« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Lehistan Yaş Savaşı

20.09.1620, 20 Eyl 2021

SONRAKİ HABER

Uygur Arkadaşlarım Birer Birer Kamplara Gönderildi

Joshua L. Freeman, 26 Tem 2021

26 Tem

2021

Doğa-ulus-insan pedagojisine giriş: Yaşanmışlığın sindiği toprağın tini (5)

Sinan Baykent 01 Ocak 1970

Bugün ağız birliği etmişçesine "doğanın tahribatı küreseldir, doğa tahribatıyla mücadele de küresel olmalıdır" propagandasını yayanların "barışçıl küresel ekotopya" tasvirlerine dikkat etmek icap ediyor.

Alman zoolog Ernst Haeckel'in ilk defa 1859 yılında "yaşayan organizmaların evcil evrenleriyle olan ilişkilerini" tanımlamak için kullandığı "ekoloji" kavramı 1970'li yılların sonlarından itibaren müstakil bir ideolojiye evrilmiştir.

Gerçekten de ekolojizmin sol-liberal himâyede başlayan siyasî macerası bugün itibarıyla artık sol-liberalizmi kendi uhdesine almış ve dahi araçsallaştırmış bir entelektüel pozisyona ulaşmıştır.

Oysa ekolojizmin ne kadar "ekolojik" olduğu fevkalade tartışmalıdır.


Doğa-ulus-insan pedagojisine giriş: Yapay medeniyet mi organik ulusal yaşam mı? (1)

Doğa-ulus-insan pedagojisine giriş: Ulusu aşağıdan düşünmek (2)

Doğa-ulus-insan pedagojisine giriş: Evrensel "ekonomik insan"dan ulusal "ekolojik insan"a (4)
Bugünkü hâkim paradigmada ekolojizmin somut açılımı şudur: Kapitalizmi yeşile boyamak - bu vesileyle 19'uncu yüzyıldan bu yana dünyanın "seçkinler" sınıfını teşkil eden endüstriyellerin sermaye üstünlüğünün dijitalcilere devrini temin etmek - ve "yeşil" kapitalizminden süzülecek "yeşil" emperyalizm eliyle ulusları ve ulusal yapıları tarihin çöplüğüne süpürmek.

Hâl böyle olunca "ana akım" bir karakterden bahis açmak pekâlâ mümkündür. Buna, "uçları" (örneğin Norveçli düşünür Arne Naess'in "derin ekoloji"sini, Finlandiyalı kuş bilimci Pentti Linkola'nın "eko-faşizmini" vb.) törpülenmiş ve sistemin genel işleyişinin önünü tıkayacak çelişkilerden arındırılmış bir "tarz-ı siyaset" diyebiliriz sanırım.

Burada "sistem"den kastım elbette mevcut üretim (kâr odaklı ve kitlesel) ve tüketim (bolluk düzeni eksenli ve ihtiyaç yanılsamalarıyla bezeli) biçimleri ve bunlara bağlı alışkanlıklar manzumesidir.

Dahası, bugün salgınla birlikte başta Dünya Ekonomik Forumu (DEF) olmak üzere açıkça dillendirilmeye başlanan "Great Reset" yani "Büyük Sıfırlama" formatının taşıyıcı sütunu işte bu anlayıştır.

DEF'in kurucusu İsviçreli iş insanı Klaus Schwab, Büyük Sıfırlama'yla ilgili şunları söylüyor:

Parçalı küresel mimari artık 21'inci yüzyılın amaçlarına uygun değildir. Büyük Sıfırlama için vakit gelmiştir. Değişim gerçekleşmiyor. Pasif kalmayı tercih edersek eşitsizlik, kutuplaşma, milliyetçilik ve ırkçılık gibi negatif eğilimlerin artışını göreceğiz. Bu eğilimleri durdurmazsak Kovid-sonrası dünyamız çok daha az sürdürülebilir, çok daha az eşit ve çok daha narin olacaktır.


Açıkça ifade etmekte fayda görüyorum: Bu kısacık deklarasyonun özündeki tek gerçek "yeni paylaşım ihtirası"dır.

