« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

12 Haz

2012

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu İncelemesi

01 Ocak 1970

PEYAMİ SAFA
a) HAYATI: (1899 -1961 )
Türk edebiyatında psikolojik roman tarzının kudretli üstadı olan Peyami Safa, 2
Nisan 1899'da İstanbul'da doğmuştur. Babası, Servet-i Fünûn şairlerinden İsmail Safa;
annesi Server Bedîa Hanım'dır.
Sultan Abdülhamit döneminde Sivas'a sürgün olarak gönderilen babasını, iki
yaşında kaybetti. Annesi Server Bedia Hanım, kocasının ölümünden sonra İstanbul'a
taşındı. Büyük maddi sıkıntılar içinde yaşamaya çalıştılar. Tüm bu sıkıntılara, Peyami
Safa'nın 9 yaşındayken yakalandığı ve bütün ömrünce etkilerini gördüğü kemik hastalığı
da eklendi. Doktorlar tarafından kolunun kesilmesine karar verilmesine rağmen, Safa
buna izin vermedi. 17 yaşına kadar hastane koridorlarında zor bir hayat geçirdi. Çocukluk
yıllarına ait izlenimlerini daha sonra "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" adlı eserinde
romanlaştırdı.
Hem sağ el eklemindeki bu kemik hastalığı hem de ailesini geçindirmek zorunda
olması onun düzenli bir okul öğrenimi görmesini de engellemişti. Bu yüzden yazar kendi
kendini yetiştirdi. Hastalığın ve savaş yıllarının yol açtığı maddî sıkıntılar dolayısıyla
öğrenimini sürdürememiş, o sıralar Maarif Nazırı olan Recaizade Ekrem Bey, bu
görevinden ayrılınca onu Galatasaray Lisesi'nde okutma vaadini yerine getirememiş,
Peyami Safa da hayatını kazanmak ve annesine bakmak için Vefa İdadisi'ndeki öğrenimini
yarıda bırakmıştır. Keteon Matbaasında bir süre çalışan Peyami Safa, açılan sınavı
kazanarak Posta - Telgraf Nezareti'ne girmiş, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar
orada çalışmıştır (1914). Edebiyat, felsefe, tarih ve psikoloji alanlarında o yaş için
olağanüstü sayılacak bilgiler edindi. Daha sonra Boğaziçi'ndeki Rehber-i İttihat
Mektebinde öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Dört yıl çalıştığı bu okulda, hem öğretmiş,
hem de kendi çabasıyla Fransızcasını ilerletmiştir. Onun Fransızca öğrenmesini sağlayan
kişi Abdullah Cevdet'tir. Sünnet hediyesi olan Petit Larousse sözlüğü sayesinde Fransızca
öğrenen Peyami Safa (1905), hayatının sonuna kadar Abdullah Cevdet'e minnettar
kalmıştır.
19 yaşında iken ağabeyi İlhami Safa'nın isteğine uyarak öğretmenlikten ayrılmış
(1918) ve birlikte çıkardıkları "Yirminci Asır" adlı akşam gazetesinde "Asrın Hikâyeleri”
başlığı altında yazdığı öykülerle gazetecilik yaşamına başlamıştır. İmzasız yazdığı bu
öykülerin tutulması üzerine adını kullanmaya başlamıştır. Hikayeleri, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal Beyatlı gibi edebiyatçılar tarafından da
beğenilmiştir. "Yirminci Asır" ile başlayan basın hayatını ölümüne kadar sırasıyla: Son
Telgraf, Tasvir-i Efkâr, Akşam, Cumhuriyet, Tasvir, Tan, Ulus, Zafer, Milliyet, Son Havadis
gibi devrin önde gelen gazetelerinde sürdürdü. Hafta, Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak- 3
Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953 -1960) adlarında üç tane de dergi
çıkardı. Fıkra, makale, roman yazan olarak büyük üne kavuştu.
Türk Dil Kurumu ve Türk Ocağı'nda aktif rol aldı. 1950 seçimlerinde CHP'den
milletvekili adayı olduysa da seçimi kazanamadı. Bunun üzerine CHP'ye küstü ve bu
tarihten sonra -ölünceye kadar- Demokrat Partî'yi destekledi.
Eşi Nebahat Safa'dan olan tek oğlu Merve'nin askerlik yaptığı Erzincan'da ölmesi,
ona büyük bir darbe oldu. Oğlunun ölümünden 3 ay sonra (15 Haziran 1961) beyin
kanaması sonucunda hayatını kaybetti. Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi başyazarı
idi. Peyami Safa, Edirnekapı mezarlığında gömülüdür.
Peyami Safa, tam 43 yıl, hemen hiç ara vermeden Türkiye' de yayımlanan hemen
hemen tüm gazete ve dergilerde çeşitli zamanlarda fıkra, makale ve romanlarını
yayımlamış, son derece verimli bir yazar olmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir kişi olan
Peyami Safa, çağın düşünce akımlarıyla ilgilenmiş, siyasal sorunlar karşısında tavır almış,
bu yüzden Türk basınında derin izler bırakan söz dalaşlarına girmiştir. Bunlar arasında en
ünlüleri Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Sabiha ve Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin'le yaptığı
kalem kavgalarıdır.
Peyami Safa'nın dış görünüşü ise :" İnce, cılız bir boyun üstünde kocaman bir baş.
Yorgun çizgili bir yüz, solgun bir ten, ağır kımıldanışlı, azıcık şiş kapaklar altında, henüz
yeni uyanmış hissini veren dalgın, derin fakat boş bakan gözler. Bu boşluk duygusu, belki
de onlardaki maviliğin tesiridir. Keskin bir çizgiyle düşen alında bakışlarınız, tutunamadan
kayar ve kemerli mağrur burnuna takılıp kalır. Peyami Safa'yı en çok galiba bu mağrur
burun ve acı manalı ağız anlatıyor. Boyuna göre sesi gürdür. Tok tok konuştuğunu
işitince, arkasında daha gürbüz bir adam arayacak olursunuz."
b) SANAT ANLAYIŞI
Peyamî Safa'nın ilk görünen vasfı, kendi kendini yetiştirmiş, kültürlü, çok yanlı bir
yazar olmasıdır. Bu niteliği dolayısıyla birçok bilim dalında yazabilmiş, tartışmalarda ağır
basmıştır. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Estetik ve sosyal bilimlerin
hemen her kolunda (resim, musiki, edebiyat...) bilgi ve görüş sahibidir. Bu ilimlerin Doğu
ve Batı'daki gelişmelerini izleyerek fıkra ve makalelerinde, hatta (biraz kusur sayılacak
genişlikte) romanlarında kullanmıştır. Hele tıp, sosyoloji ve psikolojideki malumatı bu
ilimlerin uzmanlarını imrendirecek kıvamdadır. Romancılıktaki kudreti ölçüsünde roman
nazariyelerini de bildiği görülmektedir. Batı yayınlarından okuduğu şeyleri aynen
tekrarlamayıp kendince bir senteze kavuşturması, seçkin ve aydın kişiliğini
belirtmektedir. Kendi kendini yetiştirmiş bulunması, çok eser vermesi (150 ye yakın)
Server Bedi imzasıyla yazdığı eserlerde halka hitap etmesi, malumatını yer yer ciddi
romanlarına da geçirmesi sanatını az çok zedelemiştir. Ancak çağdaş fikir konularındaki
derinliği, ona benzersiz bir kişilik kazandırmıştır.
1940 ta Cahit Sıtkı Tarancı'ya:
"Benim şuurum bir facia içinde doğdu Dokuz yaşımda başlayan bir hastalık ve on
üç yaşımda hayatımı kazanmak zarureti beni edebiyattan önce kendimi anlamaya ve
yetiştirmeye mecbur bir küçük insanı, tamamıyla hayati zorluklardan doğma bir terbiye,
psikoloji, felsefe tecessüsü (araştırmasıyla) ile doldurdu. Belki bütün kitaplarımı dolduran
bir facia beklemek vehmi bunun neticesidir/'2 diyerek sanatının kaynağı hakkında bilgi
verir.
Kendi görüşlerini ve bilhassa milletimizin manevî değerlerini, inançla, bilgi ve
şiddetle savunmuştur. Bu mücadele adamının özel hayatında, dostları arasında yumuşak,
temkinli ve hoş sohbet olduğu yazılmıştır.
Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık
görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem vermiştir.
• FİKİRLERİ
Peyami Safa, birçok makale ve fıkranın, 150'ye yakın basılı esrin sahibi olarak
siyasi, iktisadi, edebi, felsefi... Hemen her alanda fikirler savunmuş, görüşler ileri
sürmüştür. Bu fikirlerle hareket yaratıp uygun veya karşıt tezlerin doğuşlarını görmüştür.
1936'da çıkan Kültür Haftası ve 1953'ten 1960'a kadar yayınladığı Türk Düşüncesi
dergilerinde bazı fikirlerini sistem haline koymuştur. Ayrıca, Türk devrimlerini tarafsız ilim
usulüyle inceleyen ve milliyetçilik, insanlık, felsefe, dil, sanat, millet ve doktrinler
üzerinde görüşlerini açıklayan Türk İnkılâbı'na Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi
(1938), Felsefi Buhran (1939), Mîllet ve İnsan (1943), Mahutlar, Sosyalizm (1961),
Nasyonalizm (1961), Mistisizm (1961) adlı eserleri de vardır.
Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve
sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirmiştir. Zıt kavramları, duygu ve düşünce
tezadını ustaca işlemiştir. Peyami Safa milliyetçidir. Bunu Türkler için bir varlık şartı
olarak görür. Ona göre milliyetçilik kanda değil ortaklasa bir soya ve ülküye bağlılık
şuurundadır.
Türk İnkılâbı'na Bakışlar' da iki farklı milliyetçilik anlayışı üzerinde durur.
Bunlardan biri sosyalist anlayıştır ki, bütün milli kavgaları ve kalkınmaları sadece
emperyalizm baskısından bir kurtuluş hareketi şeklinde gösterir. Böylece yarı esir halinde
yaşayan milletlerde, burjuva ve kapitalist nizamına karşı bir direniş uyandırmak ister. Bu
sosyalist görüşe göre; bir Çinli'nin, bir Kamboçyalının veya bir Türk'ün hiç farkı yoktur.
Milliyetçiliği ikinci bir tarzda anlayanlar vardır ki, onlar öz milliyetçilerdir. Bunlar
için milliyetçilik geniş bir ırk, dil ve tarih hareketidir. İnsanın ihtiyaçlarından ve
haklarından önce mitli zaruretleri kabul eder. Nitekim Anadolu kurtuluşu da Kuva-yı
Milliye'ye dayanır.
Peyami Safa, bu fikirlere bağlılığını 1960'ta şu şekilde anlatmıştır: "Şüpheci
zamanlar da dahil daima milliyetçi ve insaniyetçi oldum. Allah'tan şüphe ettiğim
zamanlarda bile onun varlığını reddetmedim... İnsanın kendi kendisi kalmak şartıyla
değişmesi, bütün eşyaya şamil bir zarurettir. Bunun için hem muhafazakâr hem de
inkılâpçıyım."
Peyami Safa Batıcı ve devrimcidir, fakat geçmişle lüzumlu bağların kopmasını
istemez. Çünkü bu Doğu-Batı sentezi fikrine aykırıdır. Yazar bilhassa Avrupa karşısında
düşülen aşağılık duygusunu milli onurumuz için zararlı görür. Fertlerin şahsiyet sahibi
olduğu ölçüde toplumun yükseleceğine inanır. "Ferdiyeti bir ata, şahsiyeti bir süvariye
benzetebiliriz. İnsanın varlığından bu at, tabiatı temsil eder; süvari, cemiyeti temsil
eder." diyerek, şahsiyetin ancak milli ortamdan çıkacağı fikrini özetler.
Hemen bütün romanlarında bir mesele ortaya atar. Bilhassa Türk toplumundaki
Doğu-Batı çekişmelerini ve bunların çözüm tarzlarını; 1. ve 2. Dünya Savaşlarının
getirdiği buhranları, bu buhranlarda aydınların ve maddi olayların payını ruh-madde, akıl-
his, inanç-inançsızlık konularını tartışır. Romancı, bu meseleler karşısında kesin bir cephe
tutmaz. Hepsini bazı tartışmalar halinde önümüze serer.
Peyami Safa dinin ancak laiklikle mümkün olacağını söyleyerek hem dindar hem
de filozof olunması gerektiğini belirtir.
1945'ten sonra Türkiye'de de meraklısı oldukça artmış olan ruh tecrübeleri ile
yakından ilgileniyordu. Bu yolda fıkralar, makaleler yazıyor, romanlarına da öyle bir
doğrultu vermiş görünüyordu. Özetle şunu düşünmekteydi:
" 19. yüzyılda tekniğin gelişmesiyle manevi değerlerin çökmesi arasında gittikçe
artan bir münasebet oldu. 20. yüzyılda Batı'nın kültür buhranını doğuran ve onu
Doğu'nun eski manevi değerlerinde yeni kaynaklar aramaya koşturan sebep budur. 2.
Dünya Savaşı'ndan sonra 19. yüzyılın kapalı ilim zihniyetinin yıkılması ve tabiat
bilgilerinin bile yepyeni metafizik imkanlar açması üzerine, kuvvetini yalnız felsefeden ve
metafizikten değil, tabiat bilgilerinden de alan bir manevileşme havası doğdu."
• TÜRLER
Peyami Safa, fıkra, makale, hikâye, roman türlerinde eserler yazmıştır. " Gün
Doğuyor" adlı bir de tiyatro eseri vardır.
