« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Sonra kafayı duvardan duvara vurmak yok!

Servet Avcı, 16 Eyl 2018

SONRAKİ HABER

HİKMET TEKİN (13.08.1979)

, 12 Ağu 2018

12 Ağu

2018

NAÎMÂ(ö. 1128/1716)

MEHMET İPŞİRLİ 01 Ocak 1970

İlk resmî Osmanlı vak‘anüvisi, tarihçi.

1065 (1655) yılı civarında Halep’te doğdu. Asıl adı Mustafa’dır. Daha çok tanındığı adı Naîmâ, devlet hizmetine girdikten sonra geleneğe uyarak divan kâtipliği sırasında aldığı mahlasıdır. Halep’te yerleşmiş bir yeniçeri ailesine mensuptur. Dedesi Küçük Ali Ağa ve babası Mehmed Ağa yeniçeri serdarlığı yapmış ve bölgenin nüfuzlu şahsiyetleri arasında yer almıştır. İlk eğitimini Halep’te aldıktan sonra 1091 (1680) yılı civarında İstanbul’a giden Naîmâ, ailesinin nüfuzu sayesinde İstanbul’da bir hâmi bularak Sarây-ı Atîk baltacıları zümresine girdi. Burada bir taraftan intisap ettiği sarayda yetişirken diğer taraftan Beyazıt Camii’nde derslere devam etti. 1097’de (1686) Dîvân-ı Hümâyun kâtipleri arasına girdi (Afyoncu, sy. XX/24 [2000], s. 84). Önce kendisi gibi Baltacılar Ocağı’ndan yetişme Kalaylıkoz Ahmed Paşa’ya intisap ederek onun divan kâtipliğini yaptı. Ardından, muhtemelen Râmi Efendi’nin aracılığıyla ilim ve sanat erbabının hâmisi olarak tanınan Amcazâde Hüseyin Paşa’nın himayesine girdi ve onun desteğini gördü. Cemâziyelâhir 1112’de (Kasım 1700) başka bir göreve geçti. Belgelerde açık şekilde belirtilmeyen yeni görevinin vak‘anüvislik olduğu ileri sürülebilir. Onun Amcazâde Hüseyin Paşa tarafından 1114 (1702) yılından önce bu göreve getirildiği bilgisi de (İA, XIII, 275) bu durumu teyit eder niteliktedir. İlk vak‘anüvis olduğuna dair yaygın kanaat, kendisinin halefi Râşid Efendi’nin ondan vak‘anüvis diye bahsetmesiyle (Târih, II, 533; V, 451) güçlenmektedir. Naîmâ vak‘anüvis olarak öncelikle, Amcazâde Hüseyin Paşa tarafından Şârihülmenârzâde Ahmed Efendi’nin yazdığı tarihin müsveddelerini temize çekmekle görevlendirildi. Bu işi yerine getirip yeniden düzenlediği tarihinin birkaç cüzünü Hüseyin Paşa’ya sununca kendisine bir kese akçe atıyye verildi, ayrıca İstanbul Gümrüğü mukataasından 120 akçe maaş bağlandı.

Dîvân-ı Hümâyun hâcegânı zümresine giren Naîmâ belirli aralıklarla üç defa Anadolu muhasebecisi oldu (Afyoncu, XX/24 [2000], s. 84). Birincisi Damad İbrâhim Efendi’nin (Paşa) yardımıyla Zilhicce 1115’te (Nisan 1704) Kalaylıkoz Ahmed Paşa’nın sadâretinde gerçekleşti. Bu görevi 1117 Ramazanına (Aralık 1705) kadar sürdü. Sadrazam olan Çorlulu Ali Paşa, nücûm ilmine düşkünlüğüyle bilinen Naîmâ’nın zâyîçelerinden kuşkulanarak kendisini azledip kalebend olmak üzere Hanya’ya sürgün etmiş (BA, MD, nr. 115, s. 24), Boğazhisar’da gizlendiği öğrenilince ikinci bir emirle Hanya’ya gönderilmesi istenmişti (BA, MD, nr. 115, s. 60). Hanya’da altı ay kadar kaldı. Bu sırada İstanbul’da çok sıkıntılı günler geçiren eşi Hâce Havvâ Hanım durumunu anlatan bir arzuhali Dîvân-ı Hümâyun’a sununca Çorlulu Ali Paşa onu affetti, ancak İstanbul’a gelmesine izin vermeyip Bursa’da oturmasını istedi. İstanbul’a dönüş iznini ancak bir yıl sonra alabildi.

