« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

24 Haz

2024

Yalnız Alperen: Necmeddin Hacıeminoğlu

Altan Deliorman 01 Ocak 1970

1950’lerde İstanbul’da sadece iki üniversite vardı. Bu üniversitelerde okuyup da fikrî eğilimi aynı olanlar birbirlerini kolayca bulup tanıyabilirlerdi. Bizim böyle bir grubumuz da kendiliğinden oluş­muştu. Çeşitli fakültelerden ve İTÜ’den yeni arkadaşların katılımıyla bu grubu genişletmeye çalışıyorduk. Edebiyat Fakültesinde okuyan arkadaşlarımız, bir gün, Adana’dan gelen milliyetçi bir öğrenciden bahsettiler. Bir süre sonra da beraberlerinde getirip bizimle tanıştırdılar.

Orta boylu, açık alınlı, kalın gözlük camlarının arka­sında zekâ kıvılcımlan uçuşan gözleriyle bu genç adam daima mütebessimdi. Durduğu yerde bile, bir ayağı sü­rekli hareket hâlindeydi. O kadar yapmacıksız ve cana yakındı ki, onunla dost olmamak imkânsızdı. Adı Nec­mettin Özdarendeli idi.

Grubumuzdaki arkadaşların hemen hepsi, kendileri­ni siyasetin dışında tutuyorlardı. Başlıca iki büyük parti vardı. Bunlardan biri, iktidarı sırasında Türkçülere ve Türkçülüğe resmen cephe almış, âdeta savaş ilân et­mişti. Bu yüzden, o parti de, onun yaşlı lideri de bizler için hiçbir sempati kırıntısına lâyık değildi. Onun yerine iktidara gelen partinin yöneticileri de, Türk milliyetçili­ğinin büyük kuruluşu Türk Milliyetçiler Demeğini, on li­ra para cezasına çarptırarak kapatmışlardı. O olayın acı hatırası henüz çok taze olduğu için, bu partiye karşı da mesafeli duruyorduk. Bu yönümüzle de Necmettin’den farklı düşünüyorduk. O, Halk Partisi taraftarıydı ve İnö­nü’ye yakınlık duyuyordu.

Necmettin’le bir konuda daha farklı düşünüyorduk. O, Türkçenin sadeleşmesi ve zenginleşmesi heyecanıy­la Türk Dil Kurumunun çalışmalarını beğeniyordu. Biz ise, dildeki aşırı tasfiye hareketini doğru bulmuyor, Ku­rumun ortaya attığı uydurma “sözcük” ve “tilcik”lerle dalga geçiyorduk.

Ama, yine bu farklılıklar, aramızdaki dostluğu ve da­yanışmayı engellemiyordu. O bize ne kadar hoşgörü ile bakıyorsa, biz de ona aynı duygularla yaklaşıyorduk.

Necmettin, Edebiyat Fakültesinde öğrenciydi, aynı zamanda Yüksek Öğretmen Okulunda kalıyordu. Kısa süre sonra, bu okulun talebe cemiyeti başkanlığına se­çildiğini öğrenip sevindik. Yüksek okullar talebe cemi­yetleri de aralarında bir birlik kurmuşlardı. Bu birliğin başkanlığına da Necmettin’i getirdiler. Demek, bu yeni arkadaşımız yaman bir teşkilâtçıydı. Onu, bu yönüyle daha çok takdir ettik.

O sırada, Ankara’dan İstanbul’a bir başka genç gel­di. Aslen Eskişehir’liydi. Ailenin Mihalıççık’ta epey geniş toprakları varmış. Babası Ankara’ya gidip iş kurmuş. Kendisi de orada bir müddet sahhaflıkla meşgul olmuş. İstanbul’a gelince, Cağaloğlu yokuşunun alt başında bir dükkân kiralamış, bir pedal makinesi koyup ufak tefek baskı işleri yapmaya, daha sonra da “Ocak” adında haf­talık milliyetçi bir gazete çıkarmaya başlamış. Geç ha­ber aldım ve hemen gidip kendisiyle tanıştım. Adı Burhaneddin Şener olan bu gençle kanımız çabuk kaynaş­tı. İkimiz de bekârdık. Gecemiz, gündüzümüz beraber geçmeye başladı. Çevremiz genişlemişti ama bir derne­ğimiz yoktu. İktidar da milliyetçi bir derneğin kurulma­sına ve çalışmasına sıcak bakmıyordu. Bu bakımdan, kuracağımız derneğin adını “Türkiye Komünizmle Mü­cadele Derneği” koyduk. Gazete sahibi olduğu için Burhaneddin’i başkan yaptık. Genel sekreterlik görevini ben üstlendim. Birkaç ay sonra İstanbul şubesini kur­maya karar verdik. Gidip Necmettin’i buldum. Şube ku­rucusu ve sekreter üyesi olmayı kabul etti. Böylece, ay­nı çatı altında buluşmuş oluyorduk.

Bu dernek, başka tanınmış şahsiyetlerle birlikte Peyami Safa’ya da iki konferans verdirdi. Peyami Beyle iki- üç yıl evvel başka bir vesileyle tanışmış olduğum için, dernekle onun arasındaki ilişkileri düzenleyip devam et­tirmek de bana düşüyordu. Peyami Safa, o sıralarda Mil­liyet gazetesinde çok okunan köşe yazıları yazıyor, ay­rıca Türk Düşüncesi adında ciddî bir fikir dergisi ya­yımlıyordu. Onu daha çok gazetedeki odasında ziyaret ediyordum. Ve, hemen her gidişimde, Necmettin’i ora­da buluyordum. Kapıya yakın bir iskemlede oturur, konuşmalarımızı sessizce dinlerdi. Ben ayrılırdım, o kalır­dı. Yeni tanıştıklarım sanıyordum. Sonraları öğrendim ki, Necmettin’in İstanbul’a ayak basışından sonraki ilk işi, bavulunu bıraktığı gibi, Türk Düşüncesi idarehane­sine, Peyami Beyin yanına koşmak olmuş. Ondan etki­lenmesi kaçınılmazdı.

