« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

Abdullah Gül’ün CV’sindeki Bilinmeyen - Meyyal Uygur

Erhan Kalkan, 29 Eki 2009

SONRAKİ YAZI

kurt mu bozkurt mu?

bozkurt turan, 29 Eyl 2009

27 Eki

2009

Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar/M.Şevgi Eygi

Hilmi kerem 27 Ekim 2009

O fırka bir Ehl-i Sünnet mezhebi, meşrebi, yolu değildir. Yeterli bilgiye sahip olmayan bazı saf kişiler "Onlar da Kur'ân diyor, onlar da namaz kılıyor, onlar da tesettüre riayet ediyor" diyorlar. Onların namaz kılmalarına hangi Müslüman itiraz edebilir?Sünnîlerle onlar arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlık namaz konusunda değildir.

Ehl-i Sünnet ile onlar arasındaki temel ayrılık usûlde, yani akaittedir.

Onlar bazı âyet ve hadîslere lügavî mânâ veriyor ve Yüce Allah'a mekan, cihet, inmek, oturmak, el, yüz, ayak gibi sıfatlar yakıştırıyor. Ehl-i Sünnet bunu kabul etmez. İmamlarımız yed, vech gibi kelimelerin başka lisana tercüme edilmesine bile izin vermemiştir.

Yüce Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.

Peygamber Efendimiz'in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Şeytan'ın boynuzunun Necd'ten zuhur edeceğine dair hadîsi bulunmaktadır.

Son iki yüz küsur yıl içinde Ehl-i Sünnet ulema ve fukahası o fırkayı red ve cerh eden binlerce kitap yazmıştır. Bu kadar alim ve fakih yanıldı mı?

Devrimizde İslâm'ı, bir din olarak değil de bir ideoloji siyasî bir güç kaynağı olarak anlayan ve algılayan aktivist, radikal, hızlı Müslümanlar için akaid meselelerinin fazla önemi yoktur. Onlar için önemli olan, kendi kafalarına göre sözde cihad ve siyaset yapmaktır.

Bendeniz 1960'lı, 70'li yılları çok iyi hatırlıyorum. O tarihlerde birtakım radikal, aktivist, hızlı, astığı astık, kestiği kestik İslâmcılar "Biz Asr-ı Saadet'i geri getirmek için çalışıyoruz" diyorlardı. Sonra Müslümanların eline iktidar geçti, mahallî idareler geçti ve bir de baktık ki, o eski idealist İslâmcıların kısm-ı azamı, bozuk dedikleri düzenin ve sistemin haram ve necis rantlarına saldırmaya, yağmacılık yapmaya, akıllarınca ganimet toplamaya başlamış...

Böyle kimselerin İslâmcılığı, cihad, Asr-ı Saadet özlemi kimseyi aldatmasın.

Pakistanlı aktivist bir şahsiyet var. Hayli kitabı Türkçeye çevrildi. Bu zat imanın şartlarını altıdan beşe indiriyor, kaderi iman şartı olarak saymıyor. Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar için bunun önemi yoktur.

Mısırlı aktivist bir yazarın dilimize çevrilen bir eserinde "Namazların ve duaların tembellik çağının ürünleri" olduğu iddia ediliyor. Bendeniz bunu hayli tenkit ettim. İkinci baskıda "Salavatlar ve zikirler tembellik çağının ürünleridir" şekline sokuldu.

Her iki tercüme de büyük hatadır. Namaz, dua, Peygambere salavat getirmek, Allah'ı zikr etmek farzdır. Bu dört temel farza nasıl olur da tembellik çağının ürünleri denilebilir. Böyle bir söz, söyleyeni küfre götürmez mi?

Allah'ın rahmetine intikal etmiş müellifin böyle bir fâhiş hata yapacağını sanmıyorum. Mütercimin işidir... Lakin bunca radikal, hızlı, Asr-ı Saadet'i geri getirmek iddiasında bulunan İslâmcı nasıl olur da bu fâhiş ve öldürücü hatâyı görmüyorlar ve düzeltilmesini istemiyorlar?

