« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

28 Eki

2022

OSMANLI EKONOMİSİNE DAİR KONUŞMALAR 1

28 Ekim 2022

Mehmet Genç ve Erol Özvar tarafından hazırlanmış olan “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” adlı kitabı Samsunda 01Ekim 2022 tarihinde açılan kitap fuarında Mehmet Genç’in yıllardır yayınlandığını bildiğim halde pahalı bulduğum için ihmal ettiğim “Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi” adlı kitabını almak için gittiğimde aldım. Çünkü Mehmet Genç Okumaya karar vermiş ve Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu “Mehmet Genç Bir Âlimin Hayat ve İlmi Serencamı” adlı kitabıyla okumaya başlamıştım. Bunun peşinden Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığı “Mehmet Genç Hac Yolunda Bir Karınca” adlı kitabı da okumayı planlamaktayım. Ancak Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu “Mehmet Genç Bir Âlimin Hayat ve İlmi Serencamı” adlı kitabını okurken onan Paralel olarak birlikte Mehmet Genç ve Erol Özvar tarafından hazırlanmış olan “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” adlı kitabı okumamın daha sonra okuyacağım Mehmet Genç’in yazdığı asıl kitap “Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi” kitabının anlaşılmasını kolaylaştıracağını, bu kitabı okumaya hazırlık olabileceğini düşünerek “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” okumaya başladım.Tabiki Mehmet Genç’in yazdığı “Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi” kitabını okumaya başlamadan önce Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığı “Mehmet Genç Hac Yolunda Bir Karınca” adlı kitabı Abdullah Mesud Küçükkalay’ın yazmış olduğu “Mehmet Genç Bir Âlimin Hayat ve İlmi Serencamı” adlı kitabın ardından mutlaka bitireceğim.

Mehmet Genç ve Erol Özvar tarafından hazırlanmış olan “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” adlı kitabı Ötüken Neşriyat tarafından İstanbul’da 2021 yılında baskısı yapılmış, Önsözden sonraki “Konuşmalar” bölümünün altında sıralanmış 17 ayrı başlık ve 227 sayfadan müteşekkildir. “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” adlı kitap İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ. tarafından topluma açık şekilde düzenlenmiş Mehmet Genç ile Erol Özvar’ın karşılıklı yapmış olduğu konuşmalardır. Bu konuşmalarda Erol Özvar Osmanlı Ekonomisi üstüne sorular sormuş Mehmet Genç de cevaplar vermiştir. O anda TRT2 den yayınlanmış ve belediyece de kayıt altına alınmış bu konuşmalar daha sonra okuyucunun da talepleri dikkate alınarak Ötüken Neşriyat tarafından çözümlemesi yapılarak bu kitap yayınlanmış, Önsöz’den anlaşıldığına göre birkaç cilt daha yayınlanacaktır.

