« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

HASAN FEHMİ BEY 1874 – 06.04.1909

, 06 Nis 2020

SONRAKİ HABER

Patrona Halil İsyanı

Mehmet HALEOĞLU, 26 Eyl 2011

26 Eyl

2011

Marksist Bakış Açısından Patrona Halil İsyanı

01 Ocak 1970

Tarih dersinin özü, özeti şudur ki, sömürü ve zulüm olduğu sürece isyan da hep var olacaktır. İstanbul, bu gerçekliğe tanıktır. Ve zaten bu yüzden, evvel zamanın içinden bugüne kavgamızın başkenti sayılır İstanbul.

Anlatacağımız tanıklığı ise 1730 senesinde yaşanan " Patrona Halil İsyanı' nına dairdir. Ki baldırı çıplakların Osmanlı Sarayı'na nasıl diz çöktürdüğünün macerasıdır..

Patrona Halil, Muslu Beşe ve Emir Ali önderliğindeki yoksul halk, 28 Eylül 1730 Perşembe günü isyan edip, İstanbulu' u ayağa kaldırmıştır. Ayağa kalkan İstanbul' un ayaklarının dibibe düşmüştür nice vezir kellesi, ki bir avuç kara asinin çevresinde tutuşan isyan ateşi, "Lale Devri" ni bitirmiştir. Olmaz denilen şey olmuş ve Osmanlı Sarayı baldırı çıplakların kılıcı karşısında aman dilemiştir.

Resmi tarihçilere sorsanız ayaklanma önderi Patrona Halil için "eşkiya" derler, bize sorarsanız bugünün baldırı çıplaklarının yoldaşıdır Arnavut Halil.

Arnavutluk o dönem Osmanlı sınırları içindedir. Halil, Harpeşte kasabasında doğmuştur. İsyan başlarında otuzlu yaşlarındadır, yoksul bir ailenin çocuğudur Patrona Halil, Arnavut Halil olarak bilinir...

Gençlik yıllarında, gemilerde tayfa olur.. Daha sonra Patrona adlı gemide Leventlik yaparken adına Patrona Halil denmeye başlanır..

Önce gemide, sonra karada birkaç ayaklanmaya karışır Halil. İsyansa isyan, en önde yürür gerektiğinde. Fakat ayaklanmalar bastırılır. Halil güç bela canını kurtarıp İstanbul' a gelir..
Burada eskicilik, hamamda tellallık, seyyar satıcılık yapar.. Hamam külahnlarıyla yatıp kalkar..

Patrona Halil, İstanbul un yoksulluğunu tanır. Osmanlı nın nasıl bir sömürü düzen olduğunu görür.. Paşaların vezirlerin, şeyhlerin zevkü- ü sefa iiçinde yaşadığını gören gözleri, külhanlarda yatan yoksulları da görmektedir..

Bir yanda sefa süren aslaklar, diğer yanda sefalet çeken yoksullar.. İşte çelişkidir Patrona Halil adıyla anılıp LALE DEVRİ' Nİ bitirecek olan İSYANI yaratan..

Patrona Halil isyanı hemen öncesinde halkın durumunu görmek için bir kasideye bakalım;

Lale devri şairlerinden Osmanzade Ahmet Taib Efendi'nin Damat İbrahim PAşa ya sunduğu kasidede her ne kadar padişahı övmek için yazılsada halkın durumunu gösteriyor;

Alıntı:
".. Odun ateş bahasına çıktı, tütsülük dut ağacı gibi dirhemle satılıyor. Kömürün tozunu bulsak, sürme diye gözümüze çekeceğiz. Gözde arpacık çıksa, İnsan bir toraa arpa bulmuş gibi sevinecek. Sıkıntıdan yüreğinin yağı eriyen fukara, mum yerine kendisi yanıyor. Kahve nerde nohut kavurup içiyoruz. Sabun deseler ağzımızda köpürüyor. Bu yokluğun, pahalılığın, sıkıntının sebebini anlayamadık; her taraftan zahire gelmede, liman gemilerle ve mahzenler erzak depolarıyla dolu! Bu hal muktedirler (vurguncular) belâsıdır, zira ortada halkı koruyacak, ahvalini sorar,izler kimse yok! (Patrona Halil, Reşat Ekrem KOÇ 1967)

