« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

17 Ara

2012

NİYAZİ BERKES'İN DÜŞÜNÜNDEN HAREKETLE TÜRKİYE'NİN BATILILAŞMA SANCISI

Ercan GEÇGİN 01 Ocak 1970

Uluslararası politikada Türkiye'nin ekseninin değiştiğine yönelik tartışmalar son
dönemde en çok gündeme gelen konulardan biri olma özelliğini koruyor. Ne zaman
ABD, İsrail, İran, Rusya, Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişki ve dengelerin siyasal
konsepte göre farklı yönlerde şekillenmeye girse, her zaman yüzünü ve yönünü Batı'ya
dönmüş bir devlet kararlılığının olduğunu anımsatan bir direnci de mutlaka
hissettiriyor. Hangi siyasal iktidar zamanında olursa olsun arka planda devlet
kararlılığından kastedilen şey, aslında iki yüz yılı aşkın süredir rayına girilmeye
çalışılan "Batılılaşma" çabasıdır.
Türkiye'nin Batılılaşma serüvenine ilişkin kalem oynatmak isteyen bir sosyal
bilimcinin başvurması beklenen ilk yerli isimlerden biri kuşkusuz Niyazi Berkes (1908-
1988) olacaktır. Eksen tartışmaları çerçevesinde Niyazi Berkes'i ele almanın
ayrıcalığını sağlayan nedenler arasında birincisi onun özgün bir analiz ve düşün gücü
ortaya koymuş olması, ikincisi ise 1940'larda kendisinin de aktif olarak yer aldığı "Yurt
ve Dünya" dergisinin yaklaşık 70 yıl sonra yeni bir teknoloji ile mütevazi şekilde
yayınlanması sürecinde mutlaka anımsanması gereken biri isim olması gösterilebilir.
Berkes'i özgün kılan yön, onun Türkiye’nin çağdaşlaşma süreci olarak ortaya
koyduğu genel çerçevenin sonuna kadar savunucusu olmasıyla birlikte, temel olarak
yerli bir bakış temelinde sosyoloji ile tarihi buluşturabilmiş olmasıdır. Bunda her iki
disiplinden aldığı eğitimin etkisinin olması kadar, yaşadığı dönemin siyasal ve
toplumsal bilinç sorumluluğunu yerine getirme misyonunu taşımasının da katkısı
büyüktür. Nitekim "Yurt ve Dünya" dergisine 1940'li yıllarda sunduğu katkı da bu
misyon dolayısıylaydı.
Ergun'un (1985:21) bir toplumdaki değişme sürecini anlamak için "tarihsel
özgüllük ilkesi"nden hareket edilmesini gerektiğini; birey, toplum ve tarih sorunlarının
bir arada ve bir bütün dahilinde incelenmesini ve bundan dolayı da tarihin sosyolojinin
can damarı işlevini gördüğünü belirten görüşüne Türkiye'de en fazla sadık kalanların
başında Berkes'in geldiğini ifade etmek abartı olmayacaktır. Türkiye'nin toplumsal
değişme sürecini kutsallaştırılmış geleneklerin ve gerici kaynakların boyunduruğundan
kurtulması anlamını taşıyan sekülerlik, yani "çağdaşlaşma" olgusu çerçevesinde ele
alan Berkes (2005:19) bunu, tarihsel, köklü, derinlikli gerekçelerle ortaya koymaya
çalışmış, toplumsal değişmenin modernleşme yönünde gerçekleşememesinin sosyolojik
temelleri üzerinde durmuştur. Ağırlıklı olarak düşün hayatı, toplumsal kurumların
gelenekselliği (kültür ve uygarlık çerçevesinde) gibi daha üst yapısal boyutları dikkate
almış gibi görünse de iktisadi tarih ve diğer toplumlarla karşılıklı ilişki ve etkileşimi ele
alan çalışmaları da hesaba katıldığında bütünlüklü bir bakış ortaya koyduğu
söylenebilir. Bu bütünlülüğü de göz ardı etmeden bu çalışmada üzerinde durmaya
çalışacağımız nokta, ağırlıklı olarak Berkes'in Türkiye'nin Batılılaşma sancıları üzerine
görüşleri ve bu görüşlerin bugünkü reel politik atmosferi anlamaya yönelik ne kadar
ışık tutabildiğine yönelik tartışmalar olacaktır.
