« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

03 Ara

2012

NAMIK KEMAL’İN MAGOSA SÜRGÜNLÜĞÜ

Dr. Bedri AYDOĞAN 01 Ocak 1970

ÖZET
Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre adlı oyununun sahnelenmesinden sonra halkın
coşkunluğa kapılması üzerine dört arkadaşıyla birlikte yargılanmadan sürgüne
gönderilmiştir. Belli bir süre konulmayan sürgünlük ıslah olununcaya kadar devam
edecektir. Namık Kemal’in Magosa sürgünlüğü otuz sekiz ay sürmüş, özgürlükçü
Veliaht V. Murat’ın tahta çıkışıyla ilan edilen afla sona ermiştir.
Namık Kemal’in mektuplarından sürgünlük yaşamını hakkında bilgi
edinilmektedir. Bu bilgileri bazen Namık Kemal doğrudan verir. Bazen de satır
aralarından sızar. İlk mektubunda en geniş bilgilerle karşılaşılır. Vapurdan indirilip
Magosa’ya getirilişini, konulduğu mezara benzeyen küçük taş hücreyi, ince bir şilte
üzerinde geçirdiği geceyi anlatır. Ardından Magosa’yı her yönden tanıtan bilgiler verir.
Bu bilgilerden iklimini, coğrafyasını, bitki örtüsünü, taşını toprağını, arı iriliğindeki
sivrisineklerini, timsah büyüklüğündeki kertenkelelerini öğreniriz. Magosa’da her şey
olumsuzdur. Yaşanacak bir yer değildir. Namık Kemal, burada pek çok kez sıtmaya ve
başka hastalıklara yakalanmıştır. Rutubetten de son derece mustariptir.
Burada bol olan şey zamanıdır. Başka yapacak bir uğraşı olmadığından
zamanını edebiyata ayırır. Birkaçı dışında eserlerinin tamamını bu sürgünlük döneminde
verir. Sürgünlükten önceki dönemde şiirleri dışında verdiği tek edebiyat eseri Vatan
yahut Silistre’dir. Dolayısıyla bu sürgünlük dönemi bize edebiyatçı Namık Kemal’i
kazandırmıştır. Birçok kez hastalanmasına, imparatorluğun merkezi İstanbul’dan,
ailesinden özellikle çocuklarından ayrılmasına, çok sevdiği siyaset ve gazetecilikten
uzak kalmasına yol açan bu sürgünlük elbette Namık Kemal’i çok üzmüş ve
yıpratmıştır. Ancak onun edebiyatla uğraşmasına yol açtığı için de hayırlı olmuş ve
edebiyatçı Namık Kemal’i yaratmıştır.

Kemal ve sürgün
Namık Kemal’in Magosa’da geçen sıkıntılı yaşamını konu alan bu yazıda
Namık Kemal’in mektupları esas olarak alınmıştır. Çünkü Namık Kemal’in bu dönemi
hakkındaki birinci elden bilgilere ancak mektuplarından ulaşabilmekteyiz. Namık
Kemal’le birlikte sürgüne giden diğer dört arkadaşından ikisi bu döneme ilişkin
anılarını kitap haline getirmişler1, ancak Namık Kemal böyle bir yola başvurmamıştır.
Dolayısıyla mektuplara yansıdığı kadarıyla bu sürgünlüğü değerlendireceğiz.
Namık Kemal 24 Kasım 1870’te Avrupa’dan İstanbul’a döner Sürgüne
gönderildiği 1873 Nisanına kadar geçen sürede, 1870’ten beri çıkmakta olan Diyojen
ile birkaç kez kapandıktan sonra 1872’de yeniden çıkmaya başlayan İbret gazetesinde
imzasız yazılar yazar. Bu yazıların altında bazen başmuharir anlamına gelen B.M.
kısaltması yer alır. Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedildiğinden
açık ad ve imza kullanmamaktadır. Üvey dayısı Mahir Beyin idare müdürü olduğu
İbret’te Avrupa’dan da arkadaşları olan Reşat ve Nuri Beyler de yazmaktadır. Namık
Kemal aynı dönemde (1872) Hadika gazetesine de yazılar verir. Hadika’da yazdığı
yazılar genellikle devlet yönetimini eleştirir özelliktedir (Tansel 1967: 223). Nitekim bu
gazetenin kapanma nedeni “adab-ı devlet ü hükümet”e aykırı yayın yapmaktır. Aynı
gerekçeyle İbret gazetesi de kapatıldıktan sonra yazarlarının bazıları İstanbul’dan
1 Namık Kemal, İbret gazetesinde yayımlandığı “Tiyatro” başlıklı yazısında bu konudan şöyle
söz ediyor: “Âsâr-ı âcizânemden ‘Vatan yahud Silistre’ ünvanlı oyunun tertîb ve ta’lîmi hitâm
buldu. Birinci daf’a olmak üzere önümüzdeki Salı akamı yani Çarşamba gecesi icra edilecektir..
Yine âsâr-ı âcizânemden ‘Râz-ı Dil’ nâmında diğer bir oyun var.” (Yetiş 1989: 46)
uzaklaştırılır. Bu çerçevede Namık Kemal, Mahmut Nedim Paşa tarafından 1872
yılının Ağustos ayında Gelibolu mutasarrıfı olarak görevlendirilir. Mithat Paşanın kısa
süren sadrazamlığı zamanında Eylül ayının sonunda Gelibolu’ya giden Namık Kemal
bu görevinde uzun süre kalamaz. Üç ayı doldurmadan azledildiğinden 25 Aralık
1872’de İstanbul’a döner. Namık Kemal’in Gelibolu dönüşü sırasında İbret ve Hadika 2
gazeteleri geçici olarak yeniden kapatılmıştır. Gazete için mesai harcamayan Kemal de
bu arada Vatan yahut Silistre adlı oyununu tamamlar 3.
1 Nisan 1873’te Gedikpaşa tiyatrosunda Vatan yahut Silistre oynanır. Halk
duygulanıp coşkunluk gösterir ve oyunda geçen “yaşasın vatan” seslenişlerine katılır. İşi
daha da ileri götürerek “Kemal Bey çok yaşa” diye bağırırlar 4.
İş bununla da kalmaz, izleyicilerden bir kısmı İbret gazetesine gelir “Var olsun
Kemal-i millet!” dileğiyle başlayan bir tezkere bırakırlar5. Bu gelişmelere koşut olarak
Kemal’in Avrupa’dan da arkadaşı olan Nuri Bey bir makale yazarak halkın Kemal’e ve
oyununa gösterdiği ilgiden bahseder. 6 Nisan 1873 tarihinde bir bildirimle İbret
kapatılır. Kapatılmada 129, 130 ve 131 numaralı gazetelerdeki bazı yazılar etkili
olmuştur. Özellikle de Nuri Beyin 131 numaralı İbret’te yer alan yazısı.
