, tema ve tür bakımından çeşitlilik ve zenginlik göstermektedir.
Dağlarca, bir taraftan çocukluk duyarlılığı ile çocuk dünyasını canlı bir şekilde
yansıtan şiirler yazmış (Açıl Susam Açıl, Kuş Ayak, Yeryüzü Çocukları, Balina ve
Mandalina, Göz Masalı vb.), bir taraftan da tarihimizdeki büyük savaşları des-
tan formunda ölümsüzleştirmiştir (Çakırın Destanı, Üç Şehitler Destanı, Çanak-
kale Destanı, İstiklal Savaşı Samsun’dan Ankara’ya, İstiklal Savaşı İnönüler, İstanbul
Fetih Destanı, Malazgirt Ululaması vb.). Sosyal olaylara, siyasi gelişmelere karşı
kayıtsız kalamayan Dağlarca, 1949 yılında Varlık dergisinde yayımlanan “Asıl-
mış”, son dönemlerde yazdığı “Horoz” ve önce Tüm dergisinde ardından Dost
dergisinde yayımlanan “İkili Anlaşma Anıtı” adlı şiirlerinden dolayı mahke-
meye verilmiş, ancak suçsuz görülerek serbest bırakılmıştır (Ertop, Kılıçars-
lan 2009: 26). Dağlarca, 1953’ten sonra kendini yalnızca Türkçenin söz varlığı
ve dizim olanaklarıyla şiir yazmaya adamıştır (Ertop, Kılıçarslan 2009: 26).
Dağlarca’nın “Türkçe Katında Yaşamak” adlı unutulmaz şiirinin bilgelik dolu
son dizesi olan “Türkçem, benim ses bayrağım”, ana dili bilincini pekiştirmesi
bakımından silinmez bir özdeyiş olmuştur.
Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatının en üretken şairlerinden birisi olan
Dağlarca’nın en önemli özelliği edebî yaşamını sadece ve tamamen şiire ayır-
masıdır. Şiirleri birçok dile çevrilen Dağlarca’nın yirmiden fazla çocuk kitabı
da bulunmaktadır. Dağlarca’nın başlıca eserleri şunlardır: Havaya Çizilen
Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş
Devri (1945) Üç Şehitler Destanı (1948), Toprak Ana (1950), Sivaslı Karınca (1953),
İstanbul Fetih Destanı (1953), Anıtkabir (1953), Asu (1955), Delice Böcek (1957),
Batı Acısı (1958), Mevlânâ’da Olmak: Gezi (1958), Özgürlük Alanı (1960), Hoo’lar
(1960), Cezayir Türküsü (1961), Çanakkale Destanı (1965), Vietnam Savaşımız
(1966), Açıl Susam Açıl (1967 Üsküp), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Hi-
roşima (1970), Malazgirt Ululaması (1971), Bağımsızlık Savaşı (1973); Gazi Mus-
tafa Kemal Atatürk (1973), Yeryüzü Çocukları (1974), Horoz (1977), Balina ile
Mandalina (1977), Çukurova Koçaklaması (1979), Yunus Emere’de Olmak (1981),
Nötron Bombası (1981), Çıplak (1981), Dildeki Bilgisayar (1992), Seviştilerken (1999),
Ötekinde Olmak (Oralarda/İkisi) (2000), Dün Geceki/En Sevmek (Şeyh Galib’e Çi-
çekler) (2000), İçimdeki Şiir Hayvanı (2007).