Niyazi Berkes'te Batılılaşma Sorunu
Berkes'in Batılılaşma süreciyle ilgili görüşlerine geçmeden önce onun Batı'yı
nasıl tanımladığına bakmak gerekir. Batı , tek dişi kalmış canavar mıdır? Kültür
emperyalizmi midir? Teknolojisini alıp kültürünü almamak mıdır? Buna benzer daha
pek çok soru, Doğu-Batı ikilemindeki Türkiye'nin uzun süre gündemini işgal
edebilmiştir ve etmeye de devam etmektedir.
Berkes'in (1975:294) Batı'yı tanımlama ve anlamlandırma biçimi şu şekildedir:
"Soyut, mutlak anlamda Batı denen şey bir uydurmadan başka bir şey
değildir. Var olan toplumlar, değişmeler, uygarlıklar, harslar, dinler,
devletler, sınıflar, kişiler, teknolojiler, bilimler, çıkarlar ve savaşlardır.
Bunların modern çağda görünüşleri, Avrupa'nın Batı güneyinde
başladığı için Batı sözü bundan gelmektedir.”
Batılılaşmanın zaman ve mekana göre değişen anlamı Türkiye için çağdaşlaşma
sürecinin ifadesi olduğunu düşünen Berkes'in bu olguya tamamen pozitif veya
tamamen negatif bir anlam yüklediği anlaşılmamalıdır. Bu ayırımı onun Türkiye
tarihindeki Batılılaşma çabalarının halkın ne derece çıkarına olduğuna ilişkin
benimsediği kriterlere göre kavramak gerekir.
Berkes, Türkiye'nin Batılılaşma serüvenini 17. Yüzyılda Osmanlı devlet
sisteminin dünyanın geçirmekte olduğu büyük değişime ayak uyduracak şekilde
yenilenmemiş olmasından dolayı duraklama ve gerilmeye başladığı süreçten alır. Zira
bu dönemde sistemin kurumları eski haline döndürülmeye çalışılıyordu ama bunda
başarılı olunamıyordu. Osmanlı ortaçağında hakim düşünce ve güç din ve gaza iken
ekonomik zihniyet "merdut" (dışlanmış) bir şeydi. Avrupa'da yeni bir uygarlığın
doğuşu görülüyordu ancak bu uygarlığı seziş her ne kadar Lale Devrinde mümkün
olmuş olsa da çeşitli teknik ve askeri yenilikler yapmanın ötesine gitmeyen
değişmelerle sınırlı uyum sağlamak hedefleniyordu. Türk tarihinde modern reform
fikrinin ortaya çıktığı o dönemden bugüne değin hakim eğilim, toplumda hakim geniş
yığınların veya sınıfların talebi doğrultusunda (toprak düzeni, ekonomik ilişkiler,
üretim vb.) değil, tepeden inme devlet tedbirleri biçiminde gerçekleşiyordu. Toplum
sınıflarını olduğu yerde tutacak, toplum yapısını değiştirmeden yapılan her türlü
reform- ki toplum yapısını değiştiren reformlar da "bozulma" şeklinde
etiketlendirilecekti- o günden bugüne Batının yöntemleri kopya edilerek, istenilen
kalkınmanın aksi yönde sonuçların doğmasına neden olduğu ortaya çıkmıştır (Berkes,
1975:21-23).
Berkes, Batılılaşma sürecinin başından itibaren içerden çeşitli tepkiler
geliştirildiğini, bu tepkiler zaman içinde olgunlaşarak ideolojik duruşlara ve
çoğunlukla da gerici kaynaklarından ve bu kaynakların toplumsal değişme önünde
engel olma işlevlerini meydana getirdiğini belirtir. Şeriatçılık, İslamcılık, Türkçülük,
Yeni Osmanlıcılık bunların başında gelen hareketler olmuşlardır.
Batılılaşmanın Uyduculuğu
Türkiye tarihinde Batılılaşma çabaları Berkes'e göre aynı zamanda uydulaşma
tarihidir. 18. yüzyıldan itibaren Batı devletleri ile kurulan ilişkilerde veya Batıya
dönmede, kalkınma ve değişmede ilişkiye girilen ülkelerin siyasal çatışmalarına
karıştırılmış; Batıdan etkilenme şeklinde veya zamansız gerçekleşmiş; bununla birlikte
içeride reform yapma zorunluluğundan kaçınmanın bir yolu ama bundan
kaçınılmayınca da "denize düşen yılana sarılır" misali günü kurtarmaya yönelik
olmuştur (Berkes, 1975:175). Ancak bu politikanın bedelini de halk yoksullaşarak,
ekonomi emperyalizme bağımlılaştırılarak ödemiştir.