Hızlı, radikal, aktivist İslâmcıların baş tacı ettikleri İranlı bir sosyolog var. Bu kişi, İslâm'ı Tanımak kitabında "Allah gerçek bir Janus'tur" diyor. Yani Yüce Allah'ı hâşâ sümme hâşâ iki çehreli bir Roma putuna benzetiyor. Ne korkunç küfür, ne korkunç zındıklık ve ilhad. Hızlı, radikal, aktivist İslâmcılar için bunun da önemi yoktur. Tenkit ettiğim için bendenize saldırıyorlar.

Çeşitli fırkalara, hiziplere mensup Müslümanlar birleşsinler edebiyatı yapılıyor. Bid'atçiler yüz milyonlarca tasavvuf, tarikat mensubu Müslümanı şirk ve küfürle suçlayacaklar ve sonra birleşme olacak. Böyle bir şey mümkün müdür?

İslâm dininde en önemli konu akaid, usûl, temel inanç hükümlerinin sahih/doğru (Kur'ân'a ve Sünnet'e uygun) olmasıdır.

Bunu ikinci plana atıp, buna önem vermeyip ucuz radikallik ve aktivizm yapmak bizi neticeye ulaştırmaz.

Önce Cenab-ı Hak ile ilgili inançlarımızı tashih etmeliyiz (doğrultmalıyız).

Bütün MüslümanlarınKur'ân, Sünnet, İcmâ-i ümmet, cumhur-i ulema yolunda olması gerekir.

Ehl-i Sünnet ile Ehl-i bid'at ve ilhad kesinlikle uzlaşmaz ve bağdaşmaz.

Bid'at ve dalâlet fırkaları gerçek ve sahih İslâm değildir.

(İkinci yazı)

MİMARLIK VE ŞEHİRCİLİK FACİASI
Ülkemizde mimarlık ve şehircilik konusunda korkunç bir yozlaşma, çirkinlik, yabancılaşma, kalitesizlik görülüyor.

Bu yozlaşmadan Müslümanlar da paylarını almıştır. Son kırk yılda kırk bin yeni cami yaptırıldı. Bunların sanırım kırkı güzel ve sanatlı oldu, geriye kalan 39 bin 960'ı sanatsız ve çirkin.

Bu yozlaşmanın bazı sebepleri nelerdir?

1. 1928'den öncesini okuyamayan köksüz, millî kültür ve kimliğinden kopmuş yepyeni bir toplum oluşturmak istediler, ortaya korkunç bir ucube çıktı.

2. Millî ve geleneksel olan her şeyi gericilik, karanlık, çağ dışı ilan ettiler.

3. Geleceğin mimarlarını yetiştiren fakülte ve yüksek okullarda uzun yıllar boyunca cami mimarîsi dersleri vermediler.

4. Bizim millî kültürümüzde ev yuvadır, onu mal haline getirdiler.

5. Gençliğe okullarda, bilhassa liselerde, hayata yansıyan güçlü bir estetik ve sanat kültürü veremediler. Beton çirkinliklerden rahatsız olmayan duyarsız yeni nesiller yetiştirdiler.

6. Sahillerimizi, yaylalarımızı, kırsal kesimi iğrenç beton binalarla, sanatsız, güzelliksiz yazlıklarla doldurdular.

7. Maziden kalan mimarlık mirasını gereği gibi koruyamadılar.

İstanbul Taksim'de göze hoş görünen bir topçu kışlası vardı, yıktılar yerine park yaptılar.

Karaköy'de Sultan Abdülhamid'in baş mimarı Raimondo D'Aranco'nun yaptığı arnuvo üslubunda güzel bir cami vardı. Hiç lüzumu olmadığı halde yıktılar.

Cağaloğlu'nda Hadım Hasan Paşa medresesi uzun yıllardan beri bir harabe halinde duruyor. Bu harabe kültür anlayışımızın simgesidir.

Yenilikçiler, çağdaşlar, uygarlar Boğaziçi'nin Kuruçeşme sahillerine muazzam bir kömür deposu yapmışlardı.

Tophane Salıpazarı sahilinde dev gümrük antrepoları var.

