« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

Yayına hazırlanan "1980 Öncesi Ülkü Ocakları Başkanları Başbuğ Türkeş'i Anlatıyor" isimli kitabımız için kapak resmi olarak okuyucular yukarıdaki resmi seçmiş bulunuyor; teşekkür ederiz...

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

"GELECEĞİN TARİHİNE YAZILMIŞ MEKTUPLAR"

08 Kas 2010

SONRAKİ YAZI

MEMLEKETİN OLAĞAN HÂLİ

05 Ağu 2010

Nurullah KAPLAN

12 Eyl

2010

GEÇME NAMERT KÖPRÜSÜNDEN...

12 Eylül 2010

Geçmişten ders almayan, onu yeniden yaşar derler… İbret alınmayınca tarihin tekerrürü kaçınılmaz oluyor. Bizim tarihimiz biraz da “tekerrürler” tarihidir; bilhassa son iki asırda yaşadıklarımız periyodik tekrarlar silsilesi gibidir. Mart ayında başlayan anayasa tartışmaları ile Meşrutiyet dönemi ne kadar da benzeşiyor.

1789 Fransız İhtilali ile esmeye başlayan rüzgârlar tez zamanda Memâlik-i Osmanî’nin payitahtında da hissedilmiş; bu rüzgâra kapılan, Jön Türkler namı ile maruf bir grup, azınlıklar başta olmak üzere sultana muhalefet edenleri birleştirip, idare tarzını değiştirmek için her yolu denemişlerdi. En yakın müttefikleri Ermenilerdi… Sultan Abdülhamit’e düzenlenen suikasta destek vermişler, Ermeni suikastçıya mersiyeler dizmişlerdi… 1907 Yılında Paris’te düzenledikleri ikinci kongreye Emeni Taşnaksutyun Komitesi de katılmış; kongrede ihtilalcı Bulgar-Rum çetelerinin desteklenmesi kararlaştırılmıştı. Düzenlenen nümayişlerin değişmez sloganı ise “hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet” idi. O günlerdeki nümayişlerin değişmez sloganları ve gazete-dergilerinde yazılan bütün yazıların demirbaş klişeleri ile bugünlerin “demokratik-sivil-özgür-eşitlikçi anayasa” söylemi ne kadar benzeşiyor… O günlerin Fransa ve İngiltere sefirleri ile yapılan teşrik-i mesai ile bugünün ABD ve AB komiserlerinin katkıları(!); o günlerin Ermeni-Rum v.s. azınlık muhabbeti ile bugünlerin kürtçülük sevdası, benzerliğin ötesine geçen bir ayniliği işaret ediyor. Elbette ki, o günlerin jöntürkleri de, iyi niyetle, dünyanın yeni düzenine uygun bir devlet olmanın peşindeydiler… En azından bugünkülerin bir kısmı gibi.

Çökmekte olan bir devleti ayakta tutabilmenin peşinde olan Sultan Abdülhamit’in “istibdatını” o günün şartları muvacehesinde değerlendirmek gerekir ki, kendisine muhalefet eden Said Nursî, Mehmet Akif gibi münevverlerin, Sultan’ı tahttan indiren Enver - Talat Paşaların nedametleri “istibdatın” kuru bir iktidar hırsından ibaret olmadığını gösteriyor.

Askeri darbelerle tahkim edilen ve son yıllardır başka bir yöne devrilen mevcut “istibdat” rejiminin de, salt iktidar kullanımından ibaret olmadığını söylemek yanlış olmasa gerek. ABD ve NATO ile şekillendirilen Türkiye’nin iç ve dış politikası, içerideki seçkinci, elitist bir oligarşik bürokrasi tarafından tatbik edilmekteydi. Ancak unutmamak lazım gelir ki, bu sivil-askeri bürokrasi karar veren iradeyi değil, kendilerine emanet edilen iktidar karşılığında, verilen kararları uygulamayı kabullenmiş müttefik / işbirlikçi bir elit zümreyi temsil eder.

Anayasa değişikliği ve YAŞ kararları ile alevlenen mücadele, aşikâr ki bir iktidar oyununun son hamleleri. Ancak bu iktidar değişikliği sadece uygulayıcıları değiştirecek ve karar vericiler yine aynı kalacaksa bu kadar hay-huya değeceğini söylemek ancak yeni iktidar sahiplerine ve onların yakınlarına düşer.

2002 Yılında başlayan siyasi süreç sadece hükümet değişikliğine değil, dışarıdan dayatılan bir iktidar değişikliğinin içerideki yeni aktörleri marifetiyle tatbik edilmesine, “devlet” aygıtının topyekûn yeniden dizayn edilmesine delâlet etmektedir.

Devlete bütün kurumları ile yeniden şekil verilmekte… Ve bu görev AKP’ye verilmiştir. O halde soralım, AKP yetki ve gücünü milletten alarak mı bu değişim görevini ifa etmektedir? Yaklaşık üççeyrek asırdır millete zulmetmek şeklinde tezahür eden, devletin görünen yüzü olarak muhatap olduğumuz “düzen” milletin arzusu istikametinde mi değişmektedir? Yaşanan bu değişiklik oligarşik bürokrasinin yerine millet iradesini mi getirecektir?

