« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

20 Kas

2022

Türk'e Dönüş - Siyasî İslâmcılığın İflâsı

Arslan Tekin 01 Ocak 1970

Türk'e dönmeye mecbursunuz. Türk'ü silersek PKK'nın elinden asıl silâhı alacaklarını sandılar. Sildiler sildiler; mümkün değil çıkmıyor. "TÜRK" diye parlıyor. Yok yok... Ben Kaşgarlı Mahmud'un ta 1072-74'te Divanü Lügati't-Türk'te yazdığı gibi, "Türk"ü hadislere bağlamayacağım.
Yine de merakınızı gidermek için Divan'dan giriş yapacağım:
Kaşgarlı, Abbasî halifesi Muktedî Biemrillah'ın oğlu Ebu'l-Kasım Abdullah'a sunduğu eşsiz kitabının önsözünde "Allah'ın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm." demenin ötesinde içinde de şunları yazıyor:
"Türk Tanrı'nın selamı üzerine olsun Nuh peygamberin oğlunun adıdır. Nitekim 'İnsanın üzerinden (henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı) uzun bir süre geçmedi mi?' ayetinde Âdem peygamberin adı nasıl 'insan' sözüyle anılıyorsa Allah Nuh'un oğlu Türk'ün çocuklarına seslenirken bu adı kullanır. Ayetteki 'insan' sözü genel bir ad olarak yalnız bir kişi için kullanılmıştır. 'Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağılarının aşağısına çevirdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç' ayetinde geçen 'insan' sözü çokluğu, topluluğu bildirir. Türk sözü, Nuh'un oğlunun adı olduğunda bir kişiyi ifade eder. Oğullarının adı olduğunda da 'beşer' sözü gibi çokluğu ve topluluğu anlatır. Bu sözün tekliği ve çokluğu da kullanılır. Nitekim Rum da İshak peygamberin oğlu Esav oğlu Rum'un adıdır. Onun çocukları da bu adla anılmıştır.
Biz de, ad olarak kullanılan Türk'ün Allah'ın verdiği bir ad olduğunu söylüyoruz. Çünkü Kâşgarlı Halef oğlu İmam Şeyh Hüseyin'in İbn-el-Garkî'den aktardığına göre İbn Ebi'd-Dünya adıyla tanınan Şeyh Ebu Bekr el-Mugide'l-Cerceranî'nin ahir zaman üzerine yazmış olduğu kitabında yazdığı ve yüce Peygamber'e dayandırdığı hadise göre Allahü Taala 'Benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim ve onları doğuya yerleştirdim. Bir ulusa kızdığım zaman Türkleri o ulus üzerine musallat ederim' diyor. / İşte bu, Türkler için bütün insanlara karşı üstünlüktür. Yüce Tanrı, onların adlandırılmasını kendisi üstlenmiş, onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerleştirmiş ve onlara 'Kendi ordum' demiştir. Bunların yanı sıra Türklerin güzellik, sevimlilik, zariflik, incelik, tatlılık, büyüklere saygı, sözünde durma, sadakat, alçakgönüllülük, yiğitlik, mertlik gibi her biri ayrı ayrı övülmelerini gerektirecek erdemleri anmaya gerek yoktur." (TDK'nın sitesinden.)
"Milliyetçilik Batının bize musallat ettiği illettir."diyenlere Halife'ye sunulan kitapta nasıl bir milliyetçilik yapıldığını göstermek istedim sadece.
Ahmed Naîm'in "İslâmda Kavmiyetçilik Yoktur" başlığıyla yayınlanan reddiyesini delil gösterip Türk'ü aşağılayanlar, sadece oyuna gelmişlerdir.
(Not: Yakında, zamanında en yetkin kalemlerin Ahmed Naîm'e verdikleri cevabı, -asıl kaynaklarına girerek- hem de reddiyeyle birlikte yayınlayacağım. Türk'e neden yüklenildiğini, insanların nasıl yanıltıldığını ve giderek Türk'e nasıl düşman edilmek istendiğini göreceksiniz. Musibeti bileceksiniz ve Türk'e dönüş'ün fazileti üzerine kafa yoracaksınız.)

Türk’ü Hedef Alıyorlar

Bir gazeteci, yeni Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar'ın, 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle yayınladığı kutlama mesajında 14 defa "Türk" adı kullandığını, hatta daha ötesi "Türkiye Cumhuriyeti" yerine "Türk Cumhuriyeti" dediğini sevinçle yazmıştı. (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 30 Ağustos 2015).
Gazetecinin buradaki sevinci, sadece Genelkurmay Başkanı "Türk"üfazla vurguladığı için değil; söylemese bile Ak Parti'ye inat "Türk" dediği içindir.
Türk'e dönülecek; yolu yok!
İslâmcılarımız kafayı "İslâm"la karıştırıyorlar: "İslâmda kavmiyetçilik yok!" deyip kestirip atıyorlar, cümlenin altını da alabildiğine Türk düşmanlığıyla dolduruyorlar.
İslâmcılar, Türklüğü öne çıkarmış isimlere düşmanlık güderken doğrudan Türk'ü hedef alıyorlar. Hep yazıyorum: Git tenkit ettiğin adama düşmanlık et! Araya neden Türk'ü katıyorsun!
Türkiye'deki İslâmcılığın handikabı bu...