Necmettin’in ruh ve fikir dünyasında etkili olmuş bir başka şahsiyet de Mümtaz Turhan’dı. Edebiyat Fakül­tesine başladığı sıralarda derslerini dinlediği hocalarının yazılarını da okuyordu. Mehmet Kaplan’ın cumhuriyet neslini tenkid eden yazıları ona aykırı geliyordu. Bu yüz­den Kaplan’a sık sık itiraz ediyordu.

Bir gün Kaplan, ona Mümtaz Turhan’ın ‘Kültür De­ğişmeleri’ adlı kitabını tavsiye etti. Necmettin kitabı he­men alıp okumaya başladı. Kültür Değişmeleri’ni saba­ha karşı bitirdiğinde asıl değişimin kendisinde olduğu­nu anladı. O gün gidip Mehmet Kaplan’a haklı olduğu­nu söyledi. Artık o da Tanzimat’tan beri gelen nesiller değiştikçe edebiyatın da muhtevasında değişmeler ol­duğunu, bu değişimin de ulvîden süfliye doğru bir seyir takip ettiğini anlıyordu.

O dönemde okuduğu kitaplar arasında “Tarihî Mad­deciliğe Reddiye”nin önemli bir yeri vardı. Hilmi Ziya Ülken’in bu ciddî tenkidindeki görüşleri paylaşıyordu.

Necmettin, Peyami Safa ile artık dostluk derecesi­ni bulmuş ilişkilerini onun vefatına kadar devam ettir­di. Peyami Beye iki bakımdan hayranlık duyuyordu: Biri, Türk milletinin düşmanlarıyla yaptığı mücadele dolayısıyla, diğeri de eserlerinde kullandığı dilin mü­kemmelliği bakımından. Peyami Safa, 1950’lerde ger­çekten çetin bir fikir mücadelesine girişmişti. Kale­miyle bu mücadelenin en ön saflarında yer alıyordu. Batı hayranlığını şiddetle tenkit ediyor, mahiyetlerini yakından bildiği Komünistleri ve onlara sempati du­yanları yerden yere vuruyordu. Bir gün onun yanın­daydım. Macar halkı, ülkelerini işgal eden Ruslara karşı ayaklanmış, onları topraklarından çıkarmış, nis­peten hür bir rejim ilân etmişti. Ancak, Rus tankları birkaç gün sonra geri dönmüş ve Macar kahramanla­rını fena hâlde ezmişti. Milliyet gazetesi o gün, bu ye­ni işgali kınayan bir manşet atmıştı. Peyami Bey, ma­sasının üzerindeki telefonu kaldırdı, genel yayın mü­dürü Abdi İpekçi’yi arayıp bu manşetten dolayı tebrik ve teşekkür etti. Bu kadar duyarlıydı. Onun bu tarafı, sanırım Necmettin üzerinde de etkili olmuştur.

İstiklâl Marşı şairine karşı da Necmettin’in gönlünde büyük bir sevgi yatıyordu. Safahat’ın yarısını ezberlemiş­ti. Gençlik yıllarında, Fatih Şehir Tiyatrosunda yapılan bir anma toplantısında Akif’ten çok sayıda şiir okuduğu za­man, toplantıda hazır bulunan Mahir İz ‘Ölürsem gözüm arkada kalmayacak, Safahat’a sahip çıkan gençler gör­düm, rahatladım’ demişti. Rahmetli Mahir Hocayı Hay­darpaşa Lisesindeki öğrencilik yıllarımdan tanıyordum. Başka sınıflara giden bir edebiyat öğretmeniydi. Birlikte Mehmet Akif günleri tertiplerdik. Provalar sırasında co­şar, Safahat’tan uzun parçaları ezbere okurdu. Sanırım, bütün Safahat ezberindeydi. Tam bir Akif hayranıydı. Onun Necmettin hakkındaki sözleri bu bakımdan değer taşımaktaydı.

Üniversite çevresinde yer alan Küllük, Çınaraltı, Mar­mara Kıraathanesi gibi mekânlar, genç, yaşlı ilim ve fikir adamlarının, sanatkârların olduğu kadar üniversite öğ­rencilerinin de devam ettiği yerlerdi. Buralarda siyasetten edebiyata, günlük meselelerden tarihî olaylara kadar pek çok mevzu konuşulup tartışılırdı. Bu sohbetlerin yıldızı Profesör Mükrimin Halil Yınanç’tı. Türk tarihi ve özellikle Selçuklu dönemi üzerinde allâme olan Mükrimin Halil’in hafızası hayret verecek kadar kuvvetliydi. İleri yaşına rağ­men bekârdı ve Lâleli’de oturuyordu. Anlatmayı ve din­letmeyi de seviyordu. İlmi derecesinde eser verememiş olmasını da esasen yazmaktan çok konuşma eğilimine veriyorlardı. Mükrimin Bey, Hacıeminoğlu’ndaki kabiliye­ti sezmiş ve ona ilgi göstermişti. Karşılaştıklarında, Nec­mettin’e ‘Yüksek Muallimli’ diye hitap ediyordu.