Geçinmek endişesiyle yazdığı ve kendince değersiz bulduğu romanlarında " Server
Bedi" takma adını kullandığını bilmekteyiz. Bu isimle yazdığı roman ve hikayeler 65
tanedir. Diğer eserleriyle birlikte bu külliyat Ahmet Mithat Efendi'nin eser rekorunu dahi
kırmaktadır. Ne var ki bunların yanında avam işi (popüler) romanlara da bir seviye
getirdiği söylenebilir. Hele bu isimle yazdığı "Cingöz Recai" serisinde öyle bir hırsız tipi
ortaya koymuş ve başından öyle maceralar geçirtmiştir ki bu seri, edebiyatımızın biricik
polisiye romanlarından sayılır. Peyami Safa'nın eserlerinde kullandığı diğer takma adlar:
Serazad, Safiye, Peyman ve Çömez'dir.
• ROMANCILIĞI
Peyami Safa bir tahlil romancısıdır. Yani kişilere ve eşyaya psikolojik bir dikkatle
bakar. Şuur île ait şuuru araştırır. Maddi-manevi ıstırap dolu, hasta beden ve ruhları,
ahlak bunalımlarını, kişi-toplum çatışmalarını, vicdan azaplarını, günah, hayasızlık,
kopmuşluk, işe yaramazlık, yalnızlık duygularını, önsezileri, ruh hastalıklarını ve
psikanaliz deneyişlerini konu edinir. Bu tarz tahlil romanlarında olay değil, kişilerin,
eşyanın ve bizzat olayın ince bir dikkatle çözümlenmesi önemlidir. Böylece insanın iç
macerasını ele alan çağdaş roman, -Batı'daki benzerleri gibi-sinemaya benzemekten, yani
sırf bir olay etrafında dönmekten kurtulmaktadır. Peyami Safa, iç maceraların yanı sıra
kişilerin sosyal çatışmalarını da ele alarak psiko-sosyal türde romanlar vermiştir.
Toplumumuzdaki ahlak çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal
çevreler arasındaki çatışmayı dile getirmiştir. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını
ustalıkla işlemiştir. Eserlerinde sosyal olayların insan ruhu üstündeki etkilerini
araştırmıştır.
"Sanatkâr ister istemez sosyal bîr görüşün temsilcisidir... Romanda
kahramanlardan biri, romancının sosyal görüşünü açıklayabilir." diyen Peyami Safa, her
eserinde kendi sosyal görüşlerini savunan bir kahraman bulundurur. Fakat romanın
açıktan açığa bir dava tutmasını, bir iddiayı ispat, bir görüşü telkin için yazılmasını uygun
görmez.
Roman kuruluşları çok ustaca olan Peyami Safa her romanında farklı bir teknik
denemiştir. Vakaları pek güzel sıralamış veya iç içe koymuş, anlatacağı ruh ve fikir
zeminlerini dikkatle hazırlamıştır. Her tesadüfü, her sonucu, her intiharı, her cinneti veya
kayboluşu önceden hesaplamıştır.
Olayların gerçek hayattan alınmasını pek önemsemez. Ona göre bir vakanın
yaşanmış olması değil, yaşanırken belirecek ruh ve düşünce hallerinin ifade edilmesi
önemlidir.
Peyami Safa, gerek romanlarındaki, gerek fıkralarındaki üslubun kudreti ile
tanınmış, sevilmiş bîr yazardır. Türkçe üzerine sayısız makaleleri, bir de dilbilgisi kitabı
olan yazar, cümle ve kelime kurmada, Türkçe'nin bütün imkanlarını kullanmıştır. Üslup
tasasını, günlük fıkralarından Cingöz Recai maceralarına kadar hiçbir yerde elden
bırakmamıştır.
Cümleleri çok defa uzun ve karmaşık, ama yerine göre kesik, kısa hatta devrik de
olur. Bir düşünce veya duyguyu en kestirmeden anlatma gücüne sahiptir.
Kişileri kendi ağızlarıyla konuşturan Peyami Safa, söyleşme ve hitaplarda, her
kahramanı, kültür seviyesine, ruh haline, mizacına ve zevkine göre söyletmek hüneri
gösterir. Arada bir şive tespitleri de yapar. Fakat bunu meddah ağzı denecek kadar
aşırıya götürmez.
Tahkiye, tasvir ve tahlil bölümlerinde konuşur gibi yazmaya karşıdır. Konuşur gibi
yazmanın, özel üslubu yok edeceğini düşünür.
Romana çirkin, bayağı sözler sokulmasını da şiddetle kınar. Ona göre; gerçek halk
şiirinde ve halis folklor örneklerinde öyle çirkin kelimelere de rastlanmamaktadır.
Peyami Safa, çok kelimeli, yeni bileşimlerle dolu, incelikleri bol sıfatlarla ve
zarflarla ayrı ayrı dile getiren, canlı, bol imajlı, teşbihti, istiareli bir üslubun sahibidir.
Felsefeye, ruhbilimine ve sosyal konulara düşkünlüğü dolayısıyla tıbbi tabirleri, soyut
kavramları, yabancı terimleri ve Frenkçe kelimeleri çok sık kullanmıştır. Peyami Safa:
"Nesirde konuşur gibiliğin felaketlerinden biri de, genç yazarlarda özel ifade
kabiliyetini, şahsi üslubunu ve yaratma imkanlarını yok etmesidir." demiştir.
Eserin edebi özellik kazanması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini şüpheye
mahal bırakmayacak tarzda anlatıyor: "Üsluba ait bir vasıf gibi görünen sadelik, hakikatte
mananın emrindedir ve plastik değerini ifade ettiği fikir veya ruh halinden alır. Sade
olarak ifade edilmesi mümkün bir fikrin dolambaçlı ve çetrefil ifadesi nasıl beceriksizlik
sayılabilirse, girift bir cümle yapısına muhtaç bir düşüncenin ve heyecanın sade bir
şekilde ifadesiyle, incelikler feda edilerek kabalığa düşülür. Yerine göre sadelik bir
meziyet, yerine göre bir kusurdur."
c) ESERLERİ
ROMANLARI
• GENÇLİĞİMİZ (1922)
• ŞİMŞEK (1923)
• SÖZDE KIZLAR (1923)
• MAHŞER (1924)
• BİR AKŞAMDI (1924)
• SÜNGÜLERİN GÖLGESİNDE (1924)
• BİR GENÇ KIZIN KALBİNİN CÜRMÜ (1925)
• CANAN (1925)
• DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU (1930)
• FATİH-HARBİYE (1931)
• ATİLLA (1931)
• BİR TEREDDÜDÜN ROMANI (1933)
• MATMAZEL NORAÜYA'NIN KOLTUĞU (1949)
• YALNIZIZ (1951)
• BİZ İNSANLAR (1959)
d) HİKÂYELERİ:
• HİKÂYELER (HALİL AÇIKGÖZ DERLEDİ, 1980 )
• BİR MEKTEPLİNİN HATITARI: KARANLIKLAR KRALI (1913)
• GENÇLİĞİMİZ (1922)
• SİYAH BEYAZ HİKÂYELER (1923)
• ATEŞBÖCEKLERİ (1925)
• İSTANBUL HİKÂYELERİ, AŞK OYUNLARI.
f) TİYATRO:
• GÜN DOĞUYOR (1932)
g) İNCELEME- DENEMELERİ:
• TÜRK İNKILÂBINA BAKIŞLAR (1938)
• BÜYÜK AVRUPA ANKETİ (1938)
• FELSEFİ BUHRAN (1939)
• MİLLET VE İNSAN (1943)
• MAHUTLAR (1959)
• MİSTİSİZM (1961)
• NASYONALİZM (1961)
• SOSYALİZ (1961)
• DOĞU-BATI SENTEZİ (1963)
• SANAT-EDEBİYAT-TENKİD (1970)
• OSMANLICA-TÜRKÇE-UYDURMACA (1970)
• SOSYALİZM-MARKSİZM-KOMÜNİZM (1971)
• DİN-İNKILÂP-İRTİCA(1971)
• KADIN-AŞK-AİLE (1973)
• YAZARLAR-SANATÇILAR-MEŞHURLAR (1976)
• EĞİTİM-GENÇLİK-ÜNİVERSİTE (1976)
• 20. ASIR-AVRUPA ve BİZ (1976)
h) DERS KİTAPLARI:
• CUMHURİYET MEKTEPLERİNE MİLLET ALFABESİ (1929)
• CUMHRİYET MEKTEPLERİNE ALFABE (1929)
• CUMHURİYET MEKTEPLERİNE KIRAAT (l-IV, 1929)
• YENİ TALEBE MEKTUPLARI (1930)
• BÜYÜK MEKTUP NUMUNELERİ (1932)
• TÜRK GRAMERİ (1941)
• DİLBİLGİSİ (1942)
• FRANSIZ GRAMERİ (1942)
• TÜRKÇE İZAHLI FRANSIZ GRAMERİ (1948)
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
2-ROMAN HAKKINDA
A ) TEFRİKA ve BASIM BİLGİLERİ
Roman 7 Teşrinisani (Kasım) 1929 -10 Kânunuevvel (Aralık) 1929 tarihleri
arasında, Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrika edilmiştir. İlk baskısı; 1930 yılında, Resimli Ay
Matbaasında
yapılan romanın son baskısı 2005 yılında Alkım Yayınevi tarafından yapılmıştır. 6
farklı kitapevi tarafından toplam 35 kez basılmıştır.
Roman ayrıca, H.J. Kissling tarafından Almanca'ya çevrilmiş ve iki defa da beyaz
perdeye aktarılmıştı 1968 yılında roman, Nejat Saydam tarafından farklı bir kurgu ve
senaryo île gösterime sokulmuştur. Acar film tarafından çekilen filmin başrollerinde:
Kartal Tibet ve Hülya Koçyiğît oynamıştır.
1986 yılında yönetmenliğini Salih Diriklik'in yaptığı filmin başrol oyuncuları ise:
Oğuz Tunç, Nergis Kumbasar, Pembe Mutlu, Yusuf Sezgin, Neriman Koksal, Muhterem
Nur, Agâh Hun ve Yıldırım Gencer'dir.
B ) TÜRK ROMANINDAKİ YERİ ve ÖNEMİ
İlk önce Cumhuriyet Gazetesinde tefrika halinde yayımlanan roman, hem
otobiyografik roman türünün başarılı bir örneği, hem de Peyami Safa'nın en fazla basılan
ve beğenilen seçkin bir eseridir. Eser, ilk baskısından son baskısına kadar her zaman
ilgiyle karşılanmış ve sevilerek okunmuştur. Romanda kullanılan tüm anlatım teknikleri,
dil, üslup ve şekil mükemmeliyeti Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu Türk romanı arasında
farklı bir yere koyarken Peyami Safa'yı da haklı bir şöhretin sahibi yapmıştır.
Tanpınar'a göre romanın, devrin diğer romanlarından en büyük farkı mekân
planında karşımıza çıkar. Cicili bicili balo salonlarının yerine, tüm gerçekçiliği ile bir
hastahanenin mekân olarak seçilmiş olmasını dikkat çekici bulur.
Nazım Hikmet roman konusundaki düşüncelerini şu şekilde dile getirmiştir:
"Ben Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum, otuz defa daha okuyabilirim ve
okuyacağım. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakan ve o
layetenahi (sonsuz) alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün görmediği acayip,
fakat hakiki alemler keşfeden müneccimin hayranlığını duymaktayım. Eğer ıstırabı, azabı
ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma yazma bilselerdi, bu
romanın, on bin, yüz bin, hatta bir milyon satması işten bile değildir."
Cahit Sıtkı Tarancı ise:
" Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Peyami Safa, sanatının olgunluk dönemine
giriyor. Bugünkü Peyami Safa'yı bize işaret eden ilk kusursuz, yetkin, bütünüyle insancıl
ve her satın göğüsten kopmuş bir damar gibi taze ve hayat fışkıran bir kitap." demiştir.
3- ROMANIN ÖZETİ
" On Beş yaşındaki küçük bir Adam, size etinin ve ruhunun acılarını anlatıyor... "
Roman, bir hastane tasviri ile başlar. Hastanenin koridorları, muayene odaları,
kokusu ve hastalar, ayrıntılı bir biçimde anlatıldıktan sonra romanın kahramanı olan
Hasta Çocuk ile tanışırız. 15 yaşındaki roman kahramanımız, 8 yaşından beri çektiği
dizindeki meçhul hastalık dolayısıyla gitmiş olduğu hastaneden bitkin bir şekilde ayrılır.
Daha önceden iki kez ameliyat olan çocuğa doktor, tekrar ameliyat olabileceğini ve belki
de bacağının kısalabileceğini söyler. Doktorların tavsiyesi" heyecansız hayat ve iyi
beslenme " olur. Muayene sonrasında öğrendiği bu feci durumdan çok etkilenen çocuk,
kendisinden çok annesinin bu duruma üzüleceğini bildiğinden bu haberi, annesine
mümkün olduğu kadar geç vermek ister. Bunun için biraz gezdikten sonra eve gider.
Annesini üzmek istemediğinden, tesellinin hakim olduğu bazı kısa ve yanlış açıklamalar .
yapar, hastalığının durumunu annesinden gizler.