“Türkler daha evvel bildiğiniz gibi pek çok devlet kurmuşlardır. (…) Türk devletlerinden hiç biri Osmanlının yarı ömrüne bile ulaşamamıştır. Osmanlı devleti, uzun yaşama bakımından yalnız Türk tarihinde değil İslam Tarihinde rekoru elinde tutan bir devlettir. Hiçbir Müslüman devlet, Osmanlılar kadar uzun ömürlü olmamıştır. Osmanlı devleti, kurulduğu bölgedeki devletler arasında Roma, Bizans, Helen, Pers, Sasani gibi imparatorlukların içinde uzun ömürlülük bakımından rekoru elinde bulunduran Bizans’tan sonra ikinciliğe sahiptir.” (S:21) diyen Mehmet Genç bu uzun ömürlü olmayı Bizans için MS.5 yüzyıldan 15. yüzyıla kadar zirai toplum teknolojik yapısı içinde doğup büyük değişmelerin olmadığı yine aynı zirai toplum teknolojisinin hâkim olduğu 15. Yüzyılda sona ermiş olmasına Osmanlıyı ise MS 14. yüzyıl başlarından 20 yüzyıla kadar yaşamasını ise “Osmanlılar ise sistemlerini zirai toplumun mühiti içinde inşa etmişlerdir. Fakat bildiğimiz gibi tarihin en radikal değişimlerin olduğu, Sanayi Devrimi’nin dünya tarihini ikiye böldüğü ve hemen her şeyin değiştiği, altüst olduğu dönemde bu değişimlerden sonra yaklaşık 150-200 sene daha yaşamayı başarmıştır.” (S:22) diyerek gerekçesini de “Osmanlılar, kaynakların dağılımını çok akışkan bir şekilde kontrol etmeyi başarmışlardır. (…) Osmanlılar iktisadi ve zihni kaynakları devamlı bir şekilde değişik gruplarla ve özellikle grup-içi eşit bölüştürerek bunu sağlamışlardır” (S:22) ve “İslam devletleri arasında en uzun yaşayan Osmanlı Devleti, bu uzun yaşamayı sağlayan çok önemli bir meritokratik [yönetim gücünün liyakate dayandığı] bürokrasiye sahipti.” (S:23) diyerek sıralamaktadır. İslam tarihinin diğer devletlerinde ancak fıkıh ve edebi eserlerde görülen genel bilgiler şeklindeki toplumun yaşayışı, problemleri ve çözümleriyle ilgili bilgileri bu Meritokratik bürokrasi sayesinde somut olarak kaydettiği muazzam arşiv sayesinde İslam medeniyetinin hafızasını oluşturduğunu söylemektedir. Osmanlı, İslam medeniyetine zihni ürünler katkıda bulunmadığını ancak Mehmet Genç “Bürokrasi, siyasi organizasyon, askeri performans ve sosyal alanlarda geliştirdikleri kurumlarıyla çok önemli katkılar”ı (S:26) olduğunu söylemektedir.
Kitabın karşılıklı konuşma metinlerinin olduğu gibi çözümlenerek aktarılması dolayısıyla konuşma üslubundaki sadelik ve yoğun ama basit konu aktarımı ile ayrıca soru cevap şeklinde olması karşısındakilerin anlamasına yönelik, diğer bir ifade ile anlaşılmasına yönelik sağladığı kolaylığı okuyucuya da aktarmaktadır. Ancak konuşma metinleri çözümlenerek kitaplaştırılırken düzeltmelerin yapılmaması dolayısıyla irticalen yapılmış bir konuşmanın taşıdığı ve söylenecek kelimelerin tespit ve tayinindeki isabetsizlik bakımından yaşanılmış kelime tekrarları nedeniyle oluşan insicam bozukluğu kitapta da görülmektedir. Yani, kitap konuşma sırasında karşılaşılan konuşmanın getirmiş olduğu hatalardan arındırılmamıştır. Konuşma ve soru cevap şekli anlaşılmayı kolaylaştırırken sözkonusu hatalar kitaba olumsuz etki etmektedir.

Mehmet Genç, vergi toplama sisteminin Osmanlıda üç ayrıldığını ve vergilerin %50’sini Merkezi Hazinenin topladığını ve buradan askerlerin ve memurların maaşlarının ödendiği, ikinci grubun tımar sahipleri tarafından toplandığı ve vergilerin %30 kadarını oluşturduğunu, üçüncü olarak da vakıfların %20’lik vergiyi topladığı ve sosyal devletin vazifelerini gördüğünü (S:37) söyler. Tımarlar ise genelde Merkezi Hazineye aktarılamayacak, pazara ulaşamayacak uzak yerlerdeki ürünlerin vergilerinin yerinden toplanmasını sağlayan ve bakıp beslediği yerel güvenlik görevlileri sayesinde yerel asayişi de temin eden bir sistemdir. “16. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’nın gelirleri 400-450 ton gümüş civarında, İspanyanın ise 500 ton [gümüş]. Osmanlı Devleti’nin toplam gelirleri ise 300-350 tonu geçmiyor.” (S:41) Osmanlı bu düşük gelirlerle %80’i Türkçe konuşmayan tebaayı yanında tutarak Avrupa’da var olmayı başardı, ancak Avrupa’nın Sanayi Devrimini gerçekleştirmek için oluşturduğu sermayedar sınıfını yine de oluşturamadı.