Devir diyorduk lale devridir.. Peki ama neden lale devri denmiştir bu döneme?
Belki şu cevap bir fikir verebilir;

Alıntı:
...Osmanlı egemen çevreleri halka karşı olmak üzere batılı kaptalist çevrelerle bütünleşmekte ve batıya hizmet etmeye başlamaktadır. İşte batılaşmanın temelinde bulunan olgu budur. Batılaşmanın başlangıç noktası ise Lale Devri’dir. (Etnik ve Toplumsal Yönleriyle Türk Hareketleri ve Devrimler, Çetin YETKİN 1974)
Osmanlı Tarihi’nin 1718 ile 1730 yılları arasındaki yaşanan döneme Lale devri denir.. Bu dönemin padişahı Sultan Ahmet' tir. Onun sadrazamı ise Damat İbrahım Paşa' dır. Tahmin edileceği gibi padişahın damadıdır. Sadrazam padişahın kızını haremine kattığında, kız daha 12 yaşındadır. Aralarında 40 yaş vardır. Ve şeyhhülislam onaylı evliliktir bu..

Alıntı:
Tarihlerde, ilk yenileşme girişimlerinin yapıldığı bu dönemin bir ıslahat ya da reform dönemi olarak değil de bir çiçek adıyla 'Lale Devri' olarak anılması bile, egemen çevrelerin ne denli bir düzenden yana olduklarını belirler Bu çevrelerin toplumsal sapıklığı Lale ile simgeleştirmiştir.. Bu dönemin gözde kişisi Vezir -i azam Damat İbrahim Paşa ise 'Halkı aldatacak şey lâzımdır' deyü her olanakta İstanbul' un çeşitli semtlerinde dolaplar, beygirler, atlı karıncalar, salıncaklar kurdurmaya başlar ve yetişkin insanlar, buralarda eğlenmekle vakit öldürürler.. Bu soysuzlaşma aynı zamanda bir ahlâk düşkünlüğünü de birlikte getirecektir..
(Etnik ve Toplumsal Yönleriyle Türk Hareketleri ve Devrimler, Çetin YETKİN 1974)

Feodal Osmanlı, gelişen Avrupa kaptalizmi karşısında geride kalmıştır. Girdiği savaşları yitirmeye başlar ve böylece fetihçiliği de son bulur.Bu durum karşısında bir yanda ülke içerisindeki sömürüyü yoğunlaştırır, diğer yandan bükemedikleri eli öpmek için Avrupa' yı taklit etmeye başlarlar. Bu amaçla Avrupa ya elçiler gönderilir..

Alıntı:
1720' de Yirmi Sekiz Çelebi Efendi adında bir zat, Üçüncü Sultan Ahmet in fevkalâde elçisi olarak Paris' e gitmiş, bir seneye yakın orda kalmıştı; Sadabad mamuresinin kuruluşunda bu Mehmet Efendi' nin Paris hikâyelerinin büyük tesiri olmuştur, Sadabad keşaneleri Versay kökleri ile parklarına nazire olarak yapılmıştır diyenler vardır. (Patrona Halil, Reşat Ekrem KOÇ 1967)

Alıntı:
Osmanlı egemenleri, sürdükleri zevkü sefa düzenine Avrupaî bir görüntü vermeye çalışırlar. Bu öyle bir takltçiliktir ki, meselâ Boğaz içindeki bütün yalılar beyaza boyanır. Köklere Mirabad, Fayzabad, Asafabad vb gibi bunların en meşhur ve bugün de adı ile anılanı, Kağıthane deresi civarına kurulan Sadabad olmuştur. Sadabad yapılarına 1720 de başlandı. Bir sene içinde tamamlandı. devlet ve saray erkanına ve istanbul zenginlerine temlik edildi, dağıtıldı. (Patrona Halil, Reşat Ekrem KOÇ 1967)

Alıntı:
Haramilerin sürdürdüğü sefanın, esas olarak bu günden farkı yoktu. Halk açken bu asalakların elleri yağda, ayakları baldaydı. Ki dönemin içinden tanıklık yapan Katip Salihi Efendi, zengin bir eğlencelerin birini de şöyle tarif eder;
" menşurlu (prizmalı) billur kadehler lalelerin arasına konulur, kandillerin ışığını menşurlar, çiçeklere aksettirir, bu suretle ışıklanan binlerce renga renk lalenin gece seyrine doyum olmaz
(Patrona Halil, Reşat Ekrem KOÇ 1967)