Satı Bey ve Vatan Kavramı

Satı Bey'i (1880-1969) bilir misiniz?
Satı Bey, Arap milliyetçiliğinin de teorisyenidir. Yerinde bir milliyetçilik ve ülkeler arasında fark da gözetmemiştir. Suriye'ye gitmiş, Irak'a gitmiş, Mısır'a gitmiş, sonra yine Suriye'ye dönmüştür. Hep eğitime kafa yormuştur.
SatıBey, Türk eğitimini de muasırlaştırmak için hususî gayret göstermiştir. Sonra, Millî Mücadele verilirken "Ben Arap milliyetçiliği yapacağım." demiş ve çekip gitmiştir. (Araplar "El-Husrî" olarak bilirler.)
SatıBey, Arap milliyetçiliği yaparken, Türk düşmanlığını aklının ucundan geçirmemiştir. Üstelik Arap milliyetçiliğini bile Türkçeyle yapmıştır.
Satı'Bey, II. Tanzimat döneminde iki fikir üzerinde durmuştur: Biri "İslâm medeniyeti", diğeri "vatan":
"O zamanki bazı akımlara karşı 'yeniden İslâm medeniyetini alamayız' diyordu. Avrupa o medeniyeti aldı, geliştirdi; biz, Avrupa'dakini alacağız; Orta Çağ'dan başlamak gerekmez. İslâm medeniyetinin kendisini değil ruhunu almamız lâzım diyordu."(Mustafa Ergün, "Satı' Bey Hayatı ve Türk Eğitimine Hizmetleri", İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 1,1987).
Satı Bey, çok sevdiği Tevfik Fikret gibi "milletim nev-i beşer vatanım rû-yi zemîn" (Milletim insan, vatanım yeryüzü") dememiş, Balkan bozgunundan sonra, vatan fikri ve vatan sevgisi üzerinde ciddiyetle durmuştur:
"Okullarımızda en çok 'vatan terbiyesi'ne önem verilmesini istemiştir. Halkı, savaşın topsuz tüfeksiz olanına, fikrî ve içtimaî savaşa çağırmıştır. Fichte'nin Prusya'da yaptıklarına dikkati çekmiştir. 'Beşiği sallayan el âtiyi hazırlar' diyerek, vatan eğitimini ta aile kucağına kadar indirmeye çalışmıştır. Bulgarların, beş-altı ay süreyle işgal ettikleri yerleri 'vatan' saydıklarını, oysa bizim beş-altı yüzyıldır idare ettiğimiz yerlere 'vatan' diyemediğimizi belirterek 'Yanya'larımızı' istemiştir."(M. Ergün, a.g.m.)
Satı Bey, Osmanlıcıdır ve Osmanlı'yı Türk'ün kurduğunun şuurundadır.
"Siyasî İslâmcılar"Satı' Bey'den "İslâm Medeniyeti" diyerek Orta Çağ'a gidilmemesi gerektiğini, sonra "Türk" demeden dahi Türk temelli "vatan" kavramını -hiç umudum yok ama- öğrenmelidirler.

Türk’e Dönüşün Anlamı

Satı Bey, "Vatan" kavramının beşikte öğrenilmesi gerektiğini söylüyordu. Satı' Bey kimdi? Osmanlı'nın son dönemlerinde eğitimde reformlara imza atan kişiydi. 1919'da, Maarif Nezareti'nin müsteşarlığını kabul etmedi ve Türkiye'den gitti. Niçin gitti? "Arap milliyetçi" olduğu için... Suriye'ye geçti, Arapları uyandıracaktı. Başarılı da oldu. Ayrıntısını bulur okursunuz. Tekrar belirteyim Satı' Bey, Türk düşmanı değildi.
Türkiye'de Araplar bir yekûn tutar ve belli illerimizde de toplu hâldedirler. Hiçbir zaman ayrılık güttüklerini işitmedim. Arada dernek kuranlar, "maşa" olanlar vardır. Her zaman olur bunlar. Yaşadıkları ülkenin bayrağını kabul edenler ezici bir yekûn tutarlar.
Kendisince fikir üreten bir "Arap" asıllı var. En çok abonesi olan bir gazetede yazıyor. "İslâmcı" teorisyen geçinir. "Türk" deyince öfkeden kuyruk sokumu titrer! Çok kişinin kanına girmiş, Türk düşmanı yapmıştır.
Bir Satı Bey'e bak, bir de buna!
Unutmayın ve şuraya yazın: Son peygamber de sırtını kavmine dayasın manasına Mekke'nin en güçlü kabilesinden gönderilmiştir. İbn Haldun'un Mukaddime'sini inceleyin, bu tespiti delilleriyle birlikte görürsünüz. Zamanında yazmıştım.
Üç tarz-ı siyaset tartışmasını biliyorsunuz. Bu köşede de işledim. Üstelik ilk defa yeni tartışmaları da içine alarak "Üç Tarz-ı Siyaset ve Tartışmalar" kitabını da yayınladım. (Bilge Kültür Sanat Yayınları).
Üç siyaset tarzı diye kısaca belirtilen tartışmalar Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık üzerinedir. Sözü Ahmed Naîm'in "İslâm'da Davâ-yı Kavmiyet"ine getireceğim. Bu uzun makale 1914'te Sebîlürreşâd'ın 193. sayısında çıkmıştır. "Siyasî İslâmcılar"ın en büyük dayanağıdır. Döner döner hatırlatırlar. (En son fetvacı Hayrettin Karaman özetlemiştir. Hayrettin Karaman konunun üzerinde duruyorsa, meselenin sakatlığını da anlamışsınızdır; maksat Türk düşmanlığı olsun.)
Ahmed Naîm'in makalesinden şu cümleleri alacağım: "Burada Müslimîn arasına kavmiyet ve cinsiyet davasının, tabir-i diğerle asabiyet-i kavmiye ve cinsiyenin belirmesi on beş yirmi senelik bir şey ise de en ziyade açığa vurulması, memleketin hayat ve memât mesâilinden biri hâline getirilmesi Meşrutiyet'ten bed' ediyor. Bu da sâika-i cehl ile Avrupa'dan isti'âre ettiğimiz muzır -ve fikr-i âcizânemce- vücûd-ı İslâmın dâüsseli denecek kadar mühlik bir bedaet-i ecnebiyedir. Zaten Avrupa'nın en fena şeylerini almak, iyi şeylerini de bozmadıkça tatbik etmemek bizim en câlib-i dikkat felâketimizden biridir." (Sayı: 293, 1330-1914).
"Bağdatlı" Ahmed Naîm "Neden şimdi Türkçülük?" diye soruyor ve Batı'nın zararlı bir fikir cereyanının alındığını iddia ediyor.
Birçok araştırıcı Batı'dan milliyetçilik fikrinin geldiğini söyleyip durur. Batı'dan niye gelsin ki... Türk'ün ruh kökünde milliyetçilik vardır. Kaşgarlı'nın kitabından örneğini birinci yazımızda vermiştim. İnsan asl-ı ruhîsine rücû ediyor. Çünkü, Osmanlı ülkesinde anâsır, bir bir çekip gidiyor ve üstelik Türk'le vuruşarak. Türkler özlerine sahip çıkıyor!

