« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

22 May

2007

HAK DİNİ KUR’ÂN DİLİ TEFSİRİNDE İSLÂM TARİHİ DÖKÜMANLARININ DEĞERLENDİRİLİŞİ

Hüseyin Algül 01 Ocak 1970

Elmalılı merhum, son devir Osmanlı Ulemâsının büyüklerindendir. Ömer Nasuhi Hoca'nın ifadesiyle, "tefsiri son devirlerde yazılan Türkçe tefsirler içinde 'baş eser'dir", bir "şaheser" dir. Hatta müdakkikliği yönüyle pek çok Arapça tefsirden de üstündür. Hocamız, yazısında, M. Hamdi Yazır'ın bu kıymetli tefsirinde İslam Tarihi dökümanlarını kullanmasını inceliyor. Sonuçta büyük bir "tarihçi" ve "tarih münekkidi" olduğunu gösteriyor.



Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın: "Hak Din Kurân Dili" adlı ünlü tefsiri baştan sona dikkatle tetkik edildiğinde müellif, gerçekten, İslâm tarihi kaynaklarına vakıf bir zat olarak karşımıza çıkmaktadır. Biz bu yazımızda Elmalılı Hamdi Yazır'ın Tefsir'inde İslâm tarihi dokümanlarının değerlendirilişine dair örnekleri naklettikten sonra bunlardan çıkabilecek tespit ve sonuçları sıralamak istiyoruz. Ancak Tefsir'in bütünü içinde serpiştirilmiş binleri aşan İslâm tarihi malzemesinden seçme yapmak durumunda olduğumuzu da belirtmeliyiz.

Sözün burasında hemen bir nükteye işaret edelim: Merhum müfessir, henüz birinci ciltte Fâtiha'nın tefsirine geçmeden, nâzil olan ilk âyetleri ve ilk sûreyi incelerken Hz. Peygamber'in Hira'daki inzivasını, ilk vahyin gelişini, evine gidişini, Hz. Hatice'nin tesellisini, meseleyi amcazadesi Varaka'ya iletmesini, Hz. Peygamber'le onu görüştürmesini ve o zatın konuya yaklaşımını âdeta Siyer-i Nebî dalında tetkikle meşgul hassas bir İslâm tarihçisi gibi bize nakleder. O, henüz Tefsirine geçmeden önce naklettiği bu mâlûmatla dokuz cilde (Yeni baskısı, 10 cild)(*) yer yer dağıtıp dercedeceği İslâm tarihi dokümanlarına sanki bir giriş yapmaktadır.

Vermeyi düşündüğümüz örneklerden biri Fil Olayıdır. Zira müfessir, bu olayın tarihî seyrini genişçe anlattıktan sonra bununla Hz. Muhammed (sav)'in doğumu arasında çok nefis bir irtibat kurar ve bundan 40 yıl sonra peygamber olacak olan Resûl-i Ekrem'in hak peygamber olduğuna bunu delil getirir. Bu hususa ilişkin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

-Allah Teâlâ Ebrehe ordusunu akıllara gelmez bir hızla yenik ekin tarlalarına çeviriverdi. Askerlerine, fillerine ve daha başka araç-gereçlerden oluşan maddî gücüne çok güvenen, hatta hiç yenilmeyeceğini sanan Ebrehe ordusunu, Semavî bir âfetle yenik bir ekin yaprağı gibi ansızın yere serip perişan ediverdi. Bunu böyle yapıveren Yüce Allah'ın, dilediği zaman, bunların benzerlerine de hatıra gelmez musibetler verebileceğinde şüphe edilir mi? Bu ilginç olay, fil ordusu hakkında ne kadar feci ve korkutucu bir azap olmuşsa, Mekkeliler hakkında da o ölçüde ibret alınması gereken harikulâde bir nimet ve Rabbânî âyet olmuştur. Fakat bu, o zaman müşrik olan ve Kâbe'yi putlarla dolduran Mekkelileri himaye için değil, hatta sadece Kabe'ye olan ilâhî itinadan dolayı değil; "Kâbe'yi tavaf edenlere, orada ibadet kastıyla oturanlara, rüku ve secde eden namaz kılıcılara tertemiz tutun" (Bakara, 2/125) emri vechile o Beyt'i temizlemek ve tevhidi yücelterek îlân etmek için dünyaya gelmek üzere bulunan Hz. Muhammed'in zât'ının doğumuna mukaddime olarak onun, şan ve terbiyesine, özellikle ilâhî yardımı ifade eden Rabbânî bir fiil olduğuna işaret içindir... Fil yılı ile Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliği arasında 40 yıl geçmiştir. Resûlullah bu sûreyi okuduğu zaman Mekke'de bu olayın görgü tanığı olmuş olan hayli kalabalık bir kitle, karşısında duruyordu. Şayet olayın bu şekilde nakli zayıf olsaydı onlar, "işte, yalanını tuttuk" diye elbette yüzüne vurmak isterlerdi... Halbuki böyle bir iddiada bulunamadılar.(2)

