« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

03 Ara

2012

CEMEL VAK'ASI

01 Ocak 1970

Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında cereyan eden savaş (36/656).
Üçüncü halife Hz. Osman'ın isyancılar tarafından şehid edilmesi üzerine Medine'de bulunan ashap Ali b. Ebû Tâlib'i halifeliğe getirdi. Hz. Ali'yi bekleyen en önem¬li mesele Hz. Osman'ın katillerini bulup cezalandırmaktı. Ancak ortada belirli bir katil yerine, "Osman'ı hepimiz öldür¬dük" diyen bir isyancı topluluk mevcut¬tu ve şehre hâkim olan bu âsilerle he¬men başa çıkılamayacağı açıktı. Öte yan¬dan yeni halifeye yalnız Medine'de biat edilmiş, diğer vilâyetlerin durumu henüz aydınlanmamıştı. Halife, biata yanaşma¬dıkları için Hz. Osman tarafından tayin edilen valilerin bir kısmını değiştirme ka¬rarı almış, bunu Öğrenen Talha b. Ubey-dullah Basra, Zübeyr b. Avvâm da Küfe valiliğini istemiş, ancak onlann bu isteği kabul edilmemişti. Bunun üzerine Talha ile Zübeyr halifeden umre için Medine'den ayrılma izni istemişler, bu izin de dört ay sonra verilmişti.
Hz. Âişe, hilâfetinin son dönemlerin¬de Hz. Osman'ı çeşitli vesilelerle tenkit etmiş ve halifenin şehri terketmemesi ricasına rağmen isyan başladıktan sonra hac için Mekke'ye gitmişti. Haccını ta¬mamlayarak Medine'ye dönmek üzere yola çıkan, fakat Osman'ın şehid edilip yerine Ali'nin halife seçildiğini öğrenen Âişe geri döndü ve Mekke'de halka hi¬taben Hz. Osman'ın mazlum olarak öl¬dürüldüğü yolundaki meşhur konuşma¬sını yaptı. Bu arada Hz. Osman'ın ölü¬münden Hz. Âişe'yi sorumlu tutanlar ol¬muşsa da Âişe İleri sürülen iddiaları red¬dederek bu hususta herhangi bir ku¬surunun bulunmadığını ısrarla belirtmiştir.
Hz. Osman'ın şehid edilmesinden son¬ra Medine'den uzaklaşan Emevî ailesi mensupları ile Osman'ın Basra ve Yemen valileri, vilâyetlerinin beytülmâlinde bu¬lunan para ve savaş malzemesiyle bir¬likte Mekke'ye gelerek Âişe'ye katıldı¬lar[130]. Umre için yola çıkan Talha ile Zübeyr de Mekke'ye gidip Hz. Âişe'nin safında yer aldılar. Mekke'de "Osman'ın kanını talep İçin" Hz. Âişe'nin önderliğinde oluşan topluluk, uzun mü¬zakerelerden sonra Medine'ye giderek isyancılara karşı çıkmak yerine Hz. Os¬man'ın Basra valisi Abdullah b. Âmir'in ısrarı üzerine Basra'ya gitmeye karar vermişlerdi. O sırada Mekke'de bulunan Hz. Peygamber'in diğer zevcelerinden Hafsa bint Ömer de Âişe ile birlikte Bas¬ra'ya gitmek istediyse de kardeşi Abdul¬lah buna engel oldu. Resûl-i Ekrem'in Mekke'de bulunan diğer zevceleri İse Zâ-tüırk mevkiine kadar gittiler ve Hz. Âişe'¬yi ağlayarak uğurladılar. Daha sonrala¬rı bugün "ağlama günü" (yevmü'n-nahîb) diye anılmıştır.