Osmanlı dönemini Kuruluş, Yükseliş, Duraklama, Gerileme, Dağılma şeklinde beşli bir dönemlendirmeye uymadığını söyleyen Mehmet Genç Avrupalıların mali kapasitesiyle Osmanlı mali kapasitesinin 15-16. yüzyıllarda aşağı yukarı aynı kapasiteye sahip olmalarına rağmen 16. yüzyıldan sonra Avrupa’nın mali kapasitesinin büyüme gösterdiğini ancak “Osmanlı sisteminde ise 16. yüzyıldaki kapasitesi değerli maden hacmi olarak 19. yüzyılın başlarına kadar fazla değişme[diğini], aşağı yukarı aynı düzeni koru[duğunu]” (S:42) ifade etmektedir. Bu sabit tutulan vergi gelirlerine rağmen Osmanlının II. Viyana kuşatmasının yapıldığı 1638 yılına kadar büyük askeri başarılar kazandığını ve topraklarını genişlettiği tespitlerini de yapmaktadır. Mehmet genç uygun bulmadığı Osmanlı dönemlendirmesinin aksine o iktisat tarihini iki döneme ayırmışken Osmanlı Askeri performans tarihini de “Başlangıçlardan 17. Yüzyılın sonlarında, II. Viyana Kuşatması’nın başladığı 1683 ve bittiği 1699 yıllarını zirve kabul eden, iki kanatlı bir çan eğrisiyle ifade edebiliriz. Başlangıç 14. Yüzyıldan 17. Yüzyılın sonlarına kadar 400 sene sınırları, tabi başlangıçta çok hızlı yükselme diye ifade edilen dönemde, ondan sonra duraklama diye ifade edilen 16. Yüzyıl sonu ve 17.yüzyılda da genişlemeye devam eden, ama hızı giderek azalan bir tempoda aşağı yukarı 350 sene süren bir genişleme ve başarılar zinciri var. (…) Ondan sonra 1700’lerden 1918’lere kadar daralmaya devam etmiştir. Yani 200 kusur yıl devam etmiştir.” (S:43) şeklinde iki döneme ayırır. Bu ikinci dönemde askeri performansın II. Viyana kuşatmasından sonra 18.yüzyılın ortalarına kadar başarılı olmaya devam ettiğini, ancak 18.yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan yenilgilere rağmen topraklarının daralması ve sınırlarının geri çekilmesinin son derece yavaş olmuş olduğunu, mali kapasitesinin rölatif olduğunu ve çok daha düşük olduğu halde bu geri çekilmenin başarı olduğunu da bilinenlerin aksi olarak ifade etmiştir. Osmanlı vergi gelirlerinin 16.yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar sabit olmasına rağmen bu askeri başarıları göstermek için artan mali finansman ihtiyacını Avrupalılardan farklı olarak askeri bürokrasiden; faizsiz, savaştan sonra hemen ödenecek şekilde aldığı iç borçlanma yoluyla karşılamıştır. Osmanlı Askeri harcamalarını Merkezi genel bütçeden, Tımar sahiplerinin beslediği askerlerin kendi askeri ihtiyaçlarını finanse etmeleri yoluyla ve askeri bürokrasiden alınan faizsiz iç borçlarla finanse ediyordu. Daha sonra ölen devlet memurlarının mallarının, yani mirasının müsadere edilmesi de finansal bir yol olarak eklenmiştir. Ayrıca madeni paranın ayarlarıyla oynayarak düşük ayar para basarak finansman yolu da tercih edildiği olmuştur. Şunu da bir not olarak eklemekte fayda mülahaza ediyorum Mehmet Genç Osmanlıda askeri bürokrasi deyince bundan Kamu Görevlilerinin anlaşılması gerektiğini, bu kavramın içine askeri ve sivil memurların girdiğini de açıklamıştır.

