« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

ŞEYH ŞÂMİL

Mustafa Budak, 16 Şub 2020

SONRAKİ HABER

Adil Şerif ( 1928)- (16.01.1980)

, 16 Oca 2012

16 Oca

2012

ŞEHİT NEJDET KOÇAK

Bedrettin DABBAĞOĞLU 01 Ocak 1970

I- UNUTULMAYAN ŞEHİDİMİZ NEJDET KOÇAK

A- Nejdet Koçak'ın doğumu ve hayatı

07.04.1939’da Kerkük’te Avcılar Mahallesinde doğan Nejdet Koçak ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladı. Babası Nurettin Ali Tevfik, bir Türkmen öğretmeniydi. 1958 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Makineleri Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden Ziraat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Daha sonra Kerkük’e döndü ve 1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığı’na bağlı Zirai Donatım Müdürlüğü’nde çalıştı. 1964 yılında Türkiye’ye tekrar geldi ve 1966 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Master’ını, 1969 yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamladı. Daha sonra Irak’a döndü ve 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başladı. 1976 yılında Doçent oldu. Daha sonra da profesörlük tezini takdim etmiştir.
Türkiye’ye gelirken adı Necdet olan şehidimiz, Nejdet Sançar’ı Ankara’da görüp tanıyınca, ismini bu çok sevdiği büyüğümüzünkine benzetmesi saygısı icabı oldu ve bundan sonra hep Nejdet ismini kullandı.
Necdet Koçak, milli dava uğruna daha ortaokul ve lise dönemlerinde çalıştı. Nitekim 1959 yıllında Kerkük Katliamı’nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah’ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında faaliyet gösterdi ve başkanlığını yaptı.
14 Temmuz 1958’de Irak’ta Krallık idaresinin Albay Abdülkerim Kasım tarafından devrilmesinde, 19 yaşındadır. Bundan sonraki gelişmeleri yakından gözlemleyecek ve engin milliyetçi ruhunda sentezleyecektir.
İhtilalden 3 ay sonra 22 Ekim 1958’de Barzani (Molla Mustafa Barzani (1903-1979), şimdiki Mesut Barzani’nin babası) Kerkük’ten büyük nümayişlerle geçerek Süleymaniye’ye gider. Peşine taktığı yüzlerce komünist Kürt büyük azgınlıklar içinde, önlerine gelen Türklere hakaret ederler, hadise çıkartırlar, “Kerkük’ü terk edin, Kerkük bizimdir” diye bağırırlar. Kürtlerin emellerini ve bugünkü noktaya nasıl gelindiğini 50 yıl önceden göremeyen devlete devlet denir mi? Ya da ne denir?
Mart 1959’da Türklere karşı bir sindirme hareketi başladı. Yılların Kürt-Arap çatışması unutuldu ve Türk’e karşı sindirme ve imha hareketi başlatıldı. Haziran ortasına kadar Türklere tam anlamıyla kan kusturuldu.
14 Temmuz 1959; Irak’taki ihtilalin seneyi devriyesidir. Şehir tam bir bayram havası içindedir. Fakat sadece Kürtler kamyonlara doldurulmuş, ellerinde sopalar, taşlar ve silahlarla şehri dolaşıp Türkleri tehdit ediyorlardı. İlk olarak bir Türk kahvesini basıp içeridekilere ateş ettiler. İlk şehit Kahveci Osman’dır. Hırslarını tatmin edemiyorlardı, şehidimizi bir arabanın arkasına bağlayıp caddelerde sürüklediler. Sokağa çıkma yasağı konuldu, ama Kürtler hariç. Sokakta yakalanan çoluk çocuk bütün Türkler barbarca öldürüldü, işkence edildi, direklere asıldı, açtıkları çukurlara diri diri gömüldü ve iki ayrı arabaya bağlayıp parçalandı. Başta Lider Binbaşı Ata Hayrullah olmak üzere 36 Türk şehit edildi. Maalesef Türkiye bütün bunları seyretti ve “Birkaç Yüz Türk için Irak’la dostluğumuzu bozamayız” diyen bakanları bünyesinde bulunduran Türk Hükümeti, cinayetler karşı suskun kaldı ve Kasım ihtilaline dostluk elini uzattı.
Genç Necdet, bütün bu soykırımları, cinayetleri, Türklere karşı oynanan kalleşçe oyunları birebir yaşadı. Bu olayları Türkiye’ye bütün detayıyla ilk defa getiren ve duyuran kişi oldu. Hazırlanan yeni anayasada, Irak’ın altıda bir nüfusunu teşkil eden Türkmenlerin yer almayışını hemen gördü. Bunun Orta Doğu petrol bölgesinde Türkiye’nin söz hakkını sıfıra indiren İngiliz taktiği olduğunu fark edecek ve olayların önünü ve arkasını çok iyi takip ederek, milletine karşı tertiplenen gizli planları sezecek ve şahadetine kadar sürecek 22 yıllık ömrünü bu gözlem ve sezgilerine göre programlayacaktır.
22 Mart 1979 tarihinde Türkiye hesabına casusluk yapmak ve Türkçülük suçu isnat edilerek tutuklandı. 10 ay gibi uzun bir süre nerede olduğu bile bilinmedi. Söylediklerine inanmadılar. Zincirlere vurdular Vakit namazlarını kılmasına izin vermediler. Kurtarılması için Devrin Cumhurbaşkanına, Başbakanına, bakanlarına ulaşılmıştı. Temas edilen hariciyeciler, körkütük aptala yatıyorlardı. Sonuçta, bu dava adamı kurtarılamadı. Uzun süren mahkeme safahatı, Türkiye’yi idare edenler açısından bir hicap tablosudur, yüz karasıdır.
On ay sonra 16 Ocak 1980 tarihinde ilk ve son defa görüldüğünde, idam edileceğini bildiği halde her zamanki gibi vakur, dimdik ve asildi. Son anlarında kendisini yalnız bırakmayan gençlere söyledikleri şunlar olmuştu:
Hiçbir şey değişmesin. Doğru olduğunu bildiğiniz yolda devam edin. Söyleyin arkadaşlara korkmasınlar. Ben kimsenin adını vermedim. Bu dava yerde kalmayacaktır. Ağaç budandıkça göverir. Ağacın özünde de kurt var. 27 gün önceki mahkemede beni ihbar edenlerin isimlerini verdiler. “Sen bu toplumun liderisin, bir isim listesi vereceğiz, bu listede tanıdıklarının karşısına işaret koyarsan kurtulursun, senin için pek çok devletin teşebbüsü var, görevine iade edip göz önünde bulundurmamızı istiyorlar, aksi halde idam edileceksin” dediler. “Ben listeyi görmek istemiyorum. Sizin iftira ettiğiniz gibi vatana ihanet etmedim. Bu vatana ihanet etmem, sadece Türküm ve Türklerin de öz memleketlerinde herkes gibi bütün haklarına sahip olmalarını istiyorum”.
16 Ocak 1980 sabah karşı saat 6.44’de Bağdat’ta Saddam rejimi tarafından idam edildi, şahadet şerbetini içerek şehitlere serdar oldu. Dava arkadaşları Abdullah Abdurrahman, Adil Şerif, Dr. Rıza Demirci ve Halit Akkoyunlu O’nu bu cennet yolculuğunda yalnız bırakmadılar. Cenaze, Irak gizli servisi nezaretinde, aileden birkaç kişinin iştirakiyle gizlice kaldırıldı. Türkiye’den bir partinin lideri, idamları müteakip Saddam Hüseyin tarafından özel surette Bağdat’a davet edildi. Devlet başkanlarına yakışır bir biçimde cömertçe ağırlandı. Bu zat Türkiye’ye döndüğünde, “Irak’ta Türklere baskı yapılmadığını, idam edilenlerin de, camilerde namaz kılan halkın yüzüne kezzap döken teröristler olduğunu” söylemek gaflet, dalalet ve hıyanetinde bulundu.

B- Nejdet Koçak'ın kişisel değer yargıları

Necdet Koçak kadar temiz, içi dışı bir, O’nun kadar yiğit, yakışıklı güzel Türk görmedim diyen pek çok dostumuz vardır. Necdet Koçak, temiz, düzgün fizikli, kırmızı yanaklı, güler yüzlü, güler gözlü, erkek güzeli yakışıklı, sempatik, cana yakın bir kişiliği ile hemen fark edilirdi. Her zaman itinalı ve temiz giyinir, güler yüzüne ince bıyıkları çok yakışırdı.
O, az insanda rastlanabilecek gönül zenginliğine ve ruh güzelliğine sahipti. Gençlik yılları dâhil bütün ömrü boyunca, arkadaş ve akranlarından ahlaki anlamda en küçük bir zaafı görülmedi. Konuşurken iç dünyasındaki güzelliklerin pırıltısı gözlerinde okunur, yüreğinin sıcaklığı ve aydınlığı bir tatlı tebessüm halinde yüzüne aksederdi. Rahmetliyi tanıyıp da sevmeyen bir insan yoktur. Ses tonu ve davranışları kararlı, insana huzur veren bakışları derin ve anlamlı idi.
Hasbiliği, fedakârlığı, cesareti, çalışkanlığı, yani bir insanı kâmil mertebelere ulaştırabilecek davranışların tamamını, Necdet Koçak’ın günlük yaşayışlarında mükemmel bir tablo halinde görmek mümkündü. Namaz vakitleri gelince, kibarca yanındakilerden izin ister namazlarını kılardı.
O, bir gün bile öfkeli görülmedi. Ağzından bir defa olsun kötü söz duyulmadı. Karşısındakine her zaman:”Bir insan ancak bu kadar halim selim, bu kadar ölçülü ve terbiyeli olur” dedirtirdi.
Herkese sevgi ile yaklaşırdı. Sohbet etmediği, samimi davranmadığı kimse yoktu. Hayatta iken de, şehit edildikten sonra da, O’nun hakkında olumsuz tek kelime den olmamıştır. Gösteriş bilmezdi. Yüzünden nur akardı. Saflığın, masumiyetin, iç ve dış temizliğinin, ihlasın adeta timsaliydi. O hiç nursuz görülmedi. Sevilecek insandı ve öyle oldu. Her kes sevdi O’nu. Sanki şehit olmadan şehitlik nurunu yüzünde taşıyordu.