Benzeri bir durum Rum Sûresinin (1-5) âyetlerinin tefsirinde dikkatimizi çekiyor. Burada müfessir, İranlılar'la Rumlar (Bizans) arasında bi'setin ikinci yılında başlayan ve Bedir'e kadar süren (611-624) savaşlarla ilgili tarihî bilgiyi ayrıntılı olarak veriyor. Buna göre, başlangıçta İranlılar galip gelince Mekkeli müşrikler de bununla övünerek bir gün kendilerinin de müslümanları ortadan kaldıracakları tehdidini yapmışlar. Müslümanlar da bundan üzülmüşlerdi. Bu âyetlerde yakın bir gelecekte İrânlıların mağlup olacağı bildirilerek müslümanlar teselli edilmişti. Müfessir, işte bu noktada sanatkârane bir yorum yaparak Müslümanların ileride hem müşriklere, hem de Rumlar'a karşı üstünlük sağlayacakları sonucuna ulaşmaktadır. Bu noktaya bilhassa "önünde de sonunda da emir Allah'ın ve o gün mü'minler Allah'ın yardımıyla ferahlanacaklar" (Rum, 30/4) âyetinden ulaşmakta ve Müslümanların zaferler elde ederek gelecekte ferahlanacakları gerçeğini, bir zaman sonra Rumlar'ın İran'a galip geleceği haberinden daha parlak görmekte, bu noktayı kavrayamayanlar içinse üzüntüsünü belirtmektedir.3

Tefsir'in sayfalarını İslâm tarihi dokümanlarının kullanılışını tespit açısından çevirmeye devam ediyoruz: Hz. Peygamber'e ilk vahyin gelişi, fetret-i vahy, vahy'in yeniden gelmeye başlaması, ilk müslümanlar ve karşılaştıkları sıkıntılar, ilgili âyetlerin tefsiri esnasında kaynaklardan titizlikle seçilerek sıralanmış durumdadır. Bunlar bir yana meselâ Fussilet Sûresinin 13. âyetini tefsir ederken müfessir, bir irtibat kurarak Siyer-i Nebî konulan içinde bir ayrıntı sayılan Utbe b. Rebîâ olayını anlatmaktadır. Bilindiği gibi bu kişi, Mekke'de ünlü bir şairdir. Müşrik hemşehrileri adına Hz. Peygamberce gider, dünyevî açıdan cazip olan herşeyi onun önüne sermek suretiyle dâvâsından vazgeçirmeye çalışır. Ama Hz. Peygamber (sav)'in okuduğu Kur'ân âyetlerini dinleyince yıkılmış ve sarsılmış olarak dışarı çıkar. Hemşehrilerine sevinecekleri bir haber verecek durumda değildir.(4)

Müfessirimiz, bazan tartışmalı konulara girer, tarihî tenkit metodu ile rivayetleri inceden inceye gözden geçirir ve okuyucuyu tatminkâr bir sonuca kavuşturur. Bu kabil çeşitli örneklerden biri Garanik olayıdır. Necm Sûresinin 19-25. âyetlerinin tefsiri esnasında Lât, Menat, Uzza adlı putların kelime olarak nereden geldikleri, hangi anlamı taşıdıkları ve hangi bölgede bulunduklarına dair mütemmim malûmat verir ki, bu; onun, câhiliye çağından bahseden kaynaklara da rahatça inebildiğini göstermektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, ince mukayeseler ve rivayet tenkidinden sonra Yakut'un Mu'cem'ine dayanarak “Ve menâtes sâlisete’l-uhra”dan sonra ilâve edilen kısmın Hz. Peygamberden sadır olmadığını, O'nun vahiy tebliğatında şeytânî bir ilkanın bulunamayacağını; iddia edilen sözün, esas itibariyle müşriklere şeytanın bir ilkası olduğunu ispat eder.(5)

Müfessir, İsrâ Sûresinin 1. ve Necm Sûresinin 5-20. âyetlerinin tefsiri esnasında Mi'racla ilgili geniş bilgi aktarmakta (V, 3142-3153; VII, 293-306); bilhassa "Ufuk, kab, kavs, Sidre-i Müntehâ" gibi tabirlere dair ince mânâlar serdetmektedir.(6)

