« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

30 Oca

2023

Binalar ve insanlar

Ahmet Selim 01 Ocak 1970

“Evlerimiz de bizimle yaşardı” demiş Yahya Kemal. Biz gerçekten yaşıyor isek, onlar da bizimle yaşar. Şimdi yaşamıyorlarsa; kendimize, kendi içimize şöyle bir bakmalıyız. Binalar da şehir de içindeki insanları ve insanların içindekini yansıtır.
Hayatımın en zor dönemlerinden birini yaşadım. “Kime ne?” denilecek gibi olsa, zorlasalar bile yazmam. Ama anlatacaklarım, benim şahsımla nefsimle değil; değer ölçülerimizle ilgili. Yazmamın, bir tanıklık görevi olduğuna inanıyorum.
1950’lerde komşuluklarımız içimde capcanlıdır. Aradan bir yarım asır, üstüne de 8 yıl geçmiş… O zamanki amcalarımız teyzelerimiz, dedelerimiz artık yoklar, Allah’ın rahmetine kavuştular. Ama bazı kardeşlerimiz arkadaşlarımız, ablalarımız ağabeylerimiz içinde yaşayanlar var. Daha geçen yıl, gönlümüze düşen bir hasretle, kız kardeşim, Nuriye Hanım Teyze’nin kızını bir dedektif gibi aradı, önce izini sonra da kendisini buldu. Araya Almanya maceraları girmişti, irtibatlar zarureten kopmuştu. Hayat bazen insanları savurur, onlar için de öyle olmuştu. İlk telefon buluşmasında, sevinçten nefesler tıkandı, kalpler duracak gibi oldu. Bunca yıl sonra! İnanılmazlık nidâlarıyla sorular, sorular, sorular… Gidenler, kalanlar, acılar, yaşanan nice günler nice yıllar… Ama hep içimizdeymişler gibiydi. Kardeşler bir araya geldiğimizde Asmalı Ev hâtıralarını yâd etmeden yapamazdık… Hiçbir zaman “her şey daha iyiydi daha güzeldi” tuhaflığına meyletmemişimdir. Geçmişten söz edişim, gelecekle ilgili rasyonel bir tercih sebebiyledir. Her şey değişirse, ortada kendimiz de kalmayız! Bazı şeyler değişmemeli, gelişmeli. Öz’ünü ve istikametimi koruyarak, yaşanan şartlara göre gelişmeli; ve bu değişim’den kastolunan alışılmış anlamın ötesinde bir durum. Belki ona da değişim denilebilir ama, değişimin bu türlüsü varlığını koruma amacına bağlı bir değişimdir; bir başka deyişle yenilenmedir.
Asmalı Ev, minik bahçesi dâhil 48 metrekareydi. Cephesi 6, derinliği 8 metre… O eve köyden de zaruri misafirler gelirdi. Hastalık, eğitim, evlenme alışverişi gibi sebeplerle… Ve biz o evde hiç sıkışıklık hissetmezdik! Hemen vurgumu yetiştireyim: Şimdi insanlar hiçbir yere sığmıyor! Sığamazmış gibi görünüyor en azından. Bir yere sığamamak, hep köşeli ve dikenli görüntü veren ve de sakınma hissi uyandıran bir hal içinde olmak; törpülenmesi, yontulması gereken fazlalıklarımız olduğunun göstergesidir. Geniş ev, büyük araba falan çözemez bu sıkıntıyı! Ben ortaokul çağında üniversitede öğretim üyeliği yapan bir ablamızdan İngilizce dersleri alırdım. (O ablamız şimdi emekli bir profesör) çok geç vakte kadar çalıştığımız olurdu o küçük evde; fakat bizi rahatsız edecek hiçbir “ev hâli gürültüsü” olmaz, hattâ çıt çıkmazdı. Ev halkı derhal bir uyum moduna geçer, o ev sanki genişlerdi! Bazen ben onların evine giderdim ve bu defa onların evi genişlerdi! Kütüphanedeymişiz gibi rahat çalışırdık… Bu basit bir örnek. Hayatımızın her safhası ve kesiti, şartlara uygun hareket etme âdâbı ve muâşereti sâyesinde daracık mekânları bile genişleten bir uyum zenginliğine sahipti. Bu mesele maddî zenginlikle ve yoksullukla değil tamamen gönül zenginliğiyle ve yoksulluğuyla ilgili bir meseledir.
Gelelim hayatımın en zor dönemlerinden birimi yaşıyor olmam konusuna:

Dört yıldır, yaşlı ve deprem yorgunu binamızın tek kuruş vermeden yenilenmesi tekliflerini değerlendirebilmek için, ayrıntılarını anlatsam inanamayacağınız çapta gayret sarf ettim. Projelerin geliştirilmesi, her biri üzerinde teknik özelliklerini kapsayacak biçimde müzâkerelerin yürütülmesi, bütün bilgilerin izahı için geliştirilmiş proje detaylarının bölüm bölüm basitleştirip büyütülerek anlatılması, daha nice emekler ve uzlaştırma çırpınışları… Çeşitli dönemlerde dört müteahhitle uzun uzun görüştüm, hepsiyle dost oldum; fakat birilerini bir uzlaşma tercihi üzerinde buluşmaya ikna edemedim. Üstelik de, incitildim, bezdirildim… Sonunda da, kendi dairemi terk etmek zorunda kaldım! “İlle de ben dubleks isterim” diye tutturan şahsa “Buna hakkın yok, binanın da gecikmeye tahammülü yok.” girişiyle başlayan izah destanları sundum, hiç faydası olmadı! “Ya dubleks verirler bana, ya da böyle engellerim.” inadını, “yönetimsiz aidatsız başı boş bir bina!” manzarasından bile hiç etkilenmeksizin sürdüreceği anlaşıldı… “Bilgi, düşünce, ölçü” hiç önem taşımıyor! “Saygı, sorumluluk, insaf, mantık” bomboş ve “para etmeyen” kavram lüzumsuzlukları! Küçük hesap kurnazlıkları yüzünden büyük faydaları ve kârları akıl edememe çelişkisi bir karakter yapısı halini almış. Aklın yolunu tanıtmanın bir mesnedini bulamıyorsunuz.
Binalar ve insanlar… Ne yaman bir konu. Bu başlıkla her şeyi anlatabilirsiniz. “Evlerimiz bizimle beraber yaşardı” diyor Yahya Kemal. İnsanlar binalar için yaşıyorsa, binalarda eski evlere benzeyen insan sıcaklığının olması mümkün mü? İnsanlar nasıl yaşıyor ki, binalar da onlarla beraber yaşasın? Binalar ve mekânlar, insanlara yetmiyor. Balkonu kapat, duvarları yık, kolonları kes; genişlesin şu kör olası binalar! Hele hele dubleks! Ne vazgeçilmez şey! İnsanın daralmış gönlünü titretiyor âdeta! Şu tersliğe bakınız. Gönül darlığımızın müsebbibi olarak gördüğümüz mekânsız binaları yenmenin kırmızı kurdelâ fiyongu gibi algılanıyor dubleks! İşte o zaman genişleyecek gönlümüz! “Beni hep eksik odalı dairelerde, lüzumsuz duvarlarla ve kolon denilen acaipliklerle daraltılmış yerlerde yaşattın, şimdi dublekse kavuştum ve bu kavgayı işte ben kazandım” diyeceğiz!
Bu saplantılı tutkuların yanında deprem bile hiç önem taşımıyor… Eskiden Zeytinburnu’nda kum motorlarının iskelesi vardı. Deniz kumu, inşaatların tabii malzemesiydi. Kolonların çapı dardı. Korozyonun, 40-50 yıllık binalar için ne anlama geldiği bilinmezdi. Zemin sağlamlığı kavramı, şöyle hafif bir aşinalık biçiminde bile olsa, tanınmazdı. Bildiğimiz tek şey; balkon kapatmak, duvar yıkmak, kolon kemirmek, müşterek kısımlar sapır sapır dökülürken hatta bodrumlardaki kolon kısımları su içinde yüzerken, dairelerimizi neredeyse altın kaplamalı bir hale getirecek derecede süsleyip püslemek idi. Halbuki binalar balyozla değil, bizimle beraber yaşıyorlarmış gibi onlara âdetâ ruh katan insanî tavırlarla ve sevgiyle genişler. Tutarlı, ölçülü ama “mutlaka sürekli” ilgi bütünlükleriyle güzelleşir… Neler, neler söylemek mümkün. Dokunup geçmek isterken gönlüm o bahiste kalıyor…

Şimdi, kitaplarımın kütüphanemin raflarından indirilip koli yığınlarına hapsedildiği bir ortamda bulunuyorum. 1992’ye kadar (Asmalı Ev hariç) hep kiradaydık; her taşınma benim için, bir “kitapların dağıtılıp toplanması” olayıydı. Gençken o derece etkilenmezdim, bu yaşta ağır geliyor. Rahmetli babam Asmalı Ev için “şifahi kültüre bu kadarı yeter. Kitapların çoğalınca mutfağın üstüne bir kütüphane odası yaparız. Orası müstakil zemine oturuyor, müsâittir” derdi. Ben bu hatıranın dilini hep şu soru için kullanmışımdır; “Kitapları olmayana geniş ev acaba niçin lâzım?”
Hep müteahhitler eleştirilir. Halbuki biz müteahhitleri enfekte etmek için elimizden ne gelirse yapıyoruz! Ayrıcalıklar, örtülü minik avantajlar, başkasının aleyhine olan küçük “yan cebime koy” kurnazlıkları… “Herkes eşittir. Herkes herkesin hakkına riayetkârdır.” ilkesi insanlara çok antipatik geliyor. Müştereklik hassasiyeti içinde bireysel menfaatlerin de en iyi biçimde korunacağı, kurnazlık oyunlarının sonuçta herkese kaybettireceği hakikati; hayatımızdan kaymış gitmiş.
Yumuşatmak mecburiyetini hissediyorum, anlamsızlaşma tehlikesi doğuyor. Serbest bırakınca da, akışın beni alıp götürmesinden çekiniyorum. İçinde 16 yıl yaşadığım, rahmetli annemle babamın son yıllarını paylaştığım, torunlarımla güzelin güzeli günler geceler geçirdiğim evimi; bir akşam üstü, âni bir kararla “ben artık buraya geri dönmem” diyerek terk ettim. Nefsime geleni taşırım ama; emânet uğruna hicret, hoş gelmiş safa gelmiş. Arkama bakmadan yürürüm, gurbete ve mihnete doğru olsa da…
Cep telefonumun modemiyle bilgisayarımın internet bağlantısını tesis edince, “teknoloji işte bunun için lâzım herhal