Bu eğlencelerin vazgeçilmez tiplerinden olan saray şairi Nedim' in dizeleri dönemin egemen ruhunu yansıtır;

Alıntı:
Bir elde gül, bir elde cam geldin saki
Hangisini alsam, gülü yahud ki camı ya seni
Halk açlıktam kırılıyor, Nedim in ne umrunda mı? O saraydan besleniyor ve sarayın meşrebine uygun şeyler yazıyor.. Ruhunu burjuvaziye satan günümüz sanatçılarının durumu da böyle değil mi? Öyledir..

Geçmeden söyleyeleyelim, Bu şair Nedim Efendi, İSYAN başladığında damdan dama kaçarken düşüp ölecektir.. Eh isyan zamanları, "Yürü serv-ü revanım gidelim sadabad a denen o sefil alem zamanlarına benzemez.

Lale Devri'nde tüketim ekonomisi alıp başını gitmiş. eşyanın fiyatı sürekli artarken, paranın değeri düşmüş ve esnafa ağır vergiler koyulmuştur..

İSYAN BAŞLIYOR..

İsyanın Patrona Halil dışındaki önderlerinden olan Muslu Beşe, 35 yaşalrında bir manavdı. 45 yaşlarındaki Emir Ali ise kahvecilik yapan bir esnaftı. Bu üçlünün etrafında taplanan 30 kişilik çekirdek kadro vardı . Ve bu güçle 28 Eylül 1730 tarihinde isyanı başlattılar...

Sabah saatlerinde Beyazıt Camii' nin etrafında toplanırlar. İsyan bayrağı açıp halkı ayaklanmaya çağırırlar. Sancakları BEYAZ ZEMİN ÜZERİNE KIRMIZI VE SARI ÇUBUKLU BİR PEŞTAMALDI.. Bir süpürge sırığına bağlanan peştemal Baldırı çıplakların elinde İSYAN Bayrağı olmuştur..

Üç önder, , üç kola ayrılıp sokaktaki halkı esnafı isyana çağırmaya başladılar. Beyazıd ve çevresinde Patrona Halil sesleri yankılanır..

Yoksulluğun bozkırına düşmüş bir kıvılcım gibi yayılır isyan. Başlangıçtaki otuz kararlı isyancının sayısı önce yüzlere sonra binlere çıkar. Çünkü halkın içinden geçenlere tercüman olmuştur..

İsyana her milletten ve her meslekten, her dinden katılım olmuştur. Çünkü hangi din, mezhep ve kavimden olursa olsun, hepsi baldırı çıplaktır. Hepsinin ortak düşmanı, kendilerini ezip sömeren Saray'dır..

Bu kudret ve cüret karşısında Yeniçeri askerleri de sessiz ve şaşkındır. Bir kaç kez isyancılara saldırı emri gelse de buna kalkışmazlar.. Zira Yeniçeri ocağının tabanını oluşturan askerler de bir yerden baldırı çıplakların kardeşi sayılır..

İsyan Perşembe günü iradi bir şekilde yapılır. çünkü bu gün tatil günüdür. Osmanlı memurları iş başında değil, yöneticileri ise köşklerinde zevk-ü sefa içindedir..

İsyan hızla yayılır İstanbul' a. Osmanlı yöneticileri şaşkındır, kul olarak gördükleri, adam yerine koymadıklar ıo baldırı çıplak halkın bu kalkışması karşısında adeta felç olmuşlardır..
Damat Ferit Paşa ve yandaşları bir an önce isyana müdahale edip isyan ateşini söndürmekten yanaydı.. Diğerleri ise söndüreyim derken bütün sarayı tutuşturacak bir yangının çıkma ihtimalinden korkuyorlardı..