C- Nejdet Koçak'ın düşüncesi (ideali)

Necdet Koçak ne istiyordu? O, Irak’ta Türklerin her türlü zulüm ve katliamdan kurtarılarak, yok olmadan insan gibi yaşamalarını istiyordu. Dillerini, kültürlerini, törelerini, milli kimliklerini, kaybetmemelerini, birliklerini korumalarını isterdi. Onun için yorgunluk, şahsi meşgale yahut mazeret söz konusu değildi. O’nun hayat felsefesi davasına hizmet esası üzerine kuruluydu. Haberli ya da habersiz günün her saatinde yanınızdakilerle birlikte kapısı çalınabilirdi. Gelenleri yüzünden hiç eksilmeyen aydınlık tebessümüyle karşılar, hiç üşenmeden yorulmadan Irak Türklerini, Kerkük’ü, üzerindeki baskıları, tehditleri, gelecek için düşündüklerini anlatırdı.
1960’ların başlarında, Türkiye dışında yaşayan Türklerin varlığından söz edenlere, “bilimsel gerçeğe” yani sosyalizme kafa tutmaya çalışan hayalperest Turancılar nazarıyla bakılırdı. O şartlarda Necdet Koçak bir kardelen gibi, kendi tarihine bigâne duyarsız sosyal muhitin karlı ve buzlu kış günleri kadar sert ve acımasız ortamında, ilkbaharı müjdeleyen bir sıcak nefes gibiydi.
Necdet Koçak, bütün bir ömrü cephedeymiş gibi yaşayan ve zoru başaran ender bir Türk Milliyetçisi idi. O’nda bir imparatorluk mirasçısı edası vardı. Kerkük’ün nerede olduğunu bilmeyenlere, Kerkük ve Kelkit’i birbirine karıştıranlara, yüzü al al yanarak açıklamalarda bulunmak, O’nun bitmez tükenmez gayretleri arasındaydı. O’nun sayesinde Kerkük Ankara’nın bir semti, Erzurum’un hemen ötesindeki Bayburt gibi yakın, sıcak bir mekân oldu. Türk dünyasına yakınlığımızı hissettik. Davasından hiç ama hiç sapma göstermedi.
Her sohbetinde karşısındakilere mutlaka bir şeyler öğretirdi. Kendi neslinin de, kendinden öncekilerin de fikir babasıydı. Tam anlamıyla aksakallısıydı. Irak’ta Türk varlığını dava haline getiren O’dur. Sanatın ve sporun bir milletin tanınmasındaki önemini çok iyi kavramış ve arkadaşlarını teşvik etmişti.
Lozan’da Musul ve Kerkük’ün Irak hudutları içine bırakılması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Irak Türkleri ile ilgilenmemesi O’nun ıstırabı idi. 1958 ihtilalinde, Bağdat Paktına dayanılarak Türkiye Irak’a müdahale edebilirdi. 1990 Körfez savaşında da, Müttefiklerimizin ısrarlarına rağmen Kerkük’ü içine alabilecek bir müdahale maalesef gerçekleşmedi.
Nihayet 2003 Mart teskeresinin reddedilmesi, Kerkük Türküne ve Güneydeki problemin çözümüne tam bir ihanet olmuştur.
O, bir liderde aranan bütün vasıfları benliğinde taşıyor ve çevresindeki gençleri bilinçlendiriyordu. Zamanla Irak’ta yaşayan bütün Türkmen aydınları Türk-İslam bilinciyle O’na bağlandılar, O’nu lider gördüler. Kendisinden yaşça büyük olanlar bile O’na ağabey diye hitap ederlerdi.
O çok büyük bir kabiliyetti. Gerçek bir liderin haiz olması gereken tüm yüksek meziyetleri kendinde toplayan karizmatik bir kişiliğe sahipti. Yüreğinde kin ve nefrete yer yoktu. Son derece dürüst, mütevazı ve o nispette bilgili ve kültürlü idi.
Kısa sürede milletin bir ümit ışığı ve sembolü haline gelmişti. O’nun beş projesi meşhurdur: Çiftlik, Hastane, Gazete, yayınevi ve Okul.

II- IRAK TÜRKLERİNİN BÜYÜK ŞEHİDİ

A- Türkmeneli Halkının En Büyük Talihsizliği

Dünya Türklülüğün en talihsiz boyunun, Irakta yaşayan Türkmen kardeşlerimiz olduğu kesin.. Türkmenlerin ilk talihsizliği Lozan'da başladı. Avrupalı müzakereciler ve özellikle Irak'ı işgal etmiş bulunan İngilizler, Türkmenlerin yaşadığı bu topraklarda zengin petrol rezervlerinin emarelerini görünce, binbir türlü hile ve entrikalarla Musul ve Kerkük'ü Irak hudutlarında alıkoymayı başardılar.
Evet bu ilk talihsizliğimizdi.. ikinci talihsizliğimiz ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 70 yıldan beri Türkmenlerin siyasi ve kültürel davalarıyla layıkıyla ilgilenmemiş olmasıdır..
Daha 1920'lerde Türkçe yapılan tedrisat mecburi olarak Arapçalaştırılmıştı.. Türkmen kültürü yok edilmek isteniyordu.
1958'de Bağdat Paktı gereğince pekâlâ Irak'a girebilirdik. Çünkü İran, Irak ve Türkiye arasında imzalanan bu pakta göre ülkelerin birine yapılmış müdahale öteki iki ülkeye yapılmış müdahale gibi kabul ediliyordu. Tıpkı daha sonra kurulan NATO Paktı gibi üçlü bir pakt olarak kurulmuştu.
Irak kıralı ikinci faysal'ın ve Nuri Said'in cesetlerinin sürüklendiği bir darbede gerekirdi ki, Türkiye ve İran Bağdat'taki hükümet darbesine müdahalede bulunsunlar. Ama Türkiye'nin kılı bile kıpırdamadı.
Ancak ele geçen bu fırsatı da kaçırmıştık.
Üçüncü talihsizliğimiz, 14 Temmuz 1959'da Irak'taki hükümet darbesinin birinci yıldönümünde, fanatik Kürtler'le azılı komünistlerin Türkmenlerin başkenti olan Kerkük'te 29 soydaşımız vahşiyane bir şekilde katı etmeleri olmuştur. En acısı Bağdat rejimi buna seyirci kalmış, hatta bu katliamı teşvik ettiği inancı yayılmıştı.
29 şehidimiz dünya tarihinde ancak Neron zamanında görülebilen işkencelere tabi tutulmuştu. Dünyanın en büyük gazeteleri bu işkenceleri fotoğraflarla haber verirken Ankara suskun kalmıştır.
Diliyorduk ki, bu bizim son talihsizliğimiz, son acımız, son ıstırabımız olur.
Fakat acı ve ıstırap çekilen zulüm Irak Türkmenlerinin yakasını bırakmıyordu. Fakat en acısı Türkiye'deki kamuoyunun bütün bu işkencelerden ve işlenen cinayetlerden haberi olmuyordu. Türk Dışişleri şifahi protestolarla bazı teşebbüslerde bulunuyor fakat hiçbiri sonuç vermiyordu.
Evet, bütün bunlar Türkmeneli'nin, Türkmenlerin tarihi kaderi olmuştu.
Bir başka talihsizliğimiz de son Körfez Savaşı sırasında müttefiklerimizin ısrarlarına rağmen Türkiye'nin Kuzey Irak'a, en azından Kerkük'ü de içine alabilecek bir müdahaleye girmemiş olmasıdır.
Kaçırılmış en büyük fırsattı bu. Çünkü Ecevit 1974'te Kıbrıs'a çıkarma kararını verdiği zaman dünya konjonktürü bu kadar lehimize değildi. Bütün dünya karşımızdaydı. Oysa Körfez savaşında bütün dünya lehimizdeydi diyebiliriz. Buna rağmen kılımız bile kıpırdatamadık.
Kaçırılmış en büyük fırsat bu olmuştu. Bütün bu tarihi gelişmeler bir yana, bizim asıl talihsizliğimiz, Saddam Rejiminin Türkmenlere yaptığı zulümdür.
Saddam yalnız Türkmen kardeşlerimizi katletmekle kalmamış. Kuzey Irak'ta yaşayan Türk nüfusunun en az 500 binini göçürmüş ve özellikle de Kerkük'te yaşayan Türkmen kardeşlerimizin mallarına ve mülklerine el koyan kanunlar, kararlar çıkarmış, nüfus kaydına Arap olarak geçmedikçe her türlü haklardan mahrum kalmalarını zorlamıştır.
Şüphesiz, hiçbir Türkmen, yapılan bu zulümleri, bu haksızlıkların, bu cinayetleri unutmayacaktır. Fakat bütün bu çekilenlerin en katmerlisi, 16 yıldır acısını hala kalbimizin en derin yerinde hissettiğimiz idamlar olmuştur.
Dünyanın hiçbir yerinde sırf düşüncelerinden ötürü idam sehpalarına götürülen Irak Türklerinin ölümsüz üç kahramanı Emekli Albay Abdullah Abdurrahman, Bağdat Üniversitesi'nin öğretim üyesi Doç. Dr. Nejdet Koçak, müteahhit Adil Şerif'in idam gibi benzer bir olay rastlamak mümkün değildir. Irak'ın gelişmesinde büyük katkıları olan bu değerli, bilim adamlarının tek suçları mensup oldukları toplumun kültürünü geliştirmek, Türkmeneli, genel olarak Irak'ın kalkındırılmasında öncülük etmektir. Güçlü, iradeli çalışmaları zalim Baas rejimini tedirgin etmiş, bu yüzünden idam fermanları yazılmıştır. Böylece bugün tarih sayfalarında kara leke olarak yer almıştır.
Irak'ın kuruluşundan beri anayasasında, Türkmenlerin üç ana milletten birisi olduğunu işaret etmesine rağmen, Saddam rejimi bu anayasayı tanımayarak ve de uluslar arası ilişkileri de hiçe sayarak, Türkmenlerin yetiştirdiği bu üç vatanperveri, Türkmen toplumuna hizmetlerinden dolayı idam etmesi ve dünyanın seyirci kalmasının affedilecek bir yanı yoktur. O meşum günde, İnsan Hakları Örgütü, anlamını yitirmiş güçlünün çıkarını savunmuş zayıfın hakkını göz ardı etmiştir.
Şeker hastası olan Şehidimiz ve de liderimiz Abdullah Bey mahkûmiyet süresince dava arkadaşı Dr. Rıza Demirci gibi acılara, işkencelere vücudu dayanmayarak ölür diye ilaçları kasten verilmemiştir. Ama Lider Abdullah'ın bir asker olduğu unutulmuş, vücudu her türlü işkenceye sabır göstermiş, ilaçsızlıktan gözlerini kaybetmişse de, ölüme meydan okumuştur. Ölüm sehpasında giderken gözleri görmediği için sağ tarafına Nejdet Koçak'ı, sol tarafına da Şehit Adil Şerifi almış, böylece başlatmış üç arkadaş seher vaktinde ölüm yürüyüşünü. Türkmenler sessizliğe bürünmüş, şehitlerimizin ailesinden başka ziyaretçi yasak, konuşmak, ağlamak yasak, yas tutmak, kara gömlek giymek yasak, dua okumak yasak, cenaze merasimi yasak.
Yurt içindeki ve dışındaki Türkmenler çaresiz, birkaç arkadaşın sabaha kadar çilesi uzun, onların okuduğu Kuran ayetleri, şehit Nejdet Koçak'ın duasıyla karışmış, Tanrı'ya doğru yol almaktayken ay utancından yüzünü gizlemiş, güneş doğmamak niyetinde, lakin Koçak'ın ölümsüzlük adamları güneşi niyetinden alıkoyuyor, üstelik vaktinden tez doğmaya çalışıyor. Sessizlik bozuluyor, ortalığı korku sarıyor, Koçak ölmüş ama yenilmemişti, genç yaşına rağmen, ölüm sehpasında doğru ilerleyişi, ipi kendi eliyle boynuna geçirmesi ve kendini sallandırması adeta ölüme meydan okumuş, aynı Kürşad'ın ihtilali gibi ölmüş, ama attan düşmemişti.
Böylece de Türkmeneli halkı Lozan Antlaşmasından ve 1959 katliamından sonra üçüncü büyük talihsizliğini yaşamış, üçüncü kes ağır bir şekilde hançerlenmiştir.
Irak Türkmenlerinin lider kadrosu, Abdullah Abdurrahman, Nejdet Koçak, Adil Şerif, Rıza Demirci'nin şehit olmaları bir yenilgi değil, son zaferleri idi.