Türk’ten Kurtarmak!

Ak Parti 13 yıldır iktidarda."Türk"ten vazgeçersek PKK'ya silâhı bıraktırırız." dediler. "Türkiyelilik" diye bir şey uydurdular.
Türkiye'de kim olursan ol Türk'sün. Anayasa'nın ilk dört maddesi ve 66. maddesini iyi okuyun. "Türkiyelilik" dediğinizde Anayasa'yı da çiğnemiş oluyorsunuz.
"Sizi Türk'ten kurtardık!"...(Aziz Babuşcu, 26 Ocak 2013).
Bu dehşetengiz sözü, AK Parti'nin İstanbul İl başkanı A. Babuşcu, partisinin ağır toplarının önünde söyledi. Bir kişi çıkıp: "Aziz, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?" demedi.
Aziz'in, şu sözlerinin "Türk'ten kurtardık." manasına gelip gelmeyeceğine siz karar verin:
"AK Parti iktidara gelmeden önce, bugünkü ile kıyas edilmeyecek şekilde yoksul, antidemokratik, uluslararası alanda silik ve esamesi okunmayan bir Türkiye vardı. Hepimiz Türk'tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı. Mesela, Kürt'sen 'Kürt' demek yasaktı. Dindarsan dini, vesayetçilerin istediği kadar yaşayabilirdin. Solcu isen sana münasip görüldüğü kadar solculuk yapacak, zararlı düşüncelerden uzak duracaktın."
Bu insanlar sloganik konuşuyorlar. Muhâkeme yürütemiyorlar, tahlil edemiyorlar. Kafayı "Türk"e takmışlar,"Türk"ü silerlerse ortalığın güllük gülistanlık olacağını sanıyorlar.
Aziz,Anayasa'yı çiğnemiş ama bir yetkili çıkıp "Gel buraya! Bak Anayasa'da ne yazıyor? Oku bakiiim!" dememiş.
Aziz'in yukarıdaki sözlerinin PKK'nın sözlerinden farkı var mı? Sen "Türk" olmuyorsun, Türkiye'de yaşadığın için "çatı"nın adını söylüyorsun. "Kürt'üm!" diyememek ne demek?! Bunu yasaklayan ilk beni karşısında bulur!
Aziz, yukarıdaki sözleriyle solu da aralarına almak istemiş. Solun bin türlü kolu var. Kimi silâhlı, kimi silâhsız. Zamanında Sovyetler'e, irili ufaklı bir sürü komünistlikle yönetilen ülkelere maşalık ettiler. Devlet bunlara karşı kendisini korumasın mı? Koruyamadığı zaman da halkın öncüleri, Ülkücü Hareket mensupları çıktılar, amansız bir mücadele verdiler.
Demek ki Aziz ve gibileri, biraz zaman geçse "solcu-Marxist PKK'lılar" için de "'PKK'lıyız' diyemediler, adamların üzerine bomba yağdırdılar, katlettiler!" diyecekler.
"Siyasî İslâmcı"Aziz, sapla samanı birbirine karıştırmış, "Türk" düşmanlığını merkeze oturtmuştur. Dindar kesimi bile Türk'ten ayırmıştır.
Aziz'in sözleri üzerinde neden uzun durdum? Ak Parti'nin çekirdek kadrosunun esas fikri budur; onun için. Adam mükâfatlandırıldı, milletvekili yapıldı.
Bir gazeteciden sık bahsediyorum, H. Kaplan diye biri. HDP/PKK eş başı Selahattin'in sözlerini dayanak yaparak "Türk bayrağının adı değişsin." diyebilmiştir. Üstelik PKK ile mücadeleyi "Türk-Kürt savaşı" diye adlandıracak kadar kendisini kaybetmiştir. Bu hanım da mükâfatlandırıldı; Yeni Şafak'tan Sabah'a terfi ettirildi.
Ak Parti'nin son seçim beyannamesindeki o akıl almaz taahhüdünü de hatırlatmak isterim: Vatandaşlık tanımında "Türk" olmayacak.
Genelkurmay Başkanı'nın 30 Ağustos kutlama mesajını biliyorsunuz. Türk'e dönüldü. Millî Mücadele'de çare Türk'e dönüştü; şimdi de çare Türk'e dönüştür!