Şiirlerindeki dil ve üslup özellikleri:
Dağlarca’nın ilk dönem şiirlerini en iyi temsil eden eseri, başyapıtı olan
Çocuk ve Allah’tır (1935). Mustafa Şerif Onaran’ın deyimiyle Çocuk ve Allah,
Dağlarca şiirinin “amentüsü”dür (Ertop, Kılıçarslan 2009: 87). Buradaki şiirler
1935-1940 yılları arasında Varlık, Kültür Haftası, Ağaç gibi dergilerde yayım-
lanmıştır. Dağlarca’nın bu yazı çerçevesinde inceleme konusu olan diğer şiir-
leri ise Türk Dili dergisinde yayımlananlardır. Dağlarca, aynı zamanda Türk
Dili’nin Ekim 1951’de ilk sayısında dergideki ilk şiiri “Destan”ı yayımlamıştır.
Şair, Türk Dili dergisindeki son şiiri olan “Vatan Türküsü”nü Ekim 2003’te (622.
sayı) yayımlamıştır. Dağlarca’nın 52 yıllık süreçte Türk Dili dergisinde toplam
218 şiiri yayımlanmıştır.
Dağlarca’nın şiirleri üzerine yaptığımız inceleme sonucunda; aşağıdaki
belirlemelerimizi ve değerlendirmelerimizi aktarmak istiyoruz:
Dağlarca, Türk Dili’nde yayımladığı şiirlerinde Atatürk’e karşı duyduğu
sevgiyi ve özlemi yoğun olarak dile getirmiştir. Atatürk sevgisi ve özlemi te-
ması, şairin özellikle 1950-1961 yılları arasında yazdığı şiirlerinde yoğunlaş-
mıştır: “Mustafa Kemal” (Kasım 1952), “Atatürk İçin: Mustafa Kemal” (Kasım
1953), “Mustafa Kemal Gönderi” (Kasım 1960), “10 Kasım’larda Yürümek”
(Kasım 1961), “935’lerin Mustafa Kemal’i İlk Görüşü” (Kasım 1967). “10 Ka-
sım’larda Yürümek” şiirinde “Yazacağım seni daha, bir daha/Ben senin ölü-
münle yarışacağım” diyerek âdeta Atatürk’ün yokluğuna isyan etmektedir
(Türk Dili, Kasım 1961, sayı: 122, s. 69). “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirinde
Mustafa Kemal’in ideallerini Türk kadını adına “Elif” sahiplenmiştir: “Mus-
tafa Kemal’in Kağnısı derdi kağnısına/Mermi taşırdı öteye, dağ taş taşırdı”. Elif, Mus-
tafa Kemal ülküsünün yarım kalmayacağının en büyük güvencesidir: “Kalır
mı Mustafa Kemal’in kağnısı bacım” (Türk Dili, “Atatürk Özel Sayısı” Mayıs 1981,
sayı: 353, s. 686-687).
Dağlarca’nın şiirlerinde üç duygunun yoğun olarak işlendiği görülmek-
tedir: Sevgi, korku ve hayret. “Sevgicek” şiirinde, şairin “düşünerek sevme-
nin” başarılabileceğini ifade eden dizelerine rastlıyoruz: “Severdim/Severdim
onu geceleri… Severdim/Düşünürdüm düşünürdüm ayrılışında onu görürken de”
(Türk Dili, sayı: 38, s. 73). Dağlarca, “Korku” şiirinde “Korkuyorum anneciğim
nerde ellerin” (Korku, s. 18) dizesini dört dörtlüğün hepsinde ilk dize olarak
yineleyerek, “hayret” duygusu yanında “korku” duygusuna da vurgu yap-
mıştır: “Korkudan ve hayretten bir yeni dünya içinde/Muhakkak ki iman zaptederdi
bizi” (Siyah ve Karanlık, s. 73).
Dağlarca, yoğunlaştırdığı duygularını birikim ve özgünlükle sunan bir
şairdir. Bu bağlamda, ses ve anlam birleşmelerini başarıyla uygulayıp, metine
bağlı odaklamalara sıkça başvurmuştur. Bu tür odaklamaları genellikle dize
ve sözcük yinelemeleriyle yapan şair, ahenk bakımından da özgün bir “şiirsel
ritim” yakalamayı başarmıştır. “Bu Eller miydi” şiirinde “bu eller miydi” söz

