« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

19 Eyl

2022

Sıradanlaşarak yozlaşma

Ahmet Selim 01 Ocak 1970

Bizde popülizm, Batı'lı anlamının uzağındadır. Devasa potansiyelleri elinin tersiyle iter, var edebileceklerini sömürür. Reyting hesapları hep buna dayalıdır. Tribün zıpırlığını "taraftar" kavramıyla böyle özdeşleştirdiler. Birleşik kaplar kaidesi işliyor; bir yerde var olan temel problem, değişik tezâhür biçimleriyle her yerde yaşanıyor.

Şu farkla ki; biz her kaba, her alana, her bölüme aynı cesaretle bakamayız, eğilemeyiz. Orada yasak, engel, tehdit var olduğu için değil; bedeli ağır olduğu için. Bundan dolayı da her dönemin modaya indeksli "cesaret alanları" vardır. Sizin cesur gibi gördüğünüz nice yorumcular, haberciler, aydınlar; işte o tensib edilmiş 'cesaret alanları'nın kabadayısıdırlar.

Şöyle düşünelim:

Düzenin çarkları takur tukur işliyor ve bir yerlere doğru gidiyoruz. Bu işleyişi belirleyen faktörler, kuvvetler, etkiler, odaklar; bir "bileşke" halinde fonksiyonunu icrâ ediyor. Biz bunun ardında, doğan sonuçların, eserlerin, meselelerin yorumunu yapıyoruz. Onun belirlediği gündem ve aktüalite çerçevesinde yapıyoruz bu işi. Böyle bir çerçevede yapılan yorumlar, eleştiriler, gidişin yönünü etkileyebilecek bir mahiyet ve amaç taşımıyor; taşıyamaz da zâten. Esâsen; yorumlar ve eleştiriler belirlenmiş; belirlenmiş olan, "belirleyicilik" değeri taşıyamaz. 1960'lı, 70'li yıllarda sol modaydı; bütün sahne aydınları ve onların pasif hayranları solcuydular yahut solcu olma çabasındaydılar. Okunursunuz, dinlenirsiniz, seyredilirsiniz; ama hiç kimsede kalıcı (birikim katkısı oluşturucu) düşündürücü bir etki meydana getiremezsiniz. Gidişâtın yönüne tesir edebilecek bir payınız, bir sunuşunuz, bir üretiminiz olamaz. "Yanılmışız" itiraflarını hatırlayın. Bir insan 10 yıl 15-20 yıl boyunca yanılır mı? Böyle bir hatâ târifi var mı? Düşünmedin, düşünce üretmedin ki yanılasın. Temel tercihiniz yanlıştı; fakat bu, "rasyonel-fikri" bir mesele olmaktan çok, nefsâni bir meseledir. Aydın da yanılır; ama aydın değilsen, senin yanılgın "aydın yanılgısı" kapsamına girmez. Arkadan geliyorsun, belirlenmişin ardından yürüyorsun, "moda-prim" kaygıları içindesin; belirlenmişin sâbitlenmişin sağında olsan ne olur, solunda dursan ne çıkar?

Spor, yukarıda temas ettiğim, "nefsâniyet" olgusunun tedavisine yardımcı olabilecek bir meşguliyet türüdür. Oyun yoluyla hayatı öğrenme ve örnekleme gibi tatları da vardır. Farklılıkları güzelleştirip verimli kılma terbiyesini kazandırabilir. Sadece spor değil, müzik, edebiyat gibi disiplinler de öyledir. Her uzmanlık dalının 'hayat bilgisi'ne dâhil olan bir "yorum" tarafı vardır. Bunlara kapalı kalırsanız, bütünlüğünüzü koruyamazsınız; gelişmenizi sağlayıcı düşünce ve terkip ihtiyaçlarınızı karşılayıp kendinizi var edici, yenileyici, sorgulayıcı zenginliklere erişemezsiniz... Ama yanlış bir temel tercihin takipçisi olmayı seçmişseniz, belirlenmişlerin biçtiği rolü bir metal elbise gibi giyinmişseniz; uzaktan kumandalı bir robot misâli gelip geçersiniz, her alandan, her hayat sahnesinden... Yeni bir yanılgı dönemine geçerken bir önceki yanılgınızı itiraf edersiniz. Zincirin halkaları böylece uzayıp gider.

Böyle spor olmaz ki böyle futbol olsun...

Her yabancı temasta, apaçık bir durum göze çarpıyor: Bizim kondisyonumuz yetersiz. Irkî bir akamet mi var bizde? Onbir tane sıhhatli adam bulamıyor muyuz? Ustalık, incelik, bilgi-beceri-düşünce tarafını bir kenara koyun; nedir bu kondisyon yetersizliği? Pres nefesle olur. "Toplu hücum toplu savunma" nefesle olur. Yere sağlam basan, ikili mücadelelerde faul yapmadan vücuduyla hâkimiyet kuran kaç adamımız var... 2000'in Galatasaray'ı ve ona dayanan millî takım, iyi analiz edilmedi. O Galatasaray, Rıdvan'ın dediği gibi, "her tedbiri çökerten" bir "çok yönlülüğe" sahipti. Hagi'yi durdurmak kolaydı; ama, iki adamı ona tahsis edip rahatlamak mümkün değildi. Bir adamı başına dikmek bile israf sayılırdı. Çünkü tek "bela!" o değildi ki. Zaten presle çoğalmış oluyorlardı, bir de kendini eksiltip adam tahsisi yapmayı kimse göze alamazdı. Nitekim bir savunma oyuncusu şöyle diyordu: "Adam duruyor. Bir şey yapabilir diye ben de onun yanında öyle duracak mıyım?" O Galatasaray şimdiki Galatasaray'ın (ve diğerlerinin) sadece kondisyon bakımından (en az) iki katı idi. Dışarıda, "farklılık" olarak, bunu kullanıyordu. Teknik verasetimiz zaten vardı...