Eminönü'nden Çamlıca'ya bakınız. O güzelim yerleri ne hale getirmişler.

Cibali'den Ayvansaray'a kadar Haliç ana caddesinde yürüyünüz, binaların yüzde doksanı (hattâ daha fazlası) bakımsız. Terk edilmiş binalar, çökmüş binalar, viraneler, sanki o bölge korkunç bir savaştan çıkmış gibi... Felaket, rezalet, kepazelik...

Ayvansaray'da sahilden, yukarıdaki MimarSinan yapısı İvaz Efendi Camii'ne doğru yürüyünüz. Çöplükler, gecekondular, yıkık evler göreceksiniz. Bakımsızlık, ihmal, hıyanet, felaket, skandal...

İstanbul'un nüfusunu bir milyondan (varoşlarıyla birlikte) 20 milyona çıkarttılar, bu güzelim şehri bir "Beton Büyük Sahrası" haline getirdiler.

Mimarlık konusunda bazı Türk ve İslâm ülkelerinden, şehirlerinden ders almalıyız.

Mimarlığın babası Romalı Vitruvius bir yapıda üç özellik olması gerekir diyor. Birincisi sağlamlık, ikincisi hangi amaç için yapıldıysa ona uygunluk, üçüncüsü de güzellik.

Güzel olmayan bir bina iyi bir bina değildir.

Osmanlı devleti, batışına yakın bir Sultanahmet hapishanesi (Dersaadet Ceza Tevkifhanesi) yapmıştır, bir mimarlık şaheseridir. Şu anda dünya çapında beş yıldızlı bir otel olarak hizmet veriyor.

Cumhuriyet devrinde Sağmalcılara dev ceza evi yapıldı, boşaltıldıktan sonra yıkıldı. Hiçbir mimarlık ve sanat değeri yoktu.

Geçenlerde Azerbaycan'ın mimarlıkta, lisanda, sanatta, musikide bizden üstün olduğundan bahs etmiştim. Orada, Sovyetler Birliği zamanında bile güzel binalar yapılmış. Özbekistan'da, Kazakistan'da, Türkmenistan'da ve diğer Ortaasya ülkelerinde çok güzel yeni binalar, şehirler, caddeler, yollar, meydanlar var. Bazı İslâm ülkeleri de mimarlık bakımından bize örnek olabilir.

Şu anda yeni binalarımıza güzellik katamıyoruz.

Bizim bir millî bahçe kültürümüz ve sanatımız vardı, bitti. Bahçesiz, çiçeksiz, gülsüz, lâlesiz, yeşilliksiz, havuzsuz; hanımelisiz, şebboysuz, mevsimindeki salkım salkım üzümleri sarkan asmasız, nar ağacı olmayan bahçesiz bir hayat ne kadar kuru, ne kadar eksik ve boştur.

Yeşilliksiz bir İstanbul... Yeterli parklara, korulara, bahçelere sahip olmayan, binalarının suratları gülmeyen, ağzı burnu düzgün olmayan dev şehir ne kadar çirkin...

İyi ki, atalarımız bu şehre büyük camiler yapmışlar. Kubbeler ve minareler olmasa bu şehrin bize ait olduğunu nasıl isbat edeceğiz?

Acaba bundan sonra, mimarlık, şehircilik, ev, cadde, sokak, meydan, park, yeşillik konusunda düzelmemiz mümkün müdür?

İnsanlarımızın kaçta kaçı çirkinliklerden rahatsız oluyor?

Ülke gündeminde mimarlık, şehircilik, bahçe güzellik maddeleri var mı?

Meskenlerimize mal gözüyle değil, yuva olarak bakmadıkça nasıl adam olacağız?

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

08 Ağu 2019

12 Mart 1971 Askeri muhtırası ile bütün üniversite ve yüksek okullardaki Ülkü Ocakları, Hür-Genç, Dev-Genç ve benzeri kuruluşlar kapatılarak faaliyetlerine son verildi.

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

Yusuf Yılmaz ARAÇ

17 Haz 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 53,12 M - Bugün : 7521