Osmanlı zirai sistemi köylerden şehre akımı engelleyen, köylüyü toprağının başında durup üreten hür insanlar olarak koruyan bir sistemdir. Şehirlerde ki esnaf örgütleri de çalışacak insan sayısını beliriliyordu. Mehmet Genç bu hususu “Şehirlerdeki esnaf loncaları da her mal ve hizmeti üreten grubun belirli sayıda kalmasını sağlıyordu. Lonca idaresi ile devlet birlikte her iş kolunda ne kadar insanın çalışacağını belirliyorlardı.” (S:69) diyerek Osmanlıda köyü ve esnaf politikasının gayet modern olduğunu tespit etmektedir. Bu gün izlenen yanlış politikalar dolayısıyla köyler boşalmış, zirai üretim plansız ve tabiat şartlarına bağlı, üretim miktarındaki düzensizlik nedeniyle ürün miktarı bazen tersiz gelirken bazen de bol olması dolayısıyla çiftçiyi mağdur eder bir kaderci anlayışa mahkûm olmuşlardır. Şehre göçen insanlar meslek edinememiş, iş sahibi olamamış, kim nerede ne kadar çalışması lazım planlanamamıştır. Erol Özvar, “17.v3 18.yüzyıllarda Avrupa şehirlerinde tesadüf ettiğimiz işi olmayan bir emek arzına, Osmanlı şehirlerinde tesadüf edilmiyordu. Bu, emeğin, ucuz emek olarak istihdam edilmesinin önünde engel teşkil ediyordu.” (S:69) diyerek Osmanlı iş ve işçi politikalarının nasıl planlı yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu gün halk arasında kullandığımız “Gedikli” tabirinin o zamandan kalma olduğunu söyleyebiliriz. Mehmet Genç’inde tespit ettiği gibi loncalar “Gedikli usulü koydular.” (S:70) Bir meslek dalında çalışmak için o mesleğin loncasına üye olan ve çıraklıktan başlayıp, kalfalık ve ustalık vasfı kazananların devam etmesi tekeli oluşmuştu. Loncalardaki gedikli sistemi iyi eğitilmiş bir insan kalitesi sağlarken Osmanlı ürünlerinin kalitesinde de Avrupa’da bile hissedilen bir kalite artışına sebep oluyordu.

Osmanlı bürokrasisinin üç kısma ayrıldığını; Seyfiye olarak adlandırılan kısmın askerleri, İlmiye olara adlandırılan kısmın medreseler ve kadılık kadrolarında çalışan ilim erbabını, Kalemiye denilenlerin de mali ve idari makamlarla bürolarda çalışanların kastedildiğini bugün ki bilinen anlamıyla katip, yazıcı ya da memur denilen kişileri kapsadığını, Osmanlı merkez bürokrasisinin birkaç yüz bürokratla çalıştığını taşra ile birlikte üç bin civarı bir bürokrat ile o geniş coğrafyanın işlerini gördüklerini, çalışma saatlerinin 8-10 saat arasında olduğu, çalışma iş yükünün çok yüksek olduğu o dönemlerde Avrupa ile kıyaslanmayacak derecede az bürokrat çalıştığını, maaş olarak ücret aldıklarını ancak bazılarının da tımar verilerek çalıştırıldığını, 18.yüzyıla kadar hafta tatilinin olmadığı ancak bundan sonra Pazartesi ve Perşembe’nin tatil günü olduğu ancak daha sonra Cuma gününün hafta tatil günü olduğu öğrendiğimiz bürokratlar için batılıları yanlış olarak rüşvet aldığını söylemelerine karşılık Mehmet genç bu hususta “Bürokratın elinden çıkan her türlü yazışma için belirli tarifelendirilmiş ücretleri ardı. Bunları 20.yüzyılda inceleyen yazarlar, rüşvet zannederek Osmanlı bürokratlarının rüşvet alarak yaşadıklarını yazmışlardır. Bu doğru değildir, tarifesi vardır, yazdığı ferman mıdır, berat mıdır, derkenar mıdır? Ona göre tarife ücreti vardır. Tarifeden fazla ücret almak isteyen bürokratlar olmuştur. Ama cezalarını görmüşlerdir.” (S:76-77) diyerek yabancıların bu karalamasına karşı çıkmıştır.