İstanbul’a döndüğünde yeniden divan hizmetine girdi. 27 Zilkade 1120’de (7 Şubat 1709) teşrifatçılık ve divitdârlık görevini üstlendi. 19 Zilhicce 1123’te (28 Ocak 1712) yeniden Anadolu muhasebeciliğine getirildi. Bu dönemlerde Naîmâ, Damad Ali Paşa’nın desteğini almış ve onun yakın adamları arasına girmişti. Yine onun desteğiyle 1125’te (1713) defter emini, ardından başmuhasebeci oldu (16 Ramazan 1125 / 6 Ekim 1713). Bir yıl kadar bu görevde kaldı. 26 Safer 1127’de (3 Mart 1715) silâhdar kâtipliğine getirildi (Afyoncu, XX/24 [2000], s. 84). Bu rütbe düşüşü, Damad Ali Paşa’nın yakın adamı ve Naîmâ’nın rakibi kethüdâ Köse İbrâhim Ağa’nın aleyhteki faaliyetleri sonucu gerçekleşmişti. Damad Ali Paşa, Mora seferi sırasında onu yeniden Anadolu muhasebecisi yaptı (25 Cemâziyelevvel 1127 / 29 Mayıs 1715); Mora seferi sona erince de Mora seraskeri Mustafa Paşa’nın yanında defter emaneti vekâletiyle görevlendirdi (3 Şevval 1127 / 2 Ekim 1715). Ardından Balyabadra’da Şâban 1128’de (Ağustos 1716) vefat etti. Naîmâ’nın kafesî destarlı mezar taşında başmuhasebe mansıbından mâzulen Mora mübâyaacısı iken öldüğü kaydının bulunduğu söylenir (Ahmed Refik, Naimâ, s. 12). Tarihi tam belirlenemeyen, ancak Naîmâ’nın ölümünden sonraya ait olduğu anlaşılan bir belgeden (BA, Cevdet-Maarif, nr. 4821) sağlığında evinde büyük bir yangın çıktığı, mahzeniyle beraber evinin yandığı, bütün kitaplarının yok olduğu anlaşılmaktadır. Şârihulmenârzâde’nin müsveddelerinin de bu sırada yanmış olması muhtemeldir.