Uydulaşma süreçleri 18. yüzyılda ilk olarak Fransa ile başlamış, ancak Fransa'nın
Osmanlı topraklarını işgal etmesi, içeride şeriatçı kesimin "gavur" diyerek bu süreci
reddetmesi ve Avrupa'daki iç çekişmelerin de olanağıyla yeni bir seyre gitmiştir. Ancak
ikinci uydulaşma süreci İngiltere ile sürmüş, çeşitli teknik ve yenilikler alınmış,
İngilizlerin Hindistan üzerindeki egemenliğine zemin sunulmuş buna karşın borçlanma
ve Duyun-i Umumiye'nin kuruluşu ile beklenen sonuçlar alınamamış, aksine bağımlılık
artmıştı. Üçüncü uyduculuk serüveni ise Meşrutiyet zamanında Almanya tercihiyle
devam etmiştir. Bu süreçlerin tümü ancak Ulusal Kurtuluş Savaşı ile son bulabilmiştir.
Lakin cumhuriyet tarihinde de benzer uyduculuklar çok geçmeden (Atatürk sonrası)
yeniden hayat bulacak, Batılılaşma sürecinde tepki olarak doğan akımların ilerlemeye
engel olacak şekilde türevleri hayat bulacaktır.
Berkes, Batı ile gerek Osmanlı'yı eski haline döndürme, gerek devletin
sürekliliğini sağlama veya kalkınmayı başarma çabalarında anlamını bulan
Batılılaşmanın istenilen sonuçları vermemesiyle toplumun yarı-sömürgeleştirilerek
tarihsel, siyasal, ekonomik ve kültürel gibi her açıdan ulusal bir kurtuluş savaşanın
verilmesini zorunlu kıldığı görüşündedir. Bu bakımdan Berkes Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nı ve Kemalist Devrimi bir kopuş olarak ortaya koymuştur. Berkes bu yargısını
temellendirirken pek çok tarihsel argümana başvurur. Bu temellendirme Kemalizm'in
düşünsel ilkelerini de ortaya koyan bir zemin yaratmıştı.
Berkes devrimcilik döneminin öncesinde de geçerliliği olan İslamcılık,
Osmanlılık, Uyduculuk ve Turancılık gibi fikirlerle mücadele ettiği kadar bunlardan
başka iki düşün geleneği ile de mücadele etmiştir ki, nitekim bu ikisinin siyasal
köklerinin sonuçları bugüne değin uzanabildiğini savunmuştur. Bunlardan birincisi
Türkçülüğün "milliyetçi" anlayışı, yani Irkçı ve Turancılık; diğeri de ilerici Batıcılığın
Batılılaşma anlayışıdır, ki bu eğilimi Menderes-Demirel çizgisinin temsil ettiği "Batı
medeniyetçiliği" anlayışı olmuştur. Bu iki akımdan milliyetçilik "mukaddesatçılığa",
Batıcılık da "uyduculuğa" dönüşmüştür (Berkes,1975:257-258). Aslında bu iki çizginin
kökleri biraz daha derinde yatmakla birlikte Kemalist Devrim'in Batılılaşma anlayışı
içinde eritilmeye çalışılmıştır. Buna karşın eritilmek bir yana, soğumaya alındığı ancak
1940 sonrası uluslararası konjonktürle yeni uydulaşma çabalarının ısısıyla yeniden
canlandığında acıyla fark edilmiş olacaktı.
Berkes'e (1975:284) göre, Türk düşünü bir yanda Batılılaşma diğer yanda ise
ulusal varlığın niteliği ile uğraşmıştır. Ancak bu ikisinin ardında yatan "toplumsal
değişme" sorunu açıkça kavranamamıştır. Batılılaşma, Batı uygarlığını alma, Ulusçuluk
da bunun karşısında ya din ya da ırk kavramlarına dayanan geleneklere sarılma olarak
anlaşılmıştır. Böylece Batıcılık ve milliyetçilik iki zıt eğilim olarak belirmiştir.
Prens Sabahattin'in Asya tipi devlet yapısından Batı uygarlığına özgü yapıya
geçiş arzusu ulusçuluğa karşı, ümmet uygarlığından millet harsçılığına geçme
arzusundaki Gökalpçı görüş de Batıcılığa aykırı olarak kalmıştır. Bu ikisi arasındaki
bağlılık ancak Kemalist devrim ile kurulabilmişti. Böylece ulusçuluk ve Batıcılık yeni
anlamlar kazanmışlardı. Ancak bu buluşmadaki devrimci öz zamanla bozulmuş, bir
yanda Ulusçuluk yine İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü biçimlerine; Batıcılık da Tanzimat
dönemi uyduculuğu ile Meşrutiyet dönemi özel girişimci-liberal anlayışlara yeniden
dönüştürülmüştür. Bu ikisi arasındaki bağlantının koparılması çağdaş ulus olarak
kalkınmanın önüne de engel oluşturmuştur (Berkes,1975: 284).
