« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

GÜVENİLİR OLMAYANIN DİNİ OLMAZ!

19 Kas 2020

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

12 Kas

2020

ALLAH İNSANI HALİFESİ OLARAK YARATTI

12 Kasım 2020

Cenab-ı Hakk, insanı kendisini tanıması, bilmesi, ibadet ve itaatla kulluk etmesi için (Zariyat 51/56), en güzel biçimde (Tin 95/4) yaratmış; şan ve şeref vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmış (isra 17/70), ona bir takım sorumluluklar vermiş, emanet yüklemiş (Ahzâb 33/72) ve yeryüzünde halifelik görevi vermiştir (Bakara 2/30; Sad, 38/26).

Yüce kitabımızda insanın boşuna ve başıboş yaratılmadığına ve ona bir takım görev ve sorumlulukların verildiğine dikkat çekilir:

“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minun 23/115); “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”(Kıyame 75/36). “İnsanlar (dünyada Allah’a ibadet ve itaat etmeden, çeşitli çile ve güçlüklerle, bazen de verilen bol mal ve refah ile) imtihan edilmeden (sadece) “inandık” demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut 29/2 ) (bk. Bakara 2/214; Enbiya 21/35)

Dolayısıyla insan yapıp ettiklerinden sorumludur. Hatta görülen âlemde, sorumluluk bilincine sahip tek yaratık insandır. Nitekim bir Âyet-i Kerime’de; “ Biz emaneti göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir” (Ahzâb 33/72) buyurulmaktadır.

Emaneti çoğunlukla tefsirciler "yükümlülükler" ve "farzlar" diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir. Allah'ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah'ın emîn'i, inanç memuru olmak demek olan emanetini, yani Allah'ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek olan görev ve yükümlülüğü o göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ'nın "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin," (Fussilet, 41/11) gibi kâinata yönelttiği emirlerini "İsteyerek geldik." (Fussilet, 41/11) diye isteyerek kabul ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek mânâsını ifade eden emanet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emanet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada "teklif" etmeyi ve "yüz çevirme"yi gerçek mânâsı üzere anlayan tefsir bilginleri varsa da, çokları emanetin büyüklüğünü beyan için "temsili istiare" (benzetme ve temsil yoluyla anlatım) biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emanet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezalettir. İnsan ise onu yüklendi, (belâ/evet) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zalim ve çok cahil bulunuyor (Elmalılı Hamdi, Kur’an Tefsiri, Ahzab,33/72).

Bu ayette anlatıldığı gibi emanet ve hilafet görevi o kadar ağır ve önemlidir ki, insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı olan yer, gök ve dağlar bunu yüklenmekten kaçınmış ve bu büyük yük “emanet ve hilafet” insana yüklenmiştir. Çünkü insan Cenâbı Hakk tarafından bu yükü taşıyacak şekilde “yüceltilmiş, şan ve şeref sahibi olarak yaratılmıştır ve çeşitli ayrıcalıklarla donatılmıştır (İsra suresi, 17/70).

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde, insanlar arasında adaletle hükmet…(Sad, 38/26) (Ayrıca adalet için bak: Nahl16/90, Nisa 4/58, Maide 5/8) Yüce Allah, insana yüklediği vazifeyi, Kur’an-ı Kerimin bir kaç âyetinde şöyle izah eder: “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. O, sizi yerden var etti ve size orayı mamur hale getirme görevi verdi. O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz rabbim yakındır, duaları kabul eder” (Hûd 11/61.). Yani sizi, yeryüzünü mamur hale getirmekle mükellef kıldı. “Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’demişti” (Bakara 2/:30). Yani yeryüzünde mahlûkatın arasında benim yerime adalet dağıtacak bir halife. O halife Hz. Âdem ve mahlûkat arasında Allah’a itaat çerçevesinde hüküm ve adaleti icra edenlerdir. Ancak Kur’an, insanlara medeniyet kurma sorumluluğunu yüklemeyen bir din ve ibadet kitabı değildir ve olmamıştır. Kur’an’ın insana yüklediği vazife aslında kapsamlı ve genel manasıyla yeryüzünü imar etmektir. Bu vazife, muhtevası itibariyle sağlam bir İslam toplumu ikame etmeyi, şümullü bir insan medeniyeti kurmayı içine alır.

Yüce Allah, insanı yeryüzünde kendisine halife olarak yaratıp, birçok nimetleri onun emrine- idaresine vermiş ve bu bağlamda dünyasını mamur ve ahiret hayatı için de bir köprü olması için medeniyet kurma sorumluluğunu da yüklemiştir. Sorumluluklarımızı özetleyecek olursak; Yüce Allah insana dört türlü sorumluluk yüklemiştir: Allah’a, topluma yani içinde yaşadığı toplum olmak üzere bütün insanlığa, kişinin kendisine yani nefsine, yaşadığı çevre ve doğaya karşı insan sorumlu tutulmuştur (İpek,2013. s.439).