B- Nejdet Koçak'ın İdamı

Irak Türkleri, bugün Bosna Hersek'te yaşananı bir kaç defa yaşamışlardır. Irak Türkleri ilk defa 1924 tarihinde bir katliam yaşadılar. Siyasi ve kültürel baskılarından hiçbir zaman kurtulamayan Irak Türkleri 1939 ve 1946 yıllarında da sürgün, tutuklama ve ölümlere varacak kadar zulüm ve haksızlıklara maruz kalmışlardı.
Cumhuriyetin 14 Temmuz 1958 yılında ilam edilmesiyle Türkler rahat bir nefes alacaklarını zannettilerse de yine hayal kırıklığı oldu. Nitekim bundan bir sene sonra 14 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük'te büyük ve korkunç bir katliam gerçekleştirildi. Bu katliamın mimarı ise fanatik ve militan Kürtler idi. Hâlbuki o güne kadar Irak Türkleri kardeş bildikleri Kürtlerle daima iç içe ve barış içinde yaşamışlardı.
Bugün olduğu gibi o gün de hedef Türkleri, bin yıldan beri kendilerine yurt edindikleri Kerkük'ten çıkarmak ve yörede Irak'tan bağımsız bir Kürt Devleti tesis etmekti. Bunun ilk adamı bugün atılmış durumda, ikinci adamı ise Kerkük'ü bu devletin başkenti yapmaktır.
Diğer taraftan, en büyük cinayetleri kendi halkına karşı işlediği herkesçe bilinen diktatör Saddam, Türklere duyduğu nefret ve kinini nutuklarında dile getirmekle kalmayıp bu kin ve nefretin bir ifadesi olarak Irak Türklerine karşı çok sert ve zalimce bir politika uyguladı. Özellikle 1980'den itibaren Türkler, Irak'ta tarihlerinde en acı ve korkunç günlerini yaşamaya başladılar. Türk olmaktan başka suçlan olmayan nice güzide Türk insanı aylarca işkenceye tabi tutulduktan sonra idam edildiler. Binlercesi de, güneye sürgüne gönderildiler.
İdam edilenler arasında Irak Türklerinin önde gelen liderlerinden Doç. Dr. Nejdet Koçak, emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve iş adamı Adil Şerif de mevcuttu.
Biz burada aylarca işkenceye tabi tutulduktan sonra idam edilen büyük mücahit ve dava adamı Nejdet Koçak'tan bahsetmek istiyorum.
22.03.1979 tarihinde kendisine Türklük suçu (!) isnad edilerek tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 tarihinde Bağdat'ta Saddam rejimi tarafından idam edilmiştir.
Nejdet Koçak, tam manasıyla bir lider ve gerçek bir dava adamıydı. Hayatını, Irak Türklerinin milli kimliklerinin, siyasi, kültüler haklarının elde edilmesi uğrunda harcayan N. Koçak; telkinlerinde mütevazı, müşfik ve o kadar disiplinliydi.
İleri sürdüğü fikirleri bizzat yaşayan ve yaşamında uygulayan gerçek bir karakterdi. İnançlı ve imanlıydı, Türk- İslam ülküsünden kaynaklanan bir ahlak yapısına sahipti. O kişisel eğilim ve zevkleri ölümsüz bir iman ve ülkü uğruna terketmenin en mükemmel belirtisini bu anlayışta görmekteydi.
N. Koçak, ölüm hiçbir zaman bir bitiş olarak değil; aksine ebediyetin bir başlangıcı olarak görmekteydi. Ölüm olayını en büyük aşka yani Tanrı'ya varışın kaçınılmaz vesilesi olarak telakki eden N. Koçak, en son günlerini hücresinde hep Kur'an okuyarak geçirmiştir.
Değerli eşi Ayten Koçak çaresizdir; yapayalnızdır… Endişelidir… Yakınları yardımcı olmak isterler:
_ Sen mutlaka Saddam Hüseyin'e çıkmalısın derler, yapılanları anlatmalısın! Böyle sessiz sadasız kalmak doğru değil! …
Denize düşen yılana sarılır fehvasınca Ayten Koçak nice sıkıntıları göğüsleyerek Başkanın huzuruna çıkar:
_ Allah rızası için kocamı bıraktırın, der. Türkçe konuşması hem Türk olmasından, hem de öğrenimini Türkiye'de yapmış olmasından ileri geliyor. Çıkmasına emir verirseniz onu alır Türkiye'ye götürürüm.
Hem siz rahat edersiniz ve hem de biz…
Saddam gülümser.. teminat verir:
_ inşallah bir şey yoktur! … Ayten Koçak umutlanır.. içi biraz rahatlar gibi olur… Evine döner… Bir kurban kestirip fakir fukaraya dağıtmayı düşünür. Evdeşiyle Türkiye'ye dönmenin hayallerini kurar… Böylece gözünü kırpmadan sabahı eder… Ama saddam'ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar, yarın gelip eşlerini hapishanede görebileceklerini haber veriyorlardı. Ertesi günü hapishanenin bulunduğu ''Ebu Greyib'' denilen yere gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde N. Koçak, A.Abdurrahman ve Adil Şerifin, kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu, son derece bitkin ve yorgun olduklarını gördüler. Albay Abdullah Abdurrahman şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acı içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi. Bir kaç saat sonra asılacak olan N. Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde yalnız bırakmayan kalabalık dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu: '' Arkadaşlar ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın, sürdürmeye devam edin, şunu bilin ki bütün korkunç ve dayanılmaz işkencelere rağmen kimsenin adını vermedik. Bize karanlık odalarda bizzat kendilerinin düzenlediği listeyi imzalatmak istediler imzalamadık. Zaten bildikleri bir şey de yok. Ben şu anda her zamankinden daha çok huzurluyum. Allah'ımın huzuruna gönül rahatlığı ile çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum, bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah'ın yolundan asla şaşmayın. Allah'a emanet olunuz. '' Bu son derece kısa konuşmasından birkaç saat sonra asılarak idam edildi.
N. Koçak'ın Irak'ta binlerce gencin yetişmesinde, var olan ama ham durumdaki milli duygularının olgunlaşmasında, gelişip bilinçlenmesinde büyük ve unutulmaz katkıları olmuştur. Kimse onun kendi prensiplerine aykırı davrandığına şahit olmamıştır. Onun en önemli yanı ve özelliği, ömrü boyunca inanarak bağlandığı ve uğrunda aylarca zindanlarda işkenceye maruz kaldığı ve can verdiği milliyetçilik yanıydı.

C- Nejdet Koçak'ın Mezarı

Musalla mezarlığında yatan önemli isimlerden biri de, Saddam yönetimi tarafından idam edilen Doç. Dr. Nejdet Koçak'tır. Nejdet Koçak'ın Irak Türkmenlerinin milli mücadele tarihinde ayrı bir yeri vardır. Birçok hizmeti yanında koçak, milliyetçi bir kuşağın yetişmesinde de büyük rol oynamıştır. İdealist kişiliği ve son derece ilkeli bir yaşama disiplini sayesinde koçak, Irak Türkmen davasının lideri olan bir ülkü devi idi. Türkmenlerin en sevilen şehidi koçak için, zalim dikta yönetimi mezar yapılmasını bile yasaklamıştır. Hatta cenaze ve taziye törenlerini dahi yasaklayan dikta rejimi, mezarın yakınına yaklaşanları bile takibe alıyordu. Bu yüzden Nejdet koçak'ı sevenler, gözyaşlarını gizlilikle akıtmışlardı. Dava arkadaşları ve onun yetiştirdiği kuşaktan bir grup, koçak'ın gömüldüğü yer olan aile mezarlığını 23 yıl sonra ilk defa ziyaret ettiler. Kalabalık bir grubun hazır olduğu mezarı başında tören yapılarak koçak rahmetle anıldı.
Nejdet koçak toplumun bağrından çıkmış bir liderdi. Yolumuzu aydınlatan abide bir şahsiyetti. Davamızın yılmaz bir savunucusu idi. Herkesi kucaklayabilen alp-eren ruhlu bir kahramandı. 1979 yılının Şubatında onu Ankara'dan Kerkük'e son kez arkadaşları uğurlarken daha dikkatli olmasını, gerekirse Türkiye'ye gelmesini rica ettiler ama o, gülerek, 'Siz beni merak etmeyin, kaderde şahadet varsa o da gerçekleşir.' Demişti. O şahadet şerbetini son damlasına kadar içmiş Allah'ın sevdiği bir kuluydu. Ayrıca mezarının yapılması için gerekli hazırlıklara başlanılması kararlaştırıldı.
Şehit Nejdet Koçak, Irak Türkmenlerinin bir simgesi olduğu için, onun mezarı başında her yılın 16 Ocak günü tören yapılacaktır. İlk tören de 16 Ocak 2004 tarihinde kalabalık bir topluluk tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu gelenek her yıl daha büyük programlar ve daha kalabalık topluluklar tarafından tekrarlanacaktır.
Geçtiğimiz aylar içinde, karanlık eller, aziz şehidimizin mezar taşını tahrip etmiştir. Şehit Nejdet Koçak'ın mezarından dahi korku duyan karanlık ruhlar, kim bilir Türkmenlerden ne kadar korkuyorlar…