öbeği sıkça yinelenmiş, ellerin hep aynı kalmasına karşın zaman ve mekânın
değiştiği vurgulanmıştır. Soru formundaki dil yapılarıyla da varlık, zaman,
mekân ilişkisi “hayret” duygusu dolayımında sorgulanmıştır:
Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattığım bu eller miydi
Arzu dolu yaşamak dolu
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan (“Bu Eller miydi”, s. 11).
Dağlarca, özellikle “ki”, “ve” yinelemeleriyle “anlamsal açılım”, “anlam-
sal derinlik” yaratmayı hedeflemiştir: “Çocuklar ki ölümden habersiz” (As-
kerlik, s. 19); “Geceyle aramızda mavi bir şey sallanır/Ki ölüm kadar uzak, ki
ölüm kadar güzel” (Bir Gülün Üstündeki An, s. 33); “O küçük elbiseler ki şef-
faf ve ılık” (O Küçük Elbiseler, s. 14); “Hudutlar ve şarkılar ve mevsimler ar-
kası” (Sultan, s. 20); “Ve anlamak ve sevmek hayatı, arkasından” (Anlamak, s.
72); “Ve uykular ve yaşamak ve sevmek” (Toprak, s. 98)
Dize içinde sözcük ve sözcük öbeği yinelemelerine sık sık başvuran Dağ-
larca, poetik kurgusuna ritmik bir karakter kazandırmıştır: “Nereye götürü-
yorsun altın çocukları/Nereye, nereye, nereye” (Büyük Azat, s. 22); “Renk renk
elbise, renk renk göğüslük” (86, s. 26); “Henüz mektebe giden ablam bilgiç bil-
giç” (Siyah ve Karanlık, s. 73).
Şiirlerinde “dokunma” duyusuna özel önem veren şair, ontolojik açıdan
varlığı sembolize ettiği gibi, soyuttan somuta geçişleri de “el” motifini kulla-
narak sağlamıştır: “Omzumda kalmıştı el sıcaklığıyla” (86, s. 26); “Sabahlar
tuttu ellerimden” (Sabahın Şehre Vardığı Vakitlerde, s. 104); “Küçük ellerinizde
masallardan bir bayrak” (Gece Oyunu, s. 106).
Şiirlerinde felsefi ve kozmik unsurları kullanan Dağlarca, “ben” dolayı-
mında “varlık” ve “sonsuzluk/öte” kavramlarını sorgulamış, yer yer isyan-
kâr bir tutum takınmış, yer yer mistik varlıklara/değerlere sığınmayı tercih
etmiştir: “Fakat ey bütün dostlar/Nerdedir çizgisi sonsuzluğun” (Uyanıklık, s.
41); “Dünyadan ötelere ait bir hal” (Çarmıh, s. 53); “Herşey Allah kadar mevcut
ve hareketsiz” (Fiilsiz Dünya, s. 32); “Rabbim bırakma beni korkuyorum”
(Gece Yarısı, s. 52); “Söndürdükten sonra lambaları/Vücudu Allah’a devret-
mek” (Rahmetsiz, s. 67; “Ve Allah ne kadar büyüktür, çocuğum” (Allah’a ve
Bize Dair, s. 109); “Yükselmemiş midir göğe karşı/Kelime-i şahadetler yer
yer/Bütün soluğunuz bu toprakta” (Türk Dili, Ekim 2003, sayı: 622, s. 358).
Çocukluk dünyası ile ilgili kavramlara sıkça yer veren Dağlarca, sözcük-
lerden örülü bir dünya yaratmıştır. Çocukluğa dönüş özlemini yoğun olarak
işleyen şair, evrensel bir algıyla bütün çocukları kucaklamış, yalnız çocuklara
inandığını açıkça ilan etmiştir: “Gelin ey bütün çocuklar, peşimden” (Gece
Oyunu, s. 106); “Çocuğum yalnız sana inanıyorum” (Yazılmıştır, s. 92); “Ay-
rılmış sevgili oyuncaklardan” (Bu Eller miydi, s. 12); “Fakat değnekten atım
nerde” (Ağır Hasta, s. 16); “Oyunlar ki Allah’ın selameti” (Dünyanın Bütün
Çocuklarına Karşı Yazılmıştır, s. 89).
Dağlarca’nın özlemini çektiği çocukluk dünyası içinde sıcak aile ortamı
ayrı bir yer tutmaktadır. Nitekim şair, 1981 yılında kaybettiği annesi hakkın-
daki duygularını şöyle ifade etmiştir: “Annemin kokusu öyle bambaşkaydı ki bir
milyon annenin içine katsalar, benim gözlerimi bir milyon kez bağlasalar, hemen bu-
lurdum”. Dağlarca’nın şiirlerinde anne, baba, abla ve kardeşten oluşan geniş bir
aile bütünlüğü göze çarpmaktadır: “Yüzümden annemin elleri gibi geçer/En
ışıksız dünyaların hilkatleri” (Yüzümde, s. 55); “Anamı bulurum, ağlarım ko-
kusuna anamın” (Yazılmıştır, s. 92); “Babamınkiler bir yanda benimkiler bir
yanda” (Çocuklar, Gece, Ayakkabılar, s. 17); “Babam, bir hikmet gibi beni uyan-
dırır” (Çocuğuma Söylediğim Herhangi Bir Akşam Serenadı, s. 81); “Ablacı-
ğım, nerede o günler” (Ablamla Aramızda, s. 15); “Ablalarımın göreceği saati
bayram gibi bekledim” (86, s. 27); “Kardeşim su versin ona” (Ağır Hasta, s. 16);
“Ayakkabıları dizerdik kardeşimle” (Çocuklar, Gece, Ayakkabılar, s. 17).
Dağlarca’nın şiirinde renkler içinde “mavi” ve “beyaz” önceliklidir. Dağ-
larca, şiirlerinde âdeta “mavi-beyaz” bir dünya yaratmıştır: “Yaprak yeşilin-
deyken, su mavisindeyken” (Türk Dili, Ekim 2003, sayı: 622, s. 358); “Kainatın
okunmaz saatidir/Mavi ve beyaz hareketleri, bulutların” (Daireler, s. 57); “Ara-
sında mavi çiçeklerin, beyaz güllerin” (Arasında, s. 61).
Yeni ve özgün benzetmeler yapması, Dağlarca’nın bireysel dil ve üslubu-
nun karakteristik yapısının somut ipuçlarını vermektedir: “Sanki bayrak bir
kalemdir, sanki gökler bir kağıt” (Türk Dili, sayı: 122, s. 69); “Ağlıyorsun nur
gibi” (Ağır Hasta, s. 16); “İlk ders bayramın sonu gibi soğuktu” (86, s. 26); “Eve
gelince kestim defterimden bir güle benzeyen iki rakamı” (86, s. 27); “Dük-
kanlar ölü gözleri gibi örtülüyor” (Gece Gökleri, s. 35); “Uzanır sultanlar gibi
sonsuzluğa” (Uykuda Yürüyen, s. 103).
Alışılmadık bağdaştırmalar kuran Dağlarca, bireysel dil kullanımı bakı-
mından Türk şiirinde özgün bir konumu hak etmiştir: “Atatürk’üm işte 10
Kasım yine…Seni bulmak, seni görmek için ben/Bütün toprakaltıyla barışa-
cağım” (Türk Dili, sayı: 122, s. 69); “Allah bir nefes gibi yakın/Gökyüzü bir
nefes kadar uzakta” (Türk Dili, Ekim 2003, sayı: 622, s. 358 ); “Şuurdan evvelki
yarı dünyalar” (O Küçük Elbiseler, s. 13); “Gözlerim örtük fakat yüzümle gö-
rüyorum” (Ağır Hasta, s. 16); “Bilgimi düşürmeden eve götürmek için/İçim-
den seksen altı seksen altı diyordum hep” (86, s. 26); “İnliyor yarasalar halinde,
günahların” (Bir Gülün Üstündeki An, s. 33); “Açılıyor içimde, içim kadar bir
lale” (Şark, s. 45).