Hz. Âişe "Asker" adlı meşhur devesi¬nin üzerinde Mekke'den yola çıktığı za¬man yanında 3000 dolayında kuvveti var¬dı. Ancak önce Zâtüırk, sonra da Mer-rüzzahrân'da, zaferin kazanılması duru¬munda halifenin kim olacağı tartışılma¬ya başlandı. Talha, Zübeyr veya Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerek¬tiği yolundaki tartışmalar sürerken Hz. Osman'ın Küfe valisi Saîd b. As hilâfetin Abdümenâf (Ümeyye) oğullarından alı-namayacağını, dolayısıyla Hz. Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerek¬tiğini ileri sürerek taraftarlarıyla birlik¬te topluluktan ayrıldı. Mugîre b. Şu'be de ona katıldı. Böylece Hz. Aişe. Talha ve Zübeyr yaklaşık 1000 kişilik bir kuv¬vetle Basra önlerine ulaşabildiler. Yolda köpek havlamaları duyan Âişe nerede olduklarını sormuş, Hav'eb suyu civarın¬da bulunduklarını Öğrenince Hz. Peygam¬ber'in zevcelerine hitaben, "Acaba han¬ginize Hav'eb köpekleri havlayacak?" de¬diğini hatırlamış ve onun bu hareketi tasvip etmediğine ka¬ni olarak yola devam etmekten vazgeç¬tiğini söylemişti. Bunun üzerine Abdul¬lah b. Zübeyr ile birlikte bir grup sahâ-bî, bulundukları yerin adını belirleyen rehberin yanıldığını ısrarla söylemişler, Zübeyr b. Avvâm da, "Belki Allah Teâlâ senin sayende müminlerin arasını düzel¬tecektir" diyerek onu yola devama ikna etmişlerdi. Hz. Âişe ve beraberindekiler Basra önlerine gelince Abdullah b. Âmir'i, Basralılar'ı kendi taraflarına çekmek üze¬re şehre gönderdiler; ayrıca Aişe, Ahnef b. Kays gibi Basra'nın ileri gelenlerine mektuplar yazdı. Diğer taraftan Hz. Ali'¬nin Basra valisi Osman b. Huneyf. Hz. Âişe'nin kuvvetleriyle birlikte Basra ya¬kınlarına geldiğini haber alınca maksat¬larını öğrenmek üzere kendilerine İm-rân b. Husayn ile Ebü'l-Esved ed-Düelf-yi gönderdi. Hz. Âişe, gayelerinin isyancı takımın bozduğu barış ve düzeni geri getirmek, mazlum olarak öldürülen Os¬man'ın katillerini cezalandırmak ve müs-lümanların arasını düzeltmek olduğunu bildirmiş, Talha İle Zübeyr de aynı gö¬rüşlere katıldıklarını, ayrıca kendilerinin Ali b. Ebü Tâlib'e zorla biat ettirildikle¬rini söylemişlerdi. Bu gelişmeler üzeri¬ne Basralılar ikiye ayrılmış ve sert mü¬nakaşalara başlamışlardı.
Öte yandan Hz. Ali, Hz. Âişe ile bera-berindekilere Medine'nin kuzeydoğusun¬da Rebeze'de yetişebilme ümidiyle 3000 dolayındaki bir kuvvetle Medine'den ayrılmıştı. Basra'da olup bitenler hakkında yolda bilgi alınca he¬men Osman b. Huneyf e bir mektup gön¬dererek Talha ile Zübeyr'in kendisine bi-atları sırasında hiçbir şekilde zor kulla¬nılmadığını bildirmişti. Bunun üzerine Osman, Ali b. Ebû Tâlib'in haklılığını ile¬ri sürerek diğerlerinin Basra'yı terketme-lerini istedi; onlar da kendilerinin haklı olduğunu söyleyerek Osman'ın şehri ter-ketmesini istediler. Neticede bir akşam namazı sırasında bir baskınla Vali Os¬man b. Huneyf ve adamları esir alındı. Hz. Âişe onun öldürülmesine engel ol¬duğu gibi serbest bırakılmasını da sağ¬ladı ; fakat valinin saçı sakalı kökünden kazınmış, kaşları ve kirpikleri yolunmuştu. Osman b. Huneyf ve adamları bu du¬rumda Zûkâr'da konaklamış bulunan Hz. Ali'nin yanına gidip Basra'daki durumu anlattılar. Bu arada beytülmâ! ele geçi¬rildi ve idaresine Hz. Âişe'nin kardeşi Ab-durrahman getirildi. Basralı taraftarla¬rından müşterek biat alan Talha ile Zü-beyr kumandayı birlikte yürütecekler, namaz daha önce olduğu gibi Zübeyr'in oğlu Abdullah ve Talha"nın oğlu Muham-med tarafından kıldırılacaktı.