Edebiyat Fakültesindeki öğrenciliği talihli bir döne­me rastlamıştı. Kendi alanlarının dev şahsiyetleri Ali Nihad Tarlan’lar, Ahmet Ateş’ler, Reşid Rahmeti Arat’lar, Ahmet Caferoğlu’lar, Tanpınar’lar, daha genç nesilden Muharrem Ergin’ler, Mehmet Kaplan’lar, Faruk K. Timurtaş’lar, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün o zaman­ki kadrosunu oluşturuyordu. Yüksek Öğretmen Oku­lunda da Nihad Sâmi Banarlı gibi seçkin bir edebiyatçı­nın öğrencisi olmuştu. Kendi eğilimi ve birikimi de bun­lara eklenince, önünde ilim adamlığının geniş ufukları açılıyordu. Hocaları, onun Türk Dili ve Edebiyatı Bölü­müne asistan olmasını arzu ediyorlardı. Ancak, fakülte­de boş asistanlık kadrosu bulunmaması güçlük çıkarıyordu. Ona, kadro açılana kadar edebiyat öğretmenliği yapmasını tavsiye ettiler. Tayini Bitlis’e çıktı. Oraya git­ti ve öğretmenlik hayatına ilk adımlarını attı.

Bitlis, geri kalmış bir bölgenin âdeta unutulmuş bir şehriydi. Halk, hâlâ ilkel bir hayatın şartlarına mahkûm olarak yaşıyordu. Ulaşım, eğitim, sağlık hizmetleri pek yetersizdi. Bu durum, Necmettin’in inançlarında ve eği­limlerinde değişikliğe yol açtı. O, Cumhuriyetin başın­dan itibaren yirmi yedi sene iktidarda bulunmuş bir par­tiyi tutuyor, onun başındaki zata da saygı duyuyordu. Fakat, bu nasıl işti? Bu kadar yıl, Anadolu’nun bu güzel beldesi nasıl olur da böylesine ihmal edilirdi? Evvelden beri burada yaşayanların çaresizliğini gördükçe içi bur­kuluyor, isyan edesi geliyordu. Osmaniye Lisesine tayi­ni çıkıp da Bitlis’ten ayrılırken, bir yıl önce buraya gelen Necmettin’den çok farklı düşünüyordu.

Osmaniye’ye, parmağındaki nikâh yüzüğüyle gitti. Bu arada, Yüksek Öğretmen Okulundan arkadaşı ve kendisi gibi öğretmen olan Meral Hanımla evlenmişti. Eşi de, onunla birlikte, öğretmen olarak Osmaniye’ye tayin edilmişti. Vaktiyle, ortaokulu okurken bulunduğu bu kasaba, onda çocukluk hatıralarını çağrıştırıyordu.

Necmettin, Darende’nin -adı sonradan Gülpınar’a çevrilecek olan- Aşudu köyünde doğmuştu. Babası Mustafa Efendi, Maraş’ta ticaretle meşgul olduğu için bu şehre yerleşmişlerdi. Bağdat’la bağlantılı işler yapan Mustafa Efendinin hâli vakti yerindeydi. Fakat genç yaşta, o dönem için şifasız sayılacak bir hastalığa, vere­me yakalanmıştı. Henüz 38 yaşındayken hayata gözleri­ni kapadığı zaman, arkasında işi yürütecek kimse kal­mamıştı. Altı çocuklu bir aileydiler. Necmettin, en kü­çükleriydi ve babası öldüğünde henüz iki yaşındaydı.

Babalarını kaybedince Maraş, onlar için yabancı bir di­yar hâline gelmiş, mecburen Aşudu’ya dönmüşlerdi. Ki­mi zaman bağ evinde, kimi zaman eniştesinin evinde oturuyorlardı. Bahçelerinde ceviz ve dut ağaçları vardı. Onların meyvelerini satarak nafakalarını çıkarmaya çalı­şıyorlardı. Ellerindeki hazır para çoktan bitmişti, başka gelirleri de yoktu. Bu yüzden yoksullukla tanışmışlar ve onun çilesini çekmeye başlamışlardı. Büyük ağabeyleri Rıza, Çukurova’ya gidip üç beş kuruş kazanmaya çalı­şıyordu. O ve ailenin ikinci oğlu Nihat, ancak ilkokulu bitirebilmişler, daha fazla okuyamamışlardı. Ama, eniş­tesi, Necmettin’deki cevheri görüyor, onun ağabeyleri­ne benzememesini arzuluyordu. Bu çocuk çok zeki, çok çevik ve kabiliyetliydi. Daha ikinci sınıftayken, okuma yazma bilmeyenlere gelen mektuplan okuyor, üstelik cevap da yazıyordu. Son sınıfa geldiğinde de ikinci sı­nıflara bir öğretmen gibi ders veriyordu. Âşık Kerem gi­bi kitapları yaşlılara okuyor, bazı şairlerin şiirlerinden uyarlamalar yapıyordu. Şakacıydı da. Âşık Kerem’in şi­irlerini köydeki insanlara uyarlamayı seviyordu. Böyle bir çocuk, daha yüksek eğitim kademelerine erişmeliydi. Eniştesi, onu, Darende’de yaşlı bir kadının yanma yerleştirdi ve ortaokula kaydını yaptırdı.

Necmettin ortaokuldayken eski yazıya merak sar­mıştı. Öğrenmek istiyordu. Ama elifba bulmak meseleydi. Haber vermişlerdi ki, birinde vardır. Gidip istemişti. Adam, elifbayı vermiş ama çabuk getirmesini de tembihlemişti. Köyünde hâlâ anlatırlar ki sabah aldığı elif­bayı öğleden sonra götürüp vermiş ve bu arada eski ya­zıyı sökmüş. Necmettin çapındaki kimselerin çocukluk hatıraları bile zamanla işte böyle efsanelere karışıyor.

Orkaokul ikinci sınıftayken Osmaniye’ye göçmüşler­di. Köylülerinden biri Adana’da bir mağazada çalışıyor­du. Bir süre sonra, onların Osmaniye’den Adana’ya ta­şınmalarına yardım etmişti. Necmettin liseyi Adana Er­kek Lisesinde okumuştu. Mücadeleci yönü bu yıllarda belirmeye başlamıştı. Aynı dönemde mahallî gazetelere yazılar da yazıyordu. Lisede edebiyat öğretmeni olan Şevket Kutkan’dan çok istifade ettiği muhakkaktır.