Müfessirimiz, hicretten sonra kıblenin Kâ'be olarak değiştirilmesi hususunu yıl, ay, gün, hatta saat bildirerek ve yer göstererek tespit eder. Buna göre söz konusu değişim, hicretten 16 ay sonra, Bedir savaşından iki ay önce Recep ayında, güneşin zevalinden sonra; Hz. Peygamber'in, Benî Seleme Mescidinde ashabı ile kılmakta olduğu öğle namazının iki rekâtını müteakip namazda iken çevrilip Kâ'be'ye doğru yönelmesi, erkeklerin kadınların yerine, kadınların da erkeklerin yerine yer değiştirmeleri şeklinde olmuş, bundan dolayı da o mescide "Mescid-i Kıbleteyn" denilmiştir. Derhal Kuba'ya ve diğer yerleşim sahalarına haberciler gönderilerek bu gelişmeden bütün müslümanlar haberdar edilmiştir.(7)

Burada konunun arka plânı denilebilecek bir yerinde Yahudi ve münafıkların müslümanların kafasını karıştırma çabalan var ki, Siyer-i Nebî ile iştiğal eden her tetkikçi meselenin bu yönünü görmeden geçemez. İşte Elmalılı, bu hususta da yeterli bilgi vermekte ve tatmin edici yorumlar yapmaktadır.(8)

Bilindiği gibi hicretten sonra Hz. Peygamber, Muhacirlerin Medine'ye intibaklarını kolaylaştırıcı bir dizi tedbir almıştır. Bunlardan biri de Ensâr-Muhâcirûn arasında kardeşlik tesisidir. Müfessir, Haşr Sûresinin 8-10. âyetlerinin tefsirinde bu hususa dair siyer ve hadis kaynaklarındaki bütün rivayetleri gözden geçirir ve en sağlamlarını sıralar, kardeşinin ihtiyacını ön plâna çıkarma (îsâr) ve benzeri konularda son derece derinliği olan yorumlar yapar.(9) Kardeşliği bozmak isteyen Yahudi ve münafık entrikalarım Hz. Peygamber'in ânında müdahalelerle nasıl önlediğine dair Örnekler verir, günümüz müslümanlarını benzeri meseleler etrafında düşündürür.(10)

Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir'inde savaşlarla ilgili âyetlere geldikçe Bedir, Uhud, Hendek, Mûte, Mekke'nin Fethi, Huneyn (Hevazin), Tebük ve diğerlerinden, hatta Hamrâü'l-Esed ve Bedr-i Suğrâ gibi küçük boyuttaki askerî harekâttan gerçekten de bir Siyer âtimi gibi bahseder. İlâve olarak yer yer, yorum ve tahlillerle bunlardan çıkarılacak sonuçları sıralar. Zaman zaman mukayeseler yapar. Biz burada örnek olması bakımından Bedr'e dair küçük bir ayrıntı ile Bedir ve Uhud'un bir mukayesesini nakletmek istiyoruz:

"O gün "ve entüm ezilleh" medlûlünce müslümanlar gayet az, fakir ve maddeten son derece za'f-ı hal içinde idiler. Mecmûu üçyüz on küsur kişiden ibâret bir zümre-i mücâhidin idi. Yetmiş yedisi Muhâcirinden, ve sancaktarları Hz. Ali idi. İki yüz otuz altısı Ensârdan ve sancaktarları Sa'd b. Ubâde idi. Üç beş kişiye ancak bir deve isabet edebiliyordu. Bütün askerde yalnız bir at ve nihayet diğer bir rivayete göre biri Mikdad'ın, biri de Mersed'in olmak üzere iki at, doksan deve, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Buna mukabil düşman bin kadar mukatil idi, yüz atları vardı, silah ve şevketleri tamdı. İşte Bedr günü böyle bir halde bulunan mü'minlere Cenâb-ı Allah nusret ihsân etti, malum ve meşhud olduğu üzere Ebû Cehil gibi sanâdîd-i Kureyş o gün hep maktul düştüler. Ve o günden itibaren izzet-i iman tezahür etti. Yevm-i Bedr mebnây-ı İslâm oldu…(11) Bedir'de düşman yetmiş ölü, yetmiş esir vermiştir. Uhud'da müslümanlar yetmiş şehid vermişlerdir. Aralarında esir olan yoktur. Dolayısıyle Bedir'de müslümanların aldıkları yetmiş esir dikkate alınırsa, Uhud'daki kayıpları yarıya düşer. Ayrıca Müşrikler bir Bedir'de, bir de Uhud'un birinci safhasında olmak üzere iki kere hezimete uğradılar. Müslümanlar ise sadece Uhud' un ikinci safhasında bozguna uğramışlardır. Bedir de müslümanlar, düşmana kesin yenilgi acısını tattırmışlardır. Halbuki Uhud'da müşrikler böyle kesin bir sonuç alamamışlar, hatta geri dönüp şehirdeki müslümanların kılıçtan geçirilmesi tehlikesine karşı Hz. Peygamber onları Hamraü'l-Esed denilen yere kadar yetmiş mücâhidle takip etmiştir.(12)