Gazetenin kapatıldığı gün olan 6 Nisan 1873’te Namık Kemal ve Nuri Beyler
tiyatroyla ilgili kimi konuları görüşmek için Güllü Agop tiyatrosuna giderler 6. Bu
toplantı sırasında önce Kemal sonra Nuri Bey Zaptiye Müşirliğinden çağrılmış ve
oradan hapishaneye gönderilmişlerdir 7. Bu gelişmelerden habersiz olan Ahmet Mithat,
İbret matbaasındaki işlerini bitirip akşam üzeri kardeşi Mehmet Cevdet ile Gedikpaşa
tiyatrosuna gelirler. Biraz çevreleriyle ilgilendikten sonra localarına girerler. Perde tam
açılırken localarının da kapısı aralanmış ve Zaptiye Müşirliğine çağrıldıkları
bildirilmiştir. Oraya giden Ahmet Mithat da tutuklanıp hapse gönderilmiştir (A.Mithat
2002: 175). Namık Kemal ve Nuri Beyin tutuklandığını Hakkı Beyin ise arandığını
3 Namık Kemal, İbret gazetesinde yayımlandığı “Tiyatro” başlıklı yazısında bu konudan şöyle
söz ediyor: “Âsâr-ı âcizânemden ‘Vatan yahud Silistre’ ünvanlı oyunun tertîb ve ta’lîmi hitâm
buldu. Birinci daf’a olmak üzere önümüzdeki Salı akamı yani Çarşamba gecesi icra edilecektir..
Yine âsâr-ı âcizânemden ‘Râz-ı Dil’ nâmında diğer bir oyun var.” (Yetiş 1989: 46)
4 Vatan’ın oynanmasından sonra halkın gösterdiği çoşku konusunda Nuri Bey’in 131 numaralı
İbret’te yayımladığı bende(yazı, makale) bakılabilir. Aynı yazıya Akka adlı yarım kalmış
anılarında da yer verir (Tarih ve Toplum, S.204, s.328). Bereketzade İsmail Hakkı da Yad-ı
Mazi’de “N.Kemal Beyin ‘Silistre yahut Vatan’ adındaki ünlü eseri bir gece Gedikpaşa’da Güllü
Agop’un tiyatrosunda sahneye kondu. O gece tiyatroda, son derece izdiham vardı. Eser, peşpeşe
alkışlara garkedildi.” diyerek o geceki çoşkuyu anlatır (Bereketzade İsmail Hakkı 1997: 42).
5 . Mustafa Nihat Özön bu çoşku konusunda geniş bilgi veriyor. O, İbret gazetesine gelen halkın
bıraktığı teşekkür tezkeresinden ve İbret’in bunu olduğu gibi yayımladığından söz ediyor. Özön,
bu tezkereyi alıntılamıştır ( Özön 1976: 5-6-7)
6 Güllü Agop tiyatrosunun bir edebi kurulu vardır. Bu kurul tiyatroda oynanacak, çevrilecek,
yazılıp yazdırılacak oyunlar konusunda karar vermektedir. Bunun dışında tiyatroyla ilgili pek çok
başka konuda da görüş belirtmektedir. Hatta Direktör Ali Bey burada Türkçeleri bozuk olan
Ermeni oyunculara diksiyon dersleri vermiştir. Edebi kurul Nafia Nazırı Raşit Paşa, Maarif
Nezareti Mektupçusu Halet Bey, Düyun-ı Umumiye Direktörü Ali Bey, Namık Kemal ve
Menapirzade Nuri Beyden oluşmaktadır.
7 Nuri Bey yarım kalan anılarında bu konuyu anlatır. Tarih ve Toplum, S.204 (Aralık 2000, s.9).
orada Ebuzziya Tevfik’ten öğrenmiştir (A.Mithat 2002: 177). Aynı gün tutuklanarak
hapishaneye konulan beş sanatçı tutuklanma nedenlerini bilmezler.
Cezaya çarptırılan sanatçıların cezalarını çekecekleri yere özel bir vapurla
gönderilmelerine karar verilmiştir. Özel vapur hazır olmadığından 9 Nisan’da Hidivîye
posta vapurlarından Mısr’a bindirilerek İstanbul’dan çıkartılırlar8. Ne ile suçlandıklarını
ve çarptırıldıkları cezayı vapurda kendilerini gidecekleri yere götürmekle görevli olan
Binbaşı Bahri Beyden öğrenmişlerdir. Gerekçe olarak gazetecilik ve zararlı yayın
gösterilmiştir9.
8 Ömer Faruk Akün bindirildikleri vapurun adının Fevziye Abdullah Tansel’in söylediği gibi
Dikhaliye değil Mısr olduğu konusunda bir düzeltme yapıyor. Bunun doğru okunuşunun da
Dakhalîye olması gerektiğini ekliyor (Akün 1972: 377-378).
9 Tutuklanıp Büyük Hapishaneye gönderilen beş kişi hapishanede kaldıkları esnada ve daha
sonraları neden tutuklandıkları üzerinde düşünmüş ve kendilerince yorumlar yapmışlardır.
Öncelikle hepsi haksız ve suçsuz yere tutuklandıklarına inanmaktadırlar. Gerçekten de öyledir.
Ne sorgulanmış ne de mahkemeye çıkarılmışlardır. Ayrıca Vatan yahut Silistre’nin sergilenmesi
üzerine hepsinin tutuklanmalarına gerek yoktur. Demek ki tek neden bu değildir. Vatan yahut
Silistre, yazarının sürgüne gönderilmesinden sonra da oynanmıştır. Hatta Sultan Abdulaziz bu
oyunu sarayda kendi huzurunda iki kez oynattırıp izlemiştir (Bk: Göçgün 1999: XXVIII).
Bereketzade İsmail Hakkı edebiyat ve gazete dünyasına yeni girmektedir. Kısa süre
önce İbret gazetesine gidip gelmeye başlamış, Namık Kemal’i birkaç kez görmüş, Nuri ve Tevfik
Beylerle hiç karşılaşmamıştır. En çok Ahmet Mithat’la görüşmüştür. Yazıya hevesli olduğu için
İbret’e gelip gitmekten başka konuyla ilgisi yoktur. Buna rağmen tutuklanıp sürgün
edilmiştir.
Nuri Bey, İbret’te yazılar yazmaktadır. Şiirleri, güfteleri ve birkaç tiyatro eseri vardır.
Ama o edebiyatçı kimliğinden çok gazeteci ve siyasi kimliğiyle tanınmaktadır. Vatan yahut
Silistre oynandıktan sonra İbret’te halkın coşkusunu aktaran bir yazı yazmıştır. Vatan’a bağlı bir
ceza verildiyse Nuri Bey bu çerçevede suçlu sayılabilir. Ayrıca Nuri Bey, Yeni Osmanlılar adlı
gizli cemiyetin üyesidir. Bu cemiyet ilk toplantılarında farkedilmiş ve üyeleri görevle
İstanbul’dan uzaklaştırılmış, bir süre sonra Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi yurt dışına
çıkmışlardı. Nuri Bey de yurt dışına çıkıp Hürriyet gazetesinde onlara katılmıştı. Muhalif ve
özgürlükçü bir siyasi kimliği vardı.
Ahmet Mithat hapse konulduğunda ve daha sonra çok düşünür ve kendisi için bir suç
bulamaz, hele zararlı yayın gerekçesini hiç anlayamaz. Çünkü izinsiz hiçbir eser bastırmamıştır.
Yazdıklarının hepsi ruhsatlıdır, kendi deyişiyle önceden görülmüş ve kontrol edilmiştir. Üstelik
siyasi bir kimliği olmadığını pek çok kez ve yerde belirtmiştir. O önce edebiyatçı ve halk
öğretmeni sonra da kitaplarıyla, matbaasıyla evini geçindirmeye çalışan bir esnaf, bir tüccardır.
Uzun uzun düşünüp kurban olduğunu şaka yollu arkadaşlarına açınca Namık Kemal, “Evet en çok
sana yazık oldu” demiştir.
Ebuzziya Tevfik de Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesidir. Tanzimatın en önemli
gazetecilerindendir. Pek çok gazete çıkarmıştır. O dönemde gazete çıkarmak bile son derece
riskliydi. Çıkardığı gazetelerin çoğu geçici sürelerle kapatıldı. Gazete çıkarmak için yaptığı izin
başvurularının kabul edilmediği de olmuştur. Vatan yahut Silistre meselesiyle bir ilgisi yoksa da
sözünü ettiğimiz diğer nedenlerle ve İbret’te olması nedeniyle cezalandırılmıştır.