Bunu izleyen günlerde çocuk, Erenköy'de oturan ve uzaktan akrabaları olan
Paşa'nın köşküne gider. Köşktekilerin ısrarı üzerine orada kalır. Paşa'nın Nüzhet adında
19 yaşında bir kızı vardır. Nüzhet ile romanın kahramanı, çocukluklarından beri
arkadaştırlar. Hatta aralarında duygusal bir yakınlık da vardır. Kahraman, köşkte kaldığı
süre içerisinde Nüzhet ile güzel günler geçirir. Ve ona daha çok bağlanır. Bu arada
Nüzhet'i w, Ragıp Bey âdında zengin birisi ister. Evde birkaç gün bu olay çocuktan
gizlenir. Ancak, daha sonra durum açığa çıkar. Hatta Paşa, çocuğa bu konu hakkındaki
fikrini bile sorar. Bu evliliğe sadece Nüzhet5in annesi taraftardır. Çocuk ise Paşa'nın,
Doktor Ragıp ile ilgili endişelerine fazlasıyla katılmakta, Nüzhet5irs otuz beş yaşındaki
koskoca bir insanla anlaşamayacağını düşünmektedir.
Çocuğun fikirlerinden rahatsız olan yengesi, çocuğun Nüzhet'e olan ilgisini anlar ve
Nüzhet'i ondan uzak tutmak için çocuğun hastalığının bulaşıcı olduğu yalanını söyler.
Yengesinin konuşmalarına kulak misafiri olan çocuk, duyduklarına çok üzülür ve hemen o
gece eve dönme kararı alır. Fakat sabah annesinin köşke gelmesi onu, Erenköy'de
kalmaya mecbur eder. Yengesi, Dr. Ragıp Bey'i ve annesini akşam yemeğine davet eder.
Yemekte Paşa ve Dr. Ragıp'ın Fransızca hayranlığına tepki gösteren çocuk, Türkçe'nin
gereksiz yere bozulduğunu ileri sürer ve Paşa'ya muhalif olur. Bu olay, çocuk ile Paşa'nın
arasını açar ve Paşa'nın kendisine duyduğu hisleri değiştirir. Bu arada Nüzhet de
annesinin telkinleriyle kendisine karşı oldukça değişir. Her şey öylesine ani bir değişiklikle
son bulmuştur ki artık tek kelime bile konuşmamaktadırlar. Sonunda dönecekleri gün
gelir ve annesiyle köşktekilere veda ederler.
Felaketler birbirini kovalar ve çocuğun bir müddet önce fenalaşan hastalığı
zamanla daha kötü bir hal alır. Çocuk, o gece çektiği müthiş sızıdan dolayı uyuyamaz ve
annesini uyandırıp ayağındaki yaraya pansuman yaptırır. Ama bu hiç fayda etmez ve
sabah erkenden bir komşularını çağırırlar ve onun yardımıyla hastaneye giderler.
Hastanede çocukla Doktor Mithat ilgilenir. Yapılan pansumanlarla çocuğun dizi biraz
rahatlar. Bu arada, çocuğun hastalığının ağırlaştığının duyulmasıyla evleri akraba ve
yakınları ile dolar.
Sonunda yine hastaneye gider ve operatörlerin kontrolünden geçer. Yapılan bütün
muayeneler ameliyata gidilmesinin şart olduğunu ortaya koymuştur. Dizindeki hastalığın
aşırı ifrazat yüzünden ciğer veremine dönüşmesi mümkün olduğundan bacağın bütünüyle
kesilmesi ihtimali mevcuttur. Dr. Mithat son olarak güvenilir, alanında uzman bir operatör
daha bulur ve o operatör çocuğun bacağını kontrol ettikten sonra bacağın çok kötü
durumda olduğunu ama aylarca hastanede kalıp üç beş ameliyat sonunda belki
kurtulabileceğini söyler. Kahraman dokuzuncu hariciye koğuşunda yatmaya başlar. Uzun
süre burada kalan çocuk buhranlar geçirir ve Nüzhet'i sayıklar.
Operatörlerin gösterdikleri olağanüstü gayret ve ihtimam sayesinde çocuğun
bacağı kesilmekten kurtularak sadece birazcık kısalır.
Bu arada çocuk, Paşa'nın felç olduğunu ve son bir defa kendisini görmek istediğini,
Doktor Ragıp ile Nüzhet'in de evlenmek üzere olduklarını öğrenir. Yapılan
pansumanlardan sonra hastaneden çıkacağı gün gelir.
Günlerce yattığı odadan ayrılırken, daha önce olduğu gibi her zaman bir başkasının
inleyeceğini, üstünden çıkarıp attığı ropdöşambr içinde kendisinden sonra ve ebediyen bir
hastanın bulunacağını şimdiden bilmektedir.
Romanın Cumhuriyet Gazetesi'ndeki tefrikasının "Son Safhasında, Nüzhet
tarafından Berlin'den gönderilen mektuplarla beraber, Hasta Çocuk tarafından cevap
olarak kaleme alınan, ancak gönderilmeyen bir mektup da mevcuttur. Ancak, tefrikadan
kitaba geçirilirken mektuplar çıkarılmıştır.
b) OLAY ÖRGÜSÜ
Dokuzuncu hariciye koğuşu romanı hatıra defteri niteliğindedir. Roman genel
olarak düz bir çizgide ilerlemekle beraber yer yer geriye dönüşler görünmektedir. Hasta
gencin bu hastalıkla ne zamandan beri mücadele ettiğini ve paşanın kimliğini geriye
dönüşlerle öğreniyoruz.
Roman numaralandırılmış altı bölümden ve yine numaralandırılarak birbirinden
ayrılmış 44 kısımdan oluşur. I, II, IV, V ve VI. bölümler 7; III. bölüm ise 9 kısımdan
oluşur. Yazar her bölüme bir başlık koymuştur başlık ile metin arasındaki epigraflar tema
ile başlık arasındaki irtibatı sağlar. Bu epigraflar ; sayfanın sağ cephesinde yer alır.
Çoğunlukla metnin içinden seçilen bu epigraflar hem metnin başlığı ile metin arasında bir
ilişki sağlar hem de okuyucunun ilgisini metne çeker. Üçüncü bölümün diğer bölümlerden
uzun olmasının belli başlı nedenleri vardır. Bu bölümde; hasta çocuğun daha sonraki
vaziyetini tayin edecek ipuçları verilir. Ayrıca köşkte çocuğa karşı takınılan tavır
değişmesi, Doktor Ragıb'ın evlilik teklifi gibi kilit konular bu bölümde şekillenir. Bunların
yanısıra üçüncü bölümün kendinden önceki ve sonraki bölümler arasında bir köprü
vasifesi gördüğünü söyleyebiliriz. Romanın olay bağlantıları üç halkaya ayrılmıştır:
1-Vaka halkası: Romanın başından " Beni Karşılayan Sükut" bölümüne kadardır.
Bu birinci halka yaklaşık olarak romanın üçte birlik kısmını kapsar ve kendi içinde vakanın
seyrine göre ikiye ayrılır:
a) Birinci bölüm : Çocuğun hasta bacağı ile mücadelesini konu alır. Bu bölümde
okuyucunun dikkati daha çok çocuğun hasta bacağı üzerine çekilir.
b) İkinci bölüm : Söz konusu mücadele devam ederken bir başka konu da
gündeme gelmeye başiar. Bu da çocuğun Nüzhet' e duyduğu sevgidir. Böylece hasta
bacaktan uzaklaşarak ileriye doğru bir hazırlık başlar.
Romanın olay örgüsüne asıl anlamı ve dinamizmi kazandıran hasta genç, Nüzhet
aşkı, ikinci bölümden itibaren gittikçe ağırlık kazanır, buna bağlı olarak bir takım engeller
de ortaya çıkar ve aradaki ilişkinin sekteye uğramasına yol açar:
"Yalnız büyüdükçe birbirimize yabancılaştığımızı birkaç kere fark etmiştim,
aramızda meçhul anlaşmazlık setleri yığılıyordu ve ben bunları yıkmaya çalışmaktan zevk
alıyordum, fakat her birini yıktıkça daha büyüğünün önüme çıktığını görmek beni hem
sevindiriyor hem kederlendiriyordu. Birbirimize açıldıkça kapanıyorduk. Önceleri her
şeyimizi birbirimize açık anlatırken , sonraları beni kendime karşı hayrete düşüren birçok
tereddütler ve hesaplar içinde susmaya başladık. Sohbetimize ihtiyaç girdi. Zaman
geçtikçe birbirimizi daha çok tanıyacakken, birbirimize karşı yenileşiyorduk"
Birinci vaka halkasının sonucunu dikkate aldığımızda,aradaki sevginin hatta aşkın
sonuçta bir beraberliğe dönüşmediğini görüyoruz.meselenin böyle bir mahiyet
kazanmasında rol oynayan bir takım sebepler vardır .Her şeyden önce Nüzhet'le hasta
genç arasında,gerek ferdi,gerek aile planında bazı farklılıklar ve zıtlıklar söz konusudur:
Nüzhet, zengin bir ailenin kızı,çocuk ise fakirdir. Biri sağlıklı,diğeri hastadır. Üstelik
arada yaş farkı da vardır. Nüzhet on dokuz, hasta genç on beş yaşındadır. Aradaki bu
zıtlık ve farklılıklar söz konusu aşkın doğmasına mani değildir. Çocukla Nüzhet'i birbirine
yaklaştıran ve arada aşkın doğmasına vesile olan biraz da zıtlıklardır. Zira geçen zaman
içinde bu durum, onlar için bir problem doğurmamıştır. Ancak,bir vakit sonra hasta
gençle Nüzhet arasında gizliden gizliye varlığını hissettiren bir "yabancılaşma" hali
gözlenir ve bunu takiben araya bir takım" anlaşmazlık setleri" dikilir. Bu anlaşmazlık
setlerinin ortaya çıkmasında Nüzhet'in annesi önemli rol oynar. Çünkü o, Doktor Ragıp'ın
evlilik teklifinden sonra kızının hasta gençten uzak durmasını ister.
2. Vaka Halkası: "Beni Karşılayan Sükuf'tan "Kozmopolitlerin Hücumu" bölümüne
kadardır.
Doktor Ragıp'ın ortaya çıkışıyla olay örgüsü yeni bir vaziyet kazanır. o,çocuğun
psikolojisi üzerinde olumsuz tesirler bıraktığı gibi, aynı zamanda hasta genç Nüzhet
aşkının seyrini de değiştirir. Muayene neticesinde fakülteden köşke dönen çocuk burada
ümit ettiği alakanın tersine "sessizlikle" karşılanır. Bu durum onu derinden sarsar:
"Odadan çıkınca nereye gideceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Bütün bu ev,
bütün bu insanlar bana yabancı geliyordu. Onları bana tanıtan bütün alakalar, hatıralar
bir anda kaybolmuştu."
Bu hadiseyi Nüzhet'in yalanı takip eder. Daha sonra Ragıp meselesi ciddi olarak
gündeme gelir.bütün bu hadiseler hasta gencin ruh dünyasını sarsar ve o, biraz da
mizacının zorlamasıyla yeniden mücadeleye başlar.ancak bu kez mücadele edilmesi
gereken ne hastalık ne de Nüzhet'tir. Doğrudan doğruya Doktor Ragıp'tır. Doktorla hasta
genç arasındaki mevcut zıtlıklar, mücadeleyi daha da körükler. Çünkü çocuk kendisine
göre zengin, sağlıklı ve mevki sahibi bir kişi olan Doktor Ragıp'ı Nüzhet karşısında daha
avantajlı olduğu için kıskanmakta, hatta onun mesleği gereği kendisine merhamet
göstermesi karşısında huzursuz olmaktadır.
Hasta gencin açıktan açığa Doktor Ragıp'la evlenmesini isteyen anne, kızına
çocuğun hastalığının bulaşıcı olduğunu, dolayısıyla ondan uzak durmasını söyler: "- Anne
I (diyor Nüzhet, kendini bir bir mahkeme hararetle müdafaa edenlerin acı sesiyle) bana
söyleme bunları. işitmek istemiyorum.
-işit! İşitmelisin! Canını sokakta mı buldun? Maazallah., (ses yavaşlıyor ve
kelimelerin hepsini duyamıyorum) Mikrop. Sonra... çekersin (ses artıyor) Anladın mı?
Çekersin. -(Şiddetle) Anne I Ben vallahi (ses azalıyor) değil... (ses artıyor) vallahi
yaklaşmıyorum, vallahi uzak duruyorum. -(Yüksek) Şakası yoktur kızım , mikrop bu... -
(Sinirli) Bana söyleme bunları...
-(Alçak sesle) Ayırttım. Çatalına kaşığına işaret... (Yüksek sesle) evin her tarafı
mikrop..."
Anne-kız arasında geçen bu konuşma ile şekillenen ve hasta gencin şuur
perspektifinden okuyucuya yansıyan bu "Mikrop" bölümü olay örgüsünün en kritik
noktasını teşkil etmektedir. Bu bölüme kadar belirli bir seviyede seyreden hasta genç-
Nüzhet ilişkisi bu bölümden itibaren çözülmeye maruz kalır. Bir sonraki bölüm olan
"Kozmopolitlerin Hücumunda" meydana gelen olaylar (Paşa ve Ragıp' m Fransızca'ya olan
sempatileri ve Türkçe'yi yetersiz görmelerine karşılık hasta çocuğun diline kültürüne sahip
çıkışı) çocuğun Nüzhet ve dolayısı ile köşk ile alakasının kopmasına sebep olur.
3.Vaka Halkası: "Kozmopolitlerin Hücumu"ndan romanın sonuna
kadardır. Birinci halkanın ilk bölümünde olduğu gibi çocuğun hasta bacağıyla baş
başa kalışını, onunla mücadele edişini konu almaktadır.
Sonuç olarak ilk halkada çatışma, çocukla hasta bacağı arasında cereyan eder.
