« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Kutbüddin RÂZÎ

Hüseyin sarı, 04 Ağu 2020

SONRAKİ HABER

Patrona Halil İsyanı

, 26 Eyl 2011

03 Eki

2011

bir yazar portresi: Ergun Göze

01 Ocak 1970

Sağı ve solu ile aydınlarımızı ihanet içinde gören farklı bir yazar portresi: Ergun Göze

Ergun Göze ismini ben ilk kez Bâbıâli’de Sabah gazetesinde köşe yazarı olarak gördüm. Onun üslubundaki sıcaklık beni sardı. Bu yazıların iki belirgin özelliği vardı: Biri yazarının zekası, diğeri de üstadı Peyami Safa gibi kısa bir köşe yazısında “kitaplık meseleleri” halletme çabası. Tabii bir de Anadolu çocuğu olarak meselelere bize özgü bir sıcaklıkla yaklaşması. Bu yüzden Necip Fazıl yazdığı için aldığım gazetede onun yazılarını da okudum.

Bir süre sonra gazetede yazmaz oldu. Bu arada, Meşhurların Son Sözleri, Anadolu Sahabeleri ve Peyami Safa - Nazım Hikmet Kavgası adlı ilk kitapları yayınlandı. Bunlar, 30’lu yaşlardaki araştırmacı genç yazarın heyecanıyla yazılmıştı, ben de aynı heyecanla okudum.

Daha sonra Ergun Göze, bir dönemin en büyük tirajlı gazetelerinden olan Tercüman’da köşe yazarlığı yapmaya başladı. O dönemde Ahmet Kabaklı ve Tarık Buğra ile birlikte gazetenin en çok okunan isimlerinden biriydi. Kabaklı Hoca Türk Edebiyatı kitabı ile dergisine, Tarık Buğra da edebi eserlerine bağlı olarak okuyucu ilgisi görüyordu. Onlar kadar edebi kariyeri olmayan Ergun Göze ise, zekası, kültürü ve çalışkanlığıyla yazılarını okutuyordu.

Peyami Safa’nın son günlerinde nâşiri olmuş, arkadaşlarıyla kurduğu Bâbıâli Yayınevi’nde üstadının Sosyalizm, Nasyonalizm ve Mistisizm adlı son kitaplarını yayınlamıştı(1961). Bu kitaplardaki bilgileri hep önemsemiştir. Böylece yayın dünyasına girmiş, Bâbıâli’de Sabah gazetesinin de yayın yönetiminde görev almıştı. Gazetede anlaşmazlık çıkınca da ayrılıp avukatlık bürosu açmış, pek çok duruşmada Necip Fazıl’ın avukatı olmuştu. Necip Fazıl, Cemil Meriç ve Fethi Gemuhluoğlu ile sık görüşüyor, onların söz ve yazılarından “Köşebaşı” adlı sütununa nakilleri yapıyordu. Bu da yazılarını daha çok ilgi çekici kılıyordu.

Köşebaşı yazarı Ergun Göze ile ne zaman ve nerede tanıştığımızı hatırlamıyorum, ama konuşmaya başladığımızda, onun da beni ismen tanıdığını hatırlıyorum. Çünkü İstanbul’a geldiğim günlerden itibaren Büyük Doğu, Marmara ve MTTB çevresinde dolaşıyor, Bâbıâli’de Sabah gazetesi sanat-edebiyat sayfasında yazılar yayınlıyordum. 1968 yılında üç sayı çıkardığımız Millî Gençlik dergisindeki şiir ve yazılarım da dikkati çekmişti. Sık sık uğradığım yerlerden biri de Ergun Göze’nin yeniden açılması için çaba sarfettiği Milliyetçiler Derneği idi, o da geliyordu.