Siyasî Ümmetçilik-Marxism Benzerliği

Prof. Dr. İskender ÖksüzHoca'yı bilirsiniz. Memleket meselelerine kafa yoran, örneği az bir beyindir... Yakın zamanlarda "Türk'üm Özür Dilerim", "Niçin?", "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori" kitaplarını yayınlamıştır. İskender Öksüz Hoca, bana, konuyla ilgiliaçıklayıcı notlar gönderdi.
Prof. Dr. İskender Öksüz, "Siyasî Ümmetçilik, millete bakışıyla Marksizme benzer. İnsanlara etki mekanizmasıyla da Marksizmi andırır." sözünü sık sık söyler. 12 Eylül öncesinde "Siyasî İslâmcılar"a "Yeşil Komünistler" denirdi. Dışı yeşil içi kırmızı (kızıl). "Kızıllar" deyince "Komünistler" kastedilir. Şimdi aklıma geldi, "Yeşil Komünistler"e aynı zamanda "Ecmain" de denirdi. Tabiî kelimenin manasını biliyorum, ama niye dendiğini bilmiyorum. Bir sözden çıkmıştır. Hangi sözden?!
İskender Hoca, notlarında "Siyasî Ümmetçilik"i açıklamadan önce R. T. Erdoğan'ın şu sözlerini veriyor:
"Bizi birbirimize bağlayan en büyük bağ, İslam kardeşliği bağıdır; bunu yakaladığımız anda işi çözeriz. Gazetenin bir tanesi yazmış 'Türkiye Türklerindir' diye, ahlaksız bu, hayasız. Eğer bunu derseniz, Türkiye'yi 30'a bölersiniz. Çünkü Türkiye'de sadece Türkler yaşamıyor. Türkiye'de Kürt'ü de var, Laz'ı ve Çerkez'i de var. Türkiye'de yaşayan herkes Türk'tür diyor. Olmaz öyle şey. Biz diyoruz ki Türkiye, Türkiye'de yaşayan herkesindir."(Yalçın Bayer, Hürriyet, 25.07.2004)
R. T. Erdoğan'ın akıl almaz bu sözleri hakikaten insanı dehşete düşürüyor. İskender Hoca "Siyasî Ümmetçilik" ile Marxism arasında bağlantıyı şöyle kuruyor:
"İçinde yaşadıkları toplumun kimliğine mensubiyet reddeden, kendini başka bir topluluğun kimliğinden sayanların içlerindeki bu çatışmayı çözebilmek için Marksizm'e kaymışlardır. Millet teorisyeni Marksistlerden Benedict Anderson, İngiliz toplumunda bir İrlanda milliyetçisi, Tom Nairn ise yine İngiliz toplumunda bir İskoç milliyetçisiydi. Mensup olabileceği her türlü kimlikten kendini soyutlamış Karl Marks ve Eric Hobsbawm ise içinde yaşadığı toplumun kimliğine soğuk fakat hiçbir millete mensup olmayan Marksistlerdi. Siyasî ümmetçiliğin insanları içinde yaşadıkları toplumun kimliğinden nasıl 'kurtardığını' yukarıdaki alıntılardan [R. T. Erdoğan'ın sözleri] kavrayabiliriz. Bunlarda gözlenen asabî üslup, meselenin fikir ve siyaset kapsamının dışında hislere de dayandığını gösteriyor."
Hoca, R, T. Erdoğan'a cevap niteliğinde, Erol Güngör'ün "İslâm'ın Bugünkü Meseleleri"nden şu satırları aktarıyor:
"Bu anlamda İslâmcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların amacı İslam ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade kendi yaşadıkları ülkede milliyetçi politikayı etkisiz duruma getirmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açıklamaktan hiç geri kalmazlar; böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler."
Evet,R. T. Erdoğan'a müthiş bir cevap!

Etnikçiliğe Sempati

Prof. Dr. İskender Öksüz'ün, konumuzla ilgili tamamlayıcı ve aydınlatıcı notlarını vermeye devam ediyorum:
"Siyasî ümmetçilerin Türklük hakkındaki fikirlerini duyanlar, bir çelişki hissederler. Türklük uydurmadır. Atatürk tarafından icad edilmiştir. Fakat iş Türklük dışındaki unsurlara geldiğinde onların reddedilmesi son derece yanlıştır. Meselâ, sosyolog Mustafa Aksoy, bir makalesinde (Türkiye Günlüğü, S. 116, Güz 2013) Mümtaz'er Türköne'den [Prof. Dr. "Zaman" yazarı] ve Yasin Aktay'dan [Prof. Dr. AKP milletvekili] art arda alıntı yapıyor:
Türkçülüğün önemli eleştiricilerinden ve Kürtçülüğün dolaylı savunucularından ve önde gelen meşrulaştırıcılarından Türköne, 13 Kasım 2007'de yayınlanan makalesinde şöyle diyordu:
'...27 Mayıs Darbesi'nin hemen ertesinde yayımlanan 'Doğu İlleri ve Varto Tarihi' isimli kitaba, devlet başkanı sıfatıyla yazdığı takdim yazısında [Cemal] Gürsel, 'Dünya üzerinde 'Kürt' diye adlandırılacak müstakil hüviyetli bir ırk yoktur.' diyor. Onların gerçekte 'Doğu Türkleri' olduğunu söylüyor. Bugün Kürtlerin 'müstakil hüviyetli bir ırk' olup olmadığını kimse tartışmıyor.'
...Türköne ile aynı kulvarda koşan Yasin Aktay, Bayburt'ta yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
'Sana demişler ki 'Sen Türksün'. Ne demek Türklük? İşte, Orta Asya'dan gelmişsin. Bir bakıyorsun, kaçımızın dedesi Orta Asya'dan gelmiş, bir sor bakayım gerçekten var mı böyle bir şey... Türk nedir meselâ? İsmet Özel'in çok ilginç, çok güzel tahlilleri vardır. Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok. Macarlar, Türk müdür meselâ? Ben o kadarını söyleyeyim. Türkiye'de o kadar insanın 3-4-5-6 nesil öncesine baktığın zaman, şimdi kendini zannettiğinden çok farklı çıkıyor insanlar." (30 Aralık 2013 tarihli basından).'
Aksoybu iki pasajı verdikten sonra Türköne'ye soruyor: 'Kürtler müstakil bir ırk değildir diyeni mahkûm ederken, Türkler müstakil bir ırk değildir diyen sizin için makbul mü oluyor?'
Mustafa Aksoy, Cemal Gürsel'in de Yasin Aktay'ın da 'ırk'a vurgusunun yanlış olduğunu belirtiyor. Bu bilim açısından da hatadır. Bu konularda ırktan bahsetmek iptidailiktir. Fakat Siyasî Ümmetçiler'in yaptığı iptidailik şuurludur: Siyasî Ümmetçiler'in terminolojisinde ve zihninde millet kavramı yoktur, sadece ırk vardır. Daha doğrusu propagandanın yapıldığı yer ve zamana göre kavim, ırk, millet kelimelerinden en uygunu kullanılır.
Aslında Siyasî Ümmetçiler, Erol Güngör'ün tespitindeki gibi genel olarak 'ırklar'a karşı değiller. Zaten dipteki maksad azınlık 'ırkçılığı' yapabilmektir. Maksadları, ülkedeki hâkim, çoğunluk 'ırk'ına karşı çıkmak, onu yok saymaktır. Türköne de o tarihlerde buna paralel yayın yapmakta, kötü olanın "hâkim millet milliyetçiliği" olduğunu söylemektedir. Kürtlere karşı Türkçülük yapmak kötüdür ama Türklere karşı Kürtçülük yapmak demokrasidir."
Ne derlerse desinler, ülke, Türk'e dönüşle selâmet bulacak!
"Türk'e kefen biçen"lerin fikirlerini küreleyip bir daha çıkartamayacakları bir deliğe tıkmak gerekir.

