« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

24 Haz

2024

Milliyetçi Atatürk

Necmettin Hacıeminoğlu 01 Ocak 1970

Bir fikir adamı ve inkılapçı için en büyük talihsizlik, öldükten sonra kendisini devam ettirecek hayırlı haleflerin bulunmamasıdır. O zaman, çığır açan liderlere ait her fikir ve eser, tıpkı aç gözlü mirasçıların elinde kalmış bir servet gibi kaygısızca harcanır. Böylece eksikleri tamamlanıp sivri uçları yontularak olgun bir fikir sistemi haline gelmesi beklenen görüşler, tam aksine, birbiri ile zıtlaşan ve çelişen, gelişi güzel davranışlar seviyesinde kalır.
Atatürk ve onun eserleri de bu talihsizlikten kurtulamamıştır. Onu da ölümünden sonra yaşatan ve fikirlerini geliştirip sistemleştiren hayırlı halef çıkmamıştır. Türk cemiyetine yeni hayat tarzı, yeni bir dünya görüşü getirmeye çalışan Atatürk gibi bir aksiyon adamı, ölümünden bu yana, sadece okul kitaplarını dolduran çocuk şiirleri ile yaşatılmak istenmiştir. Sosyal ve siyasi planda ise, birtakım kanun maddeleri ile mesele geçiştirilmiştir. Tabii bunlar siyaset adamlarının resmî tutumlarıdır. Bir de cemiyete yön verme mevkiinde bulunan ilim, fikir ve kalem erbabının tavrı vardır ki talihsizliğin en hazin tecellisidir. Bunlar iki gruptur.
Birinciler, daha sağlığından beri, Atatürk’ün fikir ve ideallerini anlamadan ona romantik duygularla hayran olmuş kimselerdir. Böyleleri tam bir Ortodoks taassubu içinde Atatürk’ü putlaştırıp fikir ve görüşlerini dondurmuşlardır. Onlara göre Atatürk’ün hiçbir fikri, hiçbir hareketi ve eseri münakaşa edilemez, tenkit edilemez ve hiçbir şart altında değiştirilemez. Böyle bir teşebbüs vatana hıyanettir.
Biraz dar kafalılıktan ve cehaletten, biraz da yetişme tarzından gelen bu tutum, aslında Atatürk’ün cemiyetimize getirmek istediği akılcı felsefenin ve ilmî zihniyete dayanan hamleci siyaset anlayışının tam zıddıdır. Türk cemiyetine birkaç asırdan beri tahakküm eden kör taassubu, iskolastik düşünceyi ve kara cehaleti yıkıp bunların yerine akla, ilme ve hür düşünceye dayanan dünya görüşünü koymak isteyen Atatürk’e bundan daha büyük kötülük yapılamaz. Esasen, herhangi bir fikir ve eser, kime ait olursa olsun, münakaşa da edilir, tenkit de edilir. Günün ihtiyaçlarına cevap veremeyecek hale gelinceye de hiç tereddüt etmeden tamamlanır veya değiştirilir. Bir nehir gibi akan ve durmadan gelişen hayatın icapları neyi gerektiriyorsa fikirler de ona göre ayarlanır. Binlerce yıldan beri gelmiş geçmiş bunca peygamber, filozof ve devlet adamından hangisinin görüşü eskimeden, değişmeden günümüze kadar gelebilmiştir? Bu mümkün müdür? O zaman hem insanlık olduğu noktada kalırdı hem de yüzyıllar boyunca birbirini tamamlayan, tekâmül ettiren yahut bütünüyle değiştiren sayısız dahi liderler yetişmezdi. Cemiyetler, ilk fikir adamlarının bıraktığı çizgide kalırlardı. İşte bunun içindir ki yirminci asrın üçüncü yarısında bu şekilde düşünenlerin Atatürk’le alakaları olamaz. Üstelik, böyle bir yobazlıktan en çok zarar görecek olan da gene Atatürk ve eserleridir.
Çünkü her taassup zıt istikamette başka taassubun, bir karşı görüşün vücut bulmasına sebep olur. Bu yüzden, geniş kitlelere hitap eden fikirler, inançlar ve ideolojiler onlara bir “mürit” taassubu ve bir “kulüpçü” kafası ile sahip çıkan taraftarlar vasıtasıyla yayılamaz, geliştirilemez. Aksine, onları herkesle tartışmak suretiyle tenkit edebilen, ufkunu ve hudutlarını genişletmeye müsait olan kimselerin gayreti, fikirleri daha yumuşak ve kabule şayan hale getirir. Hele bizim gibi bazı konularda körü körüne taassup gösteren zümreler yüzünden asırlarca gecikmiş bir millet için yobazlığın birinden kurtulalım derken diğerine yakalanmak ayrı bir felakettir. Onun içindir ki Atatürk’ü bir tarikat şeyhi haline getirmiş olanlar onun hayırlı halefi sayılamazlar.
İkinciler, Atatürk’ün fikirlerini kendi anlayışlarına göre yorumlayıp değiştiren, sonra da onu bir baskı ve şantaj vasıtası olarak kullanmağa kalkışan menfaatçilerle gayri millî hedeflere yönelmiş ideoloji zümreleridir. Bunlar, bilhassa iki konuda alabildiğine istismarcılık yapaktadırlar. Bu istismarcıların dolu dizgin yol aldıkları sahalardan birincisi siyasî ve ideolojiktir. Onlara göre Atatürk aşırı solcu bir siyaset adamıdır. Biz de bugün onun izinden gitmek zorunda olduğumuza göre, aşırı sola kaymalı ve sosyalist bir rejim kurmalıyız.