Şevket Pamuk, Osmanlı Devletinde 14 ve 15.yüzyıllarda ekonominin işlemesi ve vergi toplamak için tedavülde belli bir miktar paranın dönmesi için madeni sikkeler kullandığını, bu gün ki bozuk para yerine o zamanlar “Bakır Sikkeler” biraz büyük alışverişleri için akçe olarak da adlandırılan “Gümüş Sikkeler” daha büyük alışverişler için ya da tasarrufları biriktirmek için altın sikkeler kullanıldığını ancak İlhanlı hâkimiyeti altında olduklarından kendi sikkelerini basamadıklarından (S:83-84) söz ediyor. Mehmet Genç ise ilk Osmanlı altın parasının 15.yüzyılda basıldığını ve bu paranın Venedik altın parası baz alınarak ölçü ve ağırlığını ayarladığını eklemektedir. Erol Özvar “Devletin kuruluşu için 1299 tarihi verilir. Kendi adlarına kestikleri akçe de 1326 yılı. O halde Osmanlılar Anadolu’da egemenliklerini sikke yoluyla bu tarihte izhar ediyor.” (S:84) diyerek ülkelerin kendi adına para basmasının bir egemenlik ilanı olduğunu ifade ediyor. Bu arada Osmanlı İtalya ve Venedik gibi başka ülkelerin paralarının kullanılmasına da ekonomiye faydalı oluyor diye ses çıkarmıyor. Şevket Pamuk, “Osmanlıların ilk altın sikkelerini basmaları 1477’dir.” (S:85) Fatih zamanında 1480 yılında ilk olmak üzere üç kere tağşiş yapılıyor ve bu tağşişlerle paranın değeri %30 civarında düşürülüyor.

Ahmet Tabakaoğlu’na göre Osmanlıda işsizlik yok, eksik istihdam var. Bu eksik istihdam yüzünden işçi ücretleri yüksek olması dolayısıyla yüksek ücretli iş arayanlar var. Bu yüksek ücret durumunu ve işçi açığını, eksikliğini aşmak için 15.yüzyılda köle istihdamına gidiliyor. Bu yüzyılda Bursa’da 1/3 köle nüfus bulunuyor. Ve köleler yüksek ücret dolayısıyla mülkiyet edinerek hürriyete kavuşmalarını kolaylaştırıyor. Yine aynı zamanlarda Bursa’daki 2/5 taşınmazın mülkiyeti kölelere ait. (S:110) Üretimden yana bir ekonomi ancak ithalatı da serbest bırakan bir model Osmanlı Ekonomik sistemi. Toplumun refahının yüksek olmasını hedefliyor, ülke içinde üretilmese de halkın her şeye sahip olması yani [provizyonizm] iaşecilik anlayışıyla hareket ediyor. Üretimden yana dönük bir ekonomi ancak üretimi az, verimliği düşük bir ekonomiye sahip Osmanlı. Bunu sebebi de üretimde atadan görme metodun, doğaya bağlı üretimin kullanılması, bilimsel metodun kullanılmaması, teknolojik gelişmelerin taban yaygınlaştırılarak sürdürülebilir bir teknik alet kullanımının sağlanamamasını sayabiliriz.

Osmanlının Avrupa’da gayri Müslim tebaa arasında kabul görmesinin sebeplerini sıralayacak olursak; birinci olarak halktan düşük vergi alınması, ikinci olarak yeterli ve verimli üretim sağlanamadığı için üretim az olsa da ithal ekonomisiyle halkın istediğine sahip olmasının sağlanması, üçüncü olarak refah düzeyinin yüksek olması, dördüncü olarak adaletin tesis edilmesi, beşinci olarak her türlü inanca mensup insana inancını yaşama hakkı tanınması olarak sıralayabiliriz.
“Osmanlı Denizciliği” başlıklı bölümde konunun uzmanı olarak sohbete katılan İdris Bostan’ın 400.doğum yılı dolayısıyla yayınlayarak Kâtip Çelebinin yazdığı ve 1657 yılında Sultana takdim ettiği “Tuhfetü’l – Kibar adlı kitabından bahsederek denizcilik hakkında bilgiler vermiş, Osmanlıların denizleri yönlere göre adlandırdığını ve bu yüzden kuzeyde bulunan denize Karadeniz, Batıda bulunan denize Akdeniz, Güneyde bulunan denize de Kızıldeniz dendiğini, Bahr-i sefid ismini de Osmanlıların verdiğini bu ismi tercüme eden Arapların Bahr-i esved adını verdiğini ve aslında Türkçedeki Karadeniz adını tercüme ederek kullandıklarını ifade ediyor. Osmanlı Denizciliğinin 1390 yılında Bizans’tan kalma Gelibolu tersanesini ihya eden Yıldırım Beyazıt zamanında başladığını ve zaman içinde ihtiyaca göre geliştiğini de İdris Bostandan öğreniyoruz. Mehmet Genç gibi İdris Bostan da Osmanlı tarihini kuruluş, gelişme, yükselme, duraklama ve yıkılma olarak ayrılmasının yanlış olduğunu ve bu yüzden Osmanlı Denizciliğinin üç döneme ayrıldığını, Birinci döneme donanma gemilerinin kürekler hareket ettiği ve 17.yüzyılın ortalarına kadar süren Kadırga dönemi, İkinci döneme gemilerin yelken ile hareket ettiği için yelkenin öne çıktığı 198.yüzyıl ortalarına kadar olan zamana Kalyon dönemi yani Yelkenli dönemi, üçüncü dönem de imparatorluğun yıkıldığı döneme kadar Buharlı dönemi olarak adlandırdığını öğreniyoruz. Kadırgaları 196 kürekçinin çektiğini 100 kadırganın bulunduğu donanmada 21000 kürekçi olamsı gerektiğini ve bunların barınma, yiyecek vs. ihtiyaçları hesap edilecek olursa Kadırgalarda savaşçı asker ve savaş malzemesi bulundurulmasının kısıtlandığını net olarak ortaya koymuştur. Tersanelerin Osmanlıda Sanayi devriminin gerçekleştiği yerler olduğunu, gemilerdeki gelişmelere bağlı olarak tersanelerin de büyüdüğünü çalışan insan sayısının artığını, artan ve yeni ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için tersanelere Lengerhane, İplikhane gibi ekler yapıldığı dolayısıyla Osmanlılının denizcilikte değişen şartlara göre gelişen zamanının teknolojisini yakalamış bir ülke olduğunu da İdris Bostan’ın anlattıkları arasında görüyoruz.