Fikren de uyuşan yeni evli çift Osmaniye’de bir yıl kadar kaldılar. Asistanlık kadrosu boşalınca, hocaları, Necmettin’i İstanbul’a çağırdılar. Akademik hayatı seç­kin bir çevre içinde başlıyordu.

Bu arada soyadını da değiştirmişti. Bundan sonra, aile adı olan Hacıeminoğlu adıyla anılacaktı. O kadar ki bu isim kendi asıl adını bile unutturacaktı.

Asistanlığının ilk yıllarında, Türkiye önemli siyasî de­ğişiklikler yaşıyordu. İktidarla muhalefet arasındaki siya­set tartışmalan kör döğüşüne dönmüştü. Her iki tarafı destekleyenler, birbirlerinden gittikçe keskinleşen çizgi­lerle ayrılmaya başlamışlardı. Askerler hükümet darbesi­ne teşvik ediliyor, üniversite gençliği kışkırtılıyor, karışık­lıklar gitgide artıyordu. Sonunda Silâhlı Kuvvetler yöneti­me el koyuyorlardı. Meclis feshediliyor, iktidar kadrosu Yassıada ve Balmumcu’ya hapsediliyor, memlekette yeni bir dönem başlıyordu. Millî Şef devrine sempati besleme­yen milliyetçilerin tesellisi ve ümidi ise Millî Birlik Komitesinin ‘kudretli albay’ı üzerinde toplanmıştı. Onun şah­sında, mazisinde ve temsil ettiği fikir dünyasında parlak bir gelecek görüyorlardı.

Fakat bu ümitli bekleyiş uzun sürmemiş, bir sonba­har günü albayla çevresindekiler uzak ülkelere sürgüne gönderilmişlerdi. Geride ise, ümitlerini hiç kaybetmemiş bir milliyetçi-memleketçi kadro kalmıştı. Necmettin de bu kadronun içinde, hatta ataklığı ve heyecanı ile ön saf­larındaydı. Kendi gibi genç asistanlarla ve üniversite dı­şındaki yakın çevreyle daimî bir fikir alış verişini sürdürü­yordu. Bir taraftan da doktora çalışmalarına devam edi­yordu. İmzasına da çeşitli dergilerde rastlanır olmuştu. 1964’te yeniden yayımlanmaya başlanan Hisar dergisin­deki makalesi ‘bizim romanlarımız mesnevîlerimizdir’ hükmüyle bağlanıyordu. Bundan sonra Türkçenin mese­leleri üzerinde daha yoğun olarak duracaktı. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nu eleştiren, Tevfik Fikret’in ‘Rü­babın Cevabı’ şiirindeki bir kelime hakkında Orhan Şaik Gökyay’a cevap olan, radyonun dilindeki pürüzlere işaret eden yazılan Hisar’da arka arkaya yayımlanıyordu.

Türkeş, Hindistan’daki sürgün hayatı bitip de yurda dönünce, mevcut şartlar içinde siyasete girmenin yollar­ını aramaya başlamıştı. Bu uğurda çalışan genç asistanlar arasında Necmettin de yer alıyordu. Henüz doçent olma­mış bir üniversite mensubunun böyle muhataralı işlerle uğraşması tehlikeliydi ama Necmettin yaradılışındaki bir kimsenin buna aldırış etmeyeceği açıktı. İlmî çalışmalarına da aralıksız devam ediyordu. “Lehçetü’l-hakaayık” neşri, bu çalışmaların ilk mahsulüydü. Onu “Kutb’un Hüsrev ü Şirin’i ve Dil Hususiyetleri” takip edecekti.

Bu dönemde dilde tasfiyecilik görüşünü artık terk etmişti. Bu yol, bizi geçmişimizden ve kültür değerlerimizden uzaklaştıran bir yoldu. Yararlı ve geçerli olan, millî dil yoluydu. Millî dil, bir milletin bütün sosyal di­limlerin ve fertleri arasında ortak anlaşma vasıtasıydı. Bir milletin bütün fertlerini ve nesillerini millî tarihin en eski kaynaklarına kadar götüren ve onlarla mânevî köp­rüler kuran da yine millî dildi.

Bu görüşlerini, derslerde öğrencilere de ısrarla aktarıyor, onların yanlış istikametlere sapmalarını önlemeye çalışıyordu. Bir gün, öğrencilerden biri “tünaydın” keli­mesini kullanmıştı. Necmettin, derse girince, uydurma­cılık, tabiî gelişme, millî dil hakkında açıklamalarda bu­lundu ve “tünaydın’’daki yanlışlığı şöyle bir örnekle be­lirtti: “Sayın Sadi Irmak İzmir’e gitmiş, bir gece tünedik­ten sonra İstanbul’a dönmüştür.”

Türkeş’le yakınlığı da gittikçe artıyordu. CKMP’nin başına geçmiş olan albay, İstanbul’daki görüşmelerinden bazılarını Necmettinlerin evinde yapıyordu. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki milliyetçi gençler, önce “komando” adıyla anılarak teşkilâtlanıyor, sonra isimleri yavaş yavaş “ülkücü”ye dönmeye başlıyordu. Necmettin, onların ta­kipçisi ve teşvikçisiydi. Bu gençlerin, Türkiye’nin gelece­ği için teminat olduklarına inanıyordu. Onları eğitmek için seminerler veriyor, konferanslara gidiyordu. O kadar da değil, İstanbul’daki, özellikle üniversitedeki ülkücü gençleri belâlardan korumak için uğraşıyor, sıkıntıya düş­tükleri zaman yardımlarına koşuyordu.