Naîmâ, asıl adı Ravzatü’l-Hüseyn fî hulâsati ahbâri’l-hâfikayn olan eseriyle Osmanlı tarihçiliğinde önemli bir yere sahip olmuştur. Kitap uzunca bir giriş ve kronolojik düzenlenmiş metinden oluşmakla birlikte renkli tasvirleri, romanvari anlatımı, nükteli, imalı ifadeleri, olayların iç yüzünü anlatmada gösterdiği titizlikle büyük ilgi çekmiş ve başka hiçbir tarihe kısmet olmayan bir şöhret kazanmıştır. Naîmâ’nın tarihi aslında, Şârihulmenâr lakabıyla tanınan Kadı Mehmed Efendi’nin oğlu müderris Ahmed Efendi’nin yazdığı esere dayanır. Naîmâ, Şârihulmenârzâde’nin günümüze ulaşmayan ve yaratılıştan 1065 (1655) yılına kadar gelen tarihinin müsveddelerini kullandığını, onun I. Ahmed devrinden Köprülü Mehmed Paşa’ya kadarki dönemi geniş bir şekilde yazdığını, daha önceki dönemleri ise Hasanbeyzâde Târihi’nden aldığını belirtir. Mevcut nüshalardan edinilen intibaa göre Naîmâ önce eserine 982 (1574) yılından, yani III. Murad’ın saltanatından itibaren başlayıp Şârihulmenârzâde kayıtlarının bittiği 1065 (1655) tarihine kadar getirmiş ve eserini, Amcazâde Hüseyin Paşa’nın yararlılıkları ve hazırlanmasını sağladığı Karlofça Anlaşması vb. bilgileri eklediği mukaddimesiyle 1114’te (1702) ona sunmuştur. Ayrıca burada, bazı kaynaklara dayanarak çalışmasını 1114 (1702) yılına kadar uzatmak istediğini belirtmiştir (TSMK, Revan Köşkü, nr. 1169; Aktepe, I/1 [1949], s. 51). Fakat aynı yıl Amcazâde’nin vefatı, ardından ortaya çıkan Edirne Vak‘ası bu niyetini gerçekleştirmesini geciktirmiştir. Bu arada sadarete getirilen Damad Hasan Paşa eserin devamının yazılmasını kendisinden talep edince Naîmâ, ilk telifteki 1000 (1592) yılına kadar gelen kısmı ayırıp sonuna yazmakta olduğu II. cilde ait beş yıllık olayları ekleyerek 1000-1070 (1592-1660) olaylarını ihtiva eden vekayi‘nâmesini yeniden düzenlemiştir. Bunun baş kısmına, Hasan Paşa’nın eşkıya tedibindeki başarısını övmek için Edirne Vak‘ası’nı tasvir eden bir risâle eklemiştir. Bu ikinci metin 1147’de (1734) İbrâhim Müteferrika tarafından iki cilt halinde basılmış, Feyzullah Efendi Vak‘ası ile ilgili risâle bu baskının sonuna konulmuştur. İkinci düzenleme, hicrî 1000 (1592) senesiyle ilgili birtakım rivayetlerden ve kıyametin kopması beklentilerinden söz edilerek başlar. İlk zikredilen olay ise 1000 yılı Cemâziyelâhirinde (Nisan 1592) Sadrazam Ferhad Paşa’nın azli ve yerine Kanijeli Siyavuş Paşa’nın tayinidir. Naîmâ’nın 1070’ten (1660) sonraki yıllara ait olarak birtakım müsveddeler hazırladığı ve bunların Şehrîzâde Said Efendi’ye geçtiği de ileri sürülmüştür (Tayyarzâde Ata Bey, III, 38). Râşid, 8 Rebîülevvel 1109 (24 Eylül 1697) hadisesiyle ilgili kaynağını Naîmâ’nın “yevmiye cerîdesi”ne dayandırır. II. cilde ait olması gereken müsveddelerinin temize çekilmeden kaldığı ve bunların ölümünden sonra evinde çıkan yangında yanmış olabileceği ihtimali üzerinde durulur.