III- NEJDET KOÇAK HAKINDA GÖRÜŞLER VE ŞİİRLER

A- İhsan DOĞRAMACI

Nejdet Koçak küçük yaşlardan beri liderlik vasfına sahip, doğruyu savunan ve Irak Türkleri'nin hür iradesine kavuşması gereğine inanmış bir kişiydi. Bu özellikleri ve üstün yeteneği 1959 katliamında öldürülen lider Ata Hayrullah tarafından keşfedilmiştir. Ata Hayrullah'ın vefatından sonra Nejdet Koçak'ın yetenekleri ve liderlik vasfı tecelli etmeye başlamıştır. Daha üniversite talebesi iken her girdiği toplulukta derin düşünce, analiz kabiliyeti, ileri kültürü ve akışkan konuşma yeteneği sayesinde öne çıkmakta, insanları bir araya toplama özelliği ile de herkeste onun yanında çalışma isteği uyandırmakta idi. Eline geçen her kitabı okuyan Nejdet Koçak, mesleği olan ziraat mühendisliği yanı sıra ekonomi, politika, sosyal bilimler ve uluslararası ilişkiler dallarında uzmanlaşmış, toplum psikolojisini iyi bilen biriydi ve liderliğe adım adım ilerliyordu. Talebelik süresi içerisinde dünyada ve Irak'ta her olup biteni dikkatle izledi. Nejdet koçak, açık ve sarih konuşması sayesinde Türkiye'de görüştüğü her politikacının sevgi ve sempatisini kazanmıştı.
1939 Kerkük doğumlu Nejdet ilk, orta ve lise öğrenimini Kerkük'te, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Makine Bölümünde yaptı ve 1965 yılında yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Nejdet koçak'ın yüksek lisans ve doktora dönemi genç liderin olgunlaşma dönemini teşkil eder. Bu dönemde Türkiye'nin ileri gelen politikacıları ve iş adamlarına Irak Türkleri'nin davasını anlatmış, dış Türkleri telaffuz eden herkesin Turancılık ile itham edildiği bu dönemde, Nejdet Koçak yılmadan ve usanmadan her görüşteki siyasi liderlere Irak Türkleri'nin davasını ve Dünya Türkleri'nin Türkiye'nin istikbali için önemini anlatıyordu.
1968 yılında Irak'ta dönerek Bağdat Üniversitesi öğretim üyesi oldu. Mesleği ile ilgili birçok yeniliğe imza atmış olan Nejdet Koçak dönemin Irak Cumhurbaşkanı Ahmet Hasan EL-Bekir tarafından ödüllendirilmiştir. Bir taraftan kaliteli bir öğretim üyesi olarak tanınırken, bir taraftan da Irak Türkleri'nin liderliğini yüklenmiştir. Irak istihbaratı hakkında uzun uğraşlara rağmen herhangi bir suçlayıcı kanıt bulamadığı halde 16 Ocak 1980'de dava arkadaşları Abdullah Abdurrahman ve Adil Şerif ile birlikte idam edildi.
Nejdet Koçak Türk-İslam mefkûresine inanır ve bunun temel ilke olduğunu düşünürdü. '' Türksüz İslam, İslamsız Türk olmaz'' derdi. Ayrıca Nejdet Koçak Irak Türkü'nün sosyal yönden gelişmesini hedefliyordu. Sosyal dayanışma, nüfus artışı ve sosyal yardımlaşma konularında detaylı düşünceleri vardı.
Nejdet koçak'ın Irak trükleri'nin ekonomik yönden nasıl kalkındırılacağı konusunda çalışmaları olup, birçok ekonomi uzmanına bu konuda danışmıştır. Irak Türkleri'nin kendi arasında dayanışma içinde büyük ekonomik kuruluşlar ortaya koymasını, ticaret konusunda son teknoloji ürünlerine yönlenmesini sık sık tartışırdı. Büyük sermaye haline gelip sanayi ürünlerine yönelmeyi tavsiye ederdi.
Nejdet koçak'ın bir başka hedefi de kültürel yönden Irak Türkleri'nin kalkınması idi. Ona göre okuryazarlığın yaygınlaşması ve yüksek öğrenim gören kişilerin Arapça ve Türkçenin yanı sıra mutlaka üçüncü bir dili öğrenmeleri gerektiğini savunurdu. ''Bu üçüncü dilin İngilizce olması iyi olur.'' derdi.
Nejdet koçak, ''nüfus bakımından üçüncü olan Irak Türkmenleri, sosyal, ekonomik ve kültürel yönden gelişerek siyasal etkinliği elde eder'' diyordu. O her yönü ile mükemmel bir liderdi. Nur içinde yatsın.

B- Ümit AKKOYUNLU

Yirmi yılı aşkın bir "birlikte mücadele ve dava arkadaşlığı" süresince vatanseverliğin ve milliyetçiliğin lideri ve simgesi olarak senin için yazmak kolay değildir. Senin kişiliğin, mücadele azmin hepimize bir fener gibi rehber olmuştu. "Şehit" oluşun bu özelliğini ve bizdeki, kalbimizin derinliğindeki yerini değiştirmedi, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen seni unutmadık, eksikliğini toplumumuzun bugünkü manzarası kadar hiçbir şey ifade edemezdi. Senin için ağıtlar yazmak nafile çünkü; sen hala ve ebediyete kadar toplumumuzun ruhunun derinliklerinde yaşıyorsun ve yaşayacaksın. Kolay değil; seni ve mücadele tarzını anlatmak. Kitaplara sığmazsın. Anmaktır dileğim seni bir kez daha burada… Ruhun bizleri duyuyor olmalı. Bilmelisin ki ebediyete kadar senin çizdiğin yoldayız, azimle ve inançla… Ruhun şad olsun.