Dönemin Fransa elçisi Marki de Wilieureve’nin gözlemleri yaşananlar hakkında fikir vericiydi;

Alıntı:
" .. Vezirlerde Sultanı ahaliye gösterecek kadar metanet olsa idi, belki ahalinin padişahlarına karşı olan korku ve hürmetleri dolayısıyla asileri dağıtmak mümkün olabilirdi. Bu sırada asilerin miktarı üç dört binden fazla değildi. Fakat padişahın kararsızlığı asilerden ne istediklerini soracak kadar zaaf göstermesi, hükümetin perişanlığını ortaya koydu ve asiler bundan cesaret buldu." (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

Padişah tirtir titriyordu, çünkü kaybedeceği bir taht vardı, sadrazam titriyordu, kaybedeceği bir kelle vardı. Fakat Patrona Halil ve yoldaşları dim dik duruyorlardı.. Çünkü uğurda can vermeyi göze almışlardı.

Alıntı:
" .. İlk anda, merak saikasıyla zorbaların (Asilerin) etrafında bir hayli insan toplandığı halde, bu miktar birinci günü akşama doğru çok azalmıştı; hatta burada kalanların içine bir korku daha düşmüş ve hemen hepsi bir tarafa kaçmayı düşünmüşlerdir. Fakat Patrona Halil’in metanetli hareketi dağılmanın önüne geçmiştir. Patrona; Mukavemet göstermeyip dağıldığımız veya mukavemette muvaffak olmadığımız taktirde ölüm bizim içindir; Ancak kurtuluş yolu azim ve sebat ile mukavemet edecek olursak muvaffakiyetimiz de muhakkaktır' sözleriyle arkadaşlarını ikna etmiş ve dediği çıkmıştır." (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

İsyanın ilk gecesi zorlu geçer..
Patrona Halil’in isyana katılanlara söylediği sözler ikna etmiştir..

Alıntı:
Patrona Halil;

Ey baldırı çıplak kardeşlerim, soydan fakir dostlarım, dertli esnaf arkadaşlarım, külhan beylerim.. eğer direnmeyip dağılırsak veya direnişimiz başarılı olmazsa ölüm bizim içindir. Biz bunu göze aldık Ancak kurtuluş yolu direniştedir, azim ve sebattadır. Eğer direnir ve direnişimizde sabır gösterirsek zafer de bizim olacaktır..

29 Eylül 1730 günü asilerin yaptığı iki şeyden birincisi, yaptıklarının dine uygun olduğunu göstermek için kendi düşüncelerine uygun birini İstanbul Kadılı'ğına getirmek oldu. Böylece yaptıkları ve yapacakları her şeyi kitabına uyduracaklardı. İsyancıların ikinci adımı ise, İstanbul zindanlarında tutuklu bulunan mahkumları, isyana yardımcı olmak şartıyla serbest bırakmak oldu..Böylece yeni bir adalet tesis edilmiş oldu..

Alıntı:
İsyancılar sıradan halka yönelik zarar verici, taciz edici hareketleri oluşturmamıştır. Böylesi davranışlara yeletenenler şiddetle cezalandırılmış halkın gözü önünde idam edilmişlerdir. İsyancılar halka zarar vermedikleri gibi, İstanbul halkının yiyecek sıkıntısını çözmeye çalışırlar. Ayrıca isyancıların halklarına büyük bir ihtimam göstermiş oldukları Rum, Ermeni ve Çingene cemaatlerine mensup daha bir çok kimseleri de aslilerle birleşmiş ya da birtaraf kalmışlardır. (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

Alıntı:
İsyanın ikinci günü hem halkın desteği arttı, hem de değişik askerî güçlerden katılımlar oldu:" .. Zorba reisleri (isyanın önderleri) kendilerini kafi derecede hissettikten sonra, Et Meydanı'ndan göndermiş oldukları adamlar ve bayraklar vasıtasıyla cebeci topçu, toparacı, tersabeli, sipahi ve silahdar gibi muhtelif birliklere mensup askerî kuvvetleri de kendileriyle iş birliği yapmaya davet ettiler. Bunlardan bir kısmının doğrudan doğruya, bir kısmının da bazı müzakerler neticesi asilere iltihak ettiği görüldü.. (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

Giderek güçlenmeye başlayan isyanı bastırmak istiyordu Saray, ama doğrusu isyancıların üzerine gönderecekleri kendi adamlarına bile güvenmiyordı. Ya isyancıları bastırmaya giden silâhlı güç.. asilerle birleşirse ne olurdu? Bu nedenle padişah kimseye güvenemiyordu..