Berkes, Kemalizm'in harsçılığın tutuculuğu değil, uygarlığın ilericiliğini taşıdığı
görüşündedir. Atatürk devrimciliğinin Batılılaşma anlayışı, ona göre, toplumsal
devrimcilikle yakından ilişkilidir. Bu körü körüne Batıya bağımlılığı değil, aksine
birincisi ulusal bağımsızlık, ikincisi egemenliğin halkın kalkınmasına yarayacak yönde
olması ve üçüncüsü de tüm bunların devrimci atılımlarla gerçekleştirilmesini ifade eden
Kemalizm'e özgü üç temel halkanın birbirinden ayrılmadan ama birbirini besleyerek
hayata konuşmasını ifade eder. Oysa Menderes ve Demirel'in Batıcılık anlayışı bu
halkalar arasındaki bağları koparmıştır (Berkes,1975: 279).
Berkes'in analizlerinde Batılılaşma çabalarının her ne kadar ülkeyi kalkındırmak
gibi amaçlar taşısa da sonuç olarak Batı'nın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar
doğurduğu, her seferinde toplumsal yoksullukla sonuçlanan çöküşler yaşandığı gerçeği
sürekli vurgulanmaktadır.
Ziya Gökalp'in Berkes üzerinde önemli derecede etkisi vardır. Ancak Berkes
(2007:90) Gökalp'in millet ve Batılılaşmaya ilişkin düşüncelerini kritik ederek kabul
etme eğilimindedir. Özellikle Gökalp'in İslamcılar ile Batıcılar arasında bir kaynaşma
çabasının (ancak sonradan muhafazakarlığın ve gericiliğin istismarı haline gelecektir)
ifadesi olan "hars"(kültür) ve "medeniyet" ayırımı yapmış olması ve Türk varoluşunu
harsta arayarak, eksik olan Batı medeniyeti ile tamamlamaya gitme düşüncesi
Berkes'in sıklıkla eleştirdiği bir konudur. Zira Berkes'e göre Türk varoluşu harsta değil,
medeniyette (uygarlıkta) aranmalıdır. Hars ve medeniyeti kesin çizgilerle ayırmak da
doğru değildir. Berkes, Atatürk ve devrimlerinin niteliğinin esas olarak devinimsel ve
devrimci olduğunu, bundan dolayı da "uluslaşma" olarak addedilmesi gerektiğini
belirtir. Hars kavramının statik, muhafazacı anlamı, aydının uygarlık almasında pasif
bir rol oynayan statik bir destek olarak anlaşılıyordu. Oysa Berkes'e göre (2007:98)
Tanzimat'tan beri görülen şey Batı uygarlığının kendi toplumsallığının bir ürünü olduğu
gerçeğinin yadsınmış olması, Batı uygarlığının Türk toplumunda eritilmesi sürecinde
başlıca engelin de bu statik harsta aranmamış olmasıdır. Dolayısıyla hars ve medeniyet
zihinde ayrılsa bile devrim sürecinde birbirine zıt düşünülüp soyutlanamaz. Bu noktada
toplumcu devrimcilik ve "halkçılığın" Berkes (2007:103)'in milliyetçilik, Batılılaşma,
kültür ve medeniyet üzerine tartışmalarında önemli bir kriter olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Berkes'e göre Batılılaşma ile bir ülkenin ulusal kalkınması gerçekleşmez.
Bununla birlikte Gökalp'in öngördüğü gibi Batı’dan hazır uygarlık da alınamaz. Tarihte
ne zaman alınmışsa bu durum istenilenin tersi yönünde sonuçlar doğurmuştur.
Türkiye’de Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın getirdiği milliyetçilik, Batılılaşma ve
devrimcilik anlayışının bozulmuş hali Batı’dan bağımsız değil bağımlı bir Batıcı
anlayışın yerleşmiş olmasıdır. Çözüm yolu olarak Berkes, Batıcılığı Batı’dan bağımsız
şekilde, milliyetçiliği devrimcilik yoluna çevirmeden geçtiği inancındadır. Bundan
dolayı Türkiye’nin asıl sorunu iddia edildiği gibi Batılılaşmak değil, aslında
Batılılaşamamak sorunudur (Berkes,2007:158-159).