Nur Sûresinin 11-16. âyetlerini tefsir ederken Hz. Aişe'nin maruz kaldığı son derece hüzünlü iftira (ifk) hadisesini akıcı bir üslupla nakleder. Hele Hz. Peygamber'in "Büşrâ Yâ Aişe! Emâ vallahi lekad beraekillah - Müjde ya Aişe! Vallahi Allah seni katiyyen tebrie etti" sözüne karşı "Lâ bihamdike velâ bihamdi ashâbik - Hamd Allah'a, ne sana, ne ashâbına!" diye sitem edişini nakleden kısım ayrıca okunmaya değer!(13)

Tevbe Sûresinin 117-118. âyetlerini tefsir ederken müfessir, iki mühim gelişmeye işaret eder. Bunlardan biri, İslâm toplumunun bir iç meselesidir. Bu Kâ'b b. Mâlik ile beraber üç müslümanın Tebük seferine iştirakten geri durmalarıdır. İmanda sâdık, malî bakımdan ve sağlık açısından müsait durumda oldukları halde sefere katılmayan bu üç kişi bunun bedelini sefer dönüşünden sonra yaklaşık elli gün boyunca İslâm toplumunun, kendileriyle münasebeti kesmesi (boykot etmesi) ve çileli bir tevbe tarzında ödemişler, tevbelerinin kabulüne dair âyetler gelince (bk. Tevbe, 9/117-119) toplum içindeki eski statülerini kazanabilmişlerdir.(14) Diğer bir gelişme de bu seferden dönüldüğü sırada Hz. Peygamber'e indirilen Tevbe Sûresinin 107-109. âyetlerine dayanarak, münafıklar ve Ebû Amir-i Rahib (veya Fasık)'ın işbirliği ile yaptıkları Dırar Mescidi'nin yıkılmasıdır. Bu âyetlerin tefsiri esnasında müfessirin, konunun genel akışı içinde sathî bakıldığında küçük bir ayrıntı gibi görünen Ebû Amir-i Fâsık'ın niyet ve eylemleriyle alâkalı olarak verdiği ilginç bilgiler hemen dikkati çekmektedir. Bu bilgilerin, tarihî nakiller olmanın ötesinde bir mânâ taşıdığında hiç şüphe yoktur.(15)

Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir'inde, Siyer-i Nebî dalında önemli konular arasında yer alan biatlardan da bahseder. Bunlardan biri Akabe biatları olup Tevbe Sûresinin 111. âyetinin tefsirinde bu konudaki tarihî bilgiyi eksiksiz olarak naklettikten sonra çok ilgi çekici bir temsille biata katılanlara Cenâb-ı Hakk'ın ihsan edeceği büyük ecri anlatmaya çalışır:

"Yüce Allah insanlara mal ve can vermiş, onlarda geçici bir tasarrufa izin de vermiştir. İnsanlar kendilerinde ve mallarında emaneten hürriyet ve mülkiyet hakkı ile yararlanma imkânına sahiptirler. Ancak bunları sırf kendi zevkleri doğrultusunda kullanırlarsa ölünce ellerine hüsran ve mahrumiyetten başka bir şey geçmeyecek, şayet bunları Allah'ın rızası istikametinde değerlendirirlerse cennete erişeceklerdir. Bu olay, zorlama neticesinde olmayıp kulun hoşnutluk ve isteğiyle çerçevelenmiş bulunduğundan Allah Teâlâ bu akdin şerefini kullarına bahşetmiş ve sanki zengin bir velinin velayeti altındaki yoksul bir çocuğa sermaye vererek onu ticarete atılmaya sevkedip dükkân açtırması ve başka müşteri aramayıp satacağı malı münhasıran kendisine satmak üzere şart koşup her aldığına değerinin kat kat fazlasını vermesi gibi bir alışveriş şeklinde temsilî muâmele buyurmuştur. Bu durum, benzersiz bir lütuf ve ihsanın hukûkî bir mahiyette gösterilmesi demektir.(16) Bu noktada Hz. Hasan'dan bir nakilde bulunan müfessirimiz, buna dayanarak, âyetin hükmünün kıyamete kadar gelecek bütün samimi mü'minleri kapsadığını belirtir. Bunu teyid için Ca'fer-i Sadık'ın, "bedenlerinizin cennetten başka bedeli yoktur; onları ondan başkasına satmayınız." sözünü de kaydeder.(17) Ve Fuzûlî'nin beytiyle noktalar;

"Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil,

Ne niza eyleyelim ol, ne senindir ne benim."