İlerleyen saatlerde bir Haseki Ağası' nı 25 kişilik muhafız birliğiyle beraber iayancılara gönderdi Saray. Bu elçinin görevi taleplerini öğrenmek, eğer başarabilirse bir takım vaat, telkin ve tehditle dağıtılmasını sağlamaktı..

Haseki Ağası'yla Patrona Halil Görüştü. Dinledi ve dedi ki:

Bak Ağa, senin vaat ve tehditlerine pabuç bırakacak bir durum var mı benim ayaklarımın? diyerek Saray’ın dağılın emrini red etmişti isyancılar...

Alıntı:
..Tehdite hiç aldırmadan, bizim de padişaha arz olacak haklı şikayetlerimiz vardır diyorlardı ve istedikleri sadrazam, şeyhülislam ile Kethüda Mehmet Paşa gibi.. Devlet ricalinden 37 kişinin kendilerini teslimini talep etmişlerdir. Onların şiakeyetleri dinlenip bu arzular yerine getirilmedikçe silâhlarını terk etmeyeceklerini bildiriyorlardı. (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

Sarayın cahil cuhela baktığı isyancılar "diplomasi" yapmayı da iyi biliyorlardı..

Saray isyancılara karşı düşünüp bulduğu ise; MUKADDES OSMANLI SANCAĞI ortaya çıkartılarak, hakiki Müslümanların bu sancak altında toplanması için çağrı yapması oldu..
Çarpışan iki irade, şimdi iki bayrak şeklinde somutlandı. Bir yanda isyancıların süpürge sırığına bağlı peştemal bayrağı, diğer yandan "mukaddes" osmanlı sacağı..

Tarih tanıktır ki, bir Allah' ın kulu bile "mukaddes Osmanlı sancağı altında olmamıştır.. Bunun üzerine Saray asilere karşı kılıç çekecek hakiki müslümanlara para verileceği, maaşa bağlanacağı ilân edildi. Ama Saray ın böyle akçeli teklifi yoksulları satın almaya yetmedi.. Saray onları onursuz sayıyor ve öyle davranıyordu. Ama haysiyetini savunan halk, Osmanlı sancağı altında toplanmadı..

Son olarak 30 Eylül 1730 Cumartesi günü, isyancıların cüretine bir kez daha elçi gönderdi: ne istiyordu asiler?

Verilen cevap yine açıktı. Başta Şeyhülislam ve sadrazam olmak üzere, kimi vezirlerinin kendilerine teslim edilmesini istiyorlardı..

Böylece Osmanlı yönetiminin din ve idari başlarının düşürmeyi hedeflediklerini ilan etmişlerdi.

Kendi tahtını korumak için; Damat İbrahim Paşa' yı gözden çıkardı, en sonunda padişah. Dünün haşametli veziri, kullanılmış bir mendilin kaderini yaşadı. 1 Ekim 1730 gecesi Damat İbrahim Paşa, Kethüda Mehmet Paşa ve Kaptan- ı Derya Mustafa Paşa sarayda idam edildiler. Üç öküz arabsına yüklenen bu üç cesed, sabah vakti isyancılara gönderildi..

Aslında bu durum, isyanın geldiği boyutu da gösteriyordu. Bundan ötesi padişahın kellesi söz konusuydu artık. Hemen isyancılara yeni elçi göndererek ne istedikleri sordu? Cevap gecikmedi.

Üçüncü Ahmet’i artık padişah olarak görmek istemiyorlardı.

Üçüncü Ahmet in karşı koyacak bir durumu, bir gücü yoktu. Kaldı ki padişah değil padişahlık önemliydi ve isteği yerine getirildi..

Sultanığı yeğeni Birinci Mahmut'a bırakarak çekildi tahttan..

27 yıl padişahlık yapan bir sultan, böylece tahtını yitirip kellesini kurtarmış oldu..

Değişen kelleler olmuştu,sadece. Saltanat olduğu gibi duruyordu. Sömürü saltanatı Üçüncü Ahmet elbisesini çıkartmış. Birinci Mahmut elbisesini giyinmişti.