Bu noktada ara bir parantez açarken tüm bu değerlendirmelerden hareketle
Türkiye'de Kemalizm'in Batılılaşma sorununa bakışı Marksistlerin "ideoloji" konusuna
bakış açılarına benzetilebilir. Nasıl ideoloji bir tarafıyla toplumdaki yanlış düşünceler
toplamı, egemenliği meşrulaştırma biçimi ve diğer yanıyla da toplumsal praksisi
gerçekleşmesinin de aracıysa, Batılılaşma da Türkiye'de hem modernleşmenin bir aracı,
diğer taraftan da Batı emperyalizminin ülke üzerindeki oyunlarının ve içerdeki
işbirlikçilerin bu oyuna dayalı ürettikleri yanılsamaların bütünü olarak
anlamlandırılmanın da aracı olmuştur. Bu açıdan biçimsel bir analoji olarak, pratik ve
tarihsel açıdan Marksizm'de ideoloji sorunu ne ise, Kemalizm'de Batılılaşma sorunu o
olmuştur.
Yeni Uyduculuk "Yeni Osmanlılık" mı?
Görüldüğü gibi Berkes'te Atatürk devri hariç Batılılaşma, ağırlıklı olarak yarı-
sömürgeleşme tarihidir. Batılılaşma aslında bizim kendi içimizde zamana ve mekana
göre şekil alışımız veya egemenlik ilişkileri çerçevesinde şekillendirme kalıbı veya
olgusal bir anahtar süreç modeli olarak kavramak gerekir. Türkiye'de muasır
medeniyetler seviyesinin ölçütü her iktidar döneminde değişmiş, anlamlandırma
biçimleri egemen söylemler ışığında şekillendirilmiştir. Dolayısıyla nasıl bir
Batılılaşma sorunu, nasıl bir modernleşme sorusuyla birlikte anlam kazanmıştır.
Modernleşmeyi tartışmak ayrı bir konudur. Ancak Türkiye'nin temel sorunu aslında
aynı zamanda çağdaşlaşma sorunu olduğunu ileri süren Berkes'in görüşlerini
anlamlandıran güncel göstergeler ziyadesiyle mevcuttur.
Berkes (1975:287) uyduculuğa dayalı Batıcılığın etkilerini şu şekilde özetliyordu:
- Meydana getirdiği kişi ve sınıf etkileri açısından ulusal ekonominin verimleri
dışarıya çekilir, içeride komprador sınıf yaratılır
- Toplum ekonomisinin kalkınmaya olanak vermemesine neden olur
- Toplumu çatışmalı, yapıcı olmayan bir kargaşa sürecine girmesine yol
açmaktadır. En önemlisi de "tüketim çılgınlığı" yaratarak, özellikle kadın ve gençleri
bu yönde toplumdan kopararak, kendine bağımlı, hazcı bir tüketim toplumu
yaratılmaktadır.
- Toplumu kalkınmaz halde tutma zorunluluğu. Bir nevi toplumsal değişmeyi
değil, değişmemenin koşullarını sağlama çabası üzerinde durulmaktadır.
"Üreten değil, tüketen bir Türkiye" fotoğrafı Berkes'in bu belirlemeleri üzerine
kurulu siyaset sayesinde bugün olgun karakterini almış gibidir. Toplumsal değişme
yönünü, toplumsal kalkınma ve hakça bölüşüm politikaları üzerinden değil, yine yeni
Batıcılığın anlamı olan Post-fordist üretim, post-modernist düşün ve yeni liberalizm
güzergahında yol alan siyaset paradigmasının hakimiyeti, geçmiş dönemlerde olduğu
gibi çöküşlerle son bulacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.
Bugün bu Batıcılık anlayışının özünü oluşturan "Batı'nın tekniğini alalım ama
kültürünü almayalım" yönündeki gerek ulusalcı-milliyetçi, gerekse İslamcı-
muhafazakar kesimin duruşu tarihsel olarak bir sürekliliğe sahip olduğu açıkça
görülmektedir. Nitekim en önemli göstergesi "Anadolu kaplanları" olarak tanımlanan
ve İslami burjuvazinin çekirdeğini oluşturan sermaye birikiminin kalkınma anlayışı da
bu doğrultuda işlerlik göstermiştir. Berkes'in ifade etmiş olduğu toplumsal yapı
yönünde devrimciliği hayata geçirmeden bu türden ekonomik gücün ortaya çıkışı
çağdaşlaşma adına pek fazla bir şeyi ifade etmemektedir. Nitekim üretim güçlerinin
gelişmesine paralel olarak üretim ilişkilerinin de bu düzeyde gelişmesi beklenirken
geleneksel değerleri yeniden üreten mekanizmaların dirençli bir şekilde savunulması
buna bariz örnek teşkil etmektedir. Söz gelimi bireyin, birey olarak özerk ve bağımsız
şekilde toplumda yer edinmesinin yolları aranmak yerine, cemaat veya çeşitli enformel
ağlara girerek aidiyet, kişilik ve kimlik edinmek zorunda bırakılması nasıl bir
"çağdaşlaşma" sürecinin yaşandığını sorgulatmaktadır.