İkinci halkada çatışma, çocukla çevresi arasına kayar ve nihayet üçüncü halkada tekrar
çocukla hasta bacak arasında gerçekleşir.
2-ROMANIN DÜŞÜNSEL YAPISI
Romanda ele alınan ve tartışılan sorunlara geçmeden önce, Peyami Safa' nın
birçok romanının karşımıza Doğu-Batı çatışmasının çıktığını belirtmemiz gerekir, özellikle
Berna Moran, "Peyami İdeolojik Yapı Safa'nın Romanlarında" adlı yazısında bu konuya
değinir. Peyami Safa ilk romanlarım kaleme aldığı yıllarda İstanbul'daki çevresinde, bir
yanda köklerinden kopmuş, ahlakça çürümüş, para ve zevk içinde yaşayan bir zümre; bir
yanda da İslami geleneklerle yetişmiş, milli ve manevi değerlere bağlı, yurtsever, dürüst
bir zümrenin var olduğunu görür ve bunların, karşıtlığını: Doğu-Batı çatışması çevresinde
ele alır. Bu iki zümreden birincisinin kokuşmuşluğunu, ikincisinin de sağlıklılığını
göstermeye çalışırken pek değişmeyen bir roman şeması belirir ilk yapıtlarında. Bu
toplumsal sorun üçü erkek biri kız başlıca dört kişinin rol aldığı bir aşk öyküsü üzerine
oturtulur. Erkeklerden biri Batı, öteki Doğu'dur.ikisi arasında kararsız bîr genç kız, bir de
yazan temsil eden, bilgili ve Doğulu'nun dostu olan bir adam vardır. Peyami Safa'nın
1939'lara kadar yazdığı romanların (bir ikisi dışında) hepsinde yinelenir bu yapı: Sözde
Kızlar (1923), Şimşek (1923), Mahşer (1924) Fatih Harbiye (1931), Biz insanlar (1939)...
Doğu tipi erkek, dürüstlüğü nedeni ile zar zor geçinen bir küçük burjuva aydınıdır.
Batı tipi, ya Osmanlı bürokrasisinin üst tabakasından zengin bir ailenin halktan kopmuş
oğlu ya da vurguncu tüccar sınıfındandır.
Doğu-Batı sorununa karşıt kişilikler yoluyla, ahlaksal açıdan yaklaşan Peyami Safa,
ilk romanlarında Doğu-Batı bileşimini de, bu iki tür insanın olumlu yanlarının bir tek
adamda toplanması olarak görülür. Safa'ya göre; Batılı tipin savunduğu başlıca değerle:
para, maddi başarı ve hazza dayanan bir ahlak anlayışı; Doğununkiler ise Türk-İslam
uygarlığından gelen manevi değerler ve. dine dayalı bir ahlak anlayışıdır.
Peyami Safa'nın romanlarındaki genç kız ise, Batılılaşmış zengin bir aileden,
genellikle Fransızca ya da İngilizce bilen bir kızdır. Yazar romanlarına kahraman olarak az
çok Batı terbiyesi ve kültürü almış bu kızlardan başkasını seçmez. Bu genç kız tipi
romanlarda, iki tip erkeğin yani iki değer sisteminin arasında kalır: Batılı (madde) ya da
Doğulu (ruh)... Kız, Batının ahlak anlayışını paylaşmaz, onlar gibi yurt sevgisinden yoksun
değildir. Bununla birlikte Batı uygarlığının bazı göz kamaştırıcı değerlerine kapılmaktan da
kendini alamaz. Bu yüzden Peyami Safa'nın bu kızlara karşı tutumunda da birbirine zıt iki
eğilim sezeriz.
Hem çekici ilginç bulur hem de aşağılar ve hor görür onları.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda da kişiler ve durum öteki romanlarla aynıdır.
Nüzhet, Batı terbiyesi ile büyümüş, piyano çalan bir genç kızdır. Karşısında da iki erkek
vardır. Biri Türkiye'de Batılı etkilere isyan eden, fizik yönden zayıf, fakir bir genç; öteki,
başarılı, zengin, zarif, "ameli ve harici" bir zekaya sahip, ama "basit bir insan"dır. (s. 86-
93) Paşa gibi "kozmopolit fikirleri" vardır ve düşünceleri, okuduğu yabancı okulun
etkileriyle biçimlenmiştir."1
ÜZERİNDE DURULAN KONULAR
Hastalık:
15 yaşındaki roman kahramanı, 8 yaşından beri dizinden hastadır. Bu nedenle
hastane hastane gezmekte ve birçok doktora gözükmektedir. Hastalık teminin romanın
geneline yayılmış en önemli temlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Hastalık, çocuğun
ruhunu ve kişiliğini o kadar etkilemiştir ki, daha 15 yaşında, olmasına rağmen, "kırkını
geçmiş insanların tecrübelerine sahip" olduğunu hisseder.
Ayrıca romanın pek çok yerinde hastalık ile ilgili geçen sözler yer alır:
"Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler."
"İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur."
"Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"
Seçenek I.
Doğulu Erkek
(Ruh)
Seçenek II.
Batılı Erkek
(Madde)
SEÇİCİ KADIN
Kozmopolitlik:
Romanda "Kozmopolitlerin Hücumu" diye adlandıran, bölümde... Fransız kültürüne
hayran Paşa ile Doktor Ragıp'ın, Hasta Çocuk ile çatıştığını görürüz. Peyami Safa'nın diğer
romanlarında ağırlığını daha kuvvetli hissettiren fikri/ideolojik İçerik, bu romanında da ve
özellikle Doktor Ragıp'ın şahsiyeti etrafında bulunsa da önemli bir rol oynamaz. Bu
konuda; Paşa'nın ittihatçılığa düşmanlığı, Fransız kültürüne hayranlığı ve Doktor Ragıp'ın
ona katılışı söylenebilir.
"Ben, Nüzhet'in yanında oturuyordum ve basit mevzuular içinde konuşulan şeyleri
dinlemiyor, söze karışmıyordum.
Bir aralık ismimin geçtiğini duydum ve başımı kaldırdım. Ragıp Bey bana
bakıyordu:
- Siz ne fikirdesiniz, efendim? dedi.:
Konuşulan şeyi dinlemediğimi bildiren bir hayret gösterdim. Paşa anlattı:
- Ragıp Bey diyorlar ki, İstanbul'da, gece yardan, üçer beşer kişi, ellerinde birer
kova siyah boyalarla sokakları dolaşıyorlarmış ve nerede bir Fransızca ibare görürlerse
derhal siyahla kapatıyorlarmış. Sen ne dersin? Atamanlara yaranacağız diye kırk yıldır
öğrendiğimiz lisanı bize unutturamazlar ya!
Mevzuyu beğendim. Kime yaranmak olursa olsun, güzel Türkçe dururken, sokak
levhalarına, tabelalara Fransızca ibareler yazılmasına aleyhtar olduğumu söyledim. Paşa
ve doktor, basit kozmopolit fikirleriyle bana hücum etmeye başladılar. Paşa, Fransızlara
sevgisini içtimaî bir akide seviyesine çıkarmak için nafile yoruluyor. Fransa'nın bizim
kültürümüz üstündeki tesirlerine dair alelade Tanzimat fikirlerini sıralıyordu. Doktorun
samimi olup olmadığını bilmiyordum, fakat onun bütün delili, Türkçe'nin kifayetsizliğini
iddiadan ileri geçmiyordu. 'Reçetelerimizi bile Fransızca yazıyoruz diyordu"
Aşk Temi:
Romanda Hasta Çocuk, Nüzhet ve Doktor Ragıp arasında üçlü bir aşk ilişkisi
vardır. Hasta Çocuk'un Nüzhet'e olan aşkını söylediği sözlerden ve düşüncelerden, Doktor
Rağıp'ın da Nüzhet ile evlenmek istemesinden bir fikre varabiliriz. Nüzhet'in ise,
başlangıçta hislerinin Hasta Çocuk'tan yana olduğunu düşünürüz. Çünkü, Hasta Çocuk ile
Nüzhet'in köşkte yalnız kaldığı bir gecede Nüzhet, Hasta Çocuk'un kendisini öpmesine
karşı çıkmaz hatta kendi de bu harekete karşılık verir. Ancak, romanın sonlarında Doktor
Rağıp'ın evlenme teklifini kabul eder ve onunla evlenir.
Daha önce de söylediğimiz gibi Peyami Safa'nın romanlarında hep üçlü bir aşk
ilişkisi ele alınır ki Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda da Hasta Çocuk-Nüzhet ve Doktor
Ragıp bunun bir örneğidir. Ancak, romanın "ben" anlatıcı tarafından anlatılmış olması
nedeniyle biz bu üçlü aşk olayını sadece Hasta Çocuk'un anlattığı kadarıyla biliriz. Ne
Nüzhet'in duyguları ne de Doktor Rağıp'ın duygularını tam olarak öğrenemeyiz.
Peyami Safa'nın çok genç yaşında başından geçmiş ve üzerinde derin izler
bırakmış bir aşk olayından etkilendiğini düşünen Berna Moran, sonradan romanlarının
kişilerinde ve bunlar arasındaki ilişkiler yapısında, bu olayın belirleyici rol oynadığını
düşünür.
5. KİŞİLER VE KİŞİLEŞTİRME
Aslî Kişiler: Hasta Çocuk, Nüzhet
Talî Kişiler: Doktor Ragıp, Paşa, Hasta Çocuk'un Annesi, Yenge
Epizotik Figürler: Nurefşan, Doktor Mithat Bey
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu olayların, intihaların duygu ve düşüncelerin
kahramanın ağzından anlatıldığı bir "ben" romanıdır. Roman, adı belirtilmeyen tek şahıs
üzerine kurulmuştur. Nüzhet, Doktor Ragıp ve romanın diğer şahıslan ikinci planda ve
silik olarak bırakılmıştır.
"İşte Peyâmi Safa Bey'in romanının, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun iki
kahramanı: Istırap çeken insan ve onun talihinin bir ucunda sessiz, hareketsiz bekleyen
mukadderatı. Bu iki kahramanın haricinde her şey ve herkes ihmal edilmiştir: Paşa,
Nüzhet, Doktor, hatta hastanın annesi... Doktorlar, doktora ihtiyacı olduğu için; arkadaş,
lazım olduğu için; anne, anne lazım olduğu için mevcuttur.
İsterseniz bu çerçeveleri içinizden, kendinizden doldurun, isterseniz olduğu gibi
kabul edin. Vak'a, ötesine berisine birtakım ihmaller serpilmiş bir yoldur ki, hastanede
biter"2
Karı-koca
Uzaktan
Akraba
Baba - Kız
Aşk
Nüzhet
Uzaktan
akraba
Çatışma
Çatışma
Yenge
Hasta
çocuk
Ana - Oğul
Hasta
Çocuğun
Annesi
Doktor
Ragıp
PAŞA
HASTA ÇOCUK:
"Bir kelimeyle o, yaşının çocuğu değil, acının ve talihin adamı yani sadece hastadır
".3
Romanın baş kişisi olan Hasta Çocuk'un isminden romanda bahsedilmez. Romanın
ilgi çekici yanlarından biri olan bu durumla ilgili İsmail Habib şunları söyler: "Bütün
edebiyatımızda kahramanın adı olmayan ilk roman budur sanırım. Niye öyle? Çünkü,
romanın kahramanı müellifin kendisidir; kendi adını zikretse romana uymayacak, başka
bir ad taksa hakikatten ayrılmış olacak; öyle ise en iyesi kahramanı adsız bırakmaktır."4
Hasta Çocuk, 15 yaşındadır. 8 yaşından beri dizindeki meçhul hastalıkla uğraşır.
Dizinden iki defa ameliyat olan çocuk, bir üçüncüsüne de hazırlanmaktadır. Bu hastalık
onda derin bir ukde yaratmıştır. O, dışının perişanlığını içinin derinliği ile kapatmaya
çalışır. Çok acı çektiği, kültürlü ve felsefi düşünce tarzına aşina olduğu için 40-50 yaşın
tecrübesine sahiptir.
"Yatağa girerken, her büyük felaketimde olduğu gibi, kendimi birkaç yaş birden
büyümüş hissettim. Kırkını geçmiş insanların tecrübelerine sahip olduğuma inanıyordum,
fakat hala Nüzhet'e aşık olduğumu kendime itiraf edemeyecek kadar çocuktum."
"Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun
oynamıştım..."
Bu dış görünüş ile deruni hayat tezadı Peyami Safa'nın birçok romanında değişik
şekillerde ele alınmıştır. Hasta Çocuk, bu mahrumlukla kıvranırken, yazar onun karşısına
tam zıddı bir tip çıkartın Doktor Ragıp, Doktor Ragıp tipiyle, hasta gencin trajedisi daha
belirginlik kazanır:
Romanda dikkati çeken bir durum vardır ki bu da; hasta gencin dış görünüşünün
ihmal edilmesidir. Duygu ve düşünceleri teferruatlı bir şekilde anlatılan gencin, dış
görünüşüne ait hiçbir bilgiyi öğrenemeyiz. Onun hakkında, bildiğimiz tek şey dizindeki
rahatsızlıktır. Oysa, Doktor Ragıp'ta, durum tam tersidir. Gerçi bu durumun sebebi
olarak; romanın Hasta Çocuk'un ağzından anlatılmış olması da gösterilebilir. Romanda
çocuğun ruh haliyle ilgili olarak keder, ölüm, yalnızlık gibi konularda düşüncelerin ileri
sürüldüğünü görürüz. Hasta Çocuk, bir yanda kederin diğer yandan da ümit ışığının
peşindedir.
"Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için yeni bir
sevinç başlıyor. Istırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin hasılı zarbı: sevinç!"