Şayet 2002 yılında henüz yedi aylık yeni bir partinin tek başına iktidar olmasını demokrasi, halkın tercihi, milletin iradesi olarak algılıyor ve bütün gerçekliğin gazete sahifeleri ve televizyon ekranlarından akseden görüntülerden ibaret olduğuna inanıyorsanız, yaşanan değişiklikleri vesayet rejiminin sona ermesi olarak kabul edip, destekleyebilirsiniz!... “Vur eveti, kaldır vesayeti” sloganına gönülden destek verip, mezardakileri bile referandumda sandık başına taşımaya azm ü cezm ü kast eyleyebilirsiniz!

“Kitleleri yönetim araçları” olan medya organlarından üzerimize boca edilen görüntülerin sorgulanmaya muhtaç olduğunu düşünüyorsanız 2001 yılına dönüp, gelişen olaylara yeniden bakalım… On yıllık tek kutuplu “Yeni Dünya Düzeni” planını reorganizasyona tabi tutan ABD, Irak’ı işgal planlarına son halini vermektedir… Müttefiki Türkiye’de ilk Körfez harekâtında destek buldukları Özal gibi birisi yoktur; tam tersine müdahaleye karşı olduğunu söyleyen B.Ecevit Başbakan, beş yıldır genel başkanlık, üç yıldır başbakan yardımcılığı yapmasına ve defaatle davet edilmesine rağmen ABD’ye gitmeyen D.Bahçeli Başbakan Yardımcısı, Alman ekolünden M.Yılmaz ise diğer Başbakan Yardımcısıdır.

Parlamentodaki bütün partilerin ortaklaşa olarak cumhurbaşkanlığına seçtikleri N.Sezer’in fırlattığı anayasa kitapçığı bahane edilerek Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizi sökün eder birden bire… Bu suni kriz üç partiyi de parlamento dışı bırakmıştır… Fazilet Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, Erbakan yasaklı hale gelince Saadet Partisi kongresinde başkaldıran yenilikçiler ayrılarak AKP’yi kurmuşlardır… ABD Irak işgali öncesinde, küresel sermayenin manivelasıyla yaptığı bir operasyon ile Türkiye’de siyaseti yeniden şekillendirmiştir… İlişkilerini Özal çizgisinde devam ettirecek yeni bir siyasi aktörü, önündeki bütün engelleri kaldırarak siyaset alanına sürmüştür… Henüz dokuz ay önce kurulmuş AKP tek başına iktidardadır artık…

Değiştik, Milli Görüş gömleğini çıkardık diyen AKP’nin en büyük destekçileri eski sol yeni liberal dönmelerdir. Milli Görüşten ve komünizmden dönenlerin AB, ABD, küreselleşme adına birlikte yürüttükleri değişim politikalarına yeniden bakalım, acaba millet iradesinin eseri midir, yoksa küresel güçlerin mi? Türk’ün diline de, dinine de, devletine de düşmanlıkla maruf bu dönme-devşirme takımıyla birlikte yürütülen AKP politikaları milli iradeyi hâkim kılmak için mi buldozer gibi önüne geleni yıkıp geçmektedir?

Bu malum koro AB, Kıbrıs, Ermenistan, Açılım politikalarında olduğu gibi anayasa değişikliği sürecinde de aynı ağızdan konuşuyor, aynı istikamette havlıyorlar… Bremen mızıkacıları gibi…

AKP, politikalarının DP ve ANAP çizgisinin devamı olduğunu söylerken Menderes-Özal-Erdoğan afişleri meydanları süslüyor. AKP’nin söylediği az sayıdaki doğrulardan birisidir bu birliktelik. Menderes Truman doktrininin, Özal 12 Eylül darbesinin, Erdoğan 28 Şubat operasyonunun mahsülüdür. Bugün meydanlarda değiştirmeye çalıştıklarını ve hesaplaşmanın önünü açtıklarını söyledikleri 12 Eylül Anayasası gibi Özal da 12 Eylül darbesinin mahsulüydü. 1977 Seçimlerinde MSP’den milletvekili adayı olmuş birisi olmasına rağmen Özal, 12 Eylül sonrasında kurulan askeri darbe hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısıydı.

Özal hedefinin Türkiye’yi küçük Amerika yapmak olduğunu alenen söylerdi. Erdoğan ise küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu, gereklerini yapacaklarını söylüyor… Rüzgâra karşı tükürülmez diyor… Amerikan pragmatizmi Özal’da da, Erdoğan’da da temel şiar olmuş. Amerikalıların bu duruma uygun bir de atasözleri var: Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak.

Binlerce yıllık tarihi tecrübemizin mahsulleri olan atasözlerimiz Amerikalılarla mukayese edilmeyecek kadar zengindir bizim. Atalarımız böylesi haller için “Geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni” demiş…

Dört gün sonra yapılacak referandum oylamasında vesayet rejimi son bulup, milletin iradesi mi hâkim kılınacak, yoksa vasilerin yer değiştirdiği bir başka rejimin eksik kalan halkaları mı tamamlanacak karar vereceğiz. Eski zalimlerden kurtulmak yeter deyip, yeni zulümlere razı olacaksak, “evet” demekte bir mahzur yok… Ya Başbakan gibi, rüzgâra karşı tükürmeye gerek yok deyip, zevkini çıkartacaksınız evet diyerek; ya da, el şeyiyle gerdeğe girmenin alemi yok, kendi hesabımı kendim görür, kendi nizamımı ancak kendim kurarım kararlığıyla hayır deyip, namert köprüsünden geçmeyeceksiniz! Atalarımıza da, sözlerine de güvenin, pişman olmazsınız!...

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

09 Ara 2019

Bu soruya ilk cevabı Prof. Dr. Muharrem Ergin’den aktaralım: Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 56,95 M - Bugün : 5936