Yeni paylaşımın lokomotifi ise daha önceki makalelerde de değindiğim üzere sözde "ekolojist" bir doğal kaynaklar yönetimi, sözde "ekolojist" hümanizma ve sözde "ekolojist" bir "küresel barış" teleolojisidir.

Alternatif yol ise ulusların - varlık belirtmeyi ve yaşamayı sürdürebilmek adına - kendilerinin "özne" olduğu bir ekolojik devrimi kendi ölçeklerinde ve kendi imkânlarıyla başarabilmesidir.

Bu doğrultuda ulus-merkezli ekolojik devrimin siyasî kültür dairesini doğru çizmek belirleyicidir.

Yeşil kapitalizm 21'inci yüzyıla damgasını vuracak olan "doğal kaynaklara erişim jeopolitiğini" tesis ettiği savaş-göç-savaş-paylaşım döngüsünün (yeşil emperyalizm mekaniğinin) mantığıyla kurgulayacak – hatta denemeleri çoktandır farklı kılıflarda işliyor bile.

Çıkartılan savaşlar yoğun göç hareketlerine sebebiyet veriyor. Göç hareketleri savaş çıkan bölgenin boşaltılması, göçün yöneldiği yeni bölgelerin (ve ülkelerin) ise doldurulması anlamını taşıyor. Boşaltılan ("boşalan" değil!) bölgeye "çökülürken", doldurulan ("dolan" değil!) bölgenin yepyeni bir savaşla boşaltılması için çalışılıyor. Nihaî karışıklığın ardından ortaya çıkarılan ("çıkan" değil!) "ulussuzlaştırılan topraklar" yahut "topraksızlaştırılan uluslar" paylaşıma elverişli zemini yaratmış oluyor.

Amacı "sürdürülebilir sınırsız kalkınma" formülüyle özetlenebilecek yeşil kapitalizm duvara tosladığında ve insanlık bu kez verimli toprak-temiz su-nitelikli gıda üçlüsüne doğru cansiperâne koştuğunda bu mekaniğin eziciliğinin alacağı boyutları hayal dünyanıza bırakıyorum.

En şiddetli ırkçılığı birinci elden örgütleyen ve ulusları birbirlerine karşı bizzat kışkırtan zincir bugün budur ve yarın da bu olacaktır.

Oysa sol-liberalizmin hoparlörlerinden yapılan yayınlar bambaşka bir hikâye yazımına vesile oluyor. Dahası, herhangi bir ulus-korumacı refleksi kamuoyu nezdinde en baştan ırkçılıkla yaftalayabilmek ve peşinen mahkûm edebilmek için ırkçılığı ve uluslar arasında düşmanlık üreten sistemi doğrudan beslemeye devam ediyorlar.

Bugün ulus-merkezli ekolojik devrim seçeneği tek-tipleştirilmeye, "standardize" edilmeye, yapaylaştırılmaya, ulussuz ve topraksız bırakılmaya, diğer millet ve uluslara düşman kılınmaya karşı yegâne seçenek olarak karşımızdadır.

Mesele içe kapanmak, ilkelleşmek (mağaralara çekilmek) yahut kurulan tuzaklara balıklama atlamak olmamalıdır. Mesele, kendi ulusumuzla birlikte komşu, kardeş ve dost ulusları eşgüdümlü korumaya çabalamaktır. Zira bu kısır döngü, bu şeytanî mekanik, bu esaret zinciri ancak ulusların birbiriyle iş birliği yaptığı ölçüde kırılabilecektir.

Söz konusu gerekliliği kabul etmek ve onaylamak başlı başına büyük bir iştir.

"Ekolojik devrim" hedeflerini ve bu hedefler için seferber edilecek ulus-çıkışlı yöntemler dizisini benimseyecek/tatbik edecek ne kadar çok ulus-devlet ayakta kalabilirse o kadar iyi olacaktır.

Sol-liberal taarruz, Schwab özelinde ete kemiğe büründüğü üzere, nerede ve ne zaman ulus/milliyetçilik kavramları kullanılırsa derhal bunları ırkçılıkla eşitlemek üzere programlanmıştır.