C- Suphi SAATÇİ

Nejdet ağabeyi, ilk olarak Ankara'da tanımıştım. Lise mezunu bir grup arkadaşla, yanılmıyorsam 1966-67 öğretim yılında Türkiye'ye gelmiştik. İstanbul'dan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne müracaat etmek gayesiyle Ankara'ya gitmiştim. Ankara'da, rahmetli Nejdet ağabeyin, ilkokuldan beri arkadaş olduğumuz kardeşi İsmet ile buluştuk ve Cebeci semtinde bulunan bir apartman dairesine gittik. Ertesi gün İsmet ile birlikte, Ankara'nın göbeği sayılan Kızılay'da, kahve veya kafeterya olan bir yere gittik. Bu kahvenin adı yanılmıyorsam Cevad idi. İsmet, Nejdet Ağabeyim buraya gelecek, dedi. Şimdi yerinde bulunan 6-7 katlı bir banka binası bulunan o kahvede, ilk defa Nejdet ağabeyle tanışmıştım. Temiz ve güzel yüzlü, ses tonu ve davranışları kararlı, insana güven ve huzur veren bakışları derin ve anlamlı idi. Karşısındakini ciddiyetle dinlerken bile, insanı sürekli tartan ve ölçen bir gözleme sahipti. Bize arkadaşlıktan, dostluk ve sevgiden söz etti. Milliyetçi kişilerin çalışkan, disiplinli, fedakâr olması ve her şeyden önce çevresindekiler tarafından sevilmesi gerektiğini, bunun da tek yolunu, herkesi sevmekten geçtiğini anlattı. Etkileyici ve ikna edici bir konuşma üslubu vardı. Daha sonra ne yapmak ve nereye gitmek istediğimizi sordu. Tıpta çok öğrencimizin okuduğunu, tıp mesleğinin bir ömür törpüsü olduğunu, bu yüzden tıp dışında olan dallara rağbet etmemizi tavsiye etti. Benle İsmet'in mühendisliğe hevesli olduğumuzu öğrenince, fazla bir şey söylemedi. Yalnız bana Ankara'da kalırsan daha iyi olur dediğini hatırlıyorum.
Ankara'daki Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin mimarlığında da kontenjan dolduğu için ben tekrar İstanbul'a dönmüş oldum. İstanbul'da mühendislik okulları dışında bir yere görmemiz için herkes bizlere dil döküyordu. İstemediğim halde bir grup arkadaşla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin Eczacılık Fakültesi'ne girdim. Hayatımın en sıkıntılı dönemini Eczacılıkta geçirdiğim söyleyebilirim. Ertesi yıl, Kerkük'e kadar uzayan bir yolculuk sırasında, onu doyasıya dinlemek fırsatı bulmuştuk. Trende, sürekli Nejdet Ağabeyin sohbetini ve konuşmalarını dinliyorduk.
Ben İstanbul'da iken, babam Kerkük'te rahmete kavuşmuştu. Bütün arkadaşlar da babamın ölüm haberini benden gizlemek için büyük gayret göstermişler. Ben de Kerkük'e varınca, babamın vefatını öğrendim ve sanki dünya başıma yıkılmıştı. Babamın vefatı, meğerse 6 veya 7 ay önce olmuştu. Arkadaşların çoğu eve başsağlığı ziyaretine gelmeye başladı.
Ertesi gün de Nejdet Ağabey evimize gelerek, başsağlığı diledi. Bana ne yapmak istediğimi sordu. Ben de artık her şeyden vazgeçtiğimi, Kerkük'te çalışmaya başlayabileceğimi söyledim. Bana, "Hayır, olmaz, tekrar geleceksin ve yüksek öğrenimini tamamlayacaksın." dedi. Ben de şansımı kullandığımı, ancak mimarlık bölümlerinin giriş sınavlarına yetişmediğim için istediğim dalda eğitim hakkımı kullanamadığımı söyledim. "Tekrar Türkiye'ye gelmeni, ancak; Ankara'da bana yakın bir yerde olmanı istiyorum" dedi. Ben de "tekrar Türkiye'ye gidersem, sadece mimarlık eğitimi için gidebilirim ve önce İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi ile Teknik Üniversitesi'nin mimarlıklarını deneyeceğim." dedim. "Tamam, peki." dedi. Senin bu şartını kabul ediyorum. Ancak İstanbul'da ve Ankara'da tekrar mimarlık bölümlerine giremediğin takdirde bu sefer benim önereceğim ve Ankara'da olan bir okula gireceksin." dedi. "Ben de Ankara'da hangi okulu önereceksiniz." diye sordum. "Ona artık senin müdahale hakkın yok, sana mimarlığa girme şansını kullanmana nasıl ki ben karışmıyorsam, sen de benim önerime karışmayacaksın." dedi. "Ben de bu dediğiniz okullar arasında ziraat falan da olabilir mi?"diye sordum. "Ziraat dahil her şey olabilir."dedi. Beni doğrusu bir korku da sardı. Artık ailemizin büyüğü Cabbar ağabeyim sayılıyordu. Ben de, hemen Nejdet Ağabey'e, "peki Cabbar ağabeyime bu durumu nasıl izah edebilirim?" diye sordum. "Sen o hususu bana bırak, Cabbar ağabeyini ben ikna ederim, önemli olan senin kararındır."dedi. Her ne dedimse beni susturdu, ne kadar çırpındımsa yakamı bırakmadı. Beni iyice köşeye sıkıştırmıştı. İşin en garip tarafı, açık açık da fazla debelenme, bahaneler uydurma, kendi kendini aldatmaya kalkışma, elimden kolay kolay kurtulamazsın, demesiydi. İnsanoğlu her şeye muktedirdir, yeter ki kararlı ve inançlı olsun; yeter ki var gücünün çalışarak ortaya koysun; inanmış bir kişinin aşamayacağı engel, ulaşamayacağı hedef yoktur, diyordu. Sesindeki kararlılık, söylediklerindeki doğruluk, insanın içini titretecek güçte idi. İnançlı, kararlı, ilkeli, mücadeleci olmanın romantizmini çok güzel bir anlatımla hissettiriyordu. Bunları söylerken, gözlerinin içi gülüyor, kızarken bile dudaklarından sevgi sözcükleri dökülüyor gibiydi.
Nejdet ağabey Kerkük'ten Ankara'ya döndükten üç ay sonra, postadan bana bir zarf geldi. İçinde Nejdet ağabeyin bir mektubu ile birlikte Ankara'da yeni açılan Yükseliş Kolejinin mühendislik ve mimarlık bölümlerini tanıtan bir broşür vardı. Galiba Türkiye'de ilk defa özel okulla eğitime başlıyordu. Mektupta, Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesinden başka bir mimarlık okulunun da eğitim vermeye başlayacağını, bu yeni okuldan da beni haberdar etmek istediğini, benim kendisine verdiğim sözü de hatırlatıyordu. Önceleri biraz hayret ettim. Zira Nejdet Ağabeyin meseleyi, bu kadar ciddiyetle takip edeceğine ihtimal vermemiştim doğrusu.
Bunun üzerine Eylül ayıda Kerkük'ten İstanbul'a geldim ve hemen ön kayıtlarımı yaparak, sınavlara hazırlandım. Giriş sınavları için deliler gibi çalışıyordum. Hele aklıma İstanbul'da kazanacağım geldikçe daha bir korku ve dehşet içinde çalışıyordum. Mutlaka kazanmalıydım; aksi takdirde kendime olan güvenim sarsılacaktı. Aklıma hep Nejdet Ağabeyin sözleri geliyordu ve bundan güç alıyordum: İnanmış bir kişinin aşamayacağı engel, ulaşamayacağı hedef yoktur. Bu sözünü, aynı zamanda doğru olup olmadığını da görecektim. Güzel Sanatlar Akademisi'nin mimarlık bölümü, yabancı uyruklu öğrencilere üç kişilik kontenjan ayırmıştı. Müracaat eden aday sayısı ise iki yüzün üstünde idi. Bu adaylar arasında Türkçe eğitim veren liselerden mezun olan Batı Trakyalı ve Kıbrıslı Türk öğrenciler çoğunlukta idiler. Neticede sınavı ikincilikle kazandım ve bu bana bir mucize gibi geldi. Demek bu söz ne kadar da doğruymuş. Nejdet Ağabey'e karşı güvenim, sevgi ve saygım daha da artmıştı. Bu müjdeli haberi ilk olarak ona vermeliyim, diye düşündüm. Bir yandan sevinirken, diğer yandan da tabii ki içim hüzün kapladı. Gerçi hedefime ulaştım ama Nejdet Ağabeyden uzak kalacaktım. Bunu düşündükçe de içimi sıkıntı ve huzursuzluk kaplamıştı.
Bu düşünceler içinde Ankara'ya gittim. O zaman Ağabeyim Hacettepe Hastanesi'nin Ana ve Çocuk Sağlığı Bölümünün kurslarına katılmak üzere bir yıllığına Ankara'ya gelmişti. Çantamı ağabeylerimin evine bıraktıktan sonra, doğruca Nejdet Ağabeyin Maltepe'deki evine gittim. Mimarlığı kazandığımı öğrenince çok sevindi ve beni tebrik etti. Ancak Ankara'da okuyabilseydim daha fazla memnun olacağını da söyledi. Ben de kendisinden uzak İstanbul'da kalacağım için üzüldüğümü, ancak verdiği öğüde uyduğumu, hedefime ulaşmak için, gecemi gündüzüme katarak, çalıştığımı ve böylece başarıya ulaştığımı, bu başarımı da kendisine borçlu olduğumu, söyledim. Nejdet Ağabey sözümü keserek, insanların başarıları ile başarısızlıklarının kendilerine ait olduğunu, ifade etti. Daha sonra bana sorumluluk yükleyen hususları anlatmaya başladı. İstanbul'da kalacağım için yetişme açısından bazı sıkıntılar çekeceğimi, bir takım avantajlardan mahrum kalacağımı, bu yüzden fırsat buldukça Ankara'ya gelmemin ve buradaki havayı teneffüs etmemin yararlı olacağını, kendisi ile sıkı şekilde mektuplaşarak, irtibat kurmamı ve böylece bazı kayıplarımı nispeten telafi edebileceğimi dile getirdi. Sürekli kitap okumamı istedi ve sırası ile hangi kitapları okuyacağımı liste halinde bana verdi. İstanbul'da çok dikkatli olmamı, arkadaşlar arasında her zaman sevgi ve saygı çerçevesi içinde ilişki kurmamı, en büyük düşmanımızın nefsimiz olduğunu, nefsimize karşı sürekli mücadele içinde olacağımızı anlattı. İstanbul'da öğrencilerin adresi sürekli değiştiği için, bir posta kutusu kiralamamı, bunun daha da güvenli olduğunu, mektuplarımı okuduktan sonra da yırtmamı telkin etti.
İstanbul'a döndükten sonra Nejdet Ağabeyle sürekli mektuplaştım. Ona zaman zaman uzun uzadıya her konu ile ilgili meseleler yazar, kafamı kurcalayan hususlarda sorular yöneltirdim. O da cevap olarak çok yalın, net ve vee iz ifadeler ihtiva eden mektuplar gönderirdi. Mektuplarında bana sık sık ve tafsilatlı yazmamdan hoşlandığını; kendisi kısa yazsa bile benim uzun yazmaktan çekinmememi bildirir ve mektubu okuduktan sonra yırtıp imha etmemi tekrar hatırlatırdı. Çok ince ve güzel bir el yazısı vardı. Anlattığı konuyu çok yalın bir biçimde ifade gücüne sahipti. Mektup ile çözülmeyen durumlar olduğunda Ankara'ya giderdim ve bizzat yüz yüze görüşerek, gerekli bilgileri alır ve bazı konularda fikirlerini öğrenirdim
Ankara'ya bir gidişimde kendisini ziyaret ettim. Benim yazmaya ve edebiyata meraklı olduğumu bildiğini, bu yüzden beni o gün bir yere götüreceğini söyledi. Evinden beraber çıktık.
Beni Üniversiteliler Kültür Derneği'ne götürdü. Burada, şu anda hatırlayamadığım bir iki kişi ile tanıştırdı. Sonra, salon olarak kullanılan genişçe bir yere geçildi. Burada uzun boylu biri ile karşı karşıya geldik. Nejdet Ağabey:
- Bak Acar, dedi, sana İstanbul'da okuyan bizim çocuklardan birisini getirdim. Yazmaya, edebiyata meraklı birisi. Türkçesi fena değil, sana teslim ediyorum. Adının Acar olduğunu öğrendiğim kişi, kaşlarını toplayarak gözlerini bana dikti. Sonra Nejdet Ağabey'e dönerek;
- Türkçesi fena olmayan bu mu? diye sordu. Nejdet Ağabey de evet, diye cevapladı. Acar Ağabey;
- Eee, Kerküklü değil mi? dedi. Nejdet Ağabey;
- Evet evet Kerküklü, diye cevap verdi.
Bu sefer Acar Ağabey, bana daha tuhaf gelen şeyler söylemeye başladı:

- Yahu Nejdet bu Kerküklü zaten Türkiye Türkçesini doğru yazamazlar, sen de bunları neden bulup başıma topluyorsun. Kendisi de Kerküklü idi. Türkiye Türkçesini daha iyi kullanmamızı tahrik etmek için böyle söylediğini çok sonra anladım. Biraz utancımdan, doğrusu biraz da hırsımdan yüzümün kızardığını hissettim. Acar Ağabey de, beni biraz süzerek ve istifini bozmadan;
- Bizim çocuklar hem bilmezler, hem de bilmediklerini bilmezler diyerek, sözlerini iyice çiviledi. Nejdet Ağabey de her halde, Acar Ağabeyin üslup ve tavırlarına aşina olduğu ve biraz da kendisini haklı bulduğu için beni kabul etmesi yolunda dil dökmeye devam ediyordu. Sonuç olarak; Acar Ağabey; isteksiz biçimde de olsa benimle ilgileneceğini ve ancak kendisini takip etmemi istedi. İstanbul'dan Ankara'ya gelmeden önce de kendisine haber vermemi istedi. Ertesi gün için Ulus'ta bir avukatlık bürosunda buluşmak üzere bana randevu verdi.
Oradan çıktıktan sonra Nejdet Ağabeye Acar Okan'ın kim ve nasıl birisi olduğunu sordum. Hukukta okuduğunu, çok çalışkan ve dürüst olduğunu, ondan çok şey öğrenebileceğimi, bana söyleyeceği her şeyin doğru olduğunu ve tavsiyelerine uyduğum takdirde, daha iyi yetişebileceğimi ve onu zamanla daha iyi tanıyabileceğimi söyledi. Nejdet Ağabey, kitap okumak ve kültürünü artırmak için senin en büyük mürşidin bundan sonra Acar'dır; seni kovsa da, seni başından atmak istese de sen peşini bırakmayacaksın, diye tembih etti.
Nejdet Ağabeyin sayasında Acar Ağabey dışında, başka başka değerli ağabeyleri de tanıdık. Mesela rahmetli Galip Erdem Ağabeyi, ilk defa Nejdet Ağabeylerin evinde tanıdım. Daha sonra Nejdet Ağabeyin bütün Kerküklü arkadaşları götürdüğü Üniversiteliler Kültür Derneği'nde Nuri Gürgür, Nevzat Köseoğlu, Şerafettin Yılmaz, Ayvaz Gökdemir, Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin gibi daha birçok değerli ağabeylerle tanışmış olduk. Bunlar Nejdet Ağabeyin yakın dostları ve dava arkadaşları idi.
Nejdet Ağabey doktorasını tamamladıktan sonra, Irak'a döndü. Bağdat Üniversitesi'nde ilk defa olarak, Ziraat Makineleri bölümünü kendisi kurdu. Her zaman bütün arkadaşlarına tavsiyesi şu idi: Çalıştığınız sahalarda hep ön saflarda birinci olmalısınız. Bu hususa çok önem verir ve herkesten bunu beklerdi. Kendisi de Bağdat Üniversitesi'nde yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tatillerde memlekete giderken, bir kaç defa Bağdat'ta üniversitede ziyaretine gittim. Nejdet Ağabeyi 1978'in baharında ziyaret etmiştim. Bu kendisini son görüşüm oldu. 1979 yılında tutuklandığı zaman Ankara'da idim. Hepimiz şok olmuştuk. Bu sıralarda başta Acar Ağabey olmak üzere herkes seferber olmuştu. Çalınmadık kapı ve aşınmadık eşik kalmadığını hepimiz biliyoruz. Uykularımız kaçmış ve ölüp ölüp dirilmiştik. Acı haber gelince de, önceleri inanamadık. Fakat ne yazık ki haber doğruydu ve infazlar 16 Ocak 1980'de gerçekleşmişti. Kerkük'te söylenen bir atasözü vardır: ölüm var vurar (vurur) geçer, ölüm var deler geçer. Gerçekten de öyle oldu. Hırs boğazımıza düğüm düğüm dolandı; kahrolduk ve bu yüzden doyasıya ağlayamadık. Kimse görmesin diye gözyaşımızı içimize attık.
Bu sevgi kaynağına, bu dürüstlük abidesine, bu güzel insana nasıl kıymışlardı? Kendisine vatan hainliği sucunu isnat edenler kimdi; hangi vatan sevenlerdi (!). ona yakışmayacak, yakıştırılmayacak tek suç bu olabilirdi. O her şeyini yaşadığı topraklara adayan bir vatanseverdi. Ancak neylersin ki dünya, kahbelikler, namertlikler ve alçaklıklar dünyası idi.
Davamıza romantizm kazandıran Nejdet Ağabey, nadir yetişen karakter sahibi bir insandı. Güçlü iradesi, bıkıp tükenmeyen sabrı metaneti ile örnek bir şahsiyete sahipti. İçinden, bitip tükenmeyen bir sevgi pınarı akardı. Bu sayede bütün toplumu bir harç gibi tutmuştu. Herkes ona saygı gösterirdi. Kendinden küçük olanlar, yaşıtları ve hatta yaşça büyük olanlar bile onu dinler ve peşinden giderdi. Her zaman doğruları söyler, asla haktan ve hakkaniyetten şaşmazdı. Dolambaçlı yolları sevmezdi; sözleri açık, net ve berraktı. Çünkü; beyni ve fikirleri berraktı. Her şeyiyle radikaldi; en zor konularda bile kesin tavrını koyar, kesip biçer ve söküp atarak, en çetrefil meseleyi sonuca götürürdü. Kararlığı; metaneti; yiğitliği ve korkusuzluğu, imrenilecek kadar asil ve yalındı.
Herkesi sevdiği için, bazen azarladığı kişiler bile, kendisine darılmazdı ve azarlandıklarını hak ettiklerini kabul ederlerdi. Bu yüzden Alimizi, Velimizi ve delimizi bir arada tutan oydu. Ona ne kadar muhtaç olduğumuzu, şimdiki hal-i pür melalimize bakınca, daha bir derinden anlamak mümkün olabiliyor. Şimdi geriye dönüp bakarak düşünüyorum ve Nejdet Ağabeyin yazdığı mektuplara keşke yırtmasaydım; keşke onun talimatlarına uymasaydım da, mektuplarını saklasaydım, diyorum kendi kendime. Onun o zevkli el yazısını ve güzel sözlerini tekrar tekrar okuyarak, yeniden güç feyiz alsaydım.
Herkesin memlekete dönerek, hizmetini orada sürdürmesi gerektiğine inanmıştı ve bu fikrini her zaman ve her mecliste savunurdu. Orada, o topraklarda yaşayarak, davamızı savunabileceğimizi, aksi takdirde, meşru zeminde olamayacağımızı ifade ederdi. Bu düşüncesinden hiç taviz vermedi ve bunu canı pahasıyla ispatladı. Aziz mübarek şehidimiz, şimdi Kerkük'te yattığı için, topraklarımıza daha bir büyük mana kazandırmış ve o topraklardaki meşruiyetimizi daha bir pekiştirmiştir. Kendisinin de çok sevdiği ve hepimize tavsiye ederek okuttuğu bir roman vardı. Cengiz Dağcı'nın O Topraklar Bizimdi adı ile bilinen bu roman, Kırım Türklerinin dramını anlatır. Bu kitapta Kırımlı soydaşlarımızın yaşadığı ve uğradığı zulümleri, gözlerimiz yaşararak okumuştuk. 1918 Rus İşgalinde büyük katliamlar, yağma ve zulümler yaşayan ve 1920'detamamen Bolşevik işgaline maruz kalan Kırım Türkleri, 18 Mayıs 1944 tarihinde topyekûn vatanlarından sürülmüştü. Hayvan vagonlarına tıka basa doldurulan Kırımlılar, açlık, salgın hastalık, havasızlık ve soykırımlardan dolayı, nüfuslarının yarısından fazlasını kaybettiler; Sibirya'da, Urallar'da ve Türkistan'daki cumhuriyetlerde elli yıla yakın sürgün hayatı yaşadılar. Sefalet içinde süründüler. Ancak Kırım'ı unutmadılar. Kırım'ı yavrularına masallarda, ninnilerde anlattılar. Kırım dillerinde gâh türkü oldu, gâh ağıt. Böylece Kırım sevgisi gözyaşları ile sulandı ve beslenerek filizlendi. Gazeteci ve yazar Kemal Çapraz'ın deyimi ile kırım, sürgünde yeşeren vatan oldu. Kuşaktan kuşağa geçen Kırım davası ayakta kaldı. Ve kırımlılar şimdi yalınayak evsiz barsız da olsa vatanlarına dönebildiler.
Bundan çıkarılacak nice dersler vardır. Cengiz Dağcı O Topraklar Bizimdi demişti; bizler, evet bizler Nejdet Ağabeyin de kucağında uyduğu Kerkük için şöyle demek zorundayız: O Topraklar Bizimdir (r). Bunun mana ve ehemmiyetini hakkıyla idrak edebilirsek ve Nejdet Ağabeyin bizlere aşılamaya çalıştığı ölümsüz ülküsüne layık olabilirsek, zannediyorum ki rahmetlinin ruhu, o zaman şad olacaktır.
Aksi takdirde, evet aksi takdirde bu dünya da batsın; çünkü; bize lazım değil..