Diyanet’te ‘Türk’ Alerjisi

"İslam'da İlk Siyasi Kavmiyetçilik: Hilafetin Kureyşliliği",R. T. Erdoğan'ın Saray sofrasına davet ettiği Prof. Dr. Mehmet S. Hatiboğlu'nun profesörlük takdim tezidir. 1978'de, İlâhiyat Fakültesi Dergisi'in 13. sayısında uzun bir makale olarak yayınlanmıştır. Hadi Selefîliği demeyelim de, İslâmın ilk dönemlerini idealize etmiştir. Hoca, 93 sayfalık uzun makalesinde şunu yazar:
"'İslâm dîni, ‘müminler kardeştir' ayetiyle (Hucurât, 49/10) Bütün müntesiblerini manevî çatı altında birleştirmekte, dil ve kan birliği esasına dayalı eski cemiyet binasını yıkarak, onun yerine, inanç birliği üzerine kurulu bir toplum vücuda getirmektedir ki, Kur’anî adı Ümmet olan bu yeni toplumun devleti de, Hicretle birlikte Medine'de kurulmuş bulunuyordu."
Konuyla bağlantılı dipnotta ise şu ifadeler yer alır:
"Hz. Peygamberin Medinedeki ilk senelerinde hazırladıkları ve Medine şehir devletinin Anayasası hükmünde olan Nizamnâmenin ilk maddesinde, Müslümanların ve anlaşmalı oldukları kimselerin, diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil ettikleri hususu yer almaktadır ki, Yahudiler de bu ümmete dâhil idiler."
"Medine Vesikası"üzerinde çalışanlar ayrıntıları bilirler. Benim burada hatırlatmak istediğim "ümmet" içindeki "Yahudiler"dir!
HatipoğluHoca, "Ümmette Irkın Yeri" alt başlığı altında şunları yazıyor:
"İslam toplumunun Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan tavsifleri incelendiği zaman görülmektedir ki, bunlarda kavim unsuruna herhangi bir değer verilmiş değildir. Kur'an-ı Kerim'in muhatabları, şu veya bu isimdeki maddî kavimler değil, Mü'minler-Kâfirler, İyiler-Kötüler, Akıllılar-Akılsızlar, Doğru Sözlüler-Yalancılar v.s. gibi, değişik değerlere sahih manevî toplumlar olmaktadır."
Hoca, kavim/kabile gerçeğini de, hepimizin bildiği Hucurât suresinin 13. âyetini (“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeydenhaberdardır.”) dercederekbelirtiyor.
Hoca'nın yukarıda kaydettiği gibi, Medine'de kurulan ilk İslâm Devleti dışında bir tek İslâm devleti biliyor musunuz? Tarihte okudunuz mu? Öyleyse "Ümmet" çokluk altında toplanmakla sağlanabilir. "Yahudi" örneği de bunu gösterir.
Kavim gerçeği, Ra'd 46/11, Hucurât 49/11, Nisâ 4/133, Muhammed 47/38, Mâdie 5/54 ayetlerinde de bahsediliyor.
Şimdiki Diyanet İşleri Başkanı ve yardımcıları Hatipoğlu Hoca'nın talebeleridir. Hoca ideal olanı ortaya koymuş. "Türk"ün yeri üzerinde durmamıştır. Ama nedense Diyanet'te, birden"Türk" alerjisi zuhur etmiş, fetvalar, özel sayılar peş peşe gelmiştir.
Prof. Dr. İskender Öksüz'ün gönderdiği notlardan devam edecektim, Diyanet, belki yazdıklarımız karşısında Prof. Dr. Mehmet S. Hatipolu'nu örnek gösterir, "Bakın Hocaların hocası neleri ortaya koymuş." diyebilir. Hatırlatmak istedim. İdeal olanla gerçek olanı ayıralım.
"Türk" asıl Batı'nın meselesidir. "Şart Meselesi"nin esasını sık yazarım: Türk'ü Yakın Şark'tan Orta Şark'a sürüp atmaktır gayeleri. Bir zamanlar Sovyetler, kendi sahalarındaki Türklerin uyanır endişesiyle bizim komünistleri Türk düşmanlığı için kullanıyorlardı, şimdi ise Batı "Siyasî İslâmcılar"ı "Türk"e karşı kullanıyorlar. Kur'ân'ı kendilerine göre yorumlamalarının aslı esası budur!