Hz. Âişe Basra'yı ele geçirmekle bera¬ber buranın tam desteğini henüz sağla¬yamamış, Basra'nın önde gelenlerinden Ahnef b. Kays ile kabilesi Temîm'in bir kolu olan Benî Sa'd'ı bir türlü ikna ede¬memişti. Kûfe'yi kazanmak veya bu şeh¬rin Hz. Ali'ye fiilen destek olmasını ön¬lemek amacıyla Kûfe'nİn ileri gelenleri¬ne mektuplar gönderdi. Hz. Ali de he¬men hemen aynı günlerde Kûfe'nin des¬teğini sağlamak maksadıyla şehre arka arkaya üç heyet gönderdiyse de bir so¬nuç alamadı. Vali Ebû Mûsâ el-Eş'arî ta¬rafsız kalmayı tercih ediyordu. Bunun üzerine Mâlik el-Ester, Hz. Ali'nin izniy¬le duruma el koymak için Kûfe'ye gitti ve Ebû Musa'nın konağını ele geçirdi.
Hz. Ali kuvvetlerini Küfe dışında top¬ladıktan sonra Basra'ya doğru hareket etti ve şehrin dışında Zaviye mevkiinde konakladı. Daha Zûkâr'dan ayrılmadan anlaşma sağlama ümidiyle Hz. Âişe'nin karargâhına sahabeden Ka'ka' b. Amr't elçi olarak göndermişti. Ka'ka' Basra'ya giderek Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr ile gö¬rüşmüş, kendilerini, Hz. Ali'nin halifeliği etrafında toplandıkları takdirde katille¬ri cezalandırmanın kolaylıkla mümkün olabileceği yolunda ikna etmeye çalış¬mış, onlar da halifenin bu görüşte olma¬sı durumunda barışı kabul edebilecek¬lerini bildirmişlerdi. Hz. Ali'nin Talha ve özellikle Zübeyr ile bizzat görüşmesi de olumlu sonuç ver¬di. Hatta Zübeyr, Ali'nin kendisine, Hz. Peygamber'in Ali ile haksız yere müca¬dele edeceğine dair sözlerini hatırlatma¬sı üzerine bu işten vazgeçmek istediği¬ni Âişe'ye bildirdi. Ancak oğlu Abdullah onu korkaklık ve döneklikle suçladı. Bu sırada kimse ne olduğunu anlamadan iki taraf da kendisini savaş içinde bul¬du. Halbuki taraflar adamlarına, karşı¬dan bir saldırı olmadan kesinlikle savaşı başlatmamalarını emretmişlerdi. Bir rivayete göre, Hz. Osman'ın katline iştirak edenlerden bir grup ba-nş sağlandığı takdirde cezalandırılacaklarını düşünerek savaşı başlatmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Ali savaşı durdurmak için gayret sarfetmişlerse de çarpışmalar bü¬tün şiddetiyle devam etti. Hz. Âişe fer¬yatlarının bir işe yaramadığını görünce Kâ'b'a ön saflara koşarak barış için ba-ğırmasını ve Kur'an'ın hakemliğini iste¬mesini emretti. Fakat Kâ'b bu sırada öl¬dürüldü. İyi bir kumandana sahip olma¬yan Hz. Âişe kendi safındakilerin kaç¬masını önlemeye çalışıyor, ancak birden bire şiddetlenen savaş özellikle Hz. Âişe'¬nin etrafında cereyan ediyordu. Onun içinde bulunduğu hevdece oklar yağar¬ken kendisini korumak için Abdullah b. Talha dahil yaklaşık yetmiş kişi burada can verdi. Hz. Ali, savaşın Hz. Âişe'nin bindiği devenin etrafında cereyan etti¬ğini görünce devenin öldürülmesini em¬retti; onun öldürülmesiyle bir anlamda savaş da sona ermiş oldu. Hz. Âişe sa¬vaşı devesinin üzerinden idare ettiği için İslâm tarihinde bu olaya "Vakatü'1-ce-mel" denilmiştir.