Namık Kemal için ise fazla bir şey söylemeye gerek. O yaşamını vatan ve özgürlük
uğruna adamış ve bu yolda büyük bir mücadele vermiştir. Açıkça yazamadığı zamanlar başka
adlarla yazmıştır. Arkadaşları bu yazılardaki üslup özelliklerine ve görüşlere bakarak, onların
Namık Kemal’e ait olduğunu anlayabiliyorlardı. Namık Kemal hiç çekinmeden siyasi eksiklikleri
söyleyip yöneticileri eleştirebiliyordu. Bu nedenle mimlenmiş biriydi. Hareket alanı sürekli
Kala-yı Sultaniye’ye10
geldiklerinde karakol vapuru olan Pesendide’ye
nakledilirler ve hiç karaya çıkarılmadan üç gün kalırlar. Dördüncü gün onlara tahsis
edilen Hanya vapuru gönderilir ve oraya naklonulurlar. Ebuzziya Tevfik’in adını
Kandiye olarak yazdığı (Akün 1972: 379) bu vapurdaki görevliler onların
kaçmayacaklarına kanaat getirince güverteye çıkmalarına, vapurda serbestçe
dolaşmalarına izin verirler. Tüm görevliler ve subaylar son derece yardımcı olup, saygı
gösterirler. Asıl sorumlu Binbaşı Bahri Beyin de tutumu aynı olur. Bu ortamda sanki
sürgüne gitmiyorlarmış gibi son derece şen, neşeli ve moralli bir yolculuk yaparlar.
Ahmet Mithat ve Ebuzziya Tevfik Rodos’ta vapurdan indirilirler. Vapur Rodos’ta
kömür almak için bir gün bekler. Bu esnada vapurdakilerle inenler arasında
mektuplaşmalar olur. Kemal, bir gurup tasvirine yer verdiği mektubunu Ahmet Mithat
ve Ebuzziya Tevfik’e gönderir. Bu mektup ve tasvir onların iç rahatlığını
yansıtmaktadır. Bu iç rahatlığı Rodos-Kıbrıs arasında kaybolmaya başlar. Sabah
uyandıklarında vapur Kıbrıs önündedir. Kemal sandalla karaya çıkarılır. Lefkoşa’ya
gideceği sanılmaktadır, ama Magosa’ya yönelinir. Vapurdakiler de Kemal’in
Magosa’ya doğru gittiğini Kıbrıs’ı bilen bir kişiden öğrenirler.
Kemal ve arkadaşları Magosa’nın Lefkoşa’ya göre daha olumsuz bir sürgün
yeri olduğunu düşünmektedir11 Namık Kemal bu düşüncesini bir mektubunda Magosa
daraltılıyordu. Bunlar bir yana eğer sebep Vatan yahut Silistre ise zaten asıl suçlu o olmalıdır.
Ama sebep gazetecilik ve zararlı yayın olarak gösterilmiştir. Namık Kemal Magosa’daki ilk
mektubunda diğerleri gibi davranarak suçlarını düşünür, araştırır. Kendi dışındakilerini tek tek ele
alır ve suçsuzluklarını ortaya koyar. Suçsuz oldukları noktasında, bu noktada ortaya koydukları
kanıtlarda ve konuyu değerlendiriş biçimlerinde hepsinin görüşleri arasında tam bir uyum vardır.
10
Kala-yı Sultaniye, Biga sancağının merkezi olan kasabadır. Kâmûsu’l-A’lâm’da bu konuda
geniş bilgi bulunmaktadır. Şemsettin Sami, Kâmûsu’l-A’lâm, İstanbul 1306(1889). Eserin
tıpkıbasımı Kaşgar Neşriyat tarafından 1996 yılında Ankara’da yapılmıştır. Bilgi için bu
tıpkıbasım özelliğindeki yayının 5. cildinin 3685-3686. sayfalarına bakılabilir.
11Kemal ve arkadaşları bu konuda haklıdırlar. Osmanlı sınırları içinde nam salmış bazı sürgün
yerleri vardır. En zorlu sürgün yeri olarak adalar ve orada yer alan kaleler seçilmişlerdir. Akka,
Magosa, Malta ve Rodos Osmanlı’nın en güç koşullara sahip olan sürgün yerleridir. Buralara
gerçekten en ağır ve en çekinilen suçlular gönderilmektedir. Pek çok ünlü kişi, sanatçı, devlet
adamı da buralarda ıslah edilmeye çalışılmıştır. Namık Kemal ve arkadaşları bu en meşhur
sürgün yerlerine dağıtılmışlardır. Magosa’da Namık Kemal en azılı suçlularla birlikte kaldığını
belirtir. Hatta dünyada hiçbir yerin kabul etmediği Babi’lerin önemli önderleri bile Magosa’dadır.
Bu yüzden Namık Kemal’in Magosa’da rahat bir yaşantı sürdüğü düşünülmemelidir. Bu konu
yeterince bilinmediğinden “ O hapislik mi, sürgünlük mü yaşadı ki!” deyip Namık Kemal’in
Magosa sürgünlüğünün son derece rahat geçtiğini, içki içip, gezdiğini düşünen ya da zannedenler
olmuştur. Fevziye Abdullah Tansel de Namık Kemal’in “çürütücü bir zindan hayatı”
sürmediğini, hatta Magosa döneminin Avrupa’daki yaşamından daha “müreffeh” olduğunu
söylüyor ( Tansel 1967: XXIX). Buna karşılık aynı Fevziye Abdullah Tansel Mukaddeme-i
Celal’den şu satırları da alıntılıyor: “Âsar-ı âcizânemden neşrolunduklarını beyan ettiğim
tiyatrolar Gülnihâl, Âkif Bey ve Zavallı Çocuk’tur ki Magosa dûzeh-i dünyevîsinde bulunduğum
sırada tab’edilmişler idi. O vakitler ise menfi bulunanların namları da kendileri gibi bir kal’adan
dışarı çıkmamağla mahkûm olduğu için hiçbirine imzâ konulmak mümkün olmadı.” (Tansel
1967: 289) Tansel’in ilk görüşüyle alıntıdakiler çelişiyor. Namık Kemal Magosa’yı cehennem
olarak niteliyor.
ve Akka için “Magosa, Akkâ gibi ufûnet ve kerâhetlerine nazaran rûy-i arzın
kurtlaşmış iki çibanı denilmeğe lâyık olan yerler” nitelemesini yaparak ortaya koyar
(Tansel 1967: 237). Aynı mektupta Magosa hakkında başka pek çok bilgiye daha yer
verir. Bu bilgiler Magosa’yı her yönüyle tanıtan bilgilerdir. Bir kısmı Magosa’nın
coğrafyasına ve iklimine yöneliktir. Namık Kemal’in üç yıl yaşadığı yeri ve oraya
ilişkin duygularını anlatması açısından bu mektup son derece önemlidir.
İlk olarak
“Pencereden bakıp da sahrâlar dolu harâbelerini, dağlar parçalanmışçasına
taş yığınlarını gördükçe, Sûr-ı İsrâfil çalınmış, fakat ben işitmemişim zannediyorum”
(Tansel 1967: 238) diyerek Magosa’nın doğal yapısından söz eder. Kaldığı kaledeki
evleri mezara, içindeki insanları ölüye, giysilerini de yırtık kefene benzetir. Olumsuz
hava ve iklim koşulları nedeniyle Kıbrıs halkını gerçek bir mücahit olarak görür.