Türk’e Karşı Olmak PKK’nın Dediğini Yapmak

Dağlıca'daki saldırı yüreğimizi öyle bir dağladı ki, o gece pek çok ilimizde "Türk bayrağı"nı kapan sokaklara indi, PKK terörünü lanetledi.
"Siyasî İslâmcılar"da milleti/ümmeti parçalayanlara karşı "yeşil bayrak" (Yoksa "kara bayrak" mı?) alıp çıkmalıydılar, "İslâm kardeşliği"nden dem vurmalıydılar. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, ekranlarda boy göstermeli, "Türk"ü etnisiteye katıp fetvalarındaki gibi, "Türk-Kürt ayrımı yok, İslâm kardeşliği var!" demeli, ardından, 36 etnik grubu sıralamalıydı. Hatta Ahmed Naîm'in "İslâm'da Davâ-yı Kavmiyet"inden "Türk de nereden çıktı!" pasajları okumalıydı ve bir yurdum su içip şöyle devam etmeliydi:
"'Türk'üm!'diyenlere karşıyız. Ey PKK'lılar! Dediğinizi yapıyoruz. Bırakın silâhı, Türklerin askerlerini şehit ediyorsunuz, bizi zorda bırakıyorsunuz. Her yer şimdi 'Türk bayrağı'yla donatılacak. Herkes 'Türk' çatısı altında toplanacak, 'İslâm birliği' bahanesiyle camilerde yürüttüğümüz Türk'ü silme operasyonlarımız akîm kalacak!"
PKK'nın Dağlıca'daki 7 Eylül 2015 katliamı da göstermiştir ki, Türk'e dönülmediği müddetçe ülke bölünecek, insanlar birbirine yabancılaşacak millet/ümmetin manası yitirilecektir.
Dağlıca PKK'nın dilinde Oramar'dır. Abdullah Öcalan "Oramar"ı kutsamıştır. PKK iki yerde ayak diremiştir: 1. Dağlıca (Oramar), 2 Aynü'l-Arab (Kobani).
"Kobani"dedikleri yer, A. Öcalan'ın ilk çıkış merkezidir.
Devleti yönetenler, zamanında A. Öcalan'ın ağzına bakacaklarına bu hesapları yapmalıydılar.
Dağlıca'da 12 Ekim 2007'de 12 askerimiz şehit edilmişti. PKK, Dağlıca saldırısını halayla kutlayan bir türkü yakmıştır: "Oramar uludur, yayla, ova ve köy / gerillalar toplandı/ dört bir yanı halay yoldaşlar başkaldırdı // halay sıklaştı dağlarda, kurdistan oldu isyan / zalimlerin tahtını salladılar, dünyada ses getirdiler / gerilla güzel intikam aldı."
PKK'nın uzantısı partiler bu iğrençliği seçim türküsü yaptılar. Meydanlarda bangır bangır çaldılar. Bir savcı "Gelin bakayım." demedi. Deseydi, kim bilir kendisini nerede bulurdu. Belki "PKK'yı gücendiriyorsun!" diye hapse tıkarlardı.
Dağlıca'da hâdise 16.00'da oluyor. PKK haberi yayıyor. En tepedeki (üstelik "Başkomutan") canlı yayın derdinde... Başbakan Konya'da, gol sevinci yaşıyor! Başbakan'a haber verilmediyse vahim. Verilip de maçı beklediyse daha vahim! Genelkurmay Başkanı Ege'deymiş. Apar topar dönüyor. En tepedeki bu durumda dahi canlı yayına çıkıyorsa, söyleyecek bir söz bulamıyorum. Çıkar canlı yayına ama tek konusu olur: PKK saldırıları!
Dağlıca kritik mevki olduğu hâlde, hiçbir tedbir alınmamış gözüküyor.
Türk milliyetçiliğini ayaklarının altına alanlar, PKK ile mücadele edemezler. Bütün hesapları şehitler üzerinden 400 milletvekili çıkarmak olmadığını kim söyleyebilir?
Bu vebali taşıyamazsınız. İkbâl ve istikbâlleri için şehitlerin sırtına basanlar hangi "nâr"da yanacaklarını elbette biliyorlardır.
"Türk'e dönüş"te yeni deliller getireceğiz diyoruz. Keşke Türk'e dönüş şehitler üzerinden olmasa, insanlarımız hazarda bunu idrâk etse!

Millî Mücadele'nin "Türk" adına yürütülmesinin Sebebini Düşündünüz mü?