Hz. Âişe'nin hevdecine birçok ok sap-lanmışsa da kendisi yara almadan kur¬tuldu. Talha, savaşın daha başlarında ri¬vayete göre Mervân b. Hakem tarafın¬dan atılan bir okla öldürülmüştü. Zübeyr ise savaş meydanından uzaklaşmakta iken Vâdissibâ'da Ahnef b. Kays'ın ka¬bilesine mensup bir kişi tarafından öldürüldü. Hz. Âişe'nin devesi düşer düş¬mez Ali taraftarı olan kardeşi Muham-med ve ayrıca Ammâr b. Yâsir hemen yanına koşarak onu kalabalıktan uzak¬laştırdılar. Hz. Âişe yanına gelen Hz. Ali'¬ye, "Sen galip geldin, artık müsamaha¬lı davran" dedi. Hz. Ali de hem Âişe'ye hem de onun yanında savaşa katılanla¬ra son derece iyi davrandı. Savaşta ölen müslümanları bizzat gömdürdü ve Bas¬ra'ya girmeden önce ordusuna yağma¬dan sakınmalarını ve kimseye dokunma¬malarını emretti. Medine'ye dönmek üze¬re Basra'dan ayrılacağı sırada Hz. Âişe'-yi bizzat uğurlamaya gitti. Hz. Âişe, mey¬dana gelen olaylardan dolayı müminle¬rin birbirlerini incitmemelerini, kendi¬siyle Ali arasında şahsî herhangi bir kır¬gınlık bulunmadığını, onun iyi ve seçkin bir kişi olduğunu söyledi. Kendisine re¬fakat edecek heyete ileri gelen Basralı-lar'dan kırk kadın, kırk kadar da erkek memur edildi. Hz. Âişe, kardeşi Muhammed ile birlikte 1 Receb 36 tarihinde Basra'dan ayrıldı, önce Mekke'¬ye gitti, hac ibadetini eda ettikten son¬ra Medine'ye geçti ve hayatının sonuna kadar orada kaldı.
D kelâm. Cemel Vak'ası İslâm aka¬idinde iman-küfür sınırı, irade hürriyeti, kader gibi önemli problemlerin tartışma konusu haline getirilmesine tesir eden dinî ve sosyal olaylardan biridir. Sehristâ-nî bu olayı müslümanlar arasında mey¬dana gelen ilk ihtilâfların Önemlileri ara¬sında zikreder. Şiîler'in çoğu ile bazı Hâricîler'in Cemel Vak'ası'nda Hz. Ali'ye karşı çıkan ashabı tekfir etmeleri, konunun bir akaid problemi olarak görülmesine ve kelâm kitaplarına girmesine yol açmıştır.
İslâm tarihinde esas itibariyle siyasî olmakla birlikte çeşitli sebeplerle dinî ve itikadı mesele haline getirilen olayların başlangıcı sayılabilecek olan Cemel Vak'a-sı, akaid mezhepleri tarafından farklı şe¬killerde değerlendirilmiştir. Şîa ile Hâricî¬ler'in tamamına göre Cemel Vak'ası'nda Hz. Ali haklı, ona karşı çıkıp savaşan Hz. Âişe, Talha b. Ubeydullah. Zübeyr b. Av-vâm ile bunların safında yer alanlar (as-hâbü'l-cemel) haksız olup "bâgî" (âsi) du-rumundadırlar. Bu mezheplere bağlı ba¬zı fırkalar ise daha da ileri giderek Hz. Ali'nin muhalifleriyle savaşmasını isabet¬li bulmuşlar. Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr başta olmak üzere muhalefette bulunan bütün ashap ve tabiîni tekfir etmişler¬dir. Mu'tezile'nin çoğunluğu Hz. Ali'yi haklı, muhaliflerini haksız ve hatalı gö¬rürken Ebû Bekir el-Esam. Dırâr b. Amr, Muammer b. Abbâd, Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf gibi bazı Mutezilî âlimler, Cemel Vak'ası'na iştirak eden taraflardan hangisinin haklı, hangisinin haksız olduğunun bilinemeyeceğini ve bunların hiçbirinden teberrî edilemeyece¬ğini söylemişlerdir. Mezhebin kurucusu Vâsıl b. Atâ ise taraflardan birinin mut¬laka fâsık olduğunu, ancak bunu belir¬lemenin imkân dahilinde bulunmadığını ileri sürmüştür. Kerrâmiyye'nin çoğun¬luğu, savaşan her iki tarafın da haklı se¬beplere dayandığı görüşündedir. Bir kısmı ise Hz. Ali'yi davasında haklı görmek¬le birlikte anlaşmazlığı müzakereler yo¬luyla çözmek yerine savaşa gidilmesini yanlış bulmuşlardır.