Bir tarafı ile her türden Batı karşıtı ama diğer tarafı ile de fırsat verilirse Batı'nın
kimlik de dahil tüm olanaklarını kullanmak isteyen bir zihniyetin yaratılmış olması
günümüz çöküşünün bir görüntüsüdür. Ankara Genç İşadamları Derneği`nin
(ANGİAD) 2008 yılında Ankara`nın çeşitli ilçelerinden 18-30 yaş arası, 1694 genç
üzerinde gerçekleştirdiği araştırma, bu doğrultuda önemli ipuçları vermektedir.
Araştırmaya göre,
- "Türkiye`de yaşayan bir genç olarak kendinize kimi örnek alıyorsunuz"
sorusuna, gençlerin yüzde 14.03`ü anne ya da babasını örnek gösterirken, bunu yüzde
12.07 ile Rahmi Koç izlemekte, yüzde 10.34`ü Acun Ilıcalı'yı, yüzde 10.20`si ise Polat
Alemdar`ı örnek aldığını belirtmiştir.
- "Türkiye AB`ye girmeli mi" sorusuna ankete katılan gençlerin yüzde 40.11`i
"evet girmeli" derken, yüzde 43.62`si ise "hayır, girmemeli" demektedir. Fark etmez
diyenlerin oranı ise yüzde 16.27. Gençlerin yüzde 46.21`i Türkiye`nin geleceğine
umutsuz baktığını ifade etmiştir.
- Gençlerin yüzde 78.14`ü "yurt dışında yaşamak ister miydiniz" sorusuna "evet"
yanıtını verirken, yüzde 21.86`sı ise "hayır" tercihinde bulunmuştur. "Niçin yurtdışında
yaşamak istersiniz" sorusuna ise gençlerin büyük bölümü, yüzde 45.51`lik kısmı "daha
iyi maddi imkanlara kavuşmak için" cevabını vermiştir (Hürriyet Gazetesi,2008)
Berkes (1975:298), 1960'lardan sonrası için artık bir toplumu geride bırakmanın
yolu tüketim düşkünlüğü yolu ile gençleri ve kadınların toplumdan koparmak olduğunu
ve bunun da Batının görünmez sömürü yollarından biri olduğunu belirtiyordu. Ancak
Atatürk devrimlerinin tarihsel doğrultusu sürdürülemediğinden bağımsızlık ulusçuluğu
yerine yabancı emperyalizme araç olma, dolayısıyla ya şoven emperyalizmine ya da
din ümmetçiliği kozmopolitliğine sarılma eğilimleri doğmuştur görüşünü savunuyordu.
Yukarıda verdiğimiz gençler üzerine yapılan araştırmanın sonuçları bir bakıma bu gizli
yolun kapitalist sistem içinde kendisine izlerini rahat bulabildiğimiz gibi, günümüz
ekonomi-politiğin ve uluslararası politikanın geçmişten izdüşümler taşıdığını belirtmek
de yanlış olmayacaktır.
Makalenin giriş kısmında işaret edilen Türkiye'nin eksen tartışmaları bu açıdan
önemlidir. Zira Türkiye'nin Batılılaşma sürecinin hangi evresinde olursa olsun ne
zaman ki dünya sisteminde herhangi bir güç bu coğrafyada veya çevresinde herhangi
bir emelini ortaya koymaya çalışmışsa ülke içinde mutlaka buna uygun siyasal zemin
oluşturma çabası da kendini göstermiştir. Bunların her birini Berkes'in tarihsel
analizlerinde görebilmek mümkündür. En çok göze çarpanı ise Türkçülük hareketidir.
Türkçülük hareketi esas olarak halkçılık akımından doğmuş, ancak zamanla farklı
Türkçülük akımlarıyla parçalanmış, Osmanlı dağılışında etkisi olabileceğinden dolayı
reddedilmiş ve Osmanlı'nın çöküş sürecinde ise özellikle Almanların siyasal emellerine
alet edilerek Turancılık şekline büründürülmüştür.