Aynı düşünce seviyesi ölüm konusunda da karşımıza çıkar:
"Ölüm, hayatın bütün neşe, şarkı, kahkaha ve çılgınlıklarım alıp götürüyordu."
Ölümle birlikte kahramanımıza yalnızlık duygusu da hakimdir. Hasta Çocuk,
hastanede muayene sırası beklerken kendisi gibi genç ve çocuk hastaları görür. Fakat
hepsinin yanlarında bir büyüğü vardır. Ancak ona göre, "Bu hastalar kan akrabalığından
daha yakındır birbirlerine, çünkü onları acı ve korku birleştirmiştir." Kendisi de onların
içindedir. Ancak o hep yalnızdır. Annesinin yanındayken, Paşa ile veya Nüzhet ile
olduğunda bile yalnızdır. Çünkü, "İnsanlar başkalarının beden hastalıklarını anlıyorlar da
ruhunu anlamıyorlardır".
Peyami Safa'da "yalnızlık" sabit bir fikirdir. Safa, hayranı olduğu Fransız Filozof
Pascal'ın
"Nous mourons tout seul" (Yapayalnız ölürüz) sözünün sık sık; tekrarlar.5
Kahramanımız yalana karsı da çok duyarlıdır. Romanın III. bölümünde yer alan
"Nüzhet Bana Yalan Söyledi" kısmında:
"... Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bîr yalan söylendiği zaman
insanların, değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey
isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp
havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır hatta yıldızlar düşüp
gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan...
Nüzhet bana yalan söyledi.
"Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir"
Romanın kahramanı 15 yaşında olmasına rağmen çok kültürlüdür. Çocuk,
Shakespeare, Goethe ve Tevfik Fikret okumuştur. Küçük yaştan başlayarak kendi kendini
eğiten insanlara:
"oto didaktik" insan denir. Peyami Safa da çok küçük yaşlardan itibaren kitaplar
okumuş-, kendi kendini geliştirmiştir. Hasta Çocuk da tıpkı onun gibidir:
"Bir iki ay evvel okuduğum "Hamlet" in mezarlık sahnesini hatırladım. Orada?
kralın soytarısı "Yorik1 in kafatasını eline alan Prensin sözlerini, bir musiki parçası gibi
içimden mırıldandım."
"Ve bana Goethe'nin bir safsatasını telkine çalıştı: "Az ümit edip çok elde etmek
hayatın hakiki sırrıdır."
Çocuk, kendince Goethe'nin sözünü 'safsata* olarak değerlendirir. Bu
değerlendirmesi aynı zamanda onun tenkit yönünün var olduğunu da gösterir.
"O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı;- ümitsiz anlarımda
bu mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı;
onların bu şairane tasallutu, herhangi bir mürahikin iptidai "santimantalite" sinden ziyade,
hakiki ıstıraplarla dolu bir ruhi zemin bulabilmelerindendi...
O mısralar gene kendi içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:
"Hep samtü raşe saklı bu vadii muzlimin
Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemin
Hep samtü raşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler Bir mahşeri cünun gibi pür-cuşu
bihaber"
Yine kahramanımızın çok okuduğunu ve kültürünü nereden sağladığını, Paşa ve
Nüzhet için getirdiği kitaplardan anlayabiliriz:
"Ben ona, eğlenceli romanlar götürürdüm ve geceleri okurdum...M. Lavaredin kırk
beş parası', 'Çalgıcının seyahati" romanları onu çok güldürmüştü. 'Çalgıcıyı iki defa
okudum. Nüzhet'e edebi romanlar götürürdüm. Biz babasıyla otururken o, odasına çıkıyor
ve bunları okuyordu."
Tüm bunlara bakarak Peyami Safa'nın geniş kültürünün kahramanına aksettiğini
söylememiz mümkündür.
Ahmet Hamdi Tanpınar, "Edebiyat Üzerine Makaleler" adlı kitabında hasta çocuğu
şöyle değerlendirir: "On beş yaşında küçük bir adam, size etinin ve ruhunun acılarım
anlatıyor. Ağır başlı, lisanına ve olgun bir yaşta ancak tabii görülebilecek düşünce tarzına
taaccüp etmemelidir. Bu çocuk ruhu, ilk ve esas terbiyeyi zaruret ve hastalık gibi iki
keskin ve acı tecrübeden almıştır, ölümün yıllarca küçücük uzviyetinin etrafında insafsız
bir ısrarla dolaştığım, nihayet ayıklanmaz bağlarla ona yapıştığım görmüş, hastane
koridorlarında nöbet beklemiş, beyaz duvarlarına ilaç ve yara kokusu sinmiş çıplak
odalarda, sakat ve alil bir vücudu sürükleyen hazin bir istikbal düşüncesinin /. üstüne
kapanmış, sevilen bir annenin üzüldüğünü görmemek içim. acılarını saklamayı,, hatta
onlar-., dan yabancı Bir şey gibi kayıtsız-ve ehemmiyetsiz bahsetmeyi öğrenmiştir. Bir
kelimeyle o, yaşının çocuğu değil, acının ve talihin adamı yani sadece hastadır."6
NÜZHET:
Nüzhet, neşe, eğlence, sevinç, ve ferahlık anlamlarına gelir. Nüzhet'in karakteri,
de tamamıyla isminin manasıyla benzerlik gösterir. Bu bakımdan yazarın isim
sembolizasyonundan yararlandığı söylenebilir.
Varlıklı bir ailenin. 19 yaşındaki tek evladıdır. Bu nedenle şımartılmış ve
çocukluktan hala kurtulamamış bir yapıya sahiptir. Romanda Nüzhet'in fiziksel
özelliklerine: de yer verilir. Nüzhet, -ela gözlü ve kumral saçlıdır. Ancak, bu özellikleriyle
ön planda çıkmaz.
Nüzhet,. Doktor Ragıp ile kendisinin evlendirilmek istendiğini Hasta Çocuk'a
anlatırken:
"Biliyor musun? diyordu, bunlar hoşuma gidiyor... Evin içinde büyük bir mesele...
Herkes bunu... Yani beni düşünüyor. Boyum, poşum, kaşım, gözüm... Onun tahsili,
parası, güzelliği... Bir sürü mukayeseleri Ben hep gülüyorum.. Annem, bana kızıyor"
Bu sözlerinden, Nüzhet'in henüz olgun bir genç kız olmadığını, hayatla ve herkes
ile dalga geçtiğini anlıyoruz.
Yine, Nüzhet' in Berlin'e gitmek istemesini söyledikten sonra Hasta Çocuk'un
bunun sebebini sorması ve Nüzhet' in "... Çünkü ben coğrafya bilmem. Kolayca hatıra
gelen memleket ismi Berlin." sözleri, Nüzhet' in bazı bilgilerden eksik kaldığını gösterir.
Kahramanın Nüzhet ile ilgili düşünceleri ve söyledikleri de Nüzhet' in kişiliğini bize
daha iyi açıklar:.
"Ben Nüzhet1
in kahkahalarından ürkerim, bu, bir silahtır ki Nüzhet onu
başkalarının zaafları üzerine merhametsizce boşaltır. Ağzından bu kısa, kesik ses
parçasının dışarıya sıçrayışı kendisi için o kadar gayri ihtiyaridir ki infilaktan sonra o da
her zaman şaşırır, bazen utanır ve nadir olarak da açtığı yaraya acır.
Nüzhet1 in birçok heyecanları otomatiktir." (s. 25-26)
"... Nüzhet de yanımızda çok durmadı, bîr sıçrayışta balkona çıktı. Bu, onun
huylarından birisidir. Herhangi bir vaziyette ekseriya iki dakikadan fazla durmaz ve
kaçar."
Nüzhet, köşkte herkesin uyuduğu bir zamanda Hasta Çocuk'un odasına gidebilecek
kadar da cesurdur:
"Ayol. Nedir bu hayret? Bir kaçamak yapıp geldim-. Uyuyamadım.
Korkma herkes uyuyor!-. Periler bile duymadı geldiğimi-."
Nüzhet, roman kahramanını "çocuk" olarak gördüğünü birkaç yerde açıkça ifade
eder: "Sen sahi benden dört yaş küçüksün. Ve çocuksun..." , "Ah!S Koca çocuk!"
DOKTOR RAGIP: (İstekli, İsteyen, Rağbet Eden)
Dr. Ragıp 35 yaşındadır. Roman kahramanı kendisine rakip olduğu için her an alıcı
gözle Dr. Ragıp'a bakmaktadır. İşte romandaki ayrıntılı bir Dr. Ragıp tasviri:
"Uzun boy. Seyrek, ince ve sarı saçlar. Etlerinin her parçası aynı pembelikte,
sıhhatli bir baş. Daima gülmeye alışmış ve ciddi halinde bile gülümseyen bir ağız. Ameli
ve harici bir zekanın daralttığı muzip, derinliksiz, kıvrak mavi gözler. İçinde -bana baktığı
zaman- gurur, müsamaha, şefkat ve yukarıdan aşağıya inen bir takdir. Kenarları biraz
yayvan enli bir İslav burnu. Az kımıldayan bir vücut, dik duruş, gözlerin sinirsiz ve ölçülü
bakışı. Mutedil bir zarafet. Bütün şahsiyette bir itidal, gayelere hendesi bir gidiş, sathi bir
ahenk: Doktor Ragıp."
"Mevzulara sükunetle girerek konuşuyor. Sesi hafifçe titrek. Her sözünde ölçü
hakim: Rakam, mesafe, çizgi, harita, sayı.
- Efendim, bu trenler yirmi kilometre bile gidemez.
Yahut:
Merkezi Erenköy olmak üzere bir daire çiziniz, Alemdağı ile Kadıköy arasındaki
kutrun üstünde...
- Zavallı adamcağız günde otuz beş kere karısını düşünür, haftada onun iki defa
gülümsediğinî görmez."
Doktor Ragıp, dış görünüşünün yanında, iç dünyası, basit bir gençtir. Köşke
yemeğe geldiği, zaman çocuk ve Paşa'nın çatışmasına da yol açan fikirlerinden bu
basitliği anlayabiliriz. Çocuk hem hayranlıkla hem de kıskançlık duygulan ile Dr. Ragıp'a
bakar. Ancak onu eleştirmekten de çekinmez.
Paşa, Hasta Çocuk'a Dr. Ragıp ile ilgili fikrini sorduğunda; "Kurnaz bir adam.
Hilekar demeyeceğim, aleyhinde bulunmak istemem, fakat basit bir insan."
"... Nüzhet'in birçok arzuları vardır ki o adam anlayamaz."
Orhan Okay, "Sanat ve Edebiyat Yazılan" adlı kitabında- "Peyami Safa'nın diğer
romanlarında ağırlığım daha kuvvetle hissettiren fikri/ideolojik muhteva, bu rokanda da
ve bilhassa Doktor Ragıp'ın şahsiyeti etrafında bulunursa da mühim bir rol oynamaz."7
görüşüyle Doktor Ragıp'ın şahsiyetinin farklı yönlerden genişletilebileceğini belirtmiştir.
PAŞA:
Kahramanın uzaktan bir akrabası ve Nüzhet'in babasıdır. Altmış yaşını geçen Paşa,
Erenköy'de bir köşkte oturur.
"Paşa benim uzak akrabalarımdandı ve beni çok severdi. Dört beş yaşımda iken
bile benimle saatlerce konuştuğunu hatırlarım. Bir mütekaidin münzevi hayatını dolduran
küçük... şeyler arasında ben de ehemmiyet kazanmıştım."
Romanın başında Paşa ile çocuğun arası çok iyidir. Hasta Çocuk, köşkte kaldığı
zamanlarda Paşa'ya kitap okur. Paşa, çocuğun düşünceleri de önem verir. Dr. Ragıp,
Nüzhet'i istediğinde çocuğun fikrini sorar. Romanın sonlarında Paşa ile çocuğun arası
bozulur. Dr. Ragıp'ın yemeğe geldiği bir akşam, Fransız dilinin kullanımı ile ilgili bir
tartışma çıkar. Çocuk, Paşa ve Dr. Ragıp'a ters düşen fikirlerini açıklar. Bu tartışma
Paşa'nın bir anda hislerini değiştirir ve çocuğa karşı cephe almasına neden olur.
Paşa, gençliğinde Paris'te bulunmuş olmasının da etkisiyle tam bir Paris hayranıdır.
Doktor Ragıp' tan, İstanbul'da bazı kişilerin gece yarısı sokaklardaki Fransızca ibareleri
boyalarla kapattığını öğrenmesi üzerine Paşa, çocuğun bu. konu ile ilgili fikrini sorar.
Çocuk,. Paşa'nın, kendisine.... tamamen zıt fikirlerden hoşlanmaz:
"Mevzuyu beğendim. Kime yaranmak olursa olsun, güzel Türkçe dururken, sokak
levhalarına, tabelalara Fransızca ibareler yazılmasına aleyhtar olduğumusöyledim."
Paşa'nın en belirgin: özelliklerinden biri de, kızı Nüzhet'te de var olan,
kahkahalarıdır:
".....her insanı içimizde yaşatan bir ayırıcı alamet varsa, Paşa'yı da bana
hatırlatan, içimde yaşatan bu gevrek ve bol kahkahalarıydı."
Romanda kahramanımız vasıtasıyla, Paşa'nın siyasi ve ideolojik fikirlerini de
öğreniriz:
"Paşa, Fransız dostu ve Alman aleyhtarı, ittihatçılara düşmandı. Hep 'Sabah1 okur,
muhalif fıkranın muvaffakiyetlerini arardı."