“Çünki havasından dört tarafa eslâha-i cedîde sadâsı kadar mütenevvi’ ilel-i
mühlike dağılıyor ve hattâ içlerinden en hafifi olan ısıtma bile insanı, şişhâne kurşunu
kadar sür’atle öldürüyor.” (Tansel 1967: 238)
Namık Kemal, bu olumsuz iklim ve doğa koşullarına ek olarak, her şeyin
Londra’dan bile pahalı olduğu tespitini yapıp, halkın yoksulluğunu, bu yüzden arpa
ekmeğini bile zor bulduklarını anlatır. Suyu için de şu belirlemelerde bulunur:
“Kuyulardan çektirilip de içtiğimiz sudaki şâb ile küherçileyi bir yere
toplasalar, Mısır Çarşısı’nı değil, Kâhire’nin barut-hâneleri ile Tanta mevlidi’nin
Namık Kemal, Celal Mukaddemesinin bir başka bölümünde Vatan yahut Silistre
oynunundan söz ederken Magosa’daki durumunu çok daha net olarak ortaya koyar:
“ ... Bunda bendenizin hakkım olabilecek bir meziyet varsa o da evlâd-ı vatanın mefâhir-i
kahramanîsine meddah olmak istediğim için birkaç garaz-kârın te’vîlâtıyla 38 ay bir zindan-ı
ibtilâda ve vatanın harabına çalışmış gibi çifte karakol altında baykuşlara, yılanlara refîk-i
iğtirâb ve sıtmalara, hummalara hedef-i tecrübe olmaktan ‘ibaret kalır (Yetiş 1989: 350).
Tansel konuya sadece para açısından yaklaşmış. Evet, para bir refah getiriyor, ama
birçok sorunu çözmüyordu. Yukardaki satırlarda görüldüğü gibi para, Kemal’in defalarca sıtmaya
yakalanmasını engelleyemedi. Aslında Namık Kemal para işlerinden anlamıyor ve bu işleri
uşağına bırakıyordu. Midilli’de de çoğu kez parasına el sürmemiştir. Uşağı ise, Magosa’ya bazen
para bazen de borç bırakıyordu.
İşin bir de İstanbul cephesi vardır. Ali Ekrem Bolayır anılarında babası sürgündeyken
ne kadar sıkıntı çektiklerini çok açık bir biçimde anlatır. Veliaht Murad’dan yardım aldıkları
dönemde rahat yaşadıklarını, ama bu yardım kesilince büyük bir geçim sıkıntısına çektiklerini,
konaktan eve evden kulübeye düştüklerini, sefalet içinde yaşayıp haftada iki gün üç öğün yalnız
zeytin ekmek yediklerini anlatır. Rüştiyeye başladığı zaman okula biraz zeytin ekmek ve en çok
biraz kuru pilav götürdüğünü, sefer kasesinin bile olmadığını söyler.
Bu işin yalnızca maddi yönüdür. Manevi sıkıntıları daha büyüktür. Ailede de büyük
kopmalar olmuştur. Ali Ekrem annesiyle, ablası Feride dedesiyle kalmaktadır. Annesi dedelerine
pek gitmemektedir. Dedesinin de maddi durumu parlak sayılmaz. Neticede bir memurdur. Bazen
aylıklarını çok gecikmeli almaktadır. Sonuçta bir bedel ödenmektedir. Bu bedeli yalnızca Namık
Kemal’in ödediği de düşünülmemelidir. (Bu konuda geniş bilgi için bk: Ali Ekrem Bolayır
1991:s.35,36,41)
şâhid-i pazar olan çingânelerini, asırlarca idare eder. Evvel ağızdaki acılığı def için
rakı üzerine su içiyorduk; şimdi bi’l’akis su üzerine rakı içiyoruz.” (Tansel 1967: 239)
Namık Kemal, havası ve suyundan sonra sözü Magosa’nın böcek, sürüngen ve
kuşlarına getirir:
“Buranın nevâdirinden olmak olmak üzere devlet-i dünya kadar müzeyyen,
bîvefâ eviddâ kadar zehr-âkin yılanları var. Hele kertenkelelerini Peder Paşa
hazretlerinin şerîk-i mihnetleri olan olan Emin Beyefendi timsah zannetmiş; fakat
bendeniz cesâmetlerine, zarâfetlerine, u’cûbe-i kıyafetlerine, eğilip bükülmekte ve
insanın yüzüne baktıkça ağızlarını kulaklarına değdirmekte hâletlerine, bir taraftan
koğuldukça diğer taraftan baş göstermekte mahâretlerine nazaren, dünyada dört ayaklı
birçok Lâstik Sa’îd peydâ olmuş kıyâs ediyorum.
Bundan başka, eâlimizin haremlerindeki Hadım Ağaları’ndan,
selâmlıklarındaki musîbet dellallarından ziyâde kargası, baykuşu var.” (Tansel 1967:
239)
Namık Kemal,
Fâresi zümre-i küttâb gibî nâ- mahdûd
Pîresî leşker-i küffâr gibi bî-pâyân” (Tansel 1967: 239)
beytiyle de Magosa’nın faresi ve piresinin sınırsız sayıda olduğunu belirtir12. Bunlara
ek olarak sivrisinek ve tatarcıkların da insanın hatırını hemencecik sorduğunu
söyledikten sonra bitki örtüsüne geçer. Bu bakımdan da görüntü olumsuzdur. Hanzel
ve mugeylanlarıyla bir çölle yarışır özellikte bitki örtüsüne sahiptir. Bu coğrafya ve
toprak yapısından da daha iyi bir görüntü beklemek zaten olası değildir.
Kemal, son olarak Ada’nın madenlerden yana da nasipsiz olduğu üzerinde
durur. Kayda değer bir maden yoktur ama başta da söylediği gibi bolca taş ve kaya
vardır. Bunların en ufak parçası insana “işkence” etmekte bir “cellat” ayarındadır.
Toprağının İran çöllerinden Magosa’ya atıldığını düşünen Kemal, “göz çıkartmakta
kızgın milden geri kalmıyor” diyerek kendince en temel özelliğini belirler.
12 . Namık Kemal Magosa'nın hayvanlarından Mes Prizons Muahezenamesinde de söz ediyor.
“Hele karınca beslemek hususu başıma geldiğinden midir nedir pek zevkime gitti. Benim burada
bir alay karıncalarım var. Yazıdan okumadan kesel geldiği zamanlar yanımda kimse bulunmazsa
onlarla eğlenirim. Hattâ geçen gün ben yanıbaşlarında iken o ‘aceze gayretinin misâl-i zî-hayatı
olan hayvancıklar koca bir sinek ölüsünün sürüye sürüye deliklerinin ağzına götürdüler.
Kendilerinin güç ile sığabildikleri menfezden bin türlü himmetlerle koca sineği geçirmeğe
muvaffak oldular! Ben de iki saat kadar onları seyrettim. Sivrisinekten şikâyette de Silvio'yu haklı
buluyorum. Fakat kendini öldürecek veya çıldıracak mertebe şikâyette değil. Mübârekler burada
insana göz açtırmıyorlar. Şimdi şu yazıyı yazarken vücudumu yoklasalar üzerinde lâ-akal otuz
kadar sivri sineğin yarası bulunur. Yara dediğime ta’accüb etme! Bunlar İstanbul'da
gördüğümüz sivri sinek kabîlinden değil, bayağı her biri ufak arı kadar; soktukları yer kanıyor,
bakla kadar şişiyor. Veca’ sâ’atlerce sürüyor.