Önce satın almak istediler Halil’i. Yaptıkları görüşmede yeni padişah ne istediğini sordu. Kendisi için hiç bir talepte bulunmadı, sadece halkı ezen vergilere son verilmesini istedi. Birinci Mahmut istemeyerek de olsa, Lale Devri'inde konulan kimi vergilerin kaldırılmasını kabul etti..

Alıntı:
..Sultan I. Mahmut, Patrona 'nın tahakkümünden kurtulmak için ilk defa ona büyük bir memuriyet vererek merkezden uzaklaştırmayı düşündü ve bu maksadla kendisine arzu ettiği vazifeyi sordu. Fakat bu zeki ve kurnaz adam, meseleyi derhal kavramış ve ne rütbede, ne de mansıbda gözü olmadığını ancak memlekek için çalıştığını bir defa daha tekrarlamıştı. Patrona, bu esnada kendine yüz bin altın verileceğini ve bunu alıp istediği yere gitmesini tavsiye eden yeniçeri ağasına ise, gayet sert muamele ederek, İstanbul' un bütün parasının kendisinde olduğunu, paraya ihtiyacı bulunmadığını da belirtmişti. (Patrona İsyanı, M Münir AKTEPE, 1958)

Halkın eli kılıçlı hali olan Patrona Halil, 6 Ekim 1730 tarihinde öyle bir davrandı ki, bütün Osmanlı tarihinde ilk ve son kez tanık olundu, bu duruma. O gün yeni padişahın kılıç kuşanma töreni vardı. Tören alanına atla gelen padişahın atının önünde, Patrona Halil at sürüyordu. Olacak şey değildi, bu. Sadece elbiseleri, kılıcı ve çıplak ayaklarıyla, ilerliyordu atının üstünde. Oysa padişahın atının önünde değil, yanında bile kimse olamazdı.

Kendisini taviz vererek korumak istieyen saltanat asilere taviz vererek, kendi iktidarını yeniden güçlendirmek istemiştir.

Bu amaçla, isyancı safları daraltmak ve içerden işbirlikçi bulmak için girişimlerre başladılar. Sarayın her iki hamlesi de başarılı olmuştu.

Bunu üzerine asiler ver saray arasında iki maddelik bir antlaşma yapıldı..

1)İsyana katılanlar ileride bu nedenle cezalandırılmayacaktı
2) Asiler belirli bir kuvveti koruyacak, ama isyan saflarının çoğunluğu dağıtılacaktı..

Yaşanan bu ikili iktidar sürecinin çok sürmüyeceği artık belli olmuştu. İsyancılar tarihsel sebeplerle isyanı daha ileriye taşıyamadıklarından durmuşlardır. İsyanın durması demek, saray statükosunun yürümesi demekti. Ki yürüyen saray ellbette duran isyancıları ezerdi. Kavga kanunuydu bu..

Patrona Halil ve yoldaşları, devlet meselelerini görüşmek üzere 25 Kasım 1730 tarihinde saraydaki divan toplantısına çağrıldılar. Patrona ve 30’a yakın arkadaşı Saray' a geldiler. Onların silahlı bir kısmı, toplantı yapılacak yerin dışında tutuldu. Toplantı salonuna Patrona Halil, Muslu Beşe gibi isyan önderlleri girdi. Derken Padişahın kiralık katilleri meydana çıkıp saldırıya geçtiler. Asiler orda katledildi, önderleri yitiren isyancılar da dağıldılar ve Patrona Halil İsyanı da böylece son buldu..

Sonuç olarak, Batılılaşma adı altında yoğunlaştırılan sömürü, zulüm ve soysuzlaşmanın adı olan Lale Devri'ne karşı yoksul halkın nasıl karşılık verdiği malümdür; İsyan..

Peki Lale devri sona mı erdi? Hayrı! O halde yoksulların, baldırı çıplakların, dara düşen esnafın isyanı da sürüyor demektir bu topraklarda..

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

04 Nis 2020

Aşağıdaki yazı ilk defa 17 Kasım 1950 tarihinde Orkun Mecmuası’nda merhum Alparslan Türkeş tarafından “Kazganoğlu” müstear ismiyle yayınlanmıştır. Yazıyı arşivinden bularak bize gönderen değerli araştırmacı yazar Metin Turhan beye teşekkür ederiz.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 61,25 M - Bugün : 35511