YENGE: (Paşa'nın Karısı)
Üzerinde durulmayan kişilerden biridir. Romandaki en büyük etkinliği kızı Nüzhet'i
Dr. Ragıp ile evlendirmek istemesidir. Nüzhet ile Hasta Çocuğun yakınlaşmalarını
önlemek için de kızına, çocuğun hastalığının bulaşıcı olduğunu söyler. Yengesinin bu
davranışları, çocuğu çok etkiler ve köşkten ayrılmak ister.
KAHRAMANIN ANNESİ:
Fiziksel ve ruhsal yönden romanda ön planda olmayan bir kişidir. Ancak
kahraman, annesinin hasta olduğunu bildiği ve ona irmekten çekindiği için hastalığı
hakkında ona bilgi vermekten kaçınır.
"Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur." ['Bazı Kederlerin
Riyaziyesi' adlı bölümden,]
Kahraman, annesinden: "Kendisine zaafımdan ziyade metanetimi gösterdiğim
kadın..." diye bahseder,
NUREFŞAN:
Köşkün hizmetçisidir. Nüzhet'in Ragıp ile evleneceğini çocuğa söyler ve Nüzhet'in
yalanını ortaya çıkarır. Kendisi de tıpkı çocuk gibi Nüzhet'in Dr. Ragıp ile evlenmesini
istemez:.
"Ben bu evlenmeyi hiç istemiyorum. Paşa efendi de hiç istemiyor ama, yengeniz
istiyor."
MİTHAT BEY:
Hasta genç ile ilgilenen ona yardım eden bir doktordur. Epizot kişilerden biridir.
6.ZAMAN VE MEKAN
a) ZAMAN
Romanda anlatılanlar 1915 yılında geçer. Çocuğun, romanın sonunda defterine
kaydettiği "5 Teşrinievvel 1915" (s. 127) tarihinden bunu açıkça görüyoruz. Ayrıca,
Doktor Mithat'ın, çocuğa "Harp bitince güzel bir takma bacak yaptırırsınız" (s. 100) sözü
ile, çocuğun "Harp tebliğlerinde yaralı sayılarını okurken, hep kanlı maceraları benimkine
benzeyen binlerce insanları düşünüyorum" (s. 102-103) monologu, aynı döneme işaret
eder.
Görüldüğü gibi romanın vak'a zamanının eksenini 1915 senesi teşkil etmektedir.
1915 senesi, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı'nın en acılı ve en buhranlı dönemi olarak
bilinir. Ancak, romanda bu dönemin karakteristik hadiselerine pek yer verilmemiştir.
Kenar mahallelere hakim olan sefalet manzaraları ile hastahanelerdeki insanların acılı
hali, bu döneme işaret etse de, romancının maksadı, bu manzaralarla devrin genel
panoramasını çizmek veya anlatmak değil, çocuğun çevresini tanıtmaktır.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanının zaman tablosu, yapılan iki geriye dönüşle
şekillenir. Yapılan geriye dönüşle kahramanın vak'ayı yaşadığı anlardaki hali, ferdi
geçmişi ve anlatma zamanına ait bazı dikkatleri tanıtılır. Bu üç ayrı zaman diliminde
ağırlık, vak'anın yaşandığı dönem üzerinde toplanmaktadır. Bü dönemdeki bazı
hadiselerin çocuk tarafından idrak edilemediği görülür. Dolayısıyla eserin kaleme alındığı
zamanlarda bu durum sezilip dile getirilmiştir. Bu durum aynı zamanda anlatıcı da olan
kahramanın gelişmesini de gösterir.
"Bunu hep sonraları, aylardan ve nice yıllardan sonra, bugün iyice anlıyorum." (s.
27)
Yukarıdaki ifade, kahramandaki gelişimi gösteriyor. Kahramanımız, eserde hem
vak'ayı yaşayan, hem de değerlendirerek anlatan insan durumundadır.
Romanda iki geriye dönüş vardır. Birinci geriye dönüş, anlatma zamanından
(1927), vak'a zamanına (1915) kadar uzanır. Aslında bu geriye dönüşlerin anlamını
geriye bakış olarak da değerlendirebiliriz. Çünkü, burada geçerli olan, çocuğun
1915'lerdeki halinin görülmesidir. Yapılan geriye dönüşlerin sonucunda okuyucu, çocuğun
yedi senedir (S. 7) aynı rahatsızlığı çektiğini öğrendiği gibi, Paşa'nın siyasi ve sosyal
yönlerini yakından tanıma imkanına kavuşur, (s. 50-51)
Romanda vak'a ile zaman grafiği arasında büyük bir uyum vardır. Romanda rahat
bir seyirle başlayan olaylar, daha sonra gittikçe artan bir tempoda gelişir ve tekrar rahat
bir seyirle sonuçlanır.
Romanı zaman bakımından üç kümeye ayıracak olursak; ilk iki küme (I-IV/5),
yaklaşık olarak romanın üçte ikisini teşkil etmektedir. (44 bölümden 28'i), Bu iki küme,
toplam dört günlük olayları içine almaktadır. Birinci küme (1-111/3) bir buçuk, ikinci
küme (III/4-IV/5) iki buçuk günlüktür. Üçüncü küme (1V/6-VI/7) diğer iki kümeye
kıyasla farklı bir durum arz etmektedir. Bu kümenin ilk bölümü (İV/6), bir günlüktür.
Takip eden "Korkunç Yarın" (İV/7) bölümünde, zaman tayinine gidilmeden köşkte "bir kaç
gece" kalındığı söylenir. Geriye kalan bölümlerde zaman tamamıyla belirsizleşir ve
herhangi bir vak'aya dayanmaksızın üç aydan fazla bir zamanın geride kaldığı görülür
(İV/7). Bu tabloya bakarak Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun vak'a temposuyla zaman
grafiği arasında mükemmel bir uyumun bulunduğu söylenebilir. Ayrıca, zaman grafiğinin
ölçülebilenden ölçülemeyene doğru gittiği görülür. Romanın sonlarında zaman adeta
durur.
"Zaman yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor,
birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar." (s. 109)
Sonuç olarak zaman unsuru, hem atmosfer temini sağlamak, hem de çocuğun
psikolojisine açıklık getirmek yönünden başarılı bir şekilde kullanılır.
Romanda anlatılanların ne zaman yazıldığını yani anlatma zamanını, tefrikanın
"Son Safha"sında geçen "Aradan on iki sene geçti." (106) sözünden çıkarıyoruz kî bu da,
1927 senesine denk gelir.
b) MEKAN
Romanda vak'a üç ayrı mekanda cereyan eder. Bunlardan biri hastahane, diğerleri
çocuğun kenar mahallerin birinde bulunan evi ile, Erenköy'deki köşktür. Her üç mekan da
çocuğun bakış açısından anlatılır. Bu anlatımlarda mekanlar, çocuğun içinde bulunduğu
ruh durumuna göre mana ve önem kazanır. Temelde, izlenimci (empresyonist) karakter
taşıyan bu yöntemle, dış tasvirden ziyade dış çevreyi vasıta kılıp çocuğun ruh hali
verilmek istenir.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Romanı, hastahanenin kapalı dünyasını tanıtan
cümlelerle başlar. Hastahane tanıtılırken (a), (o) ve -özellikle yankı gücü yüksek- (u)
vokallerinin ağırlık kazandığı cümleler kullanılır. Bu cümlelerle, okuyucunun şuurunda
soğuk ve ürpertici bir hastahane imajı yaratılır. Ayrıca "koridor" kelimesinin yerine
"dehliz" kelimesinin tercih edilmesi de hayli anlamlıdır.
Bunu takiben tanıtılan insan manzaraları, hastahanenin soğuk atmosferine aynı
zamanda trajik bir boyut kazandırır:
"Sıralarda hiç düz oturan yok. Hastalar sarılı bir kol ve bacağın bozduğu muvazene
ile, hep, amutları kırılmış yamru yumru duruyorlar ve büyükler küçüklere doğru
eğilmişlerdir.
Başının her tarafı sargılarla kaplı yalnız bir yanağı ve bir gözü dışarıda kalmış
küçük bir kız çocuğu, ağzını oynatamadığı için, babasına elleriyle işaretler yapıyor;
ötekilerin hepsi, alçının kaskatı uzattığı bir bacakla, sargıların dimdik tuttuğu bir boyunla,
asılmış bir kolla, her tarafı kıskıvrak bağlanmış gibi hareketsizdirler.
Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer: Düşük başlar hafif kalkar, büyük
kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetlerine döner; herkes kendi üstünde
toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden
tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun
birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki
insanlar arasında sabretmesini, beklemesini onlar kadar bilen yoktur.
Küçükler çok benzeşirler: Korku ve acının derinleştirdîği anlayışlı gözler, yaşlarına
nispetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü
başlar, ve ümit..." (s. 6)
Kapalı mekanların çarpıcı bir şekilde anlatılması, hem okuyucunun ilgisini üzerine
çeker, hem de çocuğun bakış açısının yeni bir vaziyet kazanmasını sağlar. Hastahaneden,
dizi için yeni bir ameliyat gerektiğini öğrenerek ayrılan çocuk, bu durumun etkisinde
kalarak çevresine adeta bir "hastalık/sıhhat" zıtlığı açısından bakar. Mesela hastahane
dışındaki tabii dekordan "Bahçe. Parlak bahar güneşi. İçerinin renklerinden ve
kokusundan birdenbire ayrılan tatlı bir parlaklık, çamların yeşili ve taze bir tabiat" (s. 11)
cümleleriyle imrenerek bahseden çocuk, daha sonra, mahallesinin "köhne" manzarasıyla
kendi durumu arasında bir benzerlik kurar ve bu manzarayla adeta özdeşleşir:
"Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler.
Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğilip büğrülen bu evlerin
önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin
kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz
daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir: ve hepsi hastadır, onları seviyorum;
çünkü onlarda kendimi buluyorum: ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça
yasayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgardan sancılandıkça ne kadar
inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum." (s. 14)
Çocuk, kendi evinin sofasını tanıtırken de aynı duygu ve düşünce içindedir. O,
burayı, bir sofa olarak değil, adeta hasta bir insanın silueti gibi takdim eder:
"Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi
orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir
buruşuk ve bazen de ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa
canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle
beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile
olur." (s. 15)
Mekanın böyle sübjektif ölçüler içinde tanıtılmasındaki maksat bellidir: Öncelikle
çocuğun içinde bulunduğu ruh halini aksettirmek, dolayısıyla okuyucunun dikkatini onun
üzerine çekmek için mekan unsurundan bu şekilde istifade edilir.
Paşa'nın Erenköy'deki köşkü ve çevresi, diğer iki mekana kıyasla farklı bir özellik
arz etmektedir. Hastahane ile çocuğun çevresinde hastalık, yoksulluk ve ümitsizlik
varken; Erenköy, buralara zıt olarak refah, huzur ve güzelliğin beldesi durumundadır.
Ayrıca burası, çocuk için sıhhat vaat eden bir köşedir. Çocuk, Erenköy ve çevresine -
sağlığında hiçbir değişme olmadığı halde- farklı bir açıdan bakar. Ondaki bakış tarzını
değiştiren unsur, şüphesiz ki Nüzhet'tir. O, bir bakıma Nüzhet'i sevdiği için yeni bir
moralin sahibi olmuş ve bu moralin hazırladığı açıdan çevreye bakmıştır:
"Başımızın ucunda, ta uzaklara kadar sıralanarak ötüşen ağustosböcekleri, bütün
Erenköy'ü uzun bir ses zinciriyle çeviriyordu. Sıcak bir rüzgar. Sanki ilkbahardan yaza
geçilen mevsim çizgisinin üstündeyiz, etrafımızda gizli bir coşkunluk var." (s. 23)
Ancak çocuğun, çevreyi bu tarzda değerlendirişi, Nüzhet'le olan hissi ilişkisinin -
Doktor Ragıp dolayısıyla- sekteye uğraması üzerine tekrar değişir. Nüzhet'in, Doktor
Ragıp'a verilmek istenmesi, çocuğu, psikolojik bir çöküntüye sürükler. Bu olumsuz durum
çocuğun bakış tarzına da tesir eder ve o, daha önceden iyimser bir ruh halinin beslediği
açıdan baktığı Erenköy çevresine, bu sefer bedbin bir gözle bakar:
"Bütün bu ev, bütün bu insanlar bana yabancı geliyordu. Onları bana tanıtan
bütün alakalar, hatıralar bir anda kaybolmuştu." (s.46)
"Odaya Erenköy akşamları doluyordu. Her şeyin uzaklaştığı saat. Güneş ve renkler
çekiliyor. Odada madeni eşyanın donuk parıltısı. Her şeyde bir iç çekilişi, bir sönme, bir
hafifleme var. En katı cisimler bile eriyor ve Erenköy bayılıyor." (s. 78)
"Haziran. Öğle vakti. Erenköy yanıyor. Erenköy terliyor.
Taze ve canlı yeşilini kaybeden bütün tabiatta ilkbaharın uzaklaştığını görüyorum.