Erol Özvar’a göre pek çok iktisat tarihçisinin kabulüne göre Sanayi Devrimi İngiltere’de ortaya çıkmış ve daha sonra bütün Avrupa’da ve diğer ülkeler değil bütün ülkelerde radikal değişimler meydana getirtmiş, imalat sektörünün muhtelif branşlarında teknik ve örgütsel değişimdir. Mehmet Genç ise bu devrimin 10000 yıl önce yani M.Ö. 80-90 yüzyıl önce gerçekleşen Ziraat Devriminden sonra ki, ikinci olarak insanlık tarihini ikiye bölen bir değişimdir. (S:161) “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1” adlı bu kitapta her ne kadar M.Ö. 8. ve 9. Yüzyıllar yazsa da bu on bin yıla tamamlamadığı için ancak 1000 yıl yapacağı için biz bunu düzelterek 80-90 yüzyıl olarak yazdık. Çünkü 10000 yıl Mehmet Genç için Abdullah Mesud Küçükkalay tarafından yazılmış olan “Mehmet Genç Bir Âlimin Hayat ve İlmi Serencamı” adlı kitapta da 10000 yıl olarak geçmektedir. Yine Mehmet Genç’e göre Sanayi Devrimi 1760’la 1830 yılları arası 60-70 yıllık dönem içinde İngiltere’de ortaya çıkan iktisadi değişmeleri isimlendirmek için çok sonraları kullanılmaya başlanmıştır. Sanayi devriminin II., III., IV. Kere olduğunu savunanlarda olmasına rağmen Mehmet Genç bu değişimlerin toplamına birden o tarihten bugüne ve geleceğe doğru oluşan oluşacak iktisadi değişmelerin hepsine birden Sanayi Şemsiyesi altında bir sefer de Sanayi Devrimi denilebileceğini ifade eder. Mehmet Genç daha sonra ki anlattıklarında Ziraat Devriminin Mezopotamya’da 8-9 bin yıl önce çıktığını ve kendi çevresinde yayılmasının çok ağır bir şekilde 6-7 bin yıl zarfında geçekleştiğini ve İngiltere’ye ulaşmasının da M.Ö. 2000 yıllarına kadar ancak gerçekleştiğini söyleyerek 10000 yıl olayını doğruluğunu teyit etmiştir.