1970 yazıydı. Aydınlar Ocağı resmen kurulmuştu ama henüz yeri yurdu yoktu. Daha çok, bizim kurucusu olduğumuz Kültür Ocağının merkezinde toplanılıyordu. O dönemde, Ankara’daki bir takım anayasa hukukçuları ve üniversite hocaları, sık sık randevu alarak Cumhurbaşka­nı Cevdet Sunay’ın huzuruna çıkıyor, onu sol kesim le­hinde şartlandırmaya çalışıyorlardı. Milliyetçi kanatta ise bir hareket yoktu. Bu densizlik ve dengesizlik, canımızı çok sıkıyordu. Aydınlar Ocağında toplanmış üniversite hocaları da, İstanbul’da bulunan Cevdet Sunay’ı ziyaret etmenin yararlı olacağım düşünüyorlardı. Gerekli teşeb­büsler yapıldı ve randevu kolayca alındı. Florya Köşkü’ne giden on beş kişilik heyet içinde en genci, o sırada doçent olan Necmettin Hacıeminoğlu idi. Diğerleri daha yaşlı profesörlerdi. Sunay “buyurun” deyince, heyet baş­kanı İbrahim Kafesoğlu, ziyaretin sebebini anlattı ve Tür­kiye’nin o gün içinde bulunduğu şartlar karşısında görüş­lerini ve hassasiyetlerini dile getirdi. Arkasından, bir-iki hoca daha konuşarak kültür, ekonomi gibi alanlardaki sı­kıntılara işaret ettiler. Sonra Necmettin söz aldı. Kesin ve cesur bir ifadeyle nerelerde yanlış yapıldığını ve ne gibi tedbirler alınması gerektiğini açıkladı. Cevdet Sunay’ın yüzünde hiçbir ifade yoktu. Tamamen hareketsizdi. Fa­kat, toplantının son konuşmasını yaparken Necmettin’i övmeyi ihmal etmedi. Böyle açık konuşan, duyarlı, bilgi­li genç ilim adamlarına memleketin ihtiyacı vardı. Onun konuşmasından hoşnut kalmıştı. “Ne yapayım” diyordu, “ısrarla randevu istiyorlar, haftada iki gün geliyorlar. Ran­devu vermesem gürültü çıkarıp neşriyat yaptırıyorlar. Mecbur kalıyorum. Ama, sizler bugüne kadar hiç gelme­diniz. Hâlbuki, ifade ettiğiniz görüşler çok değerli. Sizi bundan sonra da beklerim”.

Aydınlar Ocağı faaliyete geçip de hareketli bir döne­me girilince Necmettin’le hemen her gün beraber olma­ya başlamıştık. Ocağa geliyor, daima benim odamda otu­rarak sohbet ediyordu. O günlerde İstanbul’daki öğrenci yurtları ikiye ayrılmıştı. Bazı yurtlar ülkücülerin, bazı yurt­lar da solcuların denetimindeydi. Birbirine yakın ayrı kamptaki yurtlar arasında bazen arbede çıkıyor; polis, iki taraftan da öğrencileri alıp götürüyordu. Götürülen ülkü­cülerin akıbetlerini öğrenmek ve mümkünse onları serbest bıraktırmak “ağabeyler için önemli bir meşgale hâ­lini almıştı. Kimin elinden ne gelirse onu esirgemiyordu.

Hacıeminoğlu için mesele burada bitmiyordu. İki-üç arkadaşıyla yurtları paylaşmışlardı. Haftanın belirli gün­lerinde, paylarına düşen yurtlara giderek eğitim çalış­maları yapıyorlardı. Birçok gece de aralarında toplanıp geceyarılannı aşan sohbetlere koyuluyorlardı. Bu soh­betlerin konulan günün olayları, gelişmeler, alınması gereken tedbirler gibi şeylerdi. Hâsılı, Necmettin Hacıeminoğlu’nun âdeta gecesi gündüzüne karışmış gibiydi.

Necmettin’in, benim olduğu kadar başka pek çok ar­kadaşımızın da dikkatini çeken bir özelliği vardı. Silâhlı Kuvvetlerin üst kumanda kademesindeki terfi durumlarını yakından takip ediyor, ileriye ait tahminlerde bulunu­yordu. Bu tahminleri de çok kere doğru çıkıyordu. Erol Güngör’ün ağabeyi albaydı ve generalliğe terfii için pek ümitli değildi. Hacıeminoğlu, onun tayin edildiği son gö­reve bakarak, generalliğinin garanti olduğu kehanetinde bulunmuş, bir süre sonra yapılan Askerî Şûra toplantısın­dan da onun bu kehanetini gerçeğe çeviren karar çıkmış­tı. Bu alandaki şöhreti öylesine yayılmıştı ki, bazı subay­lar ona geliyor, terfi edip edemeyeceklerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Ordu ve kolordu kumandanlarının fikri eği­limlerini de ya bilir yahut yakın tahminlerde bulunurdu.

Türkiye’nin karanlık günlere hızla sürüklendiği dö­nemde Necmettin bir ümit ışığı gibi, Anadolu’nun her ye­rine yetişmeye çalışıyordu. Konferans vermek için uzak il­lere, ilçelere bile gitmekten çekinmiyordu. Hafta sonlarını bu işe ayırmıştı. Bir cumartesi günü İzmir’deyse, ertesi gün meselâ Aydın’da bulunuyor, İstanbul’a gece yolculu­ğu yaparak dönüyordu. Seyahat masraflarını da çok kere kendi cebinden karşılıyordu. Sadece maaşıyla geçinen bir üniversite hocası için bundan büyük bir fedakârlık ne olabilirdi? Bu arada “Fuzulî” ve “Türk Dilinde Edatlar” hakkındaki çalışmaları da kitap hâlinde yayımlanıyordu.