Bir de Rıdvan Biati vardır ki, müfessir bunu "feth-i mübîn" deyimiyle birlikte düşünerek yorumlamıştır. Çünkü feth-i mübîn'den bahseden âyet, Fetih Sûresinin 1. Rıdvan biatından bahseden âyetse 8. âyetidir. Aynı sûrenin 4. âyetinde de "Sekînet" kavramı üzerinde durmaktadır ki, Hz. Peygamber'in sağlığında cereyan eden savaşlardan bahseden âyetlerde bu kavramın sık sık tekrarladığı erbabınca malumdur. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in gazveleriyle ilgilenenlerin biatlarla birlikte bu kabil kavramları da yerli yerine oturtmaları gerekmektedir. Müfessir, bu hususlarda da bize doyurucu bilgi sunabilmiştir.(18)



Emalılı Hamdi Yazır, bazı âyetleri tefsir ederken tarihî malzemeyi öyle kullanmıştır ki, okuyucu başlangıçta intibak edemeyebilir ve târihî materyal ile âyetin meali arasında hemen bağ kuramayabilir. Ama biraz düşününce o tarihî vak'anın, o âyetin anlaşılmasına ne kadar olumlu katkısı olduğunu anlamakta gecikmez. Buna dair birkaç örnek verebiliriz:

Mesalâ Fâtiha Sûresi'nin "(Allah’ım) Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz" mealindeki 5. âyetinin tefsirine bakalım: Müfessir bu âyette geçen "kulluk ve yardım" kavramlarını uzun uzun izah ettikten sonra konunun daha iyi anlaşılması için, âniden Hz. Peygamber'in ölümü olayına bakışlarını çevirir; herkesin, üzüntüden başını kaldıramadığı bir anda Hz. Ebû Bekir'in Mescid-i Nebî'nin minberine çıkarak îrâd ettiği nutuk etrafında okuyucuyu düşündürür. Hz. Ebû Bekir, önce, "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir. Muhammed ölür veya öldürülürse siz geriye mi döneceksiniz? Her kim geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermiş olmaz. Allah, şükredenleri mükâfâtlandıracaktır." (Âl-i İmrân, 3/144) âyetini okur ve şöyle der: "Ey nas! Sizden her kim Muhammed' e tapıyorsa bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Allah'a tapanlar ise bilsinler ki, Allah ölmez! Ebedîdir!"(19) Hz. Ebû Bekir'in, bu nutku ile, müslümanları, dağınıklıktan kurtarıp asıl vazifelerine döndürdüğü nasıl tarihî bir hakikatse kanaatimizce "İyyâke na'budu" âyetinin tefsiri esnasında nakledilmesi de o kadar uygundur.

Bu konuda ikinci örneğimiz "Allah yolunda sarfedin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın" mealindeki Bakara Sûresinin 195. âyetidir. Buradaki tehlike konusunda çeşitli müfessirlerden nakiller yapan Elmalılı, tarihî bir olaya atıfta bulunarak âyette kastedilen ilginç bir mânâya okuyucunun dikkatini çeker: H. 48-52 (M. 668-672) yılları arasında Emevîler devrinde İstanbul, İslâm ordusu tarafından kuşatılmıştı. Düşman askerlerinin kale duvarlarına sırtlarını döndüğü bir sırada bir İslâm askerinin Öne çıkarak kaledekilere ok atmaya çalıştığı görüldü. Onu görenler; "Vah vah! Kendisini bile bile tehlikeye atıyor!" diye kınadılar. Bu seferde bir mücahid olarak bulunan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle bir açıklama yaptı: "Ey Müslümanlar! Bu âyet, biz Ensâr topluluğu hakkında nâzil oldu. Günün birinde Allah'ın yardımı ile Hz. Peygamber, tebligatında başarıya ulaşınca, biz, artık kendi işimize gücümüze bakalım diye düşünüyorduk. Bu esnada; "...Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın!" âyeti geldi. Kendini tehlikeye atmak, cihâdı tamamiyle terkederek kendi işinden gücünden başka bir şey düşünmemektir... Bundan sonra müfessir, zihinlerde beliren kuşkuyu bütünüyle silebilmek için tek başına bir İslâm askerinin hangi şartlarda düşmana saldırıp saldıramıyacağı konusunda İslâm âlimlerinin gürüşünü nakleder.(20)