Sivaslı olduğu için, Kayserili olduğumu öğrendikten sonra bana hep “Hemşehrim” dedi. 1980 öncesinde bazı arkadaşların, “Üstadlar-ağabeyler dönemi bitti!” sloganıyla yaptıkları yayınların muhataplarından biri de Ergun Göze idi. Onu da Sezai Karakoç, Kadir Mısıroğlu ve M.Şevket Eygi gibi gençliği yönlendirenler arasında bertaraf etme çabalarına gücenmiş, her gençten kuşkulanır gibiydi. Kendisi kadar zeki ve kültürlü olmayanların “Siyasal İslam” söylemleriyle onu eleştirmelerine kızıyor, haksız ve toptancı tavırlara, her türden partizanlıklara öfkeleniyordu. Belki bu sebeple gençleri küçümseyen bir tavra giriyordu.
Bu yıllarda ben de Yeni Devir gazetesinde köşe yazıları yazıyordum. Karşılaştığımızda Ergun Göze’nin bana da tedirgin bir tavırla baktığını görüyordum. O yüzden, yanlış anlamaya dayalı olarak roman konusunda Tercüman ve Yeni Devir sütunlarında sert yazışmalarımız oldu, ama benim tavrımın farklılığını görünce, Ergun Göze gerçekten kadirşinas bir “ağabey” tavrıyla kitaplarımla ilgili tanıtma yazıları yazdı, Ramazan sayfalarında yazı yazmamı istedi.

Temelde bir politikacıdan çok kültür adamı olduğu için, Ergun Göze’nin yazılarında hak ve hakikat taraftarlığı dışında belli bir topluluğa ait tarafgirliği, partizanlığı ve elbette hiçbir dâvanın kör taassubunu göremezsiniz. Zekası buna izin vermez. O yüzden de bütün sağ ve sol partilerin kör taraftarları ile üst yöneticilerinin Ergun Göze’den hoşlanmaması tabii. Bunun için Demirel’den Erbakan’a kadar bütün politikacılar ondan uzak durmuştu. 12 Eylül Konseyi de onun siyasete girmesini istememiş; aday adaylığını veto etmişti...

CHP yöneticilerini eleştirdiği gibi aldığı reylere ihanet eden bütün sağ parti yöneticilerini de eleştirme cesareti gösterdiğinden ona öfkelenenler olduğu kadar, isimsiz pek çok hayranı da vardır. Bu anlamda şartlanmış muhalif gibi değil, bağımsız bir aydın olarak sorgular.

Sağcılar dinî bir dâvayı sekülerleştirdi, solcular da seküler bir dâvayı dinileştirdi

Epeyce bir zaman sağcılığı temsil ettiği söylenen Ergun Göze’ye göre, Türkiye’de aydınların sağı da solu da ihanet içindedir. Sağcılar dinî bir dâvayı sekülerleştirmek, solcular da seküler bir dâvayı dinileştirmek gibi bir sapmayı sürdürmüş ve kaos ortamı meydana getirmişlerdir. Ayrıca, Türk solunun ahlakî bakımdan da çok büyük rahatsızlıkları vardır. Milliyetsizlik ve kültürsüzlük bakımından dünyada benzerleri yoktur. Bu eleştirisinde büyük ölçüde üstad bildiği Peyami Safa ile Necip Fazıl’ın şahsi tecrübelerine ve müşahedelerine itibar ettiği gibi, Fransız Solu ile bizimkileri karşılaştırmasının da etkisi olduğu muhakkaktır. Burada, Peyami Safa’dan naklettiği bir sözü hatırlatmakta fayda var: Bu kadar haklı olmaya hakkı var mı? Çünkü bu yüzden Ergun Göze’nin çok düşman kazandığını görüyoruz... Bazı ön yargılarını ve hatta zamanla gerçekleşen sezgilerini keşke hemen söylemese ve yazmasaydı diyorum. Bu kadar vukufa ve öngörüye bu toplumun tahammülü yok. Bilenin de susması mümkün mü?

Yazarlığının üç dönemi

Türk milliyetçiliğiyle Osmanlı irfanı ve İslâm ahlâkını esas alan portresinde, inandığı değerlerin kavgasını yapma cesareti ve kararlılığı olan Ergun Göze’nin yazarlığından yarına neler kalacak diye bir değerlendirme yapmak gerekirse, şu tesbitler söylenebilir: Öncelikle bir dönemin tanıklıkları denebilecek belli konularda odaklanmış yazıları ve kavga kitapları...