Bağdat’a gidişi, bütün bu faaliyetlerine bir yıl kadar ara vermesine sebep oldu. Bağdat Üniversitesinde Tür­koloji bölümünü kuracaktı. Bu maksatla daha önce bazı öğretim üyeleri Bağdat’a gitmişlerdi. Ancak, Kürtçe bö­lümünde Türkçe birkaç saat ders verip dönmüşlerdi. Necmettin, kendinden bekleneni fazlasıyla yerine getir­di. Türkoloji bölümünü kurduğu gibi Irak Türkleri’nin önderleriyle ve gençleriyle de sıkı temas kurdu. Saddam rejiminin sonraları idam edeceği Albay Abdurrahman ve arkadaşları ile devamlı görüşüyordu. Irak Türkleri onu çok sevdiler. O da, Bağdat’taki Türkoloji bölümünden yetişmiş kabiliyetleri takip etti, hatta içlerinden birini, Hidayet Beyatlı’yı Trakya Üniversitesinde kendi yanına alarak profesör olmasını sağladı.

Acı günlerin hatıraları arasında unutamadıkları vardı. Ülkücü bir genç, Yusuf İmamoğlu, onun odasının önün­de vurulmuş, sol anarşi cankurtaranın gelmesini engelle­diği için oracıkta kan kaybından ölmüştü. İmamoğlu’nun adı, bu olaydan sonra âdeta bir sembol olmuş, ülkücü gençlerin toplantılarında hep bir bayrak gibi dalgalanmıştı. Bu gencin feci ölümü, Necmettin’de ruh sarsıntılarına yol açmıştı. Yusuf İmamoğlu, onu komünist militanların saldırısından korumak isterken vurulmuştu. Bu yüzden, onun ölümünden kendisini sorumlu tutuyordu. Bu his, onda gittikçe saplantı hâlini alıyordu. Nihayet, sonralan bir gün, eşine “Haydi Bursa’ya gidelim” demişti. “Yu­suf’un kabrini ziyaret etmezsem boğulacağım.” Beraber­ce Bursa’ya gitmişler, kabrinin başında İmamoğlu’nun ruhuna Fatihalar okumuşlardı. Böylece, gönlündeki din­mez sızıyı bir nebze olsun hafifletebilmişti.

Hacıeminoğlu, sadece yazıları ve konuşmaları ile de­ğil, kitapları ile de milliyetçi gençlere ışık tutuyordu. “Milliyetçi Eğitim Sistemi”, “Türkçenin Karanlık Günle­ri”, “Milliyetçilik-Ülkücülük-Aydınlar” ve “Türkiye’nin Çıkmazları” adlı eserleri birbiri ardınca yayımlanıyordu. Denilebilir ki, o dönemde Necmettin, kılıç yerine kalemi­ni pervasızca kullanan çağdaş bir alperene benziyordu.

Devlet ve Töre gibi dergilerde yayımlanan yazılan gençler tarafından ilgiyle okunuyordu. Tercüman gazetesinin ikinci sayfasındaki fikir yazılarıyla da daha geniş kitlelere ulaşmayı başarıyordu. Fakat, Kemal Ilıcak’a kız­dığından mı, yoksa başka bir prensip meselesinden mi, bilmiyorum, Tercüman’daki yazılarını kesmişti. O gün­lerde Aydınlar Ocağı, Ankara’ya bir heyet göndermeye karar verdi. Bu heyet, millî eğitim alanında yapılanların yetersizliğini ve neler yapılması gerektiğini hem bakana hem başbakana anlatacaktı. On dört, on beş kişi kadar vardık. Gündüz, Millî Eğitim Bakanı Nahit Menteşe’yi zi­yaret ettik ve onun temel meselelere ne kadar uzak bu­lunduğunu hayretle gördük. Gece de Süleyman Demirel, başbakanlık konutunda bizlere bir akşam yemeği verdi. Konuşmalar yapıldı, birtakım sözler havada uçuştu. Böy­lece biz vazifemizi güya yapmış olduk, Başbakan da bu hengâmeyi zararsız atlatmanın mutluluğunu yaşadı. Ve­da edip ayrılırken, Süleyman Demirel, Necmettin’in elle­rini sıkı sıkı tutarak “Hoca”, dedi, “istifade ile okuyor­duk, o güzel yazılarını niçin kestin?” O zaman anladım ki, Necmettin’in hiçbir gayreti boşuna değildir. Hepsi, bir yerlerde iz bırakacak değerdedir.

Bütün bu faaliyetleri, hem üniversite çevrelerinin hem dışardaki Marksist odakların dikkatini Hacıeminoğlu adına çevirmişti. Artık o da sol anarşinin ölüm liste­sine girmiş ve başlardaki yerini almıştı. Tehditler, takip­ler bitmek bilmiyordu. Yakınlarının anlattığına göre iki defa suikastten kurtulmuştu. Namert bir kurşuna hedef olma endişesi -hele yıllar boyu sürünce- insan üzerinde ne tesir yaparsa, Necmettin üzerindeki tesiri de herhâlde öyleydi. Kaldı ki, onu, kurşundan başka belâlar bekliyordu ve onlar henüz çıkıp gelmemişti.

1973 genel seçimlerinde, Hacıeminoğlu, Ankara’dan orta sıralarda milletvekili adayı gösterilmişti. Kazanma ümidi yoktu. 1977’de ise senato kısmî seçimlerinde Adana’dan aday gösterildi. Burası memleketiydi ve MHP’nin en kuvvetli olduğu bölgeydi. Seçimi az farkla kaybetti. Kazanıp Senatoya girmiş olsaydı, o da, 12 Ey­lül 1980’den sonra kimbilir kaç yıl hapiste kalacaktı.