7 Eylül 2015’te Dağlıca'da 16, ertesi günü 8 Eylül 2015’te değişik illerde 15 şehit verdik. Türkiye ayakta. 31 yıldır şehit veriyoruz ve Türkiye hep ayakta! Ama netice yok. Bu defa farklı, diyoruz.
İktidardaki "siyasî İslâmcılar"ın hesabı ne idi? "Türk"ten vazgeçilirse PKK mutlu edilir ve terör son bulur!
Millî Mücadele'nin "Türk" adına yürütülmesinin sebebini düşündünüz mü? "Osmanlı" adına yürütülemezdi; padişah teslim alınmıştı. "Siyasî İslâm" adına yürütülemezdi; Hicaz'ın hâkimi Şerif Hüseyin İngilizlerle iş birliği yapmış ve bizden kopmuştu. Türkiye'de çokluğu teşkil eden aslî unsur harekete geçti, Millî Mücadele'yi başlattı. Eğer "Osmanlı" deseydik, Sevr'e razı olmak zorundaydık. "İslâmcılık" deseydik yine öyle... İngilizlerin işgalindeki Hindistan Müslümanlarının hassasiyeti uzaktan hangi yaraya merhem olacaktı? Müslüman anâsır bir bir kopmuş, İngilizlerin, Fransızların hâkimiyetine girmişti. Sevr'in uygulanması, "Türk"ün dapdar bir alana sıkıştırılması, sonunda yok edilmesi demekti.
"Sevr zaten imzalanmamıştı"safsatalarını geçin. Vahideddin'in, Saltanat Şurâsı'nda tasdik anlamına gelip gelmeyeceği bilinmeyecek ayağa kalkma numarasını yazmıştım. Batı, Sevr üzerinde öyle bir çalışmış ki 13 kısım ve 433 maddede, Türkiye'nin parçalanıp yutulması planını en ince ayrıntısına kadar ortaya koymuştu.
Sevr'i uygulamayanlar, "Osmanlıcılar" ve "Siyasî İslâmcılar"ın üzerinden Türk düşmanlığını körüklemişlerdir.
Türk düşmanlığının bazı kesimlerde neden bu kadar derin olduğunu şimdi anladınız mı?
"Siyasî İslâmcılar"iktidarda ve Türkiye parçalanma noktasına getirildi. Sonra "Türk"ün uyandığı, kendisini bulmaya başladığı görülünce, "Aman! Biz ne yapıyoruz, kendi altımızı oyuyoruz." dediler. Ancak maksatları ülke birliği değil! 400 milletvekili almaktan, Anayasa'yı değiştirmekten bahsettiler. Utanç verici, azap verici! Anayasa'yı değiştirmeleri demek "Türk"ü silmeleri demektir. (Son seçim beyannamelerinde açıkça yazdılar.)
Türk'e dönüş başladı. Türkiye'nin dört bir tarafı ayakta. "Siyasî İslâmcı" bir kimsenin ülke birliği için, PKK terörünü lanetlemek için sokağa indiğini, bırakın inmeyi bir söz ettiğini gördünüz mü? Sokağı inen de, PKK'yı lanetlemek için değil, "Reis"i kurtarmak için indi. Gittiler bir gazete binasını bastılar, basanların başındaki adam AKP milletvekili ve gençlik kolları başkanı. Attığı tweetlerini okusanız aklınız durur. Abdullah Öcalan'a övgüler düzüyor, "Atatürk heykellerini yıkın!" diyor.
"İslâmcılar"laikliği tartışırlar ve kabul etmezler. (Biz de zamanında uygulamalar üzerine çok ağır yazılar yazdık.) Ama burada düşmanlık, Atatürk "Ne mutlu Türk'üm diyene!" dediği içindir. "Komünist" A. Öcalan ("Gittin komünist oldun!" sözü A. Öcalan'ın babasına aittir. Bu hatırayı nakleden de Cemil Bayık'tır!), "Siyasî İslâmcılar" nazarında Türk'e bayrak açtığı için "mübarek" adamdır!
Prof. Dr. İskender ÖksüzHoca'nın bana gönderdiği notlar çok önemli. Hoca, hadis âlimi merhum Prof. Dr. Ali Yardım'ın Kubbealtı Akademi Mecmuası'nda 1977'nin 4., 1978'in 1. ve 2. sayılarında yayınladığı uzun makalesinden alıntılarla "İslâmcılar"ın Türk düşmanlığı üzerinde duruyor.

Günahkârlar

Aslında "Ahmed Naîm gibi bir âlimin günahları" diye başlık atmam lâzımdı.
Önce"Siyasî İslâmcılar"ın "İslâm'da Davâ-yı Kavmiyet" makalesine dört elle sarıldığı Ahmed Naîm (1872-1934) hakkında bir iki söz edeceğim.
Ahmed Naîm, Mustafa Kemal'in talebi üzerine "Sahih-i Buharî"yi çevirmeye başlamıştı. Vefatı üzerine Prof. Kâmil Miras'a tamamlamak nasip oldu. (Bir iddia: Sahih-i Buharî'de "Türk"ü övücü hadisler kasten tercüme edilmemiş. Bu ciddî bir iddia. Eğer bu hadisleri "mevzû" (konmuş, yalan) görüyorsan, notunu düşersin; Buharî'yi kısamazsın!)
Ahmed NaîmBabanzadelerdendir. 1908'de Kürt Teavün ve Terakkî Cemiyeti'nin kurucuları arasında idi. Diğer kardeşi, Prof. Şükrü Baban (1890-1969) da aynı yolda idi. Bir diğer kardeş Babanzade İsmail Hakkı ise Türkçüydü. Demek ki, tercihler, PKK'lılarda olduğu gibi, siyasî.
Merhum muhaddis Prof. Dr. Ali Yardım (1939-2006) "Asabiyyet milliyetçilik demek midir?" sorusunun cevabını ararken bir yanlış idrâkin altını çiziyor:
"Şurası acı bir gerçektir ki. 'İslâm Irkçılığı Yasaklamıştır!' sloganı, öteden beri sadece 'Türk Milliyetçiliği ve Türk Milliyetçileri' için kullanılagelmektedir: Türkler yaparsa yasak, bir başkası yaparsa serbest. Hikmetinden suâl olunmaz."
İskender Öksüz,Ali Yardım'ın makalesinden hareketle Ahmed Naîm ve kendisi de bir muhaddis olan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in sözleri üzerinde durur.
"Birinci Dünya Harbi'nin arifesinde bugünkü Irak Süleymaniye'nin Baban Kürt Aşireti Riyaset Hanedanından Şafiî Ahmed Naîm, Sebîlürreşâd dergisinde 'İslâm'da Davâ-yı Kavmiyet' başlıklı bir makale yayınlar. Makale hemen kitapçık hâlinde de basılır.
O gün bu gündür "İslâm Irkçılığı Menetmiştir", "İslâm Irkçılığı Reddeder", "Ya Müslümansın ya Milliyetçi", "İslam Kavmiyetçiliğe Karşıdır" gibi başlıklarla Siyasî İslâmcılar tarafından sık sık tekrarlanan yayınlar, büyük çapta bu kitaba dayanır. En yakın örnekleri, Diyanet İşleri'nin Din İşleri Genel Müdürlüğü'nde Yıldıray Kaplan'ın yazanı göründüğü ve genel seçimlere iki gün kala cuma hutbesinde okutturulan 'İslam ırkçılığın her türlüsünü reddeder' başlıklı metin, Diyanet Dergisi'nin "Asabiyet" özel sayısında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in "Irkçılık: İslam'ın reddettiği zihniyet" başlıklı başyazısı ile yine aynı dergide Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin'in "Kur'an ve sünnete göre kavmiyetçilik" (S. 270, Haziran 2013) yazılarıdır.
Ali Yardım"Irkçılık"la ilgilihadisin yanlış tercüme edildiğini belirtmiştir.
Ahmed Naîm'in kasten yanlış kullandığı "asabiyyet" kelimesi, son dönemde bir kere daha yanlış olarak "ırkçılık", "kavmiyetçilik", hatta "milliyetçilik" diye çevrilmiştir.
İlk yalanlar, Ahmed Naîm Bey tarafından icrâ edilmekte, sonra günümüz Siyasî İslâmcılarınca sürdürülmektedir.
Prof. Ali Yardım'ın izahına göre; hadislerde kullanıldığı şekliyle 'asabiyyet', 'fanatizm' demektir: "Peygamber Efendimizin yasaklamış olduğu "asabiyet" kavramını bir sistem olarak ifade etmemiz gerekirse, mevcut tabirler içersinde buna en uygun olanı 'Fanatizm'dir."
Baştan Türk'e dönseydiniz, PKK bitmiş olacaktı.

