« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

20 Kas

2023

Almanya gezisinin ardından

Bahadır Kaynak 01 Ocak 1970

Erdoğan’ın Almanya ziyareti aslında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ertesinde gündeme gelmişti. Bugünlere kalan gezi uluslararası siyasetin yoğun gündeminin içinde, Gazze’de olup bitenler yüzünden kitlelerin dikkati bölgeye toplanmışken gerçekleşti. Doğal olarak basının soruları da manşete çıkan açıklamalar da İsrail-Filistin sorunuyla ilgiliydi.

Erdoğan’ın 7 Ekim sonrası bir süre nispeten ılımlı gidip sonrasında sertleşen üslubunu basın toplantısında da izledik. Gazze’de şiddet artarak devam ettikçe Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan yaklaşımının bu yöne meyletmesinde şaşılacak bir taraf yok. Diğer yanda ABD ve Almanya’nın da Ortadoğu krizinde İsrail’e kayıtsız şartsız desteğini bekliyorduk. Tartının bir kefesine İsrail’in güvenliği konulduğunda harcanıp giden Filistinlilerin hayatları pek bir şey ifade etmiyor. Belli ki İsrail ordusu harekâtını bitirene kadar Batılı ülkeler olabildiğince öbür yana bakacak.


Oysa bir miktarı kameralar önünde yaşanan bu gerginlik Erdoğan’ın ziyaretinin asıl önemli maddesi değildi. Zaten ne Almanya ne de Türkiye Ortadoğu’daki kan banyosuna doğrudan etki edecek araçlara sahip. Zirvedeki gerçek gündem maddesi, Ankara’nın artık yılan hikayesine dönüşen savaş uçağı tedariğiydi. Erdoğan yola çıkmadan önce basına düşen ve aslında epeydir de tartışılan Eurofighter Typhoon uçaklarının alımı toplantıya damgasını vurdu.

Bir konsorsiyum tarafından üretilen bu savaş uçaklarının üçte birinin Alman imalatı olması Berlin’e ihracatta veto hakkı veriyor. Yani İngiltere ve İspanya’nın pek istekli olduğu bu satışta Scholz’un da onayı gerekiyor. Türkiye’nin Afrin’de giriştiği harekât sonrası silah satışlarını engelleyen yönetimin bu kadar kritik bir silah sisteminde ikna edilmesi için Almanya ziyareti önem taşıyordu.

Anlaşılan THY’nin muazzam Airbus siparişi Alman şansölyesini ikna etmek için tatlandırıcı olarak sunuldu. Daha önceki sivil uçak alımlarında Boeing’le Airbus arasında eşit dağılım politikası izleyen Ankara böylelikle Avrupalı alternatiflere öncelik tanımış olacak. Eurofighter siparişiyle tezgâhları hareketlenen Avrupalılar üstüne bir de yüklü bir sivil uçak talebiyle yumuşatılacak. Zaten durgunluğa girmekte olan bir ekonomide suyun üstünde kalmak için yeni siparişlere ihtiyaç duyan firmalar da can suyuna kavuşacak.

İlk bakışta akıllıca bir yaklaşım gibi görünmekle birlikte Ankara’nın can sıkıcı taleplerle karşılaşmayacağı anlamına gelmiyor bu. İsveç’in NATO üyeliğine son aşamada Meclis’te bekleyen onayın verilmesi bunların kolay halledilecek olanı. Suriye’ye ilişkin politikalarda bir anlaşmazlık yaşanıyorsa bunun aşılması daha zor.

Türkiye silah tedariki üzerinden ilk defa köşeye sıkıştırılmıyor. Sultan Osman ve Reşadiye kruvazörlerine, oradan Dünya Savaşı’na girişimize kadar geri gitmeyelim. Soğuk Savaş’ın Batı’ya yönelik iyimserlikle dolu ilk yıllarında Ankara neredeyse tüm askeri ihtiyacını ve ordusunun modernizasyonunu NATO’nun üzerine yıkmıştı. İki kutuplu dünyada ABD’nin siyasi perspektifi benimsendiğine, birincil öncelik Sovyet tehdidinin karşılanması olduğuna göre Batı ile bir sorun yaşanması için gerekçe kalmıyordu. Bunun silah tedarikine yönelik olası etkileri ise anlaşılan hiç düşünülememişti.

Ne zamanki Kıbrıs’taki duruma ilişkin müttefiklerle aramızda derin bir çatlak oluştu, Ankara durumunun kırılganlığını fark etmeye başladı. Johnson mektubu sözlü bir uyarıydı, 1974’teki harekât sonrası başlayan askeri ambargo ise somut olarak hangi risklerle karşılaşıldığını ortaya koyacaktı. Ambargonun Türkiye’yi çok zorlamakla beraber kendi ayakları üzerinde durmasını sağladığına dair genel bir kanı var. Bu zorlu başlangıç sonrasında yerli savunma sanayiinin filizlenmesi, hem dış politikada daha bağımsız bir çizginin tutturulmasına hem de bugün çıktılarını gördüğümüz ve iktidar tarafından propaganda amaçlı kullanılan teknolojik ürünlerin ortaya çıkmasına kapı araladı.