Türkiye’yi kavrayan anarşi, 1970’lerin sonuna doğru büsbütün şiddetlenmişti. Güvenlik güçleri, yurdun ora­sında burasında başgösteren kalkışmaları önleyemiyordu. Bu yüzden sıkıyönetim ilân edilmişti. Edilmişti ama ortalık yine de durulmamıştı. Bu arada sıkıyönetim teb­liğler çıkarıyor, bazı yasaklar getiriyordu. Basın da nisbî bir denetim altına alınmıştı. Hacıeminoğlu, o sırada Her Gün gazetesinde yazılar yazıyordu. Sıkıyönetim savcıları, bu yazılardan birinde suç unsuru keşfettiler: Necmettin, orduyu küçük düşürücü ifadeler kullanmıştı. Bu suçlama, ordu denildiği zaman yüreği titreyen, onu en büyük temi­nat olarak gören bir kimseye hiç yakışmıyordu. Necmet­tin’in böyle bir şeyi yazması değil, düşünmesi bile imkân­sızdır. Ama, onu tutuklayıp hapishaneye gönderdiler. Be­denen zayıf olduğu için hapishane şartlarına dayanama­yacağı açıktı, onun için askerî hastahaneye naklettiler. Dr. Ayhan Songar durumu haber alınca hastahaneye koş­tu. Ne de olsa hastahaneler onun evi sayılırdı. Koca bir ömrü oralarda geçirmişti. Başhekim de tanıdığı biriydi. Onu çok iyi karşıladı, hâl hatır sordu, kahve ikram etti. Fakat Ayhan Bey ziyaret sebebini söyler söylemez birden değişti. Böyle bir siyasî suçluyu nasıl ziyaret edebilirdi? Bunun için daha nerelerden izin alınması gerektiğini bili­yor muydu? Ayhan Songar, hastahaneden Necmettin’le konuşamadan ayrıldı. Demek sıkıyönetim, onu bu derece korkunç bir suçlu olarak görüyordu.

Sıkıyönetim mahkemesi, Necmettin’i kısa süre son­ra tahliye etti. Hakkında açılan dava sürüp gitti ama so­nunda beraat kararı çıktı. Genç fikir adamı, canı kadar sevdiği orduyu küçük düşürme gibi garip bir töhmetten de böylece resmen kurtulmuş oldu.

O yıllarda Necmettin’le kader çizgimiz art arda iki defa kesişti. Biri Orta Doğu gazetesinde: Ben köşe yazıları yazıyordum, o da makaleler. İkincisi ise Aydınlar Ocağında. Yönetim kurulu üyeliğine birlikte seçilmiştik. Bu talihli beraberlik iki yıl sürecekti.

Derken 12 Eylül 1980. Silâhlı Kuvvetlerin yönetime el koyması ile, Necmettin’in uzun zaman omuz omuza mücadele ettiği kadronun hemen tamamı demir par­maklıkların arkasına düşmüştü. Profesörlüğe yükselme zamanı gelmiş olan Necmettin’in önüne ise görünür görünmez engeller çıkmaya başlamıştı. Fakülte profe­sörler kurulunda, onun profesör olması için gerekli karar alınmıştı. Ancak, bu kararın Üniversite Senatosunda tasdiki lâzımdı. Senato, kurulun kararını yani Hacıeminoğlu’nun profesörlüğünü reddetti. Araları açık olan, aynı bölümde görevli bir öğretim üyesi, Necmettin’in bir yazısını çoğaltıp senato üyelerine dağıtmıştı. Üniver­sitenin aksak yönlerini ağır bir dille eleştiren bu yazıdan haberdar olan senatörlerin, ucu kendilerine dokunan suçlamaların sahibine evet demeyecekleri aşikârdı.

Bir süre sonra durum Fakülte kurulunda yemden ele alındı ve Necmettin’in profesörlüğü bir kere daha tasdik edildi. Ancak, karar Senatoya gidince yine reddedildi.

Ona, sivri dilinin ve kaleminin cezasını çektirmeye and içmişlerdi.

Bu yolda başka bir fırsat da zaten kapıda bekliyor­du. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na göre bir kısım öğretim üyelerinin görevlerine son verilecekti. Bu öğre­tim üyeleri arasında Necmettin Hacıeminoğlu’nun da ismi vardı. Ancak “iyiliksever” üniversite yöneticileri, ona durumu önceden haber vermişler, görevden alın­madan istifa ederse iyi olacağını söylemişlerdi. Yapacak başka bir şey yoktu. Necmettin, daha o gün istifasını verdi. Çok sevdiği mesleğinden, öğrencilerinden ve meşgalelerinden bilinmeyen bir süre için ayn kalacaktı.

İstifa etmek belki bir çare yahut kaçınılmaz bir mec­buriyetti ama maaşından başka geliri olmayan bir adam için aynı zamanda mahrumiyet yıllarının da başı de­mekti. Bereket ki, eşi lisede edebiyat öğretmeniydi ve bütün mahrumiyetlere metanetle katlanacak kadar yü­rekli bir hanımdı. Akşamlan kapısını kapadıkları evlerin­de kimseye şikâyet etmeden yaşamanın gururunu birlik­te tadacaklardı.

Yine de, art arda gelmiş maddî-manevî darbelerin ve gönül kırıklıklarının, Hacıeminoğlu’nun ruhunda hiçbir tortu bırakmadığını düşünmek pek isabetli sayılmaz.

O yıllardaki teselli kaynaklarından biri, Nevzad Atlığ’ın pazar konserleriydi. Bu konserler hem bir musiki ziyafetiydi hem de aralarda dostların ayak üstü de olsa görüşüp hasret gidermelerine yardımcı oluyordu. Nec­mettin’in çok sağlam bir musiki kulağı vardı. Bir eserin daha ilk notaları çalınırken hangi makamdan olduğunu söyleyiverirdi.