Elmalılı Hamdi Yazır Bakara suresi 30. Ayetin tefsirini yaparken “halife” sözünü şöyle açıklar:

“Kendi irademden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sâhip olacak; benim adıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asıl değil, ancak benim bir vekîlim olacak. İrâdesiyle benim irâdelerimi, benim emirlerimi, benim kânunlarımı tatbîke memur bulunacak. Sonra arkadan gelenler ona halef olarak aynı vazîfeyi icrâ edecek ve “O (Yüce Allah) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.” (En’am, 165) âyetinin sırrı ortaya çıkacak” (Elmalılı, Hak Dîni, I, 299, 300).

Bu ayeti kerimelerden anladığımıza göre Cenâb-ı Hakk insanı:

1. Mârifetullah; kendisini bilmesi ve tanıması;
2. İbâdetullah; kendisine ibadet ve tatla kulluk ve ibadet etmesi;
3. Halifetullh; kendi adına dünyayı adaletle idare etmesi,
4. İmâretü’l arz; arzı yani yeryüzünü işlemesi ve imar etmesi için yaratmıştır.

Yüce Allah âlemde nasıl ki adalete dayanan ve tıkır tıkır işleyen bir düzen kurduysa, Allah’ın halifesi olan insanoğlu da yeryüzünde hakka ve adalete dayanan ve saat gibi tıkır tıkır işleyen bir düzen kurmakla ve yeryüzünü imar etmekle işlemek (İmaretuül arz) le yükümlüdür.

İmam-ı Gazalî döneminde yaşamış ve hicrî 6.yy’da vefat eden Müslüman âlim Ragıb El-İsfehani “Mutluluğun kazanılması”” adlı kitabında insanın yaratılış amacını şöyle açıklar:

İnsanın yaratılmasındaki amaç, Yüce Allah’ın hikmeti gereğince Kur’an’ın farklı yerlerinde geçen ayetlerde zikredildiği üzere; O’nun kulu ve halifesi, dininin ve peygamberlerinin yardımcısı olması, yeryüzünü bayındır hale getirmesidir.

Nitekim Yüce Allah bu konuda,

“insanları ve cinleri (sizin tarafınızdan görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen her şeyi) sadece kendisine kul olsunlar, başkalarına kulluk yapmasınlar diye yaratan..”(Zariyat, 51: 56)

“Yeryüzünde bir halife (bireyde huzuru, toplumda adaleti sağlayan bir insan) yaratan…” (Bakara, 2: 30).

“Mü’minlere yeryüzüne hükümran olma imkânını….” (Nûr, 24: 55).

“Görmeden iman ettiği halde Allah’ın dinine ve peygamberine kimlerin yardım etmek için gayret edeceğini ortaya çıkarmak için, adaleti ayakta tutmaları için..” (Hadid, 57: 25).

“İman edenlere Allah’ın dinine yardımcı olmayı, barış dini olan İslamı hayata hâkim kılmayı emretti !” (Saf, 61: 14).

“Yaşadığınız yerleri, dünyayı imar etmeyi, bayındır hâle getirmenizi ..” (Hud, 11: 61.).

Zikredilen ayetlerin işaret ettiği üzere, bütün bu görevler ancak insan tarafından hakkıyla yerine getirilebilir. Nitekim Yüce Allah meleklerine, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara, 2: 30) buyurduğu ayetiyle buna temas etmiştir (İsfehâni, 2018, s.69-70).

Önce Anadolu’yu daha sonra da devletin ulaştığı sınırlar dâhilindeki diğer vatan topraklarını İslâmiyetin ilkelerini gönülden sevdirmek suretiyle mayalayan sûfîlere göre insan Allah’ın yarattığı en şerefli varlıktır. Kâinatta halifelik ona verilmiştir. Bu ilâhî görev siyasetçide olması gereken insan odaklı ufku çizmiştir. Bu da "insanı yaşat ki devlet yaşasın" anlayışıdır. Bu yüzden insanın halifelik görevini yapabilmesi için kulluk için yaratıldığının farkında olması lazımdır. Dünya ve içindekiler mâsivâ olduğundan kalpte sevgisi olmamalıdır. O ancak Allah aşkıyla huzur bulur. Onun için şan, şeref, debdebe ve kuru kavgaya gerek yoktur. Dünyalık ve makam geçici, Ahiret bakidir. Allah’ın rızası ve ihlâs amellerde olmazsa olmaz şarttır. Yaratılanı Yaratıcısı dolayısıyla sevmek gerekir. Halka hizmet Hakk'â hizmettir. Allah’ın adı gönüllere ve yeryüzünde her tarafa yayılmalıdır. Bunun için insan önce nefsiyle küçük cihad etmeli, onu tezkiye ve terbiye etmeli, daha sonra Allah’ın adını yüceltmek (i’lây-ı kelimetullah) için şartlar oluştuğu zaman gaza etmelidir (Özsaray, 2018. s. 82).