Birinci gruba mensup Atatürk softalarının yıllardan beri hazırladığı şuursuz ve romantik Atatürk hayranlığı havasından ustaca faydalanan bu ikinci grup, son yıllarda geniş bir faaliyet göstermiş ve çok tesirli olmuştur. Öyle ki sosyalizme karşı çıkanların Atatürk’e ihanet ettikleri fikri işlenmiş ve yayılmıştır. Bundan sonra da bazı çevreler harekete geçirilmiştir. Böylece bir netice tabiidir. Zira Türk aydınının kafası merhale merhale bu noktaya getirilmiştir. İlk merhalede, Atatürk’ün hiçbir fikrinin, ne olursa olsun, tenkit ve münakaşa edilemeyeceği kanaati bütün zihinlere yerleştirilmiş, ikinci merhalede de herkes “Mademki Atatürk sosyalistmiş, öyleyse biz de sosyalist olacağız” demeye başlamıştır.
Belli çevrelerin giriştiği bu mantık oyunu karşısında samimi Atatürkçüler önce ne yapacaklarını şaşırdılar. Sonra da Atatürk’ün sosyalist olmadığını ispat etme gayreti içine düştüler. Gerçekten, Atatürk sosyalist değildi ama bunun böyle olduğunu ispata lüzum yoktu. Çünkü Atatürk’ün vaktiyle sosyalist veya liberalist olması, hiçbir zaman bizim de öyle olmamızı gerektirmez. Aradan yıllar geçmiş, dünyanın ve Türkiye’nin bütün şartları değişmiştir. Yeni imkanlar ve ihtiyaçlar karşısında dönüp arkamıza bakmamız mümkün müdür? Dış politikada olsun, iç politikada olsun, kültür, sanat ve ekonomide olsun, yıl öncesinin icaplarına göre konmuş prensiplerle hareket edilebilir mi? Normal bir mantık bu soruya “hayır” cevabını verirken Atatürkçü olduklarını sananlar en dolambaçlı yolu seçerek onun sosyalist olmadığını ispat etmeye kalkmışlardır.
O zaman insanın aklına şu sorular takılıyor:
– Atatürk sosyalist olmadığı için mi biz de sosyalizme karşıyız? Atatürk’ün sosyalist olduğu vesikalar ispat edildiği takdirde, biz de hemen sosyalist bir rejim mi kuracağız?
Her iki sorunun cevabı da elbette “hayır” olacaktır. Biz Türk milletinin bünyesine, dünya görüşüne, inançlarına, tarihî ve siyasî menfaatlerine aykırı olduğuna inandığımız için sosyalizme karşıyız. Atatürk’ün de sosyalizme karşı ve milliyetçi oluşu bizim görüşümüzü güçlendirir. Ancak bunun aksi de ispat edilse biz milliyetçiyiz, hürriyetçiyiz toplumcuyuz ve sosyalist olamayız.
Atatürkçülük adı ile girişilen ikinci yanlış ve zararlı hareket de ümanizmdir. Milliyetçiliği reddederek milli duyguyu, mânevi inançları ve tarih şuurunu zayıflatan, millî kültür yerine herhangi bir yabancı kültürü rahatça kabul ettiren ümanist dünya görüşünün Atatürkçülükle hiçbir yakınlığı olmaması gerekir. Böyle bir yorum hem Atatürk’ü hem de Kuvayi Milliye ruhu ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki milliyetçi felsefeyi tamamıyla inkâr etmek olur. Atatürk’ü bir ümanist olarak yorumlayanlar, eğer kasıtlı değillerse, onu yetiştiren ve ortaya çıkaran tarihi şartları hiç bilmiyorlar demektir. Türk milletinin son vatan parçasını kurtarmak için yaptığı mücadeledeki başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, kendisini zorlasa da ümanist olamaz ve milliyetçi kalırdı. Nitekim öyleydi. Tam bizim anladığımız mânâda Türk milliyetçisiydi. Gerçi ne milliyetçiliği itibarlı kılmak ne de milliyetçi oluşumuzu haklı çıkarmak için Atatürk’ün de milliyetçi olduğunu ispat etmeğe lüzum yoktur. Biz, Türk Devletini ayakta tutacak ve Türk milletini mes’ut edecek yegâne yolun milliyetçilik olduğuna, kayıtsız şartsız inanmış bulunuyoruz. Atatürk’ün de milliyetçi olması gücümüzü, heyecanımızı artırır. Ama bunun aksi ispat edilse, yolumuzdan dönmemiz bahis konusu olamaz. Bu bakımdan biz Atatürk’ün milliyetçi olduğunu belirtirken, sırf bir hakikati ortaya koymak niyetiyle hareket ediyoruz.
***
Bilindiği gibi, Balkan Harbinden sonra, o zamanki Türk cemiyetinde üç büyük fikir akımı sistemleşmişti: 1. Garbçılık, 2 İslamcılık, 3. Türkçülük. Bu fikir akımlarından Garpçılık, ta üçüncü Selim devrinde başlayan ıslahat hareketlerinin biraz daha güçlenmiş ve sistemleşmiş olarak devamıydı. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğunu kurtarabilecek tek reçete sanılıyordu. İslamcılık da gene, çökmek üzere olan İmparatorluğu ayakta tutabilmek için, gayri Türk Müslüman tebaayı (Araplar, Arnavutlar v.b. gibi) devlete bağlı kılmak gayesiyle ortaya atılmıştır. Türkçülük ise, artık Türk’ten başka hiçbir unsurun İmparatorluğa sadık kalamayacağı hakikatinin anlaşılması üzerine doğmuş yeni ve kuvvetli bir fikir akımıydı. Balkan Harbi yenilgisinden sonra da tam bir sisteme kavuşmuştu. Ziya Gökalp’in sistemleştirdiği bu üçüncü fikir hareketi, millî mücadeleyi başarıya ulaştıran Türk aydınlarınca benimsenmişti. Gerçi Gökalp Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eseri ile her üç fikir akımını telif etmeğe çalıştı ama sonunda hadiseler onu da ona karşı olanları da Türkçülüğe ağırlık vermek zorunda bıraktı. İslamcıların öncülerinden olan Mehmet Akif bile, İstiklal Marşı’ndaki:
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celal?