Naîmâ’nın Hasanbeyzâde, Âlî Mustafa Efendi gibi Şârihulmenârzâde’nin de istifade ettiği muhakkak olan eserler dışında başlıca kaynakları Kâtib Çelebi, Peçuylu İbrâhim, Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi ile Nişancı Abdi Paşa, Îsâzâde, Mehmed b. Mehmed Edirnevî, Mehmed Halîfe, Hüseyin Tûgi, Topçular Kâtibi Abdülkadir Efendi, Cenâbî Mustafa Efendi ve Âlî başta gelir. Yine kaynakları arasında Kazasker İsmetî Efendi’nin telif ettiği, ancak henüz nüshasına rastlanmayan Tevârîh-i Devlet-i Aliyye’nin bulunmuş olması mümkündür. Bunların içinde Kâtib Çelebi Fezleke’sinin özel bir yeri vardır. Naîmâ hiçbir değişiklik yapmadan birçok bahsi ve bendi Fezleke’den nakletmiştir. Yine Kâtib Çelebi’nin Düstûrü’l-amel ve Mîzânü’l-hak gibi eserlerinden de iktibaslar yapmıştır (VI, 218-226). Onun yer yer kullandığı kaynakları karşılaştırdığı ve bilgilerin telifinde hayli başarılı olduğu anlaşılır (tipik örnekler için bk. I, 99; II, 207; VI, 291). Naîmâ tarihinin şifahî kaynakları arasında ise Ma‘noğlu Hüseyin Bey başta gelir. Ondan İbrâhim ve IV. Mehmed devirleriyle ilgili bilgiler aldığı, ayrıca bugün ele geçmeyen kendi eliyle yazdığı tarih mecmuasını da gördüğü belirtilir (V, 295). Eserin mukaddime kısmı ayrı bir öneme sahiptir. Burada Naîmâ’nın tarihçilik anlayışı ve siyasetnâmeyle ilgili görüşleri bulunur. Bu kısım İbn Haldûn, Âlî Mustafa Efendi ve Kâtib Çelebi gibi müelliflerin fikirlerinden hareketle hazırlanmıştır. İbn Haldûn’un uzviyetçi görüşü, beş tavır nazariyesi ve toplumu teşkil eden unsurlar ağırlıklı olarak Kâtib Çelebi’nin Düstûrü’l-amel adlı risâlesine dayanır (I, 26-57; krş. Düstûrü’l-amel, s. 122-133). Naîmâ’nın tarih felsefesine ve bu ilmin lüzum ve faydasına ait kanaat ve hükümleri kendisine ait orijinal fikirler değildir. Tarih ilminin lüzumu üzerinde duran Naîmâ tarih yazanlarda yedi şartın bulunması gerektiğini, bunların doğru sözlü olmak, şâyialara kulak asmamak, bir konunun aslına vâkıf değil ise onu bilenlerden tahkik etmek, dedikodulara ehemmiyet vermemek, yalnız vak‘a anlatmakla kalmayıp tarihi kıssadan hisse çıkaracak şekilde kaleme almak, insanların değerini ortaya koyarken hissiyata kapılmamak, kolay anlaşılır bir dil kullanmak, metni güzel fıkralar, manzum ve mensur parçalar ilâvesiyle süslemek, ilm-i nücûm Hakkında bilgi edinmek olduğunu belirtir (I, 6-7).

Naîmâ tarihi, muhteva itibariyle olayları kronolojik bir sıra içerisinde nakleden geleneğe sıkı sıkıya bağlıdır. Eserde yaklaşık 1400 başlık yer alır. Bu başlıkların temel konular belirlenerek tasnif edilmesi mümkündür. Bazı başlıklar altında vak‘alar uzun uzadıya anlatılırken çok yönlü değerlendirmeler yapılır, kişiler ve kurumlar Hakkında önemli bilgiler verilir. Eserde sadece İstanbul ve saray merkezli haberlere değil taşradaki olaylara ve devlet teşkilâtıyla ilgili konulara da yer verilmiştir. Naîmâ’nın tıpkı Şârihulmenârzâde gibi nücûm ilmini bildiği ve ona inandığı anlaşılmaktadır. Tarihinin çeşitli yerlerinde olayların şu veya bu şekilde sonuçlanmasını yıldızların tesirine bağladığını gösteren kayıtlar dikkat çeker (II, 231 vd.; III, 422). Eserde çok ilgi uyandıran ve okunan kısımların, anekdotların Şârihulmenârzâde’ye dayandığı ve onun kaleminden çıktığı hesaba katılırsa Naîmâ’ya atfedilen değerlendirme, hadiseleri ele alış şekli, tahkiye ve câzip üslûbun Şârihulmenârzâde’ye ait olduğu düşünülebilir. Ancak Naîmâ, tarihçi sıfatıyla ele aldığı metni dikkatli şekilde yer yer karşılaştırmalar yaparak ve şifahî kaynaklara başvurarak yeni bir kalıba sokmuş görünmektedir.