D- Mahir NAKİP

Adını ilk kez 1970 yılında Bağdat'ta lisede öğrenci iken duymuştum. Kendisini görmediğim halde, yedi yıl izinden gittim. 1976 yılının soğuk ve karlı bir kış günüydü onu ilk gördüğüm; beni Ankara Tandoğan'daki evine, bir meseleyi görüşmek üzere çağırmıştı. Heyecandan kalp atışlarım boğazımda ve beynimde zonkluyordu. İri siyah gözleri beni adeta büyülemişti. Yıllardır tanırcasına benimle sohbet etmeye başladı. Üslubu selis, cümleleri çok açık ve kısaydı. Bir saat sonra evden çıktığımda kendimden geçmiştim. Yüz mimikleri, iri dudakları ve müşfik ses tonu muhayyilemden gitmiyordu. En son da 1978 yılının yazında bir araya gelmiştik. Bu süre içersinde kendisiyle defalarca karşılaştığım halde, birinci buluşmamın heyecanını hazzını muttasıl duydum. 1979 yılının kışında tutuklandığı haberini duyduğumda, dünyam kararmış ve dizlerim çözülmüştü; 16 Ocak 1980'de de meşum idam haberini aldığımda ise yıkılmıştım.
Malum olduğu üzere, Kerküklüler genelde kendi aralarında ihtilaflı olurlar. Ancak Nejdet koçak'ı sevmeyen, beğenmeyen ve onun önünde birleşmeyen yoktu. Bir gere her görüşe itibar etmesi, herkesi dinlemesi ve şefkatle kucaklaması, onu gençlerin tartışmasız ağabeyi ve dert babası mertebesine yükselmişti. İnsanlarımıza darıldığını ya da küçümsediğini hiç görmedim. ''Bırakın herkes bildiği gibi milliyetçiliğini yapsın'' derdi. Kerkük halkını çok iyi tanımıştı. ''İnsanlarımızın yapısına bakarak milliyetçilik yaparsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Milliyetçilik anlayışınız, okuyarak biriktirdiğiniz umdeler üzerine inşa edin ki yaptığınız hizmetten haz duyabilesiniz'' sözü ona aittir. O benim gözümde sadece bir makine mühendisi değil, aynı zamanda bir toplum mühendisi idi.
Nejdet Koçak hissiyata kapılmayanı, tutarlı, vakur, zeki, kültürlü ve idealist bir Türk milliyetçisi idi. Bize ''düşünen Müslüman olmak isterseniz Necip Fazıl'ın Çile'sini, şuurlu bir Türk olmak isterseniz de Atsız'ın Bozkurtları'nı mutlaka okuyun'' öğüdünde bulunurdu. Okumayı çok sever her Türkiye'ye gelişinde yeni çıkan kitapları özellikle takip ederdi. Irak'tan trenle bir gelişinde Emine Işınsu'nun Kerkük Türklerinin meselelerini konu alan ''Tutsak'' romanını Türkiye'ye girer girmez yolda almış ve okumuştu. Bizde kitabın yayınlandığından haberdarız fakat okumamışız. Ankara istasyonuna iner inmez bize romanı okuyup okumadığımızı sormuştu. Biz de okumadığımızı itiraf etmiş, ancak hemen okuyacağımıza dair söz vermiştik. O, milliyetçiliği okumakta adeta yeğ tutan bir aydın idi.
Türkiye'de lisans ve doktora eğitimini bitirdikten sonra birçokları gibi pekâlâ Türkiye'de başarlı bir öğretim üyesi olarak hayatını sürdürebilirdi. Kerküklü bir milliyetçinin Irak'ta mücadele vermesi gerektiğine gönülden inanmıştı. Nitekim Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi gibi köklü ve gelişmiş bir fakültede kısa sürede bölüm başkanlığına yükselebilmişti. Irak'ta tarımın makineleşmesi konusunda verdiği hizmetlerden dolayı bizzat Saddam tarafından mükâfatlandırılmıştır. Yani, o mesleğinde kendini ispatlamış, çalışkan bir milliyetçi, toprağını terk etmeyecek kadar da halkçı biri idi.
Nejdet ağabey samimi, gösterişsiz, cömert ve bilgili bir Müslüman'dı. İçki meclislerinde milliyetçilik yapan Kerküklülere güler geçerdi. İçki içmeden milliyetçilik yapan Kerküklülere hep ona intisap ettirilirdi. Bu tarafı ile bir ekoldü denebilir. Çünkü; O, Müslümanlığı sadece ahirete uzanan bir köprü olarak görmezdi. Dünyada topluma yararlı, başarlı ve disiplinli olmak için de dindarlığı gerekli görürdü. Nefsimizle devamlı diyalog ve muhasebe içersinde olmamızı tavsiye ederdi. ''Allah rızası için yapılmayan milliyetçilikte samimiyet aramayın'' vecizesi ona aittir. O, nefesinin dizginlerini elinde tutabilmiş, ölmeden önce ölümü tatmış muhlis bir Müslüman'dı.
Konuştuğu kişileri çabuk ve rahat etkileyebilirdi. Herkesle diyalog kurabilen, bıkmadan insanları saatlerce dinleyebilen, sabırlı bir insandı. ''Allah'ın yarattığı her Türkmen bizim insanımızdır; onu kaybetmeye ya da kazanamamaya tahammülümüz olmamalıdır. '' düşüncesindeydi. Kimseyi hor ya da küçük gördüğü olmamıştır. Ona doğrusu sadece teşkilatçı demek doğru değildir. Çünkü; gerçekten o herkese yakınlık gösterir ve kimseyi dışlamazdı. Bu tarafı ile de derviş ruhlu bir liderdi. Dostluğu teşkilatçılığı tercih ederdi. ''Birbirinizi yapıcı tenkit etmekten kaçınmayın. Çünkü; ancak bu yolla dostluklar kurulur ve toplum mükemmelleştirilir'' derdi. Şu hikmetimiz sözünü küpe gibi kulağımda taşırım. ''Bir arkadaşının davaya sahip olup-olmadığını ve sana dost olup-olmadığını iki yerde öğrenebilirsin: Biri evlendiğinde, ikincisi de gelir sahibi olduğunda. '' Yunus Emre'nin nefsiyle yaptığı mücadeleyi, hepimiz yapmadıkça birbirimize dost olamayacağımız sık sık tekrarladı. O, gerçekten riyasız ve ulu bir dost idi.
Onun birkaç ulvi meziyetinden bahsettim; daha da bahsedilebilir. Ancak; bu meziyetleri sıraladıkça küçülüyor ve büzülüyorum. Suçluluk girdabında kayboluyorum. Rüyalarıma girip benden hesap soracağından çok korkuyorum. Çünkü; topluluk olarak siyasi arenada ilerleme mi, yoksa gerileme mi kaydettik bilemem, ama siyasi ahlak olarak bizi bıraktığı noktadan çok gerilerde olduğumuzdan eminim. Utanıyorum.

Kerküklü olmasaydım
Dünyaya gelmeseydim
Yaşım beş, haddim on beş
Bugüne kalmasaydım
Ağabeyim beni affet…

E- Erşat HÜRMÜZLÜ

Hukuk fakültesinde öğrenci iken tanışmıştım Nejdet Koçak ile. O, Ankara'da ziraat okuyor, bense Bağdat'ta hukuk okuyordum. Görünürde yakınlaşmamızı gerektiren bir sebep yoktu. Ancak bir kitap siparişi vesilesiyle aramızda filizlenen bağ öyle bir duruma geldi ki artık belki hiç kimsenin olmayacağı kadar iç içe olduk.
Benden bir kaç yaş büyüktü. Liseden sonra devam etmeyen bir öğretmenlik denemesini bırakıp ziraata geçince, aynı yılların öğrencisi olduk. Olduk ama öğretmenliği meslek olarak devam etmese de, çizgi olarak hep devam etti.
Kendisini yakından tanıyan herkes belki bu gerçeği görmüştür. Bu insan, hayatının son dakikasına kadar çizgisinden en ufak bir sapma yapmadı. Sanki başkalarına dürüstlük, sevgi ve şefkati aşılmak için yaratılmıştı ve kendisine gizli bir gücün verdiği misyonun tam farkındaydı. Nejdet Koçak'ı, düşündüğümüzde, karşımıza pirinci planda ve ilk olarak, onun dürüstlüğü çıkar. Bu durum hala da öyledir ve sanırım bu kuşak yaşadığı müddetçe, dürüstlüğünü simgesi olarak akla hep o gelir.
Benim şahsen onunla olan hatıralarım bir cilde sığmaz. Bizden ayrıldığı zaman içimde sadece bir dostun, bir üstün varlığın ve derin ilişkilerle bağlandığım bir rehberin kaybı değildi hissettiklerim. Sanki ruhum bedenimden alınmış, uzaklara, hiçbir zaman dönmeyecek şekilde bir uçuruma atılmıştı. Normal seyrinde artık benim için de hayatın bir anlamı kalmamalıydı. Ancak o bunalımın içinde bana, yine kendisi el uzattı ve çocuğumun kulağına ilk ezanı bizzat kendisi okuduktan sonra, bana söyledikleri aklıma geldi. Bu uzun bir yoldu, bu yola ne olursa olsun devam etmeliydik; bir gün bizim de insanların ruhunda filizlendirdiğimiz dürüstlük tohumlarıyla ölçülebilecektik.
Yetiştirmek… Bu olgun onun için en önemli misyondu. O hatalara değil doğrulara bakardı; hiçbir zaman radikal bir çizgiye yaklaşmadan, insan dönük ve insanın en yüce hislerine hitap edecek bir çizgiye girerdi. Belki zaman zaman sırf bunun için, yakın halkasındaki insanlarla bazı hatları kesişirdi. Herhangi bir insana fazla güvenmemesi söylendiğinde, yüzünde bir hayret ifadesi belirirdi. Nasıl olur da tanıştığı, elini sıktığı bir insanın içinde kötülük olabilirdi! O gördüğü her insanı sever, kusurunu görmez, gördüğü yanlış işaretleri kendi hassasiyetine göre yorumlar ve karşısındakini haklı çıkarmaya çalışırdı. Korkunç kaybımıza sebep olan ihanetler de, belki bu yüzden olmuştu. Kendisine benim de şahit olduğum konularda bizim çırpınışımız ne kadar normal ise, şimdi düşünüyorum, onun da tavrı gayet normaldi. Çünkü nihayet biz insandık, o ise elini meleklere uzatmış yetişmeyeceğimiz ve çok zor bir misyon üstlenmiş bir varlıktı.
Şu ana kadar hiç açıklamadığım bir konu geçmişti aramızda. Çok hararetli bir fikir sohbetinden sonra, bana gülümseyerek şöyle demişti: Senin bir roman yazmanı istiyorum. Bu romanın adını ben seçtim; Mavi Urbalılar olacak.
O, kafasındaki olguyu işliyordu. Onun aklında dürüst insanların bir çizgi etrafında toplanmaları, hiç taviz vermeden hayatlarının her anında dürüstlüğü yaşamaları ve yaşatmalarının düşü vardı. Benden bu temayı işlememi ve bir çizgi etrafında toplanan insanlara bir ad vermemi istiyordu.
Eskiden bizim kuşağın her genci gibi ben de şiir ve edebiyata meraklıydım. Bana verilen bu görev, beklenen kitabı yazmam bir yana dursun şiirden, edebiyattan elimi eteğimi çekmeme, yazarsam sadece ideolojiden yana yazmama, bazılarının maddi hırslarla dolu havsalasının alamadığı bir şekilde dürüstlükten yana tavır koyup, yakın bilmek gafletine kapıldığım bazı insanların dürüstlüğe aykırı hareket ettiklerini bariz bir şekilde gördüğüm için, onları gönlümden söküp atmama sebep oldu.
Bu dürüstlükle yetişen bir şahıs olarak, maneviyat çizgisi o kadar derinleşmişti ki yakın çevresinde olanların iyice bildiği o rüyalar konusun da bunun bir göstergesi olmuştu. Gördüğü rüyalar bazen o kadar açık ve gerçek olurdu ki, anlatırken bir düşten mi, yoksa yaşadığı bir olaydan mı bahsettiğini, çok iyi tanımasam, kestirmem mümkün olmazdı. Hatta bu konuda uyarıldığını da biliyorum. Bazen öyle manevi bir çizgiye giriyordu ki, tekrar kendisini soyutlaması ve normal hayata dönüşü ona işkence çektiriyordu. Onun dürüstlüğü gibi, dostluğu da enginlere sığmazdı. Dostu için yapamayacağı şey yoktu. Onu frenleyen sadece prensibiydi. Karşısında aynı prensibi paylaşan bir insan oldu mu, artık onun istemesine lüzum yoktu; onu mutlu etmek için adeta planlar kurardı. Onun dostluğu, şefkatli bir dostluktu. Yorucu bir seyahati beraber yaptığımız zaman, o uyumayı düşünmez, uyumam için omzuna yaslanmamı isterdi. Onun dostluğu yaş sınırı tanımaz, devamlı bir ağabeylik, bir babalık şefkatine bürünür ve insanlara sevgiyi ve dostluğu adeta damla damla akıtırdı. Ona kendisinden yaşça büyük olanların dahi ağabey diye hitap etmeleri de artık çok normaldi.
Yirmi sene beraber olduk; diyebilirim ki bir tek gün bana kırılmadı ve beni kırmadı. Zaten buna da hayret etmemek gerekirdi. Çünkü bu benim ona karşı olan sevgi, saygım ve bağlılığımdan fazla, onun kırmayı ve kırılmayı bilmediğinden ileri geliyordu. Bu yirmi sene zarfında bana en koyu düşüncelerini anlattığı gibi, en mahrem aile sırlarını dahi anlatırdı. Bunları söylerken bir günden bir güne başkalarının birbirlerine yaptığı gibi uyarıda bulunmasına, bu konunun aramızda kalmasını istemesine şahit olmadım. O sanki bir şablon çizmiş, kendisi içinde olduğu gibi, kendisine inanan ve kendisini sevenleri de o çemberin içine almıştı.
Aramızda en güçlü bağlardan biri kitap sevgisiydi. O, birkaç kitabı bir arada okuyabilen bir yapıya sahipti. Fikir kitaplarını, çölde susuz kalmış bir insanın çırpınışı gibi, kana kana içer, arada edebiyat, hatta mizah bile okurdu. Ancak onun için fikir kitapları her şeyden önce gelirdi. Onları okumasını da okutmasını da severdi ve bazen bir gece boyu benimle bir kitabı konuşabilirdi. İlk yönlendirici kitap sevgisi kalbimize yerleştiğinde, bana ( Ak Zambaklar Ülkesinde) kitabını hediye etmişti. Nedense onu her okuduğumda, güzümün önünde yine kendisi canlanırdı. Snelman'ın Finlandiya'da yapmak istediğinin bir benzerini, kendisi yapmak isterdi. Onun için en büyük hayali insan yetiştirmekti. Onu yakından tanıyanlar beş büyük projesini iyice hatırlarlar. O projelerin hepsi insana dönük, sağlam kuşaklar yetiştirmekten yana projelerdi: Çiftlik, hastane, gazete, yayınevi ve okul. Bütün bunlar sağlam bir nesil yetiştirmek için, gelecek kuşaklara verilmiş olan işaretlerdi. Bugün zaten ne yapıyorsak, o çizgide yapmayı düşünüyor, o ışıktan feyiz alıyoruz. Kitabı sevdiği kadar hiçbir şey sevmezdi. Onun için son görüşmesinde ailesine, kitaplarının bana verilmesini vasiyet etmesi, bana çok manidar gelmişti. O yine başkalarının anlamadığı bir mesaj göndermiş, istikbalin insana dönük çalışmayla kazanılabileceğini, uzaktan bize veda ederken tekrarlamıştı. Ben de bu vasiyeti tekrarlıyorum, bu kitapların İzzettin Kerkük Kültür ve Araştırma Vakfı'na tevdi edilmesini, orada aziz bir varlık olarak tutulmasını ve insanlara dostluk, dürüstlük ve idealistlik simgesi olan bir insanın, mesajının ömürler boyu tükenmeyeceğinin ispatlanmasını istiyorum; bu da benim vasiyetimdir.