Müfessirimiz, Ahkaf Sûresi'nin "Anasına babasına, of size, dedi" mealindeki 17. âyetinin tefsirinde ilginç bir saptama ile bir tarihî muhavereye gözlerimizi çevirir: Emevîler devrinde bir gün Emevî valisi Mervan, hutbede Muâviye'nin Yezid'i halef bırakmasının uygun olduğunu, vaktiyle Ebû Bekir'in de, Ömer'in de bunu yaptıklarını söyledi. O sırada camide bulunan Abdurrahman b. Ebû Bekir, "Yani krallık mı (getiriyorsunuz?), Vallahi Ebû Bekir onu ne evlâdından birisi, ne de ev halkından birisi hakkında yaptı. Muaviye ise sırf oğluna rahmet ve keramet yaptı." dedi. Mervan; "Sen: "Ellezî kale livâlideyhi üffin lekümâ -Anasına babasına, of size dedi" âyetinde kastedilen değil misin?" deyince Abdurrahman da "Sen, Allah Resulü'nün lânetlediği mel'unun oğlu değil misin" cevabını verdi.(21) Mesele Hz. Aişe'ye intikal etti. O, bu âyetin Abdurrahman değil, başkası hakkında nâzil olduğunu söyledi, fakat sahâbi edebiyle adını vermedi.

Bu hususta son örneğimiz "O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip 'onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi. Artık, Allah'a bile bile eş koşmayın" mealindeki Bakara Sûresinin 22. âyetinin tefsiridir. Bu kısmı aynen nakletmek istiyoruz:

"Şarlatanlar muvakkat bir zaman için parlar söner. Napolyon Bonapart Mısır'a geldiği zaman muharebelerindeki temâyüzüne güvenerek ve bunları bir mucize zennederek: "Ben Muhammed' i severim. O da benim gibi büyük bir kumandan idi. Fakat ben daha büyüğüm." demişti. Bu gururu, bu tahaddiye kıyamı Akka kalesinden başlıyarak kırılmağa yüz tuttu, nihayet söndü gitti."(22) Burada müfessir, Bonapart'ın târihî iflasını örnek verirken, okuyucuyu, Allah'a ve Peygamber'e karşı büyüklenme iddiası güdenlerin akıbeti etrafında derin derin düşündürür.

Elmalılı Hamdi Yazır'ın Tefsir'inde İslâm Tarihi dökümanlannın kullanılışına dair naklettiğimiz bu müşahhas örneklerden sonra tespitlerimizi sıralayarak yazımızı tamamlamak istiyoruz:

1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Tefsiri'nde, her zaman isimlerini vermese de gerektikçe İbn Hişam'ın es-Siretü'n-Nebeviyye'si, Suheylî'nin er-Ravdu'l-Unuf'u, Halebî'nin İnsânü'l-Uyûn'u gibi Siyer-i Nebî kaynaklarından yararlanmış; Taberî'nin Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk'u, İbnü'l-Esîr'in el-Kâmil'i, İbn Kesîr'in el-Bidâye ve'n-Nihâye'si gibi umumi İslâm tarihi türündeki eserleri tetkikten geri durmamıştır.

2. Müfessirimiz, tarih halkaları içinde Siyer-i Nebî alanını çok iyi bilmekte olup, Hulefâ-i Râşidîn, Emevî, Abbasî, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı devirlerini, âyetlerin tefsirinde yer yer örnekler yakalayıp yorumlayabilecek derecede anlamaktadır.

3. Müfessirimiz, ilgi duyduğu tarih halkalarına dair bilinen klasik eserlerle yetinmemiş, kendi yaşadığı asra kadar uzanan zaman dilimi içinde ortaya çıkan kıymetli eserlerden haberdar olduğunu göstermiştir. Meselâ, o, Şah Veliyyüllâh Dehlevî'nin Hüccetü'l-Baliğası'mn Siyer bahsini tetkik etmiş ve Mirac bahsinde bunu değerlendirmiş, Süleyman Nedvî'nin Asr-ı Saadet'ini de çeşitli vesilelerle zikretmiştir.23

4. Elmalılı, tarih usulünde önemli bir yeri olan tenkit mekanizmasını çok iyi bilmekte, dolayısıyla mukayeselerle tarihî vukuâtı en doğru bir temele oturtmaya çalışmaktadır. Diğer ilim dallarından ve meselâ hadisten de yararlanmış olması, onun, tarihi tenkit usûlünü iyi uygulamasındaki şansını arttırmıştır.