Onun yazarlığını üç devreye ayırmak mümkün: Birincisi, Bâbıâli’de Sabah’tan ayrıldıktan sonra yazdığı ilk kitapları, doğrudan kitap olarak yazılmıştır. Anadolu kökenli bir genç yazarın araştırmaları olarak ortaya çıktığı için güzeldir ve hâlâ okunmaya değer kitaplardır.

İkinci dönemde yazdığı kitapların dinamosu Tercüman’dı: İçimizden 30 kişi, Profesörler Geçiyor, Dışişleri Kavgası, Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri, Gözümle ve Gönlümle Tanıdıklarım gibi defalarca basılan kitapları, hep gazete yazılarının haftada bir belli konulara odaklanmasıyla yazılmış ve kitap olarak ortaya çıkmıştır. Yabancılarla konuşma ve tercümelerden oluşan ve bazı röportajlarını da ihtiva eden Soruşturma adlı kitabı da böyledir.

Tercüman’ın çöküşünden sonra Türkiye’deki köşe yazarlığının Özal’ı eleştirmeme şartıyla kesintiye uğramasından sonra Ergun Göze kendisini büsbütün kitap yayıncılığına verdi. Boğaziçi Yayınları arasında çıkan Üç Büyük Mustarip, Rusya’da Üç Esaret Yılı, Peygamberimiz ve Dört Halifesi, Kuğunun Son Ötüşü ve Çanakkale’de Kumandanlar Savaşı gibi çalışmaları, onun yazarlığı açısından ilk kitapları gibi kitap olarak yazılmış eserleridir.

Her zaman bir sanatçı duyarlığı taşıdığını bildiğim ve Cuma Düşünceleri’ni bir romancı muhayyilesiyle geliştirdiğini memnuniyetle gördüğüm Ergun Göze’nin Çar Tabancası ve Üçüzler adlı iki piyesi ile pek çok tercümesi var. Özellikle Malik bin Nebi’den yaptığı tercümelerle Aydınların Yüzyılı ve Diktatörler Yüzyılı gibi çağımızın entelektüel ve politik portresini ortaya koyan kitaplar da Soruşturma gibi oldukça önemli ve emek verilmiş tercümeler. Keşke bunlar gibi telif birer kitapla yaşadığımız yüzyıldaki Türkiye tablosu ortaya konabilse...

Sivas ve Çorum Liselerinden İstanbul Hukuk Fakültesi’ne ve oradan da basın ve yayın hayatına uzanan 72 yıllık bir hayat tecrübesinden, İslam tarihi ile Fransız kültüründen komünist faaliyetlere, Endülüs’ten Hindistan’a kadar genişleyen merakından bu ülke gençliğinin öğreneceği çok şey var. Fakat bunlara vurgu yapmak ve sürekli kültürel birikimi aktarmak yerine, sık sık kötü politikacıları eleştirmekten, kendisini dinlemeyen yöneticileri uyarmaktan vazgeçmiyor. Bu da maalesef ona yalnızca düşman kazandırıyor, parti fanatiklerini azdırıyor.

Bu toplumun kültür adamlarında, “Kendi derdim billah gelmez yâdıma” mısraıyla özetlenebilecek bir Namık Kemal sendromu var. Osmanlı’nın son yüzyılından beri politika fanatizmi körüklüyor ve kültür adamlarını da içine çekiyor. Kötü politikacıların beceriksizliği yüzünden sağı ve soluyla aydınlarımız ihanet içinde. Bunları vukufla eleştiren Ergun Göze’nin hakkı var: Fakat bu kadar haklı olmaya ve bu kültürel birikimi harcamaya kimin hakkı var?

NEY_SEN(ce)
Hüdai KUŞ

06 Ağu 2020

Kimimiz çok hastayız, Kimimiz kumpastayız. Yine bir can göç eylemiş, Hep birlikte yastayız. ______&______ Kimimiz şimdi, tabut başında, Kimi musallada reklam peşinde.

Efendi BARUTCU

05 Ağu 2020

M. Metin KAPLAN

24 Haz 2020

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

Ziyaretçi -> Toplam : 66,01 M - Bugün : 3868