18. yüzyıl kafa yapısından bugünün Türkiye’sine miras olarak kalan “ekonomik
görüş yokluğu” Osmanlının son günlerinde hiçbir realite sınırı tanımayan bir düş
dünyası da eklenerek rasyonel ve objektiflikten uzak bir belirsizliğe sürüklendiğini
belirten Berkes, Türkçülük halkçılık yerine Turancılığa kayarken İttihat ve Terraki
önderliğindeki çılgınlıklara malzeme olduğunu ve “Emperyalist Türkçülük”ün
yaratıldığını belirtir. Diğer taraftan Türkçülük adı altında alınan ekonomik tedbirlerde
fırsatlardan yararlananlar halk aleyhinde zenginleşerek vurgunculuk kapitalizmini
ortaya çıkarmışlardı. Berkes (1975,78) bunları Mefkurecilik dumanının arkasına
gizlenip harp vurguncusu tipi şeklinde tarif etmektedir.
Berkes, Türkçülüğün Turancı yorumu ile nasıl başka bir ülkenin emellerine
uygun kullanıldığını o dönemin Alman genelkurmayının projesinde kullanılan iki
argümana, yani İslamcılık ve Turancılık akımlarının ne çerçevede işlev gördüğüne
bakarak ele alır.
Birincisi, İslamcılık, Türk Arap dünyası içinden ilerleyip İngilizlerin Hindistan
egemenliğine, Fransız ve İngilizlerin Yakın ve Uzak Doğu ticaret üstünlüğüne son
vermenin aracı olarak kullanılacaktı. İkincisi Turancılık ise Berlin-Bağdat yoluna eş
olacak şekilde Berlin-Buhara çizgisi üzerinden hem Rusya’ya hem Hindistan’daki
İngiltere’ye kesin darbeyi indirmenin aracı tasarlanmıştı. Almanlar bu iki ideal durumu
Türkiye üzerinden hayata geçirmek isterken Türklerin Avrupa’da ne işleri olduğunu
asıl Doğu ve Arap dünyası üzerinde hükmetleri gerektiği fikrini zikrediyorlardı. Devlet
merkezini Konya veya Kayseri'ye çekmek isteyenler dahi vardı. Balkanlardan çekilip
doğal sınırlarına dönmeleri gerektiği; ancak bunun birlikte Büyük Doğu’nun hakimi ve
İslam Birliğinin düzenleyicisi gibi ruhani bir paya da sahip olabileceği salık veriliyordu
Osmanlı'ya (Berkes,1975:76-78).
Bu projenin Osmanlı'yı I. Dünya Savaşı'ndaki işlevi dikkate alındığında ağır bir
bedeli beraberinde getirdiği ortadaydı. Şimdi o günden bugüne gelindiğinde aslında
uluslararası güç dengelerinin ülke içinde nasıl bir hegemonik düzen ve zihin yarattığı
konusunda bir zemin sürekliliğinin olduğu görülecektir. Benzer süreç II. Dünya Savaşı
zamanında da yaşanmıştır. Bu noktada 20. yüzyılın başındaki Alman projesi ile
bugünün Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin sahibi ABD’nin işlerlik ve biçim açısından
ve bununla birlikte Türkiye’deki iç siyasetin dizaynı açısından nasıl bir farklılık olduğu
sorusu akla gelmektedir. Aslında değişen şeyin roller değil, sadece dış aktörler olduğu
bariz görülmektedir. Bu yüzden geçmişin Almanlarına hizmet eden Turancılık ile
şimdinin ABD'sinin Ortadoğu ve Yakın Doğu egemenliğine hizmet eden Yeni
Osmanlılık ve bunu besleyen Yeni İslamlılık arasında işlev açısından pek bir farklılığın
olmadığı sonuçları itibariyle ortadadır. ABD'nin 1970-802li yıllarda Sovyetler
Birliği'nin hinterlandında beslemiş olduğu Yeşil Kuşak Projesi'nin de bunun bir önceli
olduğunu, Türkiye'de 1980 Askeri Darbesi ile de Türk-İslam sentezine uygun
hegemonik politikaların çeşitli muhalif kesimlere panzehir olarak kullanıldığını da
hesaba kattığımızda fotoğrafın bütünlüğü daha netleşmiş olacaktır. Bütün bunlar
dikkate alındığında GOP'un Türkiye siyasetindeki kurgulanış anlamı olan Yeni
Osmanlılık'ın aslında yeni bir uyduculuk süreci mi olduğu sorusunu haliyle akla
getirmektedir.
Türkiye'nin Yeri Neresi?