Zannederim ki sıcaktan şikayet etmekte benim hakkım Silvio'dan ziyadedir. Bu sene
havalar ehvence geçti ise de geçen sene bir duvara iki karış kadar yaklaşmak bayağı ateşe girmek
hükmünde idi.” (Yetiş 1989: 246)
Namık Kemal’in ilk izlenimlerinin ve bu yolda aktardıklarının hiç de iç açıcı
olmadığı görülüyor. Onun verdiği bu bilgiler, doğal çevre, iklim, hava ve su açılarından
Magosa’nın yaşanacak bir yer olmadığını ortaya koyuyor.
Namık Kemal mektuplarında kaledeki yaşayışa ve duruma da dikkati çeker.
Bu noktada da, yaşadığı, gördüğü, tanık olduğu olay ve durumlar iç açıcı değildir.
Namık Kemal kaleye geldiği ilk gün mezar gibi bir yere konulur. Kaleyi de bir bütün
olarak mezara benzetir zaten. İçindeki evler için de mezar nitelemesinde bulunur.
Orada yaşayanları yırtık kefenleriyle mezara girmiş ölülere benzetir.
Kendisiyle ilgili açık bir şey söylemezse de bu niteleme ve benzetmelerden
kendisini de mezara konulmuş olarak gördüğünü çıkarabiliriz. Daha sonraki
mektuplarında diri diri mezara gömüldüğünü doğrudan söyler. Karakteri gereği güçlü
görünür, güçlüdür de. Bu nedenle kendisine değil, kalede yaşayanlara acır. Onun da
aynı koşulları paylaştığını düşünürsek durumunun iç acıcı olmadığını rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Namık Kemal mektuplarında kaleye gelişini de anlatır. Bir süvari yüzbaşısı,
dört süvari ve iki topçu erinden oluşan yedi kişilik bir gözetim birimi kendisine eşlik
eder. Bu büyük güvenlik önlemleri yolda kaçmaması için alınmıştır13. Konulduğu yerin
özelliğini “Buraya geldim; heman o gece, asker için yapılmış, tamam mezar kadar bir
yere tıktılar.” (Tansel 1967: 247) cümlesinden öğreniyoruz. Kapının önüne iki de
nöbetçi konulmuştur. Kemal ilk gecesini geçirdiği “mezar”ı, kendi durumu ve
duyguları hakkında kısa bir bilgi verir:
“Altım taş olarak, üzerinde bir hasır ile, bir asker fanilâsı var idi. Sonradan
fanila inceliğinde bir de şilte getirdiler. Setremi yastık, paltomu yorgan ettim;
fâsılasızca dokuz saat rahat rahat uyudum;” (Tansel 1967: 247)
Odasına ilk geldiği zaman Namık Kemal durumunu ve yaşadıklarını
değerlendirmiş, duygularını mektuplarına, bu yolla yakınlarına, sevenlerine aktarmıştır.
Çektiği sıkıntılar onun inandığı yoldaki gücünü ve kararlılığını pekiştirmiş, kendisine
olan güvenini artırmıştır. Yaşadıkları, yürüdüğü yola ve inandıklarına ne kadar sadık
kaldığını denediği bir mihenk taşı olmuştur. Başına gelenler nedeniyle hiçbir üzüntü
ve pişmanlık duymamaktadır. Yürüdüğü yolda karşısına çıkacak zorlukları başından
beri bilmekte ya da en azından tahmin edebilmektedir. İlk gece hiç uyanmadan dokuz
saat uyuması üzüntü ve pişmanlık duymayışının ve endişesizliğinin bir göstergesidir.
Boru sesleri, askerlerin hareketliliği bile Namık Kemal’i uyandırmamış, hatta öldüğü
13 Namık Kemal’in kaçma olasılığı ya da isteği var mıdır konusu üzerinde durmak gerekir.
Osmanlı devletinde aydınlar ve sanatçılar üzerinde baskılar olmuş ve bunun sonucunda kaçanlar
da çıkmıştır. Namık Kemal ve arkadaşları da daha önce muhalif olduklarından Avrupa’ya
çıkmışlardır. Bu nedenle bir kez daha kaçabileceği düşünülebilir. Ancak o an için içinde
bulundukları durum kaçmaları için isteseler bile uygun değildir. Çünkü beş arkadaş kader birliği
yapmak zorundadırlar. Karakter ve ahlaki özellikleri hiçbirinin diğer arkadaşlarını zor durumda
bırakacak bir davranış ve eylemde bulunmalarına uygun değildir. Hepsi birbiriyle sıkı bir kader
birliği içine girerler ve bu konuda birbirleriyle iyice kenetlenmişlerdir. Hiçbiri bireysel bir
kurtuluşu düşünmez. Böyle bir tutumu hepsi en büyük onursuzluk ve şerefsizlik sayarlar.
kuşkusu yaratmıştır. Bunun da nedeni daha önce burada sürgün olan Emin Beyin
tepkisidir 14.
Namık Kemal bir başka eserinde daha odasından söz eder. Merdiven altındaki
karanlık odayı bu mektubunda da mezara benzetir. Ona göre Magosa bütünüyle harabe
gibi bir yerdir. Kale topçuları için yapılmış olan bina oturulmaya uygun değildir.
Namık Kemal burada bir müddet oturmak durumunda kalmıştır.
“Mahbesimin, ‘kışlanın iki dirseği arasında yapılmış bir penceresi, bir de
eğilmeden girilmesi muhâl bir kapusu var idi. İçine girdim. Kenardaki taş dirseği
üzerine yorgana benzer bir şilte serdiler; bir tarafına da çârşaf inceliğinde bir yorgan,
bir tarafına şilte kalınlığında bir yastık koydular.’ ; Ben ise o câme-ha’b-ı huzur üzerine
uzandım. Baktım ki odanın tûlü boyuma göre yapılmış, her taraf toprak. Bir cihette iğne
deliği kadar menfez yok. Âdetâ yeryüzünde bir lahd içindeyim.” (Tansel 1967: 254)
Genel olarak Magosa, kale ve kaldığı ev çok uygunsuz da olsa, Namık Kemal
bulunduğu yere uyum göstermeye çalışır, moralini yüksek tutar. Öte yandan vatan,
özgürlük yolunun çeşitli engellerle dolu olduğunu bilir. Bu yola girenlerin böyle
sıkıntıları kabul etmeleri gerektiğinin farkındadır. Bununla birlikte zaman zaman evinin
değiştirilmesi için girişimlerde bulunur. Veys Paşa zamanında İstanbul’a bu dileğini
iletmiştir. Şirvanizade Rüştü Paşa sadrazam olunca Namık Kemal, onun oğlu Hakkı
Beyin kendisine yakınlık göstermesine bakarak ümitlenir. Ev konusunda bir cevap
beklemektedir. Hakkı Beye yazdığı mektubunda şunları söyler:
“Evvelâ arkadaşlarım zarûrette kalmamak; sâniyen bir eve çıkıp oturabilmek.
Bu ikinci mürâcaat zaten kararlaşmış olduğunu, şu arîzamı takdim eden zât, zâten
tebşîr etmiş idi. Postayı bekliyorum, eğer kararlaştı ise febihâ! Kararlaşmadı ise,
himmet, memlekete sarf buyurulmalıdır; çünki, bulunduğum yerin rutûbet ve
bürûdetinden vücutce fevka’-lgâye muztaribim. Şu iş kararlaşınca, bayağı hayatım
kurtarılmış olur.” ( Tansel 1967: 281 )
Görüldüğü gibi Namık Kemal kaldığı yerden şikayetçidir. Soğuk, rutubet gibi
olumsuz koşullar onu daha da sıkıntıya sokmuştur. Sağlığı açısından kaygılıdır. Veys
Paşa ile Rüştü Paşaya bir dilekçe göndermiştir. Oradaki üslubunun biraz sert olduğunu
düşündüğü için mazur görülmesini ister. Bu ev işinin kendisi için ne kadar önemli
olduğu “Hele şu eve oturmak hâsıl olur ise, şimdilik nefsimce en büyük
bahtıyarlıklardan olur.” (Tansel 1967: 281) demesi gösteriyor.