Hem yüksek sermaye ihtiyacı hem de kullanılan üst düzey teknoloji sebebiyle belki savunma alanında yüzde 100 otonomiye ulaşmak pek mümkün değil. Aslında birçok gelişmiş ülke de bu alanda iş birlikleri geliştirerek uygun maliyetle ama kimsenin de siyasi boyunduruğuna girmeden bir güvenlik şemsiyesi oluşturmayı hedefliyor.

Senelerdir başımızı ağrıtan ve Berlin’de bir kez daha gündeme oturan savaş uçakları meselesi bu maliyet-bağımsızlık dengesinin en dikkat çeken örneklerinden. Artık yaygın olarak kabul edildiği üzere S-400 Rus hava savunma sistemlerinin satın alınması içinde bulunduğumuz krizin başlangıç noktası oldu. Bu sistemin ne ölçüde işe yaradığı ayrı bir tartışma konusu. Savunma bakanı, muhalefet milletvekilinin sorusuna, “S-400’ler çamaşır makinası değil, kullandığımızda görürsünüz” dedi ama sanırım herkes ikna olmadı. Zamanında çokça tartışılan Rus hava savunma sisteminin ihtiyacı karşılamadığı gibi Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanmasına, savaş uçağı tedarikinde yaşadığı sorunlara yol açtığına yönelik yaygın bir kanaat var.

F-35lerden tamamen umut kesildiği için yerli üretim KAAN savaş uçaklarının sahneye çıkması ve böylelikle Türk Hava Kuvvetleri’nin önümüzdeki yıllarda rakipleri karşısında bir zaafa uğramasından kaçınılması umuluyor. İngiltere’nin de bu projeye bir ucundan dahil olması olumlu bir gelişme. Hızlandırılmış takvimle milli muharip uçak bu on yılın sonunda envantere girmeye başlayacak. Projeyi yakından takip eden, teknik bilgiye sahip uzmanlar belli risklerin alınmak zorunda kalındığını söylüyor ama bir bütün olarak konu elbette heyecan verici. Eğer umulduğu gibi Türkiye kendi beşinci jenerasyon uçaklarını geliştirebilirse, insansız hava araçlarıyla yakalan ivmenin çok ötesinde bir başarı sağlanacak. Elbette dışarıdan tedarik edilen komponentler olacak ama bu zaten işin doğasında var.

Türkiye’nin yerli savaş uçaklarıyla önümüzdeki dönemde ihtiyaçlarını karşılayacağı düşünülünce ABD’yle yaşanan gerginlik, Almanya’yı ikna çabası açıklanmaya ihtiyaç duyuyor. Burada da zaman meselesi Ankara’nın sıkışıklığını açıklıyor. Eğer Türkiye’nin yerli uçağı önümüzdeki on yılda envantere girmeye başlayacaksa bir süre için elinde Rafale, F-16 Blok-70 ve daha sonra F-35 filosuna sahip olacak Yunanistan karşısında dezavantajlı durumda kalınacak. Daha genel bir bakışla Doğu Akdeniz’de üst düzey askeri kapasiteye sahip aktörlerin varlığı düşünülünce, Ankara’nın bir on yıllık zaman diliminde zorlanabileceği öngörülüyor. Bu bile yerli üretim uçaklarda bir sorun yaşanmayacağına dair iyimser beklentinin gerçekleşmesi halinde olacak.

Mevcut koşullarda Ankara bir yandan elindeki F-16 filosunun modernizasyonunu, bir 40 tane kadar Blok-70 F-16 tedarikini ve son olarak da geçen hafta gördüğümüz gibi 40 tane de Eurofighter Typhoon alımını bir ara çözüm olarak geliştiriyor. Şu anda görünen bir ara yüksek perdeden söylenen Rusya’dan silah tedariki gibi bir seçenek masada yok.

Erdoğan’ın Berlin ziyaretinin sadece savaş uçağı tedarikine yönelikmiş gibi okunması, Filistin üzerinde yaşanan görüş ayrımının gerginliğinin basın toplantısına yansıması bir yönüyle talihsiz. Türkiye’nin hala kağıt üstünde adayı olduğu AB’nin lokomotif ülkesi Almanya’yla konuşacağı çok fazla konusu olmalı. AB’nin Türkiye’ye sırt çevirmesi kadar bizim içine girdiğimiz sorunlu siyasi iklim de bu gerilimi tetikledi.

Ama biraz pembe bir gözlükle bakmaya çalışırsak, belki savunma sanayii üzerinden yeniden hareketlenecek ilişkiler hem Türkiye’nin savunma ihtiyaçlarına hem içeride giderek düşen demokrasi çıtasının yeniden yukarı çekilmesine fayda sağlayabilir. ABD’yle daha sürüncemede kalacağa benzeyen dertlere devayı Rusya’da aramaktan daha makul bir yöntem nihayet deneniyor olabilir. Biliyorum, basın toplantısındaki hava hiç öyle değildi ve daha kat edilecek çok mesafe var ama Ankara’nın önündeki diğer alternatifler de dikensiz gül bahçesi değil.

Ziyaret -> Toplam : 105,95 M - Bugn : 18968

ulkucudunya@ulkucudunya.com