Târîh-i Naîmâ, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde çok kullanılan, okunan bir eser olmuştur. Cumhuriyet devrinde onu sıkça kullananların başında Ahmed Refik gelmektedir. Ahmed Refik Kadınlar Saltanatı, Samur Devri, Köprülüler adlı eserlerinde geniş ölçüde Târîh-i Naîmâ’dan istifade etmiş, Âlimler ve Sanatkârlar isimli kitabında Naîmâ’yı ve eserini incelemiştir. Ayrıca Naimâ adlı ufak bir eser yayımlamıştır. Türkiye’de ve yabancı kütüphanelerde birçok yazma nüshası bulunan Târîh-i Naîmâ’nın (TCYK, s. 200-207; Karatay, I, 259-262; Babinger, s. 269-270) mevcut nüshalarının birçoğu Müteferrika tab‘ının yapıldığı 1147’den (1734) sonra istinsah edilmiştir. Ayrıca kütüphanelerde bazı muhtasar nüshalara da rastlanır (İÜ Ktp., TY, nr. 4355). Eserin iki büyük ciltten oluşan birinci baskısı 1147’de (1734) 500 nüsha olarak Müteferrika Matbaası’nda yapılmıştır. I. cildin başına İbrâhim Müteferrika tarafından yazılan takdim yazısı sonraki baskılarda da tekrar edilmiştir. Eksik olan ikinci baskı (yalnız I. cilt) 1259 (1843) tarihlidir. Üçüncü tab‘ı (İstanbul, Matbaa-i Âmire, 1280) sayfaları çerçeveli olarak altı cilttir. Müteferrika tab‘ının esas alındığı bu neşirde cilt taksimatının değiştirildiği belirtilmemiştir. Çerçevesiz baskı olarak bilinen dördüncü baskı da (Matbaa-i Âmire, 1281) altı cilt halindedir. Bu baskıda bazı ifadelerin basitleştirildiği, anlaşılmayı kolaylaştıracak çok küçük ibarelerin eklendiği görülmektedir. Naîmâ tarihinden bazı parçaların neşredildiği de bilinmektedir. Bunların başlıcaları olarak Simirnof, Kostantinidi Paşa, Ahmed Refik, Ali Canip, Âsaf Hâlet Çelebi yayınları sayılabilir (İA, IX, 49). Zuhuri Danışman eserin bütününü sadeleştirip Latin harflerine çevirmiştir (I-VI, İstanbul 1967). Ancak bu sadeleştirmede hiçbir bahis çıkarılmamakla birlikte okunmasında veya anlaşılmasında güçlük bulunan kelime, cümle ve paragrafların yer yer atlandığı göze çarpar.

Naîmâ ve tarihi üzerine çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bunların ilki Lewis V. Thomas’ın doktora tezidir (bk. bibl.). Thomas çalışmasını Naîmâ’nın hayatı, fikirleri ve eseri olmak üzere üç bölümde düzenlemiş ve tarihçinin hayatı ve eseriyle ilgili birçok noktayı aydınlatmıştır. İkincisi Zeki Arslantürk’ün sosyoloji çalışmasıdır (Naîmâ’ya Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı, İstanbul 1997). Bu çalışma esas itibariyle Naîmâ’nın giriş kısmındaki değerlendirmelerine dayanır. Târîh-i Naîmâ’nın Batı dillerine kısmî çevirileri vardır (Annals of Turkish Empire 1591-1659 of the Christian Era, trc. Charles Fraser, London 1832; ayrıca bk. Babinger, s. 270).

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

18 Eyl 2018

“Nerde o yiğitler ki gür Sesleri ülkeyi bürür, ‘Yürü’ dese dağlar yürür ‘Dur’ dese kalpler dururdu.” Bursa Eğitim Enstitüsü’nde 1968-1980 arasında yükseköğrenim görmüş arkadaşlarımızla bu defa Sivas’ta buluştuk.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

12 Eyl 2018

Nurullah KAPLAN

22 Haz 2018

M. Metin KAPLAN

13 Şub 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 39,69 M - Bugün : 41298