... aspirin gibi muvakkat bir ilaçtan fazla tabiata kıymet vermiyordum,
ümitsizliğimin son dereceye gelmesi biraz da bundandı." (s.82)
Görüldüğü gibi çocuk, hastahaneye ve kendi mahallesine (evine) "hastalık/sıhhat",
Erenköy çevresine ise "ümit/ümitsizlik" açısından bakmaktadır. Bunu tayin eden iki
unsur; hastalık ve Nüzhet'tir. Romanın başlarında hasta dizinin baskısı altında kalan
çocuk, daha sonra Nüzhet'e duyduğu sevgi ile söz konusu baskıdan kurtulmaya çalışır. Bu
durum, onun çevresine bakışını da yönlendirir. Ancak, Nüzhet'e duyulan sevginin
karşılıksız kalması sonucunda çocuk, tekrar hasta dizinin etkisi altında kalır ve çevresine
hayli kötümser bir gözle bakar. Üçüncü merhalede mekanın niteliği de değişir: İlk iki
merhalede (1-IV) kapalı ve açık olarak şekillenen mekan yapısı, üçüncüde tamamıyla
kapalı bir vaziyet kazanır ve hayli daralarak "oda"ya kadar iner. Çünkü çocuk, ameliyat
edilmek üzere artık Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun bir odasında bulunmaktadır. Odada
ve tek başına kalmanın getirdiği psikoloji ile o, çevresine hayli değişik bir gözle bakmakta
ve çevreyi, bir şahsiyet olarak kabul etmektedir. Çocuğun, etrafını saran duvarlar
hakkındaki şu ifadeleri, hayli anlamlı ve dikkat çekicidir:
"Yüksek, çıplak, mavi, dümdüz, dimdik duvarlar.
Gözümün hiçbir görüş köşesi yok ki içine bir duvar parçası girmesin. Hep ve yalnız
onları görüyorum. Onlardan kaçan gözlerim onlarla karşılaşıyor.
Bakıldıkça uzuyorlar, yükseliyorlar; sertleşiyor ve korkak, yumuşak bakışlarıma
kaskatı çarpıyorlar, gözlerimi ezecekler. Başım döndü.
Deniz gibi yayılıyor ve beni çevreliyorlar. Serinliklerini hissediyorum. Denizde,
çıplak vücudumu saran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum.
Hiç kımıldamıyorlar.
Bütün bu hastahanenin sessiz, hareketsiz, soğuk, bomboş anlarını onlar
doğruluyorlar.
Gözlerimi, onlardan kaçırmak için, yastığa da kapatamıyorum. Arkama
uzanacaklarını, üstüme abanacaklarını sanıyorum.
Ve onlara mütemadiyen bakıyorum. İçime serin mavilikler doluyor, ruhlarını iyice
gizleyen korkunç ve tehditkar mahluklar. Şuurları varmış gibi duruyorlar ve her an büyük
bir felaket yapmaya hazırlandıkları halde, avlarının korkusuyla eğlenmek için
maksatlarının icrasını tehir ediyormuş gibi duruyorlar, Allah gibi, kuvvetini göstermedin
kuvvetli duruyorlar.
Onlarla mücadele ederek vakit geçiriyorum, fakat onlar donmuş avuçlarıyla
zamanı da yakalıyorlar, durduruyorlar ve hayatımın serbest akışına mani oluyorlar.
Biraz yürürsem, onların bana doğru geldiklerini görerek geri çekiliyorum." (s. 111-
112)
Mekan unsurunun böyle bariz bir şekilde ön plana geçmesi, yine çocuğun
psikolojisiyle yakından ilgilidir. Daha önceleri hastalıktan tedaviyle kurtulabilme ümidi
bulunan çocuk, çevresine bu ümidin getirdiği iyimserlikle bakmıştı. Ancak daha sonraları,
iyileşmesinin ancak ameliyatla mümkün olacağını anlayan çocuk, üstelik Nüzhet'i de
kaybetmenin verdiği sıkıntı ile bir çöküntünün içine sürüklenir. Son bölümlerde mekanı
adeta mutlak bir güçle donatan işte bu duygudur.
Mekan unsurunun, çocuğun psiko-fizyolojik durumunun yansıtılması yanında,
romana ritmik bir karakter kazandırdığı da gerçektir. Çocuğun, mekanlar (ev-hastahane-
köşk) arasındaki gidiş gelişleri, eserin genel düzeninde varlığını ve tesirini hissettiren bir
ritmin doğmasına zemin hazırlar.
HASTAHANE
KÖŞK
Görüldüğü gibi çocuk, evinden hastahaneye üç gidiş-dönüş, evden köşke bir gidiş-
dönüş, köşkten hastahaneye iki gidiş-dönüş yapmıştır.
Ayrıca, romanda ara-mekan çok önemli bir yer tutar. Roman kahramanı .içinde
bulunduğu psikolojiyi, genellikle ara-mekanlarda (hastahane bahçesinde, sokakta,
denizde, koridorda) açığa vurmaktadır. Evinde, hastalığını annesinden; köşkte de
Nüzhet'ten saklamaya çalışan çocuk, ara-mekanda böyle bir ihtiyaç duymaz, hasta
olduğunu kabul eder.
7- BAKIŞ AÇISI VE ANLATICI
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, otobiyografik bir romandır. Dolayısıyla eserde, "ben
anlatıcı" yani "1. kişi ağzından anlatıcı" görülür.
Romanın başkahramanı 15 yaşında isimsiz bir çocuktur. Kahraman-anlatıcı olarak
da adlandırabileceğimiz bu çocuk, eserdeki fonksiyonu gereği hem "anlatıcı" (gözleyen)
hem de "anlatılan" (gözlenen) durumundadır. Onun görmediğini, bilmediğini, okuyucu da
görmez, bilmez. Bu özelliklerinden dolayı dar bir çerçevede kalmış otobiyografik
romanlarda, romancının yaratma hürriyeti de büyük ölçüde kısıtlanır. Yazar, tek cepheli
kalmaya mahkum olur. Nitekim yazar:
"Her romanımda kendi hayatımdan parçalar vardır. Yalnız, otobiyografik romanlar,
yaratma hürriyetimizi kısarlar. Orada biz, sayısız imkan ve ihtimallerden bazılarını tercih
hürriyetini kaybeder, bir tanesi üzerinde billurlaşmak zorunda kalırız...Size garip gelecek
fakat bana öyle geliyor ki, romanda yaşanmamış kısımlar, yaşanmışlardan daha
gerçektirler. Çünkü roman, olağanı olmuş gibi gösterme sanatıdır. Yoksa hatırattan farkı
olmazdı. Halbuki biri, yaratma; öteki, hatırlamadır." diyerek, bu tür roman yazmanın
zorluğunu belirtmiştir.
Anlatan ve anlatılanın aynı kişi olması mesafe (distance) problemini de ortaya
çıkarır. Okuyucu, yazar île anlatıcı arasındaki mesafenin iyi ayarlanamadığını sezdiği
andan itibaren roman, inandırıcılığını kaybeder ve okuyucunun, anlatıcının bakış açısına
olan güveni sarsılır. Bu bakımdan, otobiyografik romanlarda seçilen anlatıcı yaşına, bilgi
ve görgüsüne uygun pozisyonda okuyucunun karşısına çıkmalıdır. Çünkü; metnin yapısı
ve üslubu üzerinde; kahraman-anlatıcının kültür seviyesi, mizacı, içinde bulunduğu
sosyolojik ve psikolojik şartlar tesirli olacaktır.
Romanın anlatıcısı, daha önce de belirttiğimiz gibi 15 yaşında bir çocuktur. Yani
romana "tekil bakış açısı" hakimdir. Fakat, romana hakim olan bakış açısının, 15 yaşında
bir çocuğa ait olduğunu kabul etmek son derece zordur. Çünkü bu çocuk, yaşının çok
üzerinde bir sezgiye ve hadiselere yaklaşım tarzına sahiptir. Örneğin bir akşam yemeği
sırasında, Doktor Ragıp ve Paşa ile sıkı bir münakaşaya giren çocuğun şu sözleri bu
düşüncemizi açıkça desteklemektedir:
"...Münakaşa tehlikeli bir şiddet aldı. Paşa'nın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Boğazına
sıkıştırdığı havluyu boliatıyor ve bastırıyordu. Ben de rengimi kaybetmiş olacaktım.
Kadınların gözlerinde korkunun ve endişenin kamaşmaları vardı. Birdenbire
susmayı tercih ettim. Paşa yüzeysel zaferini teyit edercesine yukarıdan atıp tutuyordu.
Beni susturan şey nefretimdi. En basit toplumsal davaları anlamayacak kadar
yabancı tesirler altında şahsiyetlerini kaybeden bu insanlarla münakaşaya mecbur
olmanın küçüklüğünden muzdariptim. Türkiye'de yabancı mekteplerin kuvvetli silindirleri
altında yamyassı olan bu kafaların kesilmesinden başka bir çare görmüyordum. Yabancı
mekteplerini işgal suretiyle manevi kapitülasyonları kaldırdığı için hükümeti
beğeniyordum..."(s. 80-81)
Bu konuda Berna Moran, otobiyografik anlatım tekniğinde bir "anlatan ben"in, bir
de "anlatılan ben"in bulunduğunu söyler. Peyami Safa'nın yaklaşık 28 yaşındayken
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu yazdığı düşünülürse, "anlatan ben" yani Peyami Safa 28
yaşında, "anlatılan ben" yani Hasta Çocuk ise 15 yaşındadır. İki ben arasında 12 yaş
kadar bir farkın bulunması, iki "ben"i birbirinden ayırır. "Anlatan ben", geçmişi 12 yıllık bir
zaman artışıyla anlatır. Bu nedenle de biz Hasta Çocuk'un bazı düşünce ve davranışlarını
yaşından olgun buluruz. Aslında bu olgunluk Hasta Çocuk'un değil, Peyami Safa'nın bilgi
birikimidir.
Türk romanında ilk defa, şuurlu olarak, romancının değil roman
kahramanının veya anlatıcının müşahedelerini esas alan Peyami Safa, bu romanın
yazılışından çok sonra kendisiyle yapılan bir röportajda bu meseleye verdiği önemi şöyle
dile getirmiştir:
"Bir meşhur Amerikan yazarının romanı bakkal dükkanının tasviri başlar. Burada
dükkanın görünüşü, romanın şahıslarından biri olmayan romancının gözüne göredir.
Oysaki bir bakkal dükkanındaki eşya oraya giren roman şahıslardan her birinin maksadına
göre, mesleğine göre, mizacına göre değişir. Telefon etmek için o dükkana giren adamın
gördüğü eşya, sar dalya almak için girenin gördüklerinden ve görüş tarzlarından başkadır.
Oraya bir katil aramak için giren bir polisle, dükkanı kiralamak için giren bir müşterinin
görüşleri başkadır. Harici gelişmiş bir adamla, dalgın ve içine kapanık bir adamın görüşleri
başkadır. Roman bu farkları belirttiği zaman canlı ve doğrudur. Bu farkları ortadan
kaldırıp her müşahede ve tasvirde romancının görüşünü bize veren esir, sahte ve
cansızdır. Romanda objektifliğin hudutları yok değildir. Fakat en realist dünya romancısı
bile bu objektif kalma imkanlarının pek azmi denemiş ve daha fazlasına gidememiştir."
Romanın "Zavallı Yorik" (111/1) kısmında, romanın pek çok yerinde olduğu gibi, Peyami
Safa'nın yukarıda söylediği kaideyi uyguladığını görürüz. Anlatıcı (Hasta Çocuk), tıp
fakültesinde doktorla beraber teşrihhaneyi dolaşmaktadır. Doktor, ona masaların
üzerindeki insan kadavralarını gösterir, bir taraftan da konuşur. Hasta Çocuk, gördüğü bir
ölüyü tasvir ettikten sonra şunları düşünür:
"Yüzünde de şiddetli nefret ve azap: Hala yaşıyormuş gibi hala içinde büyük
duygular varmış gibi... Doktor, bu taze bir kadavra, yeni gelmiş dedi. Taze ve kadavra
kelimelerinin garip tezadı beni ürpertti." (s. 39).
Daha sonra doktor, cesedin teşrih için iyi bir kadavra olduğunu, yağsız ve yavan
olduğu için teşrih bıçağını yormayacağını söyler. Hastanın zihni bu arada çok gerilere
gitmiş, Hamlet'in mezarlık sahnesini hatırlamıştır. Artık doktorun konuşmaları ile hastanın
düşünceleri birbirine karışmıştır.
Görüldüğü gibi bu parçalarda iki insanın ölüye bakış açıları birbirinden çok farklıdır.
Doktor, mesleğinden gelen bir alışkanlıkla, kadavraları, birbirinden ayırmaksızın, sadece
anatomi dersi için bir malzeme olarak görmektedir. Hasta ise; onun bir zaman insan
olduğunu düşünerek kendi varlığı ile benzerliği kurmuştur.
8-ANLATIM TEKNİKLERİ
Daha önceden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun otobiyografik anlatım tekniğiyle
yazılmış başarılı bir roman olduğunu söylemiştik. Özellikle, Hasta Çocuk'un geçirdiği
hastalık ile Peyami Safa'nın küçük yaşta geçirdiği hastalığın benzerlik göstermesi ve
yazarın birçok romanında da karşımıza çıkan üçlü aşk ilişkisinin Peyami Safa'nın
gençliğinde yaşadığı bir olaydan etkilenerek kaleme aldığı düşüncesi, Dokuzuncu Hariciye
Koğuşu'nda yer alan otobiyografik anlatım tekniği özellikleridir.