Namık Kemal’in Magosa hakkında aktardıkları genellikle olumsuz
izlenimlerdi. Magosa hakkında olumlu sözler yazdığı da olmuştur. Kızı Feride’ye
yazdığı bir mektubunda bunu görüyoruz:
“Ben burada o kadar rahattayım ki ta’rif edemem. Her akşam denize
giriyorum; Magosa’da bir koca liman var; beyaz kum içinde.. İnsan, Unkapanı’ndan
14 Bursalı olan Emin Bey, Mabeyn-i Hümayun başkatibiyken görevinden uzaklaştırılıp Kıbrıs’a
sürülmüştür. Emin Bey önceleri kalenin dışında kalmaktadır. Kalenin içine alındığı için çok
huzursuz olmuş, hatta inme inecek kadar korkmuştur. Namık Kemal bu olaya işaret ediyor.
Duruma ve kişiye göre kalenin içine alınmak bile bu kadar etkileyici ve korkutucu olabilmektedir.
Galata’ya kadar bir gidiyor, yine deniz, boğazına kadar çıkmıyor.. Hele bilsen, o beyaz
kum, suyun içinde ne güzel görünüyor.. Tıpkı tıpkısına, sizin İstanbul
hanımefendilerinin yaşmak altında parlayan çehreleri gibi..” (Tansel 1967: 288)
İnsanın psikolojik durumu ile olaylara bakışı arasında bir koşutluk olması
doğaldır. Kemal kızından mektup aldığı için sevinmiştir. Üç yeni oyun yazdığı için de
mutludur. Bu çevreye bakışını değiştiriyor. Daha önce Magosa’nın olumsuzluklarını
anlatmış ve yakınmıştı. En çok üzerinde durduğu hususlar ise iklim ve doğal çevreye
ait olumsuzluklardı.
İlk günlerdeki alışma devresinden sonra Namık Kemal’in Kıbrıs’taki yaşamı
biraz daha olağanlık ve düzenlilik kazanmıştır. Mektuplar aracılığıyla ailesi ve
dostlarıyla iletişim kurmaktadır. En büyük sıkıntısı gazetelere ulaşmadaki güçlüktür. Bu
nedenle siyasi ve edebi havayı koklayamamaktadır. Buna karşılık istediği kadar verimli
olmasa da edebi çalışmalarını sürdürmektedir.
İstanbul’dan ve başka yerlerden çeşitli gereksinimlerini karşılamaktadır. İçki
de bunlar arasında önemli bir yer tutar. Mektubunda bir cins Kıbrıs mantarı olan
Kafkarit ısmarladıklarını yazıyor. Şarabı da Limasol’a sipariş etmişlerdir15. Bütün
bunlar Ada’ya uyum sağladığını gösteriyor. Ancak haşerat konusunda şikayetleri
sürmektedir.
Kıbrıs’ta mutasarrıf olan Veys Paşa, Namık Kemal’in ailesi ile
haberleşmesinde kolaylık sağlamıştır. İlk olarak İstanbul’dan gelen uşağıyla,
kaymakam ve bir subay gözetiminde konuşmuş, uşağa bir de açık mektup vermiştir 16.
Özel bir görüşme olanağı tanınmasa da bir adım atılmıştır. Bu adım dolayısıyla Veys
Paşaya teşekkür için bir mektup yazar ve çektiği sıkıntılar nedeniyle üzülmediğini,
İstanbul’a dönmek gibi bir arzu duymadığını belirtir. Veys Paşadan özellikle gazete
ister. Okunmuş gazetelere bile razıdır. Magosa’ya vapur on beş günde bir uğradığından
Lefkoşa’dan gelen okunmuş gazeteler daha taze kalmaktadır.
Veys Paşanın oğlu Zeynelabidin Reşid’in Kıbrıs’a geleceğini Veys Paşanın
muavini Mustafa Efendiden öğrenen Kemal çok sevinir. Zeynelabidin Reşid’e yazdığı
mektupta kendisi gelemezse Reşid’in Magosa’ya gelmesini istediğini söylüyor. Bu
cümleden Kemal’in kaleden ayrılabildiği anlamı çıkabilir. Ancak Kemal’in kaleden
çıktığına dair pekiştirici bir bilgiye rastlayamadım. Sadece kızına yazdığı bir mektupta
denize girdiğini söylemişti. Zeynelabidin Reşid’in İstanbul’dan bir şey isteyip
istemediği sorusuna ise “Bir şey istemekliğimi teklif buyurmuşsunuz. Bir şeye muhtâcım;
15 Ömer Faruk Akün, Fevziye Abdullah Tansel’in Limasol olarak verdiği kazanın adının
Kemal’in mektuplarında Limson olarak geçtiğini belirtiyor. Tansel’in bir açıklama yapmadan
Limson’u o zaman yabancıların bugün bizim kullandığımız biçimiyle Limasol’a çevirmesini
eleştiriyor (Akün 1972: 415).
16 Namık Kemal bir mahkum olduğundan mektupları denetlenmektedir. Bu nedenle mektuplarını
aracı kişilerle, iç içe zarflara koyarak elden göndermektedir. Bu gizli olarak yapılan
mektuplaşmadır. Aracıların mektupları okumaması için alınmış bir önlemdir. Bir de açık olarak
yapılan mektuplaşma vardır. Bu mektuplar resmi makam ve kişilerin denetlemesine açıktır. Bu
nedenle zarflar kapatılmadan verilmektedir. Burada sözü edilen mektup da böyle bir mektuptur.
Kaymakam önünde verildiğinden zarf kapatılmamıştır.
o da mevadd-ı havâdis..Mükemmel, mufassal isterim..” diye yanıt veriyor (Tansel 1967:
266). Kemal’i en çok yalnızlık ve dostlarından doyurucu haber alamaması üzüp
yıpratmaktadır. Beklenti ve istekleri maddi değil manevidir.
Bir süre sonra Veys Paşa Kıbrıs’tan ayrılır. Bu ayrılık bazı sıkıntıları da
beraberinde getirdiğinden Kemal’i çok üzer. Kendisine hayat veren gazeteler gelmez
olmuştur. “Veys Paşanın infisâlinden beri, gazete görmekten bütün bütün mahrum
gibiyim” (Tansel 1967: 292) sözleri bu konudaki sıkıntısını ortaya koyuyor. Posta
gelince oradan çıkacak gazeteler için müteşekkir olacağını belirtiyor. Yeni atanan Nazif
Paşaya yazdığı kutlama mektubunda Kemal, bu sıkıntılarını dile getirir. Ayrıca Veys
Paşanın kendisiyle konuşmaktan, ilişki kurmaktan çekinmediğini söyler. Nazif Paşayla
görüşmekten memnunluk duyacaktır. Kemal, Nazif Paşayı görmekle İstanbul’a gitmiş
kadar sevineceğini de söyler (Tansel 1967: 292). Tabiî bu ilişkide Nazif Paşanın
tutumu belirleyici olacaktır. Suçu olmasa da neticede Kemal bir mahkumdur.