Bu durumu, akıllı bir değerlendirmeyle, ekolleşmenin temeli yapacağımıza, onu enfekte ettik. O zaman hep yazdım. "Pencereden kuş uçtu" başlıklı yazım çok hüzünlüydü. "Önünü kesmezsek, haksız rekabet oluşur" gerekçesi kullanıldı. Hep arkadan, hep belirlenmişlerin ardından yürümeye şartlanmışız ya; oraya döndük.

Ne var "belirlenmişlik" sahnesinde... Üç bin dolarlık milli gelire sahip bir ülkenin demokratik ve yozlaşmalı tecrübesinde sporun nasıl bir yeri olabilecekse, sektörel pay nasıl biçimleniyorsa, onları yaşarsınız. Eskiden o olumsuzlukları yaşamıyorduk; çünkü kişilik yapıları "sürüklenme" icbarına boyun eğmemiş, teslim olmamıştı. Asıl cesaret ve direniş de oydu zaten. Aydınların anlamadığını futbolcuların anlamasını mı bekleyeceğiz?!

Bütün bunları "futbol diliyle" anlatmak mümkün. Ben futbolun bu yönünü severim. Feyeenord'un bir 7 numarası var... Uzaklardan gelen topu, havalanarak ayağının içiyle yumuşatıp voleyle kaleye gönderdi. Bunu yapacak adam yok Türkiye'de... Vaktiyle Metin Oktay yapardı... Yapardı ama, bakımsız bir cevherdi. Önce kendine bakmazdı, sonra toplumsal şartlar elverişli değildi. Buradaki "denge ve değer" problemi, tarihsel boyutlu tahlillere uzanan bir derinlik taşır. Böyle yozlaşmayıp da, "kötü mukallit" kapitalizminin yalınlığına ram olursanız, terör de mafya da girer. Şaşılacak ne var?


Hukukun, sağlığın, ekonominin, eğitimin, siyasetin derin kapaklarını açın; bakalım nelerle karşılaşıyorsunuz? Derin'i sadece devlet kavramıyla beraber kullanıyorlar. Her şeyin derini var! Ama sadece o kadarına cevaz veriliyor. Fazlası için "sıra dışı" olmak gerekiyor. Sıra dışı olma samimiyeti ve kahramanlığı... Ben buna "itidal kahramanlığı" diyorum.

Bizde popülizm, Batı'lı anlamının uzağındadır ve suni bir temsil grubuna hitap eder. Devasa potansiyelleri elinin tersiyle iter, var edebileceklerini sömürür. Reyting hesapları hep buna dayalıdır. Tribün zıpırlığını "taraftar" kavramıyla böyle özdeşleştirdiler. Ve bu durum, asırlık kulüplerin karakteristik sürekliliğini tahrip etmeye başladı. O süreklilik kalkınca "sıra dışı" olursunuz.

Sıradanlığın alamet-i farikası, "sebeplere taraftar, sonuçlara karşı" olmaktır. Mağlubiyetin sebeplerine taraftarsınız, skorlarına karşısınız! O Dolmabahçe'de, Ali Sami Yen'de ben, oyun diliyle sıradanlığı yerden yere vuran nice asalet tavırları ve örnekleri gördüm. Bileşik kaplar, çok zalim bir fizik kuralı. Anlıyorum ama kabullenemiyorum.

Bıçakla stada gidiyor adam! 1959'da ağları yırtan golün maçı oynarken köyümüzdeydim ve 39,5 derece ateşim vardı. Geldiler "sen olmayınca dinlemenin tadı olmaz" diye ısrar ettiler, kahveye gitmek zorunda kaldım. Fenerbahçelilerle birlikte dinledik. Muvakkar Ekrem Talu önce "gol" dedi, sonra "değil galiba" dedi, ağların durumu bu tereddütlerden sonra ortaya çıktı. 15 yaşındaydım, dün gibi hatırlıyorum bataryalı radyodan dinlediğim o maçı. Futbol o zaman "DP-CHP" ayrışmasının hoşgörü sübabı gibiydi.

Taşınması ve korunması gereken güzellikler vardı. Yok dediniz, yanlış yaptınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

27 Eyl 2022

Herşeyden önce kabul etmemiz gereken en önemli gerçek “milliyetçi gençliğin meseleleri” başlığı altında ele alacağımız konuların bütün insanlığın ortak meseleleri olduğudur.

M. Metin KAPLAN

12 Eyl 2022

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

04 Eyl 2022

Halim Kaya

11 Ağu 2022

Hüdai KUŞ

06 May 2022

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 May 2022

Nurullah KAPLAN

02 Mar 2022

Ziyaret -> Toplam : 84,32 M - Bugn : 15786

ulkucudunya@ulkucudunya.com