F- Namık Kemal ZEYBEK

Nejdet KOÇAK hakkında yazmakta en çok zorlandığım kişilerden birisi… Hani unutmak istediğiniz, hatırınıza geldiğinde hüzünlere daldığınız insanlar vardır ya, işte onlardan biridir, Rahmetli…
1960'lı yıllar Türk Milliyetçiliği düşüncesine ve Türk Dünyası ülküsüne bağlı üniversite gençlerinin birbirini aradığı ve buluşarak örgütlendiği yıllarda. Ankara'da Türk Ocağı ve daha derin ve yoğun dostlukların yaşandığı '' Üniversiteliler Kültür Kulübü" evimizden ve okulumuzdan daha çok vakit geçirdiğimiz yerler oldu. Türkiye dışındaki Türk bölgelerinden gelen gençlere daha bir merakla yöneliyorduk. Irak'tan gelen gençlerin ise Türklük konusunda daha duyarlı olmaları dikkat çekiyordu. İşte Nejdet Koçak onlardan biriydi. Dahası belki de onların birincisiydi…
Bir Türkümüzde "Sandım kan damlamış karın üstüne" diyor ya, Nejdet KOÇAK deyince aklıma bu mısra geliyor. "Nedense" demiyorum. Neden olduğunu biliyorum. Nurlu bir yüzü vardı Nejdet'in, yanakları al al idi. Sanki şehit olmadan önce şehitlik nurunu yüzünde taşıyordu. Konuşmalarından, davranışlarından, ilişkilerinden, seçkinlik akıyordu. Seçkin bir insan, seçkin bir Türk idi Nejdet KOÇAK.
Türkiye'deki eğitimin belli noktaya getirdikten sonra yurduna döndü ve kadim bir Türk Yurdu olan yurdundaki despot yönetim onu Türk olduğu için, seçkin olduğu için ve insan olduğu için önce tutukladı sonra da şehit etti. Olacaklar belli idi. Türkiye'deki kardeşleri, ülküdaşları çaresizce çırpındılar. Her kapıya başvurdular ama olacakları önleyemediler. İşin en acıklı ve acı veren yönü de bu oldu.
Şimdi Irak Türklüğü yine acılı günler yaşıyor ve yine yeterince sahip çıkılamıyor.
Bir gün mutlaka Türkiye'de Nejdet Koçak'ları yalnız bırakmayacak yönetimlerin, bilgi ve bilinçle donatılmış yöneticilerin egemen olması ümidiyle, duasıyla, alkışıyla Nejdet Koçak kardeşimize Tanrı'nın rahmetini diliyorum.
Nejdet Koçak tam bir millet, vatan sevdalısıydı, hayatını adeta bu iki büyük değer üstüne inşa etmişti.
Nejdet Koçak'ın en önemli yanı ve özelliği ömür boyunca inanarak bağlandığı ve uğruna can verdiği milliyetçilik yan idi.
Onu yakından tanıyanların da bildikleri gibi pek çok gencin yetişmesinde, var olan ama ham durumdaki milli duygularının olgunlaşması ve gelişmesinde büyük ve unutulmaz katkılarda bulunmuştur.
Eminim ki kimse onun prensiplerine aykırı davrandığına şahit olmamıştır. Zira; O, tam bir disiplin adamıydı.
Onu burada bir defa daha rahmetle ve sevgiyle, saygıyla anıyorum. Ruhun şad olsun aziz dostum.

G- Nejdet Koçak'la ilgili şiirler

a- Salah NEVRES

DİRİM TOMURCUĞU
(Şehit Nejdet Koçak'ın Ruhuna İthaf)

Bağdat'tan çekildi tanrı katına
Kerkük saramadı bayrağa onu
Gönülde oturttuk şehit tahtına
Dört kişi verdiler toprağa onu

Yolcu edemedik yası yasaktı
Saygı duruşunu gizlice durduk
İnce boynumuzu sessizce burduk
En sıcak yaşımız ardından aktı

Güftemizi dizer destan yazarı
Kader şarkımızı besteledikçe
Dirim tomurcuğu ıssız mezarı
Kurtuluş marşını müjdeledikçe

Zulme karşı sine gerdi dediler
Ardından dokuz mum bıraktı gitti
Binbir Nejdet Koçak yarattı gitti
Kırklara karıştı erdi dediler


b- Sadun KÖPRÜLÜ

ŞEHİT LİDER NEJDET KOÇAK

Türk yolunun eri Necdet
Sen Türkmen diyarı Necdet
Hep yaşarsın gönlümüzde
Hiç ölmedin diri Necdet

Türkmen gördü baskı çile
Biz başlıyız Kerkük ile
Can veririz milli yola
Canda Türklük teri Necdet

Kerkük aşkı kucak kucak
Türkmen yurdu kurtaracak
Kalede ay yıldız bayrak
Asılacak yeri Necdet

Hasa çayı akıp gitti
Kurşunlarda çakıp gitti
Zalim bizi yakıp gitti
Sensin Türk Askeri Necdet

c- Cengiz BAYRAKTAR

KOÇAK

Ağabeyim bizi af et bağışla
Böyle miydi ahdimiz sözlerimiz
Uyan Türkmen oğlu utan alkışla
Boş naralar kör etti gözlerimiz

Semamızda duruyor ulu yıldız
Sönmedi ki parlıyor gece gündüz
İlkelerin yok ettik unuttuk biz
Çil para'lar kör etti gözlerimiz

Gönül rahat vicdan rahat uyudu
Ülküsüyle ne fidanlar büyüdü
Alın temiz alın açık yürüdü
Ak karalar kör etti gözlerimiz

Türkmenoğlu yaran beren kanlı sar
Kim bu lider sormaya hacet mi var
Onu tanımamak ar vallahi ar
Bu aralar kör etti gözlerimiz

Türkmenoğlu yakınında dur yeter
Biliyorum bugünün dünden beter
Yetmiyor mu bu kadarlık Derbeder
O saralar kör etti gözlerimiz

Cahilin tabii ki mazur ameli
Aydım geçinene ya ne demeli
Boş hülyaları şahsi emeli
Hep oralar kör etti gözlerimiz

Türkmenoğlu konuşurum izninle
Düşmanımız binle hatta yüz binle
Bayraktarın öğüdünü az dinle
Naçaralar kör etti gözlerimiz

Türkmenoğlu doğru öğren doğru bil
Başını çevir hafifçe biraz eğil
Koçak orda Koçak hiç gitmiş değil
Maceralar kör etti gözlerimiz

Yararlanan kaynaklar:

OKAY Osman, Kerkük Gönlümde Aşk Yüreğimde sızıdır, Hikmet Neşriyat, İstanbul 2007.

ARSLAN Orhan, "Şehitler Neler Bıraktı".

ÖZTÜRKMEN Ömer, "Nejdet Koçak'ın Aziz Hatırasına".

ALEMDAR Yatmar, Türkmeneli Liderinin Ölüm Yürüyüşü.

EROL Aydil, "Nejdet"ime "Koçak"lama".

SAATÇİ Suphi, "Şehit Nejdet Koçak'ın Mezarı Başında", Hasretin Adı Kerkük, Ötüken Neşriyat, B1, İstanbul 2006.

DOĞRAMACI İhsan, Nejdet Koçak (Bir İdealist hemşehirimizin Öyküsü).

AKKOYUNLU Ümit, Nejdet Koçak'ın Aziz Hatırasına.

SAATÇİ Suphi, "O Topraklar Bizimdir".

NAKİP Mahir, Abide Bir Türk Milliyetçisi: Nejdet Koçak.

HÜRMÜZLÜ Erşat, Mavi Urbalılar.

ZEYBEK Namık Kemal, Şehitlik Nurunu Yüzünde Taşıyordu.

NEVRES Salah, "Dirim Tomurcuğu"(Şehit Nejdet Koçak'ın Ruhuna İthaf).

KÖPRÜLÜ Sadun, "Şehit Lider Nejdet Koçak".

BAYRAKTAR Cengiz, "Koçak".

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

14 Şub 2020

Abdal Halil Ağa Kadar Haysiyetli Olamaz Mısınız? Fotoğrafta elinde davulla gördüğünüz Abdal Halil Ağa milli mücadele yıllarında Maraş’ta Abdallar mahallesinde mukim abdalların reisi durumundadır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 59,26 M - Bugün : 19795