Mehmet Genç bu Sanayi Devrimini gerçekleştiren İngiltere için “Bu teknik teknolojik değişmeleri yapan adamlara ve muhitlere ait araştırmaları gördükçe anlıyoruz ki, çok yoğun bir teknolojik okuryazarlık söz konusu. İngiltere okuma yazma itibarıyla da Avrupa’da iyi durumdadır ama böyle bugünkü oranlarla karşılaştırılmayacak kadar daha düşük bir okuma yazma düzeyi var. Belki %20-30 civarındadır. Daha fazla değil okuryazarlık fakat teknolojik okuryazarlık bu %20’nin tamamında aşağı yukarı nüfuz etmiş durumda olduğu anlaşılıyor.” (S:165) diyerek bir durum tespiti yapıyor. Yani İngiltere öyle sıradan %2’lik gibi bir okumayla Sanayi Devrimini gerçekleştirmemiştir. Okuyanların hepsini kapsayan bilinçli ve nitelikli bir %20-30’luk teknik teknolojik okuma üzerinde yoğunlaşan bir okuma ile ancak gerçekleştirmiştir.

Osmanlı’daki sanayileşmeyi Avrupa’daki sanayi devriminin oluşturduğu sermaye birikimi ve ticaret hacminin etkisiyle Osmanlıdan 17.yüzyılda talep ettiği yeni ticari taleplerle büyüyen genişleyen ticari mübadele ile yine Avrupa’daki bu Sanayi devrimine bağlı iktisadi değişmenin oluşturduğu askeri ve siyasi gücün Osmanlı üzerindeki etkilerine (S:171) bağlayan Mehmet Genç. Osmanlı’daki Sanayileşmenin de daha çok askeri ihtiyaçlardan kaynaklandığını ifade etmektedir. Osmanlıdaki Sanayileşme ordunun ihtiyacı olan top ve tüfek barut gibi mühimmat ve silah, gemi, yünlü kumaş, fes gibi ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan yatırımlar zamanla üretimlerini ordunun ihtiyacından fazla gerçekleştirmeleri sayesinde sivil halka da satış yapılan ürünlere dönüşmesiyle gerçekleştiğini de tespit etmektedir. (S:175)

Osmanlı alışıla gelmiş dış ticaret politikalarının dışına 1862 yılında İngilizlerle yaptığı daha sonra Fransızlar ve diğer ülkelerle yapılan ticari anlaşmalarda ilk defa ithal gümrüğünün yükseltilmesini istemiş (S:179), 1870 yılında da yerli sanayii korumak için sermaye mallarının ithalatını teşvik eden, kolaylaştıran her türlü gümrük külfetini kaldırmış (S:180) bununla birlikte iç gümrükleri de kaldırmıştır.

Bizim toplumumuz da ağzı olan konuşuyor, nefsine nasıl uygun geliyorsa öyle konuşuyor, bazen konuştuklarının aslı astarı olmuyor. Mehmet Genç Tanzimatçılar için ileri geri konuşan ve onları devletin imkânlarını batılılara peşkeş çekmekle suçlayanlara cevap olabilecek “[Batılılar] Onlar da birtakım sanayi faaliyetlerine girmek için müracaat ettiler, onlara oldukça soğuk ve mesafeli kaldı Osmanlı otoriteleri. Bu Tanzimatçılar, ülkeyi batılılara peşkeş çektiler gibi ithamlarda bulunan insanlarımız var. O Tanzimat adamları yabancı sermayeye soğuk baktılar. Genellikle güçlü devletlere mensup olan sermayeye hiç izin vermediler, daha küçük devletlere mensup olan sermayedarlara bazı ufak tefek hafif tüketim sanayi ile ilgili yatırımlar yapmalarına izin verdiler. Yalnız yerli müteşebbislere çok büyük kolaylıklarla imtiyaz vererek belli bir süre için tekel vererek sağladıkları kolaylıkları, hiçbir yabancı sermayeye vermediler. 1840’ların başında, ortalarına doğru yabancı sermayeyi tamamen yasakladılar. Herhangi bir sanayi yatırımına girmelerine devlet izin vermedi.” (S:183) haklı tespitlerini yapmaktadır. Ancak günümüz Türkiye’sinde özelleştirmenin tamamının Özal ve Erdoğan gibi iki muhafazakâr İslamcı hükümet tarafından yapıldığı, Avrupa birliğine girmek vs. gibi politikaları savunduğu düşünülünce, Tanzimatçılara yukarıdaki eleştirileri yapan kesim olarak bilinen bu tayfanın yeni söyleminin ne olacağı merak konusu olmaktadır.