5. Bilhassa Siyer-i Nebî'ye dair olayları tespit ederken bizzat Kur'-ân âyetlerinden ve hadislerden yararlanmaktadır. Bu, İslâm tarihçilerinin, üzerinde hassasiyetle durduğu bir husustur. Zeyd-Zeyneb meselesi, Ğaranik hadisesi, Kırtas olayı gibi Siyer konuları arasında tartışmalı olanlarla ilgili bir Kur'ân âyeti veya sahih bir hadis bulunmuşsa bu, temel sayılır, tarih kaynaklan konuyu detaylandırmak için değerlendirilir. İşte Elmalılı, bu tip konuları bu metodla işlemiştir.

6. Konudan konuya intikâlde, âyetler ve sûreler arasındaki irtibatların kurulması esnasında Elmalılı, İslâm tarihi malzemesini bir sarraf titizliği içinde işlemektedir. Beynine ve ruhuna programladığı tarihî olaylardan o anda gerekli olanı usta bir bilgisayar uzmanı edasıyla öne çıkarmakta ve okuyucu bir sonraki sûreye veya âyete fevkalade üstün bir geçişle hazırlamaktadır.

7. Bazı âyetlerin tefsirinde ciddi tarihî muhakeme ve tahlillere girişir. Müfessir, bu tahlillerinde yapmacıktan, sunîlikten ve abartmalardan uzak kalmaya özen gösterir. Böyle yerlerde zaman zaman bir sosyal tarihçi, bir kültür tarihçisi, bir medeniyet tarihçisi tavırlarıyla görünür. Okuyucuyu ilk devirden son devirlere kadar bir bütün telakki ettiği İslâm tarihi devrelerinde gezindirerek olaylara bütüncül bir yaklaşımla bakmayı sağlar. Onun bu bakışında yeis yoktur, iyimserdir, tarihî nakillerden sonra sosyal kanuniyetlere ulaşarak gerilemelerden kurtulunabileceğini, istikbâlde yeniden terakki ve teali imkânının doğabileceğini düşündürür. İslâm tarihi içinde cereyan etmiş faciaları bile örneklendirirken soğukkanlılığını kaybetmez, onu, bir sebebe dayandırır, okuyucuyu rahatlatır, sıkıntıdan kurtulma yollarını gösterir, ümitlendirir. Ona göre felâketler, yok oluş değil, tekrar zor ve garip şartlarda yükselmek için tedbir ve enerji kümeleridir. Meselâ: "De ki, hamdolsun Allah'a. O, size âyetlerini gösterecek, siz de onları bileceksiniz, Rabbin ne yapacağınızdan habersiz değildir." mealindeki Neml Sûresinin 93. âyetinden ve aynı sûrenin 6. ve 78. âyetlerinden yola çıkarak Mekke döneminin henüz sıkıntılı (yalnızlık ve gariplik) günlerinde bunlarla Cenab-ı Hakk'ın istikbâle ait va'd ve teminat verdiğini hatırlatır. İslâm tarihi boyunca müslümanların kaydettiği gelişmeler dikkate alındığında bu âyetlerin verdiği haber ve istikbâle müteveccih garantinin ne büyük gelişmeleri sinesinde sakladığını belirtir. İslâm tarihi içindeki mutlu gelişmeleri sıralarken Bedir'den başlar, Hayber'in fethi, Mekke'nin fethi gibi parlak fetihleri zikreder, Hz. Ebû Bekir ve Ömer devrindeki fetihleri kaydeder; Fatih, Yavuz ve Kanuni devirlerinin şaşaalı fetihlerine yer ayırır. Çanakkale'de ve Milli Mücadele yıllarında elde edilen zaferle istilâcı düşmanların İstanbul ve Anadolu'dan çıkarılmalarını da Yüce Allah'ın gösterip tanıttığı İslâm âyetleri arasında kaydeder. Ancak, bu hakikati, kalpleri ölü, kulakları gerçeğe kapalı olanlara duyurmanın zor olduğunu (bk. Rum, 30/52) belirtir, İslâm'ın yükselişi karşısında hazımsızlığa düşecek bedbaht-nankörlerin daima çıkacağına "Rabbin ne yapacağınızdan habersiz değildir.'" (Neml, 27/93) âyetini delil gösterir. "İslâm garip başladı, yine başladığı gibi garip olacak, ne mutlu gariplere!" hadisini de bu âyetlerin ışığında yorumlayarak İslâm'ın ilerideki zaman dilimlerinde garip şartlarda yeniden ortaya çıkacağı sonucuna ulaşır. "Ne mutlu gariplere!" müjdesini "bu yeni yükseliş dönemlerinde tanık olanlara ne mutlu!" diye anlar.(24)

8. Elmalılı, mütecessis bir âlimdir. İddiası yoktur, ama, ilme dayalı tahminleri, yorumları vardır. Ayetlerin nüzul sebebini yakalamak için sıraladığı bir dizi rivayet onun bu cihetini biraz gölgelese de Fil Vak'ası, İnnallâheşterâ âyeti, Neml sûresinin 93. âyeti ve Bedee'l-İslâmü hadisinin izahında olduğu gibi pek çok konuda olayların arka plânını yakalamaya çalışır.