Cemel Vak'ası'nın taraflarıyla ilgili ola¬rak Ehl-i sünnet"in görüşü de diğer mez¬heplerde olduğu gibi farklıdır. Selefiyye'-ye mensup âlimlerin çoğu, ashap ara¬sında ortaya çıkan bu tür ihtilâfları tar¬tışma konusu yapmayı uygun bulmamış¬lardır. Onlara göre hata etmiş olsalar bi¬le savaşan iki sahabe grubunu da Allah affetmiştir. İbn Hazm, Ceme! Vak'ası'nda her iki tarafın iyi niyetli olduğunu, yap¬tıkları işin içtihada dayandığını, savaş¬mak maksadıyla yola çıkmadıkları hal¬de durumun aleyhlerine döneceğini his¬seden katillerin komplosu sonunda ken¬dilerini savaşın içinde bulduklarını ve do¬layısıyla kusursuz olduklarını söyler. Hüseyin el-Kerâbisî ile diğer bazı Sünnî âlimler de bu görüştedir. Bazı Selef âlimleriyle Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye'ye bağlı Sünnî kelâmcıların hemen hemen tamamı Hz. Ali'nin haklı, karşı tarafın haksız olduğu kanaatindedir. Zira Hz. Âişe, Talha, Zü-beyr ve onlara uyanlar, müslümanlann hilâfet makamına getirdiği Hz. Aliye kar¬şı tavır almış ve ona İtaatsizlik göster¬mişlerdir. Hatta Teftâzânfnin ifadesiyle bâgi olmuşlar[142], savaşın başlama şekli nasıl olursa olsun sonunda müslümanlann birbirlerini öl¬dürmelerine yol açmışlardır. Sünnî kelâm-cılara göre savaş bittikten sonra muha¬lif grup liderlerinin pişmanlık duydukla-rına ait rivayetler onların hatalı oldukla¬rını gösterir. Bununla birlikte bu hata¬larından ötürü tekfir edilemeyecekleri gibi fâsık oldukları da söylenemez. Çün¬kü onlar müslümanlar arasında ihtilâf çıkarmak gayesi taşımamışlardır; Hz. Ali'ye karşı çıkışları da İslâm âlimlerinin caiz gördüğü ictihadlarının bir sonucudur. Ay-rıca içlerinde, Allah'ın kendilerinden ra¬zı Olduğu bildirilen (Bey'atürrıdvân'a ka¬tılan) ve cennetle müjdelenen sahâbîler de bulunmaktadır. Bu görüşlerin dışın¬da. Cemel Vak'ası'nda her iki tarafın da hatalı olduğu, Sa'd b. Ebû Vakkâs, Ab¬dullah b. Ömer, Üsâme b. Zeyd ve Muhammed b. Mesleme'nin yaptığı gibi iki gruptan hiçbirine katılmayanların daha isabetli davrandığı kanaatini taşıyanlar da vardır.