Yüce Allah’ın bir anne ve babadan türeyen insanları milletler haline getirmesinin de de nice hikmetleri vardır. Bu hikmetlere yüce kitabımız Kur’a-ı kerim’de şöyle dikkat çekilir:

“Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerifli olanınız takvada (Allah’tan sakınma, gönülden bağlanma, dine ve insanlara hizmetteve ahlakta) en ileri olanınızdır (Hucurat Suresi 49/13). “Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten.. Eğer Allah dileseydi, onları mutlaka tek bir ümmet (yani ulus-millet) kılardı “ (Şura 42/ 8). “…Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde/hayırda yarışın” (Maide, 5/48) (Ayrıca bak Hud 11/118. ayet). “O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O’nun (Yani Allah’ın) ayetlerindendir.(varlığını, gücünü, kudretini gösteren delillerindendir.) Hakikat bunlarda düşünen insanlar için elbette ibretler vardır.” (Rum Suresi 30/ 22)

Celal Yıldırım Hucurat Suresi 13. ayetin tefsirini yaparken Millet Kavramını:” Türkçe’de, ulus ve benzer özellikleri olan topluluk demektir.” Şeklinde açıklamaktadır. (C.Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri cilt 11, sayfa 5760) Yine aynı sayfada “ŞUUB-ŞA’B“ sözcüğünü açıklarken “yeryüzüne yayılıp üzerinde gruplar halinde yaşayan insan topluluklarının her birine Şa’b denir” demektedir. Bizim Türkçe’mizde kullandığımız Millet sözcüğü işte bu “ŞUUB“ sözcüğünün yerine ve onun taşıdığı anlamı karşılamak üzere kullanılmaktadır. (Şu’but-Türk= Türk Milleti, Şu’bul- Arap= Arap Milleti gibi...)

İstiklal Marşımızın yazarı M. Akif Ersoy’un “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği anlam da bizim bu gün kullandığımız anlamdır.

Kur’an’ı kerimdeki bu ayetlerde de görüldüğü gibi Allah insanları çeşitli ümmetler/milletler halinde yaratmış, her birine ayrı dil, kültür ve özellikler vermiştir. İnsanların bu şekilde farklı milletler ve özellikler halinde yaratılmış olması Hucurat suresi 13. Rum suresi 22. ve Maide suresi 48. ayette de belirtildiği gibi hayırlı işlerde, medeniyetin oluşmasında, bilimde, teknikte ve Allah’ın dinine hizmette yarışmak, dünyayı bir barış yurdu haline getirmek ve imtihan olmak içindir. Öyleyse her millete düşen görev yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılış gayelerine hizmet etmek, yani Allah’a itaat ve kullukla ibadet etmek, yeryüzünde barışın, hakkın, adaletin tesisi için çaba göstermek, yeryüzünü imar etmek ortak bir medeniyetin kurulmasında yarış etmektir.
MUHARREM GÜNAY (SIDDIKOĞLU)
KAYNAKLAR:
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
İpek, M. (Güz 2013), s.439, Kur’an’a Göre İnsanın Yaratılış Hikmeti Ve Sorumluluğu, EKEV Akademi Dergisi Yıl: 17 Sayı: 57
İsfehanî, R. el. (2018). Mutluluğun Kazanılması, çeviri: Mustafa Solmaz. İstanbul, Sûfi Kitap
Özsaray, M. (2018), Arşiv Belgeleri Işığında Osmanlı'da Devlet-Tekke İlişkileri (XIX. Yüzyıl). İstanbul: Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Temel İslam Bilimleri Programı, Doktora Tezi,

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

15 Kas 2021

Hüseyin Namık Orhun’un deyişiyle “Türk”, mukaddes soyumuzun ebedi adıdır.Yazarını heyecana gark eden bu ifade bize de heyecan vermelidir. Sadece bu gün yeryüzünde yaşayan Türkler değil, en azından ikibin (bize göre en az on bin) sene öncesine kadar varan bir geçmiş içinde yaşamış bulunan milyonlarca insan (atalarımız) ve bizden sonra yaşayacak olan torunlarımız, hep bu “mukaddes Türk soyuna” dâhildir.

M. Metin KAPLAN

03 Kas 2021

Halim Kaya

27 Eyl 2021

Hüdai KUŞ

20 Eyl 2021

Efendi BARUTCU

20 Eyl 2021

Nurullah KAPLAN

15 Eyl 2021

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 Mar 2021

Ziyaret -> Toplam : 76,64 M - Bugün : 9533

ulkucudunya@ulkucudunya.com