Sonuç
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Türk Dili dergisinde ve Çocuk ve Allah’ta yer alan
şiirleri üzerine yaptığımız inceleme sonucunda şu sonuçlara ulaştık:
Türk şiirinin en üretken şairlerinden birisi olan Fazıl Hüsnü Dağlarca,
edebî yaşamını şiire, destana ayırmıştır. Dağlarca; kendine özgü poetik bir an-
layış geliştirmiş, sağlam dize kurgusu, geniş ve zengin imaj dünyası, ses ve
anlamı birleştirme becerisi ile Türk şiirinde derin izler bırakmış, genç kuşak şa-
irleri etkilemiştir.
Dağlarca’nın şiirini anlamak için bilinmesi gereken iki temel kavram; “bi-
rikim” ile “özgünlük”tür. Dağlarca, hem kendisinden önceki şiir geleneğini,
şiir birikimini yapı, ses ve söyleyiş unsurları bakımından iyi özümsemiş ve
değerlendirmiş, hem de dil ve üslup bakımından özgün bir çizgi yakalamıştır.
Dağlarca; duygularını yoğunlaştırıp, “birikim” ve “özgünlük”le sunabilen bir
şairdir.
Alışılmadık bağdaştırmalar kurması, yeni ve özgün benzetmeler yapması
Dağlarca’nın bireysel dil ve üslubunun karakteristik yapısının ipuçlarını ver-
mektedir.
Dağlarca, Çocuk ve Allah’ta yoğun olarak, “korku” ve “hayret/hayranlık”
duygusunu işlemiştir. Aynı zamanda soru formundaki dil yapılarıyla da var-
lık, zaman, mekân ilişkisini sorgulamıştır.

Kaynakça
Fazıl Hüsnü Dağlarca (2010), Çocuk ve Allah 70 Yaşında, YKY, İstanbul.
Fazıl Hüsnü Dağlarca (2009), (editörler: Konur Ertop, Özgen Kılıçarslan), T.C. Kül-
tür ve Turizm Bakanlığı yayınları, Ankara.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

07 Tem 2020

Ekmek, su, aş bulmak gecikebilir. Temele taş bulmak gecikebilir. Devlete baş bulmak gecikebilir. Adalet gecikmez tez verilmeli. Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU Meraklısı için yazıyorum! Biz 1970’li yıllarda bütün kutsallarımızı yüklediğimiz ve -sıradan bir siyasi parti olarak değil- bir ‘iman hareketi’ olarak gördüğümüz MHP’nin dünkü ideallerine hâlen bağlıyız.

M. Metin KAPLAN

24 Haz 2020

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

Ziyaretçi -> Toplam : 65,19 M - Bugün : 4694