9. O, eserinde tarihî hadisleri sadece nüzul sebeplerini yakalama endişesiyle nakletmez. Esasen bu, âyetin mânâ ve hükmünün anlaşılması için asgari olarak şart olan bir husustur. Fakat meseleyi bu noktada bitirmez, çoğu defa târihî olayların detayına inerek âyetin mânâsını pekiştirici bir anlatıma yönelir ve bu mânâyı okuyucunun zihnine âdeta nakşeder. İşte İslâm tarihi malzemelerini esas kullandığı kısım bu noktada kendini gösterir.

10. Onun, İslâm tarihi dokümanlarını değerlendirirken yaptığı en ilginç şeylerin başında geçmiş ile gelecek arasında köprü kurması gelmektedir. Bu köprüyü kurarken tarihî malzemeyi yapı taşları ve harç olarak kullanır. En güzel yanı da müslümanın zihninde ve ruhunda yüksek bir dînî tarih şuuru uyandırması geçmişte eslâf'ın ve ecdadın büyük medeniyetleri kurmayı başardıklarını, bugün ve gelecekte de tekrar kurulabilme imkânının mevcut olduğunu düşündürmesidir.

11. Diğer ilim dalları ile birlikte bilhassa İslâm tarihine vukufiyetinden dolayı kendisine hayran olduğumuz için objektif kalamamamızdan endişe duyulmazsa son bir tespitimizi arzetmek istiyoruz: Faraza İslâm tarihi alanında çalışmalarıyla tanınan bir ekip Elmalılı Hamdi Yazır'ın Tefsir'inin bütününü tarayıp kronolojik olarak tarihî olay, anlatım ve konuları sıralasa ortaya güzel bir Siyer kitabı çıkar, diğer sahalarda ise ibretli tarih kıssaları bir araya getirilmiş olur. Böylece din eğitimi ve diyanet hizmetlerinde (örgün ve yaygın eğitimde) hizmet veren kimseler için mükemmel bir başvuru eseri kazanılmış olur.



DİPNOTLAR

*) Biz kaynakları gösterirken her iki baskının sayfa numaralarını da gösterdik. (Azim Bsk. İst. 1992)

1. Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 7-11; I, 29-33.

2. a.g.e., IX, 6110; Fil Sûresi Tefsiri.

3. a.g.e., VI, 3795-3803 ; VI, 235-239.

4. a.g.e., VI, 4193-4194; VI, 550-51.

5. a.g.e., VII, 4596-4597; VII, 307-315.

6. a.g.e., VII, 4569-4590; VII, 287-327. 7. I, 528; I, 437.

8. a.g.e. I, 522-530; I, 431-439.

9. a.g.e. Vll, 4840-4850; VII, 499-511.

10. a.g.e. II, 1149 vd.; II, 402.

11. a.g.e. II, 1170; II, 419.

12. a.g.e. 11, 1225; II, 461.

13. a.g.e. V, 3488; V, 559-60.

14. a.g.e. IV, 2633-2642; IV,417-425.

15. a.g.e. IV, 2616 vd; IV, 404 vd.

16. a.g.e. IV, 2621 vd; IV, 408 vd.

17. a.g.e. IV, 410.

18. a.g.e. VI, 4403-4441; VII, 151-183.

19. a.g.e. I, 100; I, 106 vd.

20. a.g.e. II, 701; II, 39-40.

21. a.g.e. VI, 4349; VII, 109.

22. a.g.e. I, 268; I, 235.

23. VI, 3795-3801; VII, 235-239.

24. V, 3712-3714; VI, 169-170.

M. Metin KAPLAN

26 Şub 2024

M. Metin Kaplan’ın, henüz yirmi üç yaşında Bursa’da üniversite öğrencisi iken, tutuklu bulunduğu sırada, arka sayfasını tamamen “Ülkü Ocakları Sayfası” adı altında ülkücü yazarlara tahsis eden milliyetçi bir gazetede, 6.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 Şub 2024

Halim Kaya

26 Şub 2024

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

24 Şub 2024

Efendi BARUTCU

20 Şub 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Hüdai KUŞ

19 Eki 2023

Nurullah KAPLAN

20 Şub 2023

Ziyaret -> Toplam : 101,01 M - Bugn : 10615

ulkucudunya@ulkucudunya.com