Romanda başarılı bir şekilde kullanımıyla dikkat çeken bilinç akışı tekniği de çok
önemlidir. Bilinç akışı, çağdaş psikolojik romanların önemli özelliklerinden biridir.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda, kahramanın iç dünyasındaki bu çok yönlü akış, basit
veya karmaşık olarak sık sık görülür:
"Dikkatim her vakit ki gibi ikiye ayrıldı: Bir taraftan, dizimdeki sargının açılmasına,
öte taraftan ellerini yıkayan operatöre bakıyordum." (s. 8)
"Aletlerle hırpalanana dizimdeki bir zonklama, fakat temiz ve yeni sargıların
verdiği rahatlık, pansumandan kurtulmuş olma sevinci, operatörün müthiş kararı, yakın
istikbalime karşı duyduğum merak, derhal birçok tahminlere kalkışan endişeli zekamın
faaliyeti gibi ruhumu birkaç parçaya bölen duygular, düşünceler arasında karanlık dehlize
çıkışım." (s. 11)
"Paşa'nın ağır ve yeknesak sesi, kendisine ayırdığım küçük dikkati yormuyor,
içimdeki hayallerin serbest uyanışını bozmuyordu. Daha pek küçük yaştan beri,
karşımdakini dinlediğim halde içimden başka şeyler düşünmeyi, zihnimi iki dikkatle
çalıştırmayı öğrenmiştim."
(s. 19)
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi bilinç akışı, kahramanın da farkında olduğu,
şuurlu bir tavırdır. Kendi kendisini kontrol etmekte, hatta kazanılmış bir alışkınlıkla bilinç
akışını kendisi hazırlamaktadır:
Peyami Safa, bu bilinç akışı tekniğini, diğer romanlarında olduğu gibi burada da*
daha ustalıkla, uyku ile uyanıklık arasında, şuurun yarı uyanması veya uykuya dalması
anlarında ifade edecektir. "Uyku ile uyanıklık arasındaki hayallerim içinde sendeleyen
mantığım" (s. 30) sözü bize bu konuyla ilgili ipucu verir. Bu cümlenin geçtiği andan
hemen biraz önce, bu yarı uyku ve uyanıklık arasındaki hali şu şekilde ifade eder:
"Uyuyamıyorum. Karanlık dehliz. Sarı mumdan heykeller. Fisfül var mı? Üç tane.
Beyaz eşya ve beyaz gömlekler. Ameliyat lazım, ayağım biraz kısalacak. Böyle çekmek iyi
mi? İşitmiyor musun? Soruyorum: Bizim bir Doktor Ragıp vardır. Polis hafiyesi M. Lökok
ve adamları siyah pelerinleriyle meyhaneye girerler. Karanlık merdiven, izlet, hayaletler,
kandan bir kurdale, sarhoşlar, silah sesleri, merdivenlerden inen bir yuvarlanış, havagazı
fenerinin altında bir adam görünüp kayboluyor. Doktor Ragıp. Havuzda yıldızlar. Bir limon
büyüdükçe büyüyor. Artık bu meseleyi konuşmayalım Nüzhet'in kahkahası ve Nüzhet'in
içi: Zavallı! Diyor o, ben kan, cerahat, irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben
mesut olmak isterim." (s. 29)
Yukarıda, hastanın o gün karşılaştığı, düşündüğü, dinlediği, gördüğü şeyler
karmakarışık bir şekilde, bilinç akışı tekniğiyle verilmiştir.
Roman, anlatım tekniklerine uygun olarak dil ve üslup özelliklerine sahiptir. Bilinç
akışı tekniğinin başarılı şekilde uygulandığı romanda heyecan cümleleri ile kesik kesik
cümlelere rastlanır:
"Arkamda bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların
altında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı
Önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sabredelim mi? Yengemin Paşa'ya
uzattığı çanta ve Paşa'nın bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen
istihfaf, istihza, nefret, hakimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir
boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de
uyuyamadım, sen niçin uyuyamadın? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler.
Gömleğinin üstünde bir şal... Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgar
giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırılçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve
traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?" (s.48)
Yukarıda, başka bir bilinç akışı örneğinde de görüldüğü gibi, çok az tam cümleye
rastlanır.
Çok önemli bir yeri olmamakla beraber geriye dönüş tekniği de romanda karşımıza
çıkar. "Çocuklar Hastahanesinde" kısmında (V/7):
"İki sene evvel, küçük bir ameliyattan sonra, gene burada uzanmıştım, gene aynı
yerde duran şu yazı masasında operatör, deftere bir şeyler yazıyor ve benimle
şakalaşıyorduk
— Sen izci misin? Bu metaneti nereden öğrendin? Bak, bacağın iyi olsun, futbol
oynayacaksın! Fakat oynamasan daha iyi. Hastalık tamamiyle geçse bile o bacağı yorma!
— Ben futbol sevmem.
— Ha... Sen roman okumayı seviyorsun. Fakat onu da okuma, heyecan senin için
iyi değil, sinirlerine dikkat et. El işleriyle meşgul ol.
O zaman bu tavsiyelerinden dolayı operatörü soğuk bulmuştum; mizacıma ihtarlar
yapan doktorlara kızıyordum bile: Hepsinde aynı kusuru buluyordum: Tedavilerinde
hastanın psikolojisine yer vermemek." (s. 105)
Hasta Çocuk, romanın "Yeni Mesele" (H/5) kısmında iç çözümle tekniği ile kendi iç
dünyasına döner ve içinden geçen şeyleri bize anlatır:
"Uyuyamıyordum.
Birçok fedakarlıklara hazırlanmak lazım geldiğini anlıyordum. İçimde hep ne
olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes
alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırsa
mahvolacaktım.
Nüzhet'in doktorla evlenme ihtimalini düşündüm. Aklımda bunu tabii buluyordum.
Hiçbir zaman benden dört yaş büyük bir kızla evlenmeyi kurmamıştım ve onun günün
birinde benden başka biriyle evleneceğini kıskanmadan düşünmüştüm; fakat böyle, ilk
defa bir istekli çıkınca yepyeni bir mesele ile karşılaştığımı görerek biraz hayret ettim.
Benim için bunun neden bir mesele olduğunu hala anlayamıyordum." (s. 28)
Çocuğun dizindeki hastalıkla ilgili tıbbi terimlerin de bir doktor itinasıyla doğru
olarak kullanılması dikkat çeker:
" — Fistül var mı?
— Üç tane.
— Süpürasyon? Akıntı?
— Çok var. Her gün..." (s. 9)
"Çare yok... Bu fistüllerden ikisi yenidir. Kürtaj lazım... Hatta sonra alçı bile
lazım... Artık mafsalı da feda edeceğiz... 'Ankylose' olmadıkça bu dizi kurtaramayız...
İltihap şiddetli... İhmal etmemelisin. Çare yok. Bu bacak kısalacak ve yere basamayacak.
Ne yaparsın? Böyle çekmek iyi mi?" (s.10)
Birçok yazar, eserinin yoğunluğunu ya da başarısını arttırmak için görsel, işitsel ya
da kokusal imajlar kullanır. Peyami Safa'nın da özellikle koku imajını kullanarak
hastahaneyi anlatması dikkat çeker. Okuyucu, yazarın kullandığı başarılı koku imajıyla
adeta kendini hastahanede hisseder:
"Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek; ve; iyot, eter, yağ,
ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamiyle anlaşılmayan bir hastahane
kokusu." (s. 5)
"Hele koku. Hastahane hayatı dışarıdan yalnız bu koku ile ayrılıyor. Bu koku
hastahanenin ruhudur." (s. 112)
"Uyuşturucu koku, belki de kloroform. Herkeste, geçireceğim tecrübenin
ehemmiyetini hissettiren bir vazifeperverlik. Operatörün küçük işaretiyle büyük işler
yapılıyor." (s. 124)
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun geneline yayılmış en önemli özelliklerden biri de
tasvirlerin ve tezatların çok sık kullanılmasıdır. Yazar özellikle, tasvirlere geniş yer
vererek okuyucunun gözünde mekanların ve olayların daha iyi canlandırılmasını sağlar.
Roman kahramanı sathi bir tip olmadığı için bu tasvirlerde alelade bir fotoğraf
realizmi yoktur. O, gözlerinin gördüğünü felsefenin, imanın ve tıbbın süzgecinden geçirir.
"Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların
buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor.
Saatlerce bekleyen var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldıyorlar hiç konuşmuyorlar.
Dehlizin sonlarında görünmeden açılıp kapanın bir kapının gıcırtısı. Muşambalara
sürtünen sir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek; ve,
iyod, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamiyle anlaşılamayan
bir hastahane kokusu.
Hasta çocuklar, yanlarında ailelerinden birer büyük insan, ki hastalarından daha
endişeli görünüyorlar ve bir anne, pelerinini iliklemek bahanesiyle omuzu sarılı çocuğunun
sırtını okşuyor. Onu biraz sonra çekeceği acıya hazırlamak için." (s. 5)
" Koğuştaki odam; bir demir karyola, başında bir küçük demir masa. Yerde kırmızı
muşambalar. Çırılçıplak mavi duvarlar. Üstümde bir entari ve robdöşambr; kolları uzun
geldiği için kendimi bu robdöşambr içerisinde de yadırgıyorum." (s. 108)
"Bembeyaz oda. Hamam gibi sıcak. Sessiz. Kaynayan suların ince fısıltıları.
Kımıldayan ve kımıldayan beyazlıklar arasında kamaşan gözler eşyanın çizgilerini
seçemiyorlar.
Bütün salonu çökertecek ağır bir sessizlik. Hayatın nasıl bir şey olduğunu
unutturan bambaşka bir alem. Bir rüya odası." (s. 124)
Romanın genelindeki üslup özelliklerine bakılırsa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun
tezatlar üzerine kurulduğunu görürüz. Hasta Çocuk ile Nüzhet arasındaki yaş, aile yapısı,
ekonomik durum, sosyal çevre, hatta davranış bakımından devamlı bir tezat bulunması
dikkat çeker. Belki de aşkı doğuran bu zıtlıktır. Daha başlangıçta, Hasta Çocuk bunun
farkına varmıştır:
"Nüzhet'le beraber büyüdük. Benden yaşça büyük olduğu halde, onun küçükken
bebekleriyle oynamasını, ben, istihfafla seyrederdim, bilhassa hastalığımdan sonra. Ben
ondan evvel, ruhen çocukluktan çıktım, daha evvel ciddileştim. O hala çocuktu. (Fakat bu
da benim hoşuma gidiyordu.) Kendimde kaybettiğim şeyleri onda buluyordum. Fakat
bütün bunları arkadaş hisleri sanıyordum." (s. 28)
Görüldüğü gibi ilk zıtlık, yaş farkından ve buna rağmen daha erken
olgunlaşmasından doğmaktadır. Aşkın bu tezadın temellerine dayandığını şu ifadelerden
anlarız:
"Yalnız, büyüdükçe birbirimize yabancılaştığımızı birkaç kere farketmiştim, aramıza
meçhul anlaşmazlık setleri yığılıyordu ve ben bunları yıkmaya çalışmaktan zevk
alıyordum, fakat her birini yıktıkça daha büyüğünün önüme çıktığını görmek hem beni
sevindiriyor, kederlendiriyordu. Birbirimize açıldıkça kapanıyorduk. Önceleri her şeyimizi
birbirimize açık anlatırken, sonraları, beni kendime karşı, onu da kendisine karşı hayrete
düşüren birçok tereddütler ve hesaplar içinde susmaya başladık. Sohbetlerimize ihtiyaç
girdi. Zaman geçtikçe birbirimizi daha çok tanıyacakken, birbirimize karşı yenileşiyorduk.
(Bütün bunlar aşka benzer şeylerdir, o vakitler bunu anlamıyordum)." (s.28-29)
Gittikçe arttığını gördüğümüz bu tezatlar romanda, anlatıcının bakış açısıyla
verilmiştir. Romandaki diğer tezatları şöyle sıralayabiliriz:
Kapalı mekan x tabiat, sağlık x hastalık, zenginlik x yoksulluk, çirkinlik x güzellik,
keder x saadet hasreti, hayat x ölüm, korku x ümit ve yalan x hakikat
Romanda ayrıca montaj tekniğinin kullanıldığı de görülür. Hasta Çocuğun dizindeki
rahatsızlığın artması sonucunda ameliyat edilme gerçeği ile karşı karşıya kalmıştır. Ve
kendini kötü hissettiği zamanlarda Tevfik Fikret'in mısralar aklına gelir. Romanın bir
yerinde bu mısralara aynen rastlarız:
"O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı; ümitsiz anlarımda, bu
mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı; onların
bu şairane tasallutu, herhangi bir mürahikin iptidai "santimentalite"sinden ziyade, hakiki
ıstıraplarla dolu bir ruhi zemin bulabilmelerindendi.
O mısralar gene kendi içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:
"Hep samtü raşe saklı bu vadii muzlimin Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bîr
kemin Hep samtü raşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler Bir mahşeri cünun gibi pür cuşu
bihaber" (s. 97)
Eserin muhteva ve estetik cephesine katkıda bulunan leitmotiv tekniği de
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda karşımıza "dehliz" kelimesiyle çıkar. Dehliz: Üstü kapalı,
dar ve uzun geçit, koridor anlamlarına gelir. Romanda mekanın hastahane olduğu
yerlerde Hasta Çocuk koridor yerine "dehliz" kelimesini kullanır. Yazar böylece hem
kelimenin sözlük anlamından hem de uyandırdığı özel çağrışımlardan faydalanır. Daha
kasvetli ve moral bozucu bir anlam veren "dehliz" kelimesinden ayrıca, Hasta Çocuk'un
hastahaneden ne kadar bunaldığını ve bıktığını da öğreniriz :
"Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların
buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor.
Dehlizde insanlar çoğalıyor. Hademeler geçiyor. Odama bakanlar pek az.
Dehlizden ilk defa bir hasta çocuğun geçtiğini gördüm.
Dehlizde kalın, hakim ses yükseldi..." (s. 116-117)

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 37008

ulkucudunya@ulkucudunya.com