Cemel Vak'ası'na katılanlar hakkında isabetli değerlendirmeyi Sünnî kelâmcıların yaptığı söylenebilir. Bazı Şiîler'le Hâricîler'in ashabı tekfir etmeleri, bir kısım Mu'tezilî ve Selefi âlimlerin bu konuda hüküm vermekten kaçınmaları ve aşın muhafazakârlığa bürünen Selefiyye'nin savaşan her iki zümreyi de haklı bulma¬sı doğru değildir. Cemel Vak'ası'na ka-tılmaları sebebiyle ashap ve tabiîni tek¬fir etmenin dinî bir dayanağı yoktur. Zi¬ra bu iddia hem naslara aykırıdır, hem de Hz. Ali'nin savaş sonrasında muha¬liflerine karşı takındığı yumuşak tavırla uyuşmamaktadır. Çünkü muhalif züm¬re Ali'ye karşı çıkmakla isyankâr kabul edilebilir, bunun ise kâfir olma sonucunu doğurduğunu belirten hiçbir nas yok¬tur. Aksine Kur'ân-ı Kerîm, aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden savaşan grup¬ları "müminler" olarak vasıflandırmıştır. Şîa'nın bu konu¬da dayandığı hadislerin ise uydurma ol¬duğu kanaati yaygındır. Esasen kaynak¬larda Hz. Ali'ye karşı çıkanların gerçek niyetlerine, ayrıca savaşın başlaması, ge¬lişmesi ve seyrine ilişkin yeterli bilgiler mevcut olmadığı gibi elde edilen bilgile¬rin güvenilirliği de tartışmalıdır. Ebû Hanîfe'nin de belirttiği gibi Hz. Ali, muhaliflerini kendisine karşı isyan eden kardeşleri olarak görmüş ve onlara mürted muamelesi yapmamıştır. Bütün bunlar, Hz. Ali'ye karşı olan zümreleri tekfir edenlerin yanlış yolda oldu¬ğunu göstermektedir. Selefiyye'nin, Ce¬mel Vakasında her iki zümreyi de hak¬lı gösteren görüşleri de aklın prensiple¬rine aykırıdır. Ayrıca bu görüş, ashap ve tabiînin peygamberler gibi hata işlemek¬ten korunmuş (masum) oldukları sonu¬cuna götürür ki bunun İslâm inanç esas¬larıyla bağdaşmayacağı açıktır. Bazı âlimlerin. Cemel Vak'ası gibi son derece cid¬di sonuçlar doğuran bir tarihî olayı tah¬lil etmekten kaçınmaları ise en başta gelen görevi gerçekleri tesbit edip ortaya çıkarmak olan ilmin prensiplerine aykırıdır.
Cemel Vak'ası, Hz. Peygamberin ve¬fatından sonra ilk ortaya çıkan ve et¬kileri günümüze kadar devam eden bir iç savaş olması sebebiyle önemli bir te¬lif konusu olmuş ve hakkında müsta¬kil eserler yazılmıştır. Bunlardan Câbir el-Cu'fî, Ebû Mihnef Lüt b. Yahya, Vâ-kıdî, İshak b. Bişr, Ali b. Muhammed el-Medâinî, Nasr b. Müzâhim, İbn Ebû Şeybe gibi müelliflerin kaleme aldığı ve hepsi de "Kitâbü'l-Cemel" başlığını taşıyan eserlerin günümüze kadar ula¬şıp ulaşmadığı bilinmemektedir. Seyf b. Ömer el-EsedFnin Cemel Vak'ası'na dair rivayetleri Ahmed Râtib Armüş ta¬rafından derlenerek el-Fitne ve Va/cV tü'1-cemel adıyla yayımlanmıştır. Muhammed b. Zekeriy-yâ el-Gallâbî'nin Vak'atü'î-cemel'i bu konuda günümüze ulaşan nâdir eserler¬dendir[148]. Cemel Vak'ası'nda önemli rolü bulunduğu kabul edilen Ab¬dullah b. Sebe hakkında yazılan eserler de konuya ilişkin monografilerden sayı¬lır. Seyyid Murtazâ el-Askerî'nin 'Abdullah b. Sebe, Süleyman el-Avde'nin 'Abdullah b. SebeD ve eşe-ruhû fî ahdâşi'l-fitne fî şadri'l-İslâm adlı eserleri bunlar arasında sayılabilir.

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 36162

ulkucudunya@ulkucudunya.com