Üniversiteden ayn kaldığı dönemde, bu defa hafta­lık Yeni Düşünce gazetesinde yazılar yazıyor ve siyasî partilerin kuruluşuna izin verildikten sonra da bu yolda harcanan gayretlere katılıyordu. MHP ile aynı ülküye sahip ve onun yerini tutacak bir partinin kurulması için toplantılar yapılıyordu. Lider adayı Prof. İbrahim Kafesoğlu idi. Hacıeminoğlu ve Said Bilgiç de onunla bera­ber çalışıyorlardı. Bu toplantılardan birine Celâl Bayar’m dahi katıldığını hatırlıyorum. Emirgân Korusu’nda kır gezisi şeklinde düzenlenen bir toplantıda da, birçok ar­kadaşımızla birlikte Necmettin de hazır bulunmuştu.

Bir yıl kadar sonra, Trakya Üniversitesinde Türk Di­li ve Edebiyatı Bölümünün kurulması gündeme gelince YÖK Başkanı İhsan Doğramacı, Hacıeminoğlu’nu hatır­ladı. Bu atak, fakat liyakatli ilim adamı haksızlığa uğra­tılmıştı. Bunu telâfi etmek için şimdi bir fırsat belirmiş­ti. Necmettin, profesörlük payesiyle Trakya Üniversite­sine tayin edildi. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kur­mak için hızla çalışmaya başladı. Güvendiği elemanları Edirne’de topladı, kadroları düzenledi. Rektör Ahmet Karadeniz de ona yardıma oluyordu. O günlerde “Türk Dilinde Fiiller” kitabı yayımlandı. Bu arada, Nevzad Atlığ’ın konserlerini de kaçırmıyor, pazar günleri eşiyle be­raber İstanbul’a gelip konseri dinliyor ve aynı gün Edir­ne’ye dönüyordu. Bir hafta gelememişse, ertesi hafta Nevzad Bey “Gelemedin Necmettinciğim, nişâbürekler boşa gitti” diye sitem ediyordu.

Edirne’deki hayatı sakin akıp gidiyordu. Artık ne ya­zıyor, ne de bir yerlerde konuşuyordu. Kendi köşesine çekilmiş gibiydi. Derslerle ve öğrencileriyle meşgul olu­yordu. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden sonra Sosyal Bilimler Enstitüsünü de kurmuş ve her iki kuruluşun başkanlığını üstlenmişti. Yüksek lisans ve doktora prog­ramları da düzenli olarak devam ettiriliyordu.

Edirne’deki hayatından şikâyetçi değildi ama, gön­lünde İstanbul Üniversitesine, ayrıldığı kürsüye dönme isteği yatıyordu. Bu arada, ona uygun bir kadro da açıl­mıştı. Necmettin, kendisine çok kere gösterilmemiş olan vefa örneğini, işte tam bu sırada Prof. Ahmet Ka­radeniz’e gösterdi. Ondan gördüğü dostluğu ve desteği unutmamıştı. “Ahmet Karadeniz rektörken ben onu bırakıp İstanbul’a gidemem.” diyerek dönüşünü ileri bir tarihe bıraktı. Karadeniz’in rektörlüğü sona erince, an­cak o zaman dönecekti. Dönecekti ama, eski cevval, atak, hareketli Necmettin Hacıeminoğlu’ndan pek az şey kalmıştı. Gerçi, ıstıraplı günlerinde teselli aradığı al­kole ara vermişti ama kırıklıklarına, kırgınlıklarına onun tahribatı da eklenmişti.

Fakülteye gitmek için hızlı tramvaydan Beyazıt du­rağında inerdi. Bir gün bu durağı epey geçtiğini farketti. Kendisi ve çevresi, bunu yorgunluğuna verdiler. Fa­kat bir süre sonra evinin yolunu kaybetti ve evi bulana kadar çok dolaşması icap etti. O zaman durumun cid­dîliğini anladılar. Gittikçe süratlenen bir tempo ile her şeyi, her şeyi unutmaya başlamıştı. Eskileri hatırlamı­yor, yakın dostlarını bile tanıyamıyordu. Fakülteye geliş gidişlerinde eşi Meral Hanım ona yardımcı oluyordu. Ev içindeki hayatım bile yardım olmadan sürdüremez hâle gelmişti. En sonra, eşine de “Meral nerede? Onu gör­dün mü?” diye sormaya başlamıştı.

Necmettin’i henüz hayattayken kaybetmiştik.

O dönemde yayımlanan “Karahanlı Türkçesi” ile “Harezm Türkçesi ve Grameri” adlı kitaplarının, onda ne gibi çağrışımlar uyandırdığım bilmiyoruz. Nihayet mukadder son gelip çattı. Onunla Fatih Camii’nin avlu­sunda helâlleştik. Cemaat kalabalıktı. Eski arkadaşları, üniversite çevresi, ülküdaşları ve sevenleri… Fakat, o kadar emek verdiği, yetişmeleri için gece gündüz de­meden gayret harcadığı “ülkücü” gençler neredeydi? Ben, onların, cenazenin arkasından on binlerle yürüye­ceğini sanıyordum. Bu yürüyüş, Necmettin’e artık bir şey vermez, buna karşılık ülkücüler için tam bir vefa ör­neği olurdu. Musallanın arkasındaki duvarda bir avuç genç ve bezden bir döviz görüyordum. Sonra bunlar, cenazenin arkasından, ana caddeye kadar, başıbozuk bir şekilde yürüdüler ve birtakım sloganlar atmaya ça­lıştılar. Güçleri oraya kadardı. Caddeye çıkınca ne yapa­caklarını bilemeyip dağıldılar. Cenaze arabası, Edirnekapı Şehitliğine doğru ağır ağır yola çıktı.

Necmettin Hacıeminoğlu, şimdi orada, kendisine yakışan bir yerde, şehitlerin arasında ebedî uykusunu uyuyor. Onun bir de anıtı var: Lekesiz, şaibesiz, terte­miz ismi ve hatıraları…

Ziyaret -> Toplam : 107,19 M - Bugn : 7614

ulkucudunya@ulkucudunya.com