Hâlbuki esas "Batılı beyaz adamın neo-liberalizmi" (yeni ismiyle "yeşil kapitalizmi") değil midir sınırları değiştiren, mazlum ulusları sömüren, onların topraklarını zehirleyen ve kısırlaştıran, emeklerini ve kaynaklarını gasp eden?

Batılı beyaz adamın neo-liberalizmi değil midir ulusları boğazlayan ve birbirine boğazlatan, göç ettirten, sefil ve kimliksiz bırakan?

Eğer bu ırkçılığın en somut, en yakıcı ve en gerçek izdüşümü değilse, acaba nedir?

Yeşil kapitalizmle birlikte Thomas Hobbes'ın "homo homini lupus" yani "insan insanın kurdudur" düsturunun yepyeni ve çok daha karanlık bir boyut kazanacağı aşikârdır.

Dolambaçsız bir üslûpla belirtelim: Küresel "yeşil" paylaşıma giden yolda artık tek engel ulusal yapılar, ulusal akımlar ve ulusal zindeliktir.

Uluslar parçalanır ve içeriden patlatılırsa geriye ne tarih, gelenek, kimlik, kültür ve din çeşitliliği (veya birliği) ne de bunlara sahip olup-olmama özgürlüğü kalacaktır.

Türkiye'nin siyasî kültürü daima yukarıdan-aşağıya doğru bir "ulusu koruma" istenci ile aşağıdan-yukarıya doğru bir "ulusal korunma" talebi arasındaki müspet etkileşimden mülhem şekillenmiştir. Dahası, bu "kurucu kültür" dışarıya olan bakışı da savunma-muhafaza önceliğiyle harmanlamıştır. Başka bir deyişle, barışseverliği hesaplaşmanın önüne koymuştur.

Bu yönüyle aslında ulus-merkezli ekolojik devrimin fikrî anlayış özü tam da bu kurucu kültürün derinliklerinden süzülüp doğal mecrasına akabilirse hem bütünüyle "ulusal" vasıflarla donanabilir hem de diğer uluslara bir düşünce-eylem haritası verecek "evrensel" dokuyla kaplanabilir.

"Zaman içindeki müşterek yaşanmışlığın sindiği toprakların hususî tinini korumak": İşte ulus-merkezli ekolojik devrimin bütün uluslar için her zaman ve her yerde geçerli olacak katı maddesi…

Bu, önümüzde açılan yeni dönemde yekpâre yaşayışını daim kılmak isteyen her ulus için içselleştirilmesi ve topyekûn pratiğe dökülmesi icap eden bir yasadır adeta.

Ve ancak bu yasaya uyan uluslar aralarında dayanışabilecek ve insanlığın muhatap olduğu/olacağı devasa ekolojik meydan okumalara layıkıyla cevap verebilecektir.

Uymayanlara gelince, onların dağılmaları ve etrafa savrulan küllere dönüşmeleri pek kolay olacaktır. Nitekim örnekleri gün geçtikçe çoğalmakta ve görünür hâle gelmektedir.

Öylesine kırılgan, sinsi ve her türlü manipülasyona açık bir çağdayız ki, artık çıplak gözle gördüklerimizi yorumlamakla yetinmemeliyiz.

Maharet artık gördüklerimizi (veya bize gösterilenleri) değiştirmeye yönelik akıl olgunluğunu ve icra kudreti yürüyüşe geçirmektedir.

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2021

Gönlümüz bütün Türklerin hatta bütün insanların Ülkücü olmasını arzu eder, fakat hiç kimse Ülkücü olmaya mecbur değildir… Hiç kimse Ülkücü olmaya zorlanamaz… Çünkü Ülkücülük gönül işidir; serbest irâde ile seçilip, kabul edilebilecek bir dünya görüşüdür.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

23 Eyl 2021

Hüdai KUŞ

20 Eyl 2021

Efendi BARUTCU

20 Eyl 2021

Nurullah KAPLAN

15 Eyl 2021

Halim Kaya

12 Tem 2021

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 Mar 2021

Ziyaret -> Toplam : 75,42 M - Bugün : 35507

ulkucudunya@ulkucudunya.com