Namık Kemal’in Magosa’daki yaşamı genellikle sıkıntılı geçmiştir. Kemal
büyük bir maddi sorunla karşılaşmaz. İstanbul’dan Veliaht V. Murat tarafından destek
almakta, babası da kendisine birçok konuda olduğu gibi maddi konularda da yardımcı
olmaktadır. Sürgündeki diğer arkadaşları maddi açıdan daha çok sıkıntı çekerler. En çok
sıkıntı çekenler Akka’da olanlardır. Bir mektuplarında eti unuttuklarını, et yerine
işkembeden başka bir yiyecek görmediklerini yazarlar. Kemal onlar için üzülür ve
elinden geldiğince yardımda bulunur. Rodos’takiler ile Kemal, Nuri ve İsmail Hakkı
Beylere paraca yardım ederler. Buna ek olarak Kemal Tasvir-i Efkar matbaasını satıp
parasını Akka’ya göndermek ister, ama bu gerçekleşmez. Belki de buna gerek
kalmamıştır. Namık Kemal’in matbaayı satıp arkadaşlarına yardım etme düşüncesi,
onların birbirlerine ne kadar sıkı ve candan bir sevgiyle bağlandıklarını göstermektedir.
Namık Kemal Magosa’ya geldikten on dört ay sonra Hüsnü Paşaya yazdığı bir
mektupta sorunlarının bitmediğini, çok ıstırap çektiğini anlatır. Kıbrıs mutasarrıflarının
iyi tutumu karşısında geçici olarak rahat ve huzura kavuşur. Ancak bu kişilere bağlıdır
ve sürekli olmaz. Hâlâ kaçabileceği endişesi ile aşırı baskı altında tutulmaktadır.
Vaktiyle Kıbrıs’ta sürgün olarak bulunan Hüsnü Paşa şimdi Zaptiye Müşiri olmuştur.
Bu yeni görevini kutlamak için Hüsnü Paşaya yazdığı mektupta Kemal sıkıntılarının
ne derece arttığını ve ruh durumunu ortaya koyuyor:
“Kulunuzun fermanında kal’ebend olduğum ve kal’ebendlik nizâmına tevfîkan
muâmele görmekliğim musarrah iken, burada bulunan kâtillerden ve hattâ Bâbîler’den
şeni’ tutularak, tevkîf-i askerî tahtında bulunuyorum. Nizâmât-ı askerîye’nin şiddeti ve
kışlanın rutûbeti, havanın zâten der-kâr olan vahâmetine munzam olarak, arada sırada
şedît şedît keyifsizliklere uğramaktayım. Allâh bilir ki, yine kalben münkesir değilim;
fakat vücûdüm tahammül (İki kelime bozulmuştur.)...
Vaktiyle ordular batıran zâtlar buraya nefyedilmiş, yine tevkîf-i askerî (iki
kelime bozulmuştur), böyle muhâkemesizce bir yere gönderilen adamın, bu derece
tazyîk olunmasına ne İslâmiyet, ne insâniyet, ne hükûmet kâ’il olur zannederim.
Eğer firârımdan ihtirâz buyuruluyor ise, onu, iki delil ile te’min edebilirim.
Evvelâ kulunuz öyle bir şenî’ayı irtikâp edip de, şerîk-i felâketim olan dört arkadaşımı
belâ içinde iken, belâ-ender-belâ hâline düşürecek kadar denî olmadığımı, Efendilerimiz
de tasdik buyururlar sanırım. Sâniyen ondört aydanberi bu hâl içinde iken, muhâfazama
me’mur olanlarca öyle bir işe kalkışabileceğimden zerre kadar şüphe verecek bir
harekette dahi bulunmadım. Firar niyetinde bulunmuş olsa idim, böyle bir zindân-ı belâ
içinde ondört ay bekleyecek kadar ahmak veya korkak olmadığımı da, âsâr ü ef’âl-i
kemterânem gösterebilir. Bu kadar tafsîlâtın neticesi olan hulâsa-i murâd-ı kemterânem,
sair arkadaşlarım gibi (İki kelime bozulmuştur.) ve kal’ebendlik nizâmı ne ise ona göre
muâmele görmekliğim husûsunda, emr-i âlî-i müşîrânelerini istid’âdan ibârettir.
İstid’â-yı kemterânem nizâm ü insâfa mugâyir ise, tervic buyurulmasın. İ’dâm
ile mahkûm isem, kulunuzca böyle rutûbetçe tesmîm ve habs ile tazyik olunarak
ölmekten, kurşuna dizilmek evlâdır.” (Tansel 1967: 298-9)
İdarecilerin tutumuna bağlı olarak zaman zaman rahat günler de geçiren
Kemal’in bu mektubu çok sıkıntıda olduğunu gösteriyor. Neredeyse isyan noktasına
gelmiştir. Bir kez daha ağır koşullardaki hapislikten şikayet eder. Rutubet onu yavaş
yavaş zehirlemektedir. Sinek ve sıtma en çok uğradığı belalar arasındadır. Sık sık
hastalanıp yatağa düşer. Bu durumda edebi çalışmaları sekteye uğrar. Bazen doktor yazı
yazmasına bile izin vermez. Hatta bir keresinde hastalıktan ve yitirdiği iki arkadaşının
üzüntüsünden kör olma tehlikesiyle karşılaşır.
Magosa, Namık Kemal için pek çok yönden bir çöl kuraklığındadır. Gazete
bulmakta güçlük çeker. İstediği kitaplara ulaşması zaman alır. Oysa eserlerini yazmak
için kitaba gereksinimi vardır. Bunu sağlamak için arkadaşlarına başvurur, İstanbul’a,
Avrupa’ya sipariş verir. Magosa’da onun en büyük tesellisi kitaplar ve dostlarından
aldığı mektuplardır. “Kâğıdımın kısalığına bakmayınız; cevap-nâmelerinizi uzun
isterim; çünkü zannıma göre burada aldığımız mektuplarla konuşacağız.” (Tansel
1967: 319) yazması en önemli iletişim aracının mektuplar olduğunu açıkça ortaya
koyuyor. Recaizade Mahmut Ekrem’in mektubu için üç sahifecik demesi çok uzun
mektuplar beklediğinin, buna gereksinim duyduğunun bir ifadesidir (Tansel 1967: 344).
Kızından mektup aldığında sevincini çok açık ve samimi olarak gösterir. Kızına yazdığı
otuz sekiz mektubun hepsinde bu sevinç görülmektedir.
Namık Kemal’in suçsuz yere Magosa’da otuz sekiz ay geçirmesi fiziksel ve
ruhsal yönden kendisini yıpratmıştır. Ancak ruhsal yönden direnç göstermeye çalışır.
Bu hem karakterinin güçlülüğünden hem de yakınları ve dostlarının kendisine olan
desteğinden kaynaklanır. Ona direnç veren çok önemli bir şey de edebiyattır. Namık
Kemal Magosa’da edebiyatla sıkıntılarını hafifletmiştir. Edebiyat aracılığıyla
düşüncelerini halkla paylaşmış ve onlara bu araçla yol gösterici olmaya çalışmıştır.
Magosa sürgünlüğünün Kemal’e en büyük katkısı edebiyatla uğraşma olanağı sunması
olmuştur. Gerçekten de Kemal edebi ürünlerini çoğunu bu otuz sekiz ay içinde verir.