1970'li yılların koşullarında Türkiye'nin konumuyla ilgili tartışmalara Berkes
(1975:167) şu açıklama ile dahil olmaktaydı:
“Bugünkü Türkiye ne bir Müslüman devleti, ne bir Batı ulusudur; ne
Hıristiyanlık camiasına, ne sosyalist ya da kapitalist uluslar camiasına
mensuptur. Ne Asyalıdır ne Avrupalı. Gerçi Türkiye'nin bütün tarihi
boyunca ekonomik ve siyasal ilişkileri Doğuyla olmaktan ziyade
Batıyla olmuştur. (...) Fakat kültürce Doğulu kalmış, Türkiye'yi Batı
dünyasının bir parçası olmaktan alıkoymuştur. Son yarım yüzyılda
güçlenen batılılaşma akımı yüzünden Batı Avrupa'yla olan ilişkilerin
ekonomik politik yanları artmışsa da hep tek yanlı ve daima aleyhe
işler olmuş; geleneği olmayan, Türk halkına çok pahalıya mal olan
ıstıraplı ve şüpheli bir münasebet olarak kalmıştır. Avrupa, Türkiye'yi
hiç bir zaman kendinden bir parça saymamıştır. Bizim aramızda
bunun tersine bir sanı varsa da buna bizden başka kimse inanmamıştır.
(...) Türkiye'nin coğrafyadaki gerçek yeri Yakın ya da Ortadoğu denen
yerdir; fakat oradaki kendine benzer komşularının hiç biriyle tam
anlamıyla ekonomik, politik ve kültürel birliği yoktur. Bu kısmıyla
ihtilaf halindedir.”
Türkiye'nin özgün ama yalnız konumuna işaret eden Berkes'in bu saptaması,
Türkiye'deki "Ne AB Ne ABD, Bağımsız Türkiye" sloganında ısrar eden, kimi
açılardan da Rusya, Hindistan, İran gibi ülkelerle işbirliğini önemseyen Avrasyacılık
modelini benimseyen güncel-reel ulusalcı siyasetin de özünü oluşturan bir kavrayış
olması bakımından da önemlidir. Ancak bu görüşün Türkiye realitesini ve toplumsal
yapının bütünlüklü çerçevesini doğru kavradığı da şüphelidir. Bunun bir tezahürü
geçmişte Batılılaşma sürecine bir tepki olarak ortaya çıkan, bir yönüyle Turancılığa
kaçan, bir yönüyle de Kurtuluş Savaşı sonrası Kemalist Devrimin ulus inşa etmesinde
rasyonellik ve mefkurecilik süzgecinden geçirilmiş haliyle fikir kaynağı olan
Türkçülüğün ve uygarlığın da Türklük kimliği ile özdeşleştirme çabası, başta Kürt
Sorunu olmak üzere pek çok sorunun ortaya çımasında veya çözümü noktasında
sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Türkçülük anlayışının yeniden gözden
geçirilmesinin tarihsel zorunluluklarını dayattığı bir zaman diliminden geçtiğimizi
belirtmekte sakınca yoktur.
Diğer taraftan da Türkiye’nin Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde yürütülen
müzakerelerde diğer ülkelere uygulanmayan kriterlerin Türkiye için gündeme
getirilmiş olması, Avrupa ülkelerinde Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmadığını açıkça
belirten ülkelerin varlığı (en başta da Fransa), kamuoyunu sürekli alıyormuş gibi
yaparak oyalaması, Berkes'in tespitlerini tarihsel olarak haklı çıkaran yönlerdir. Diğer
taraftan Batılılaşmanın hep Batıya yaradığı görüşü Batı karşıtlığına dayalı düşmanlığa
da yol açmamalıdır. Bununla birlikte küreselleşme sürecinin dinamikleri ulus-devlet
sınırlarını zorlamış olsa da, medeniyetler çatışması, post-fordist üretim sisteminin
uluslararası sermayenin lehine işlerlik kazanmış olması, etnik çatışmalar, çıkara dayalı
askeri ve ekonomik işgaller varlığını yakıcı bir şekilde hissettirmesi, her türden
ekonomik ve siyasal bağımsızlık söyleminin gerekliliğini de açığa çıkartmaktadır.
KAYNAKÇA
Berkes, Niyazi (1965;2005)Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, 3. Baskı, İstanbul:
Kaynak
Berkes, Niyazi (1973;2005) Türkiye'de Çağdaşlaşma, 5. Baskı, İstanbul: YKY
Berkes, Niyazi (1975) Türk Düşününde Batı Sorunu, Ankara: Bilgi
Ergun, Doğan (1973;1995) Sosyoloji ve Tarih, Sosyolojide Yöntem Sorunu, 3. Baskı, Ankara:
İlke
Hürriyet Gazetesi ( 18 Mayıs, 2008) Gençler en çok kimleri örnek alıyor, Erişim Tarihi 10
Haziran 2010, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8964384.asp?gid=229&sz=11119
(29.09.2010)

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 36228

ulkucudunya@ulkucudunya.com