Mehmet Genç Osmanlı Devletinin Sanayi durumu hakkında “1900 yıllarına geldiğimiz zaman Osmanlı dünyasındaki bütün sanayi yatırımlarının yaklaşık %10’u devletin, bir o [%10] kadar[ı] yerli sermayenin, %80 ise yabancılarındı.” (S:190) dediği bir tespit yaparak bütün karşı çıkmalara rağmen yabancı sermayenin Osmanlı sanayileşmesinin ana unsurunu oluşturduğunu göstermektedir. Bu yabancı sermayenin de daha çok demiryolu, liman, bankacılık, sigortacılık alanlarında yatırım yaptığı tespitlerini yapmış ve bize bu yolla yabancıların daha çok hizmet sektörü ile halkın sömürülmesinin bir aracı olan bankacılık sistemine yatırım yaptıkları hakkında dolaylı olarak bilgi vermiştir.

Murat Çizakça katıldığı “Osmanlılarda Vakıf Müessesesi” adlı programda vakfın Mezopotamya, Eski Yunan, Roma, Bizans, Sasani uygarlıklarında da olduğunu ancak en mükemmel bir şekilde İslam ile uygulama şeklini bulduğunu, Bizans ve Roma dönemlerinde gladyatörleri finanse etmek için bağış yollu vakıf var iken İslam vakıflarının hayır amaçlı olduğu fikrine Mehmet Genç ekleme yaparak Roma’da ve Bizans’ta da sadece asker ve gladyatörlere değil hayır amaçlı fakirlere, düşkünlere de yardım amaçlı vakıflar olduğunu ifade etmişlerdir. Vakıf müessesi vakfedilen hayrın ebedi olarak hizmet göreceği düşüncesiyle yapıldığını ve dolayısıyla Peygamber Efendimizin “Bir kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır, üç şeyin dışında; sadaka-i cariye, faydalı bilgi ve hayırlı evlat.” (S:193) Hadisi şerifinden neşet ettiğini ve kişilerin kıyamet kopana kadar amel defterlerine hasene yazılacağın vakıf müesseslerini teşvik ettiğini öğreniyoruz. Mehmet Genç Osmanlı’daki kurulan Sağlık ve Eğitim vakıflarını “Devlet, bu hizmetleri diğer devlet faaliyet ve harcamalarından daha önemli, vazgeçilmez bulduğu için otonomi içinde bunların garantili bir şekilde yapılması için bu kaynakları tahsis etti.” (S:209) Zaman zaman devlet tarafından bu vakıflara tahsis edilen kaynak %20’yi bulsa da ekseriya %10-12 civarındadır. Vakıflar padişahların, vezirlerin, yüksek rütbeli askerlerin vakfettiği kaynaklardan okul, hastane köprü, yol, çeşme vs. gibi hizmetlerin yürütülmesi sağlanıyordu. “[Osmanlı’da] gayrimenkul, emlak ve arazi vakıflarının hacmi para vakıflarından daha fazla. Belki iki-üç misli. %20-25’i belki para vakfıdır, %75’i diğer gayrimenkul vakıflardır. Ama gayrimenkul rant geliri faiz gelirinden çok düşük olduğu için neticede baktığımız hesaplarda para vakıflarının faiz gelirleri, vakıfların diğer gayrimenkullerin kira geliri kadar aşağı yukarı %50 oranında olduğu”nu (S:212) da sözlerine eklemektedir. Murat Çizakça’dan Osmanlı para vakıflarının İstiklal Harbini finanse ettiğini, 1954 yılında kurulan Vakıflar Bankasının A ve B grubu hisse senetlerinin sermayesinin çok önemli kısmı Osmanlı para vakıflarının mirası olduğu öğreniyoruz.

Mehmet Genç ve Erol Özvar’ın halka açık sohbet programlarının televizyon için çekilen kayıtlarının deşifresiyle oluşturulmuş “Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar1” kitabı Mehmet Genç’in yazdığı “Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi” adlı kitabının anlaşılmasını kolaylaştırmak için yapılmış bir şerh gibi düşünülebilir. Okuyucu bu kitabı okuyarak konuya bir aşinalık kazanarak söz konusu asıl kitapta nelerden bahsedileceğini kavramış oluyor. Bazı teknik terimlerin daha basit örneklerle açıklanması dolayısıyla asıl kitapta görebileceği konulara bir aşinalık kazanıyor.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 8373

ulkucudunya@ulkucudunya.com