Türk’ü ‘Kesin İnançlılar’dan Korumalıyız!

Türkçülüğe reddiye yazarak insanlarımızı zehirleyen Ahmed Naîm üzerinde daha durmamız gerekiyor.
Onunyazdıklarını birileri “İslâm”ın özü sanıyorlar. Akılları sıra “Türk’üm” diyenleri köşeye sıkıştırmış oluyorlar!
Biz Ahmed Naîm’in iddialarının İslâm’la bir ilgisinin bulunmadığını, kendi meşrebine delil aradığını, etnik milliyetçiliği için yol açmak istediğini herkese duyurmalıyız.
Prof. Dr. İsmail YakıtHocamız daha önce yayınlanan bir çalışmasını bize gönderme nezaketinde bulundu. Makalesinin başlığı: “Babanzade Ahmet Naim’in Türkçülere Karşı Yazdığı ‘İslam’da Da’va-yı Kavmiyet’ Adlı Kitabına Eleştirel Bir Yaklaşım”. (Bir Fikir Hareketinin Yüzyılı: Türk Ocakları Uluslararası sempozyum 7-9 Mayıs 2012 (Bildiriler),s. 389-410)
İsmail YakıtHoca, önce Ahmed Naîm ve Babazadeler üzerinde duruyor. Sonra Ahmed Naîm’in ilmî şahsiyetini ele alıyor. Ahmed Naîm’in sanıldığı gibi, ilmi yüksek bir şahsiyet olmadığını, çalışmalarından örneklerle, ortaya koyuyor, “Ahmet Naim belki iyi bir mütercim olabilir ama iyi bir ilim adamı değildir.”Hükmünü veriyor.Dolayısıyla benim Ahmed Naîm hakkındaki “ilmi yüksek şahsiyet” intibaımı da yıkıyor!
İsmail YakıtHoca, makalesinde, Ahmed Naîm’in, “Türkçülere karşı ‘İslam’da Da’va-yı Kavmiyet’ adlı kitabı siyaseten yazılmış bir ideolojik kitap” olduğunu delillendiriyor.
Hoca, Ahmed Naîm’in “Asabe, cinsiyet, kavmiyet. milliyet” kelimelerini aynı kategoride ele alarak siyasî anlamlar yüklediğini belirtiyor.
Ahmed Agayef(Ağaoğlu), arkadaşı Ahmed Naîm’e Türk Yurdu dergisinde sıcağı sıcağına gerekli cevabı vermişti. Prof. Dr. İsmail Yakıt, bu cevaplardan da pasajlar aktarıyor.
İsmail YakıtHoca, “İslâm’da Dava-ı Kavmiyet”te, hedislerin hatalı kullanıldığını da ispat ediyor:
“Ahmet Naim, kavmiyetçiliği red konusunda, kendince birçok ayet ve hadislere dayanır. Getirdiği bütün ayetler, birlik ve beraberliği telkin eden, Hz. Peygamber’e tabi olmayı öğütleyen, takvayı öne çıkaran ayetlerdir. Hadisler konusunda da hepsi “asabiyet”i ele alan, onu hangi hal ve şartlarda yasak getiren ve tanımlayan hadislerdir. Gerek ayet ve gerekse hadislerde Ahmet Naim, bir ilim adamı gibi değil bir polemikçi gibi davranmıştır. Hatta tercümelerde ciddi hatalar da yapmıştır.”
Hoca “Görüldüğü gibi Ahmet Naim’in bu kitabı, kavmiyetçiliği ret hususunda gerçek anlamda hiçbir ilmi ve dini delile dayanmadan yazılmış bir polemik kitabıdır. Devrin siyasi çalkantıları içinde, imparatorluğun çöküşünün gerçek nedenlerinin sadece milliyetçilik akımlarının ortaya çıkması olarak görmek tarihi ve olayları yanlış yorumlamaktan başka bir şey değildir.” diyor.
Bir ölüme, bir de “kesin inançlılık” illetine çare yoktur!
Türk düşmanı “kesin inançlılar”a hiçbir şey anlatamayız ama insanlarımızı onların tuzağına düşmekten koruyabiliriz.
Yüksünmemeliyiz; çok okumalıyız, çok yazmalıyız.

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 7989

ulkucudunya@ulkucudunya.com