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal!
mısralarında görüldüğü üzere, adeta bir ırk milliyetçisi oldu. Çünkü acı gerçekler, herkesi Türk milliyetçiliğinden başka bir fikrin devleti yaşatamayacağına inandırmıştı. Ne Müslüman azınlıkları memnun etmek için İslamcılığa sarılmak ne de gayri müslim unsurun hatırı için garbçılığa bağlanmak fayda vermişti. Sadece ayrı coğrafyalarda yaşayan Bulgarlar, Yunanlar, Sırplar ve Arnavutlar değil, Anadolu’nun herhangi bir köyünde oturan bir Rum veya Ermeni ailesi bile, harp esnasında, işgal kuvvetleriyle iş birliği yaparak vatana hıyanet etmişti. Gayri Türk Müslüman azınlığın tutumu da onlardan farksızdı.
Atatürk işte böyle bir sosyal çevrede ve tarihi şartlar içinde yetişmiştir. Onun için de sadece Türk vatanını işgal eden yabancı düşmanlara karşı siyasî istiklal savaşı değil, bütün gayri millî unsurlara karşı milliyetçilik savaşı yapmıştır. Bunun neticesinde, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli de milliyetçi görüş ve fikirlerle atılmıştır. 1923 ten Atatürk’ün ölümüne kadar da devletin iç ve dış siyasetine eğitim, kültür ve iktisat sistemine hep milliyetçi felsefe hâkim olmuştur. Mesela, mutlakiyet idaresi yerine millet iradesine dayanan milli hakimiyeti kurmuştur. Türk tarihini Osmanlı çerçevesinden çıkararak, en eski Türk kaynaklarına kadar götürmüştür. Türk dilinin yabancı unsurlardan arınıp millî zenginliğine kavuşturulması için büyük gayretler sarf etmiştir. Milli bir ekonomi politikası güderek kapitülasyonu kaldırmış, yabancı sermayeyi tasfiye etmiş, millî bankacılığı kurdurmuş ve yerli sanayie önem vermiştir. Dünya siyasetinde Türk Devletinin eski itibarını yeniden kazandırmış, Türk’ün sesini herkese duyurmuştur. Kendi kendine yeten millî ordu teşkil etmiştir. Devlet idaresini, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki kozmopolit kadronun elinden almıştır. Cemiyetin her kesiminde, her müessesesinde Osmanlı ümmetçiliği yerine Türk milliyetçiliği ruhunu hâkim kılmıştır. Ve nihayet, bütün dünyaya karşı, Türk nesillerine şu sözlerle hitap etmiştir:
Ne mutlu Türk’üm diyene! Bir Türk dünyaya bedel!
Yüksel Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur!
Türk; öğün, çalış, güven!
İşte bunun içindir ki Atatürk tam bir Türk milliyetçisiydi.

Ziyaret -> Toplam : 107,19 M - Bugn : 7993

ulkucudunya@ulkucudunya.com