Namık Kemal kendi için değil vatanı ve toplumu için yaşayan biridir. Buna
bağlı olarak onun değerler sıralamasında edebiyat ilk sırada yer almaz. Vatan, din,
siyaset ve gazetecilik edebiyatın önünde yer alır (Tansel 1969: 337). Çünkü edebiyatın
etki ve katkısı dolaylıdır. Oysa Namık Kemal doğrudan halka ulaşmak ister. Bu noktada
siyaset ve gazetecilik daha etkindir. O yaşamını, varlığını vatanı, ülkesi ve halkına
adamıştır. Bunu hayata geçirirken gazetecilik, siyaset gibi kendisi açısından birincil
sayılan araç ve yolları kullanır. Gelibolu’dan döndüğünde yazı yazabileceği gazeteler
kapatıldığından kendini edebiyata verip “Vatan Yahut Silistre” yi yazmış, “Raz-ı Dil”
adlı bir başka tiyatroya başlamıştı. Magosa’da ise tüm kanallar tıkanmış, tek kanal
olarak edebiyat kalmıştır. Namık Kemal de bu kanalı verimli bir biçimde kullanmıştır.
İlk olarak daha önce Raz-ı Dil adıyla başladığı oyunu tamamlamıştır. Bu
oyunun adı değiştirilmiş ve Gülnihal olarak yayınlanmıştır. Ardından Akif Bey, Zavallı
Çocuk ve Kara Bela’yı yazmıştır. İntibah adlı romanı ile bu romandan ayrı basılan
önsözünü yazar. Cezmi romanına başlamış ancak bunu Midilli’de bitirebilmiştir.
Eleştiri türündeki eserlerinin hemen hepsini bu dönemde Magosa’da yazar. Tahrib-i
Harabat ve Takip, hem eski edebiyata olan tepkisini göstermesi hem de dostu Ziya
Paşayı hedef alması açısından dikkat çekicidir. Bu dönemde daha çok eleştiriye ağırlık
verir. Bunda içinde bulunduğu koşullar ve ruh durumunun etkili olduğu düşünülebilir.
Yine eski edebiyatı hedef alan İrfan Paşa Muahezenamesi’ni yazar. Mes Prizons
Muahezenamesi bu yolda yazdığı hacimli eserlerinden bir başkasıdır. Bunun dışında
daha küçük boyutta yazdığı eleştirileri de vardır. Kanije, Silistre Muhasarası onun çok
sevdiği ve ilgi duyduğu tarih alanında yazdığı eserleridir. Bahar-ı Daniş’i ise vakit
geçirmek amacıyla çevirmeye başlar. Bunu bölüm bölüm yayımlatmak arzusundadır.
Böylelikle bir süre düzenli bir gelir de elde edecektir. Bu eserin kendisinden çok önsözü
önem taşımaktadır. Rüya, Nevruz Beyin Tercüme-i Hali de bu dönemin ürünlerindendir.
Buna Magosa’da yazdığı az sayıdaki şiirini de eklemek gerekir. Namık Kemal
siyasetle uğraştığı dönemde şiir yazmaz. Avrupa’dayken de bu nedenle az şiir yazmıştır.
Magosa’da da şiire çok ağırlık vermez. Aslında şairliğini pek iyi bulmamaktadır. Ekrem
ve özellikle Hamid’in önüne geçemeyeceğini görmüştür. Bir de yeni tarzda şiirler
oluşturamadığını farketmiş olabilir. Gerçekten Kemal’in yeni tarz şiirleri çok azdır ve
onları Midilli’de yazmıştır. Bu döneme denk gelmesi bir tesadüf değildir. Ülkenin
içinde bulunduğu koşullarla ilişkilidir. O dönemde yitirilen savaşlar ve topraklar vardır.
Şiirler genellikle ülkenin durumu karşısında Kemal’in acısını yansıtan birer çığlık
niteliğindeki şiirlerdir. Ayrıca şiirler, düzenli bentler biçiminde yazılmasıyla
geleneğimizle ilişkilidir. Belki biraz da bu nedenlerle şiirden uzak durup başka türlere
yönelir. Böylelikle tiyatro ve eleştiri öne çıkar. Tiyatro konusunda diğer Tanzimatçılara
örnek olacağını düşünmektedir. Şiirde Hamid’e öğreteceği bir şey göremez, ama
tiyatroda bunu yapabileceğine inanır. Öğreteceği hususlar arasında tiyatro teorisine
yönelik konular vardır. Nitekim manzum tiyatro konusunu Ekrem ve Hamid’le
mektuplar aracılığıyla uzun uzun konuşup tartışırlar.
Magosa sürgünlüğü, kendisini fiziksel ve ruhsal olarak yıpratması; ayrılık,
özlem nedeniyle üzülmesi ve ailesini üzmesi; zaman zaman maddi sıkıntılar çekip
çektirmesi; kendisiyle birlikte arkadaşlarının cezalandırılmasına yol açması, onların
çektiği sıkıntılar gibi nedenlerle Namık Kemal için üzüntü verici bir dönem olmuştur.
Buna karşılık edebiyatçı bir Namık Kemal yarattığı için de sevinmek gerekir.
Midilli’deki Namık Kemal’in edebiyatçı yanının ne kadar zayıf kaldığı dikkate alınırsa
belki de Magosa sürgünlüğü yeni edebiyat için hayırlı olmuştur. Çünkü onun
ölümünden sonra da özgürlük mücadelesi sürmüş, ama özgürlük çok geç gelmiştir. Bu
mücadelede Namık Kemal de bundan fazla bir şey yapamayacaktı. Nitekim Midilli’de
yaptıkları herhangi bir devlet adamından çok farklı olmadı. Ama o Magosa’da çektikleri
ve edebiyatta ortaya koyduğu ürünlerle kalıcı oldu. Bu acıyı çekmiş olması nedeniyle
kendisi adına üzülsek de edebiyat adına sevinmek gerekir.
KAYNAKLAR
Ahmet Mithat (2002) Menfa / Sürgün Hatıraları (Hazırlayan: Handan İnci), İstanbul:
Arma Yayınları.
Akün, Ömer Faruk (1972) Namık Kemal’in Mektubları, İstanbul:İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1669
Ali Ekrem (Bolayır) (1991), Ali Ekrem Bolayır’ın Hâtıraları (Hazırlayan: Metîn
Kayahan Özgül), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları / 1285 .
Bereketzade İsmail Hakkı (1997) Yad-ı Mazi (Hazırlayan: Mümtaz Habib Güven),
İstanbul: Nehir Yayınları:142 Hatıralarla Yakın Tarih Dizisi:24.
Dizdaroğlu, Hikmet (1995) Namık Kemal, Varlık yayınları.
Göçgün, Önder (1999) , Namık Kemal’in Şairliği ve Bütün Şiirleri, Ankara: Atatürk
Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını:197.
Gür, Alim (1998) Ebuzziya Tevfik Hayatı; Dil, Edebiyat, Basın Yayın ve Matbaacılığa
Katkıları, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları / 2171,TTK Basımevi.
Özön, Mustafa Nihat (1997), Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İstanbul: Yapı Kredi
Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş.
------------------ (1976)Vatan -yahut- Silistre 9.b., İstanbul : Remzi Kitabevi.
Şemsettin Sami (1996) Kâmûsu’l-A’lâm 5 cilt (tıpkıbasım/facsimile) Ankara: Kaşgar
Neşriyat
Tansel, Fevziye Abdullah (C.1,1967 ; C.2, 1969; C.3, 1973; C.4, 1986) Namık
Kemal’in Hususi Mektupları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Yetiş, Doç.Dr.Kazım (1989) Namık Kemal’in Türk Dili ve Edebiyatı Üzerine Görüşleri
ve Yazıları, İstanbul: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları No:3546.

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 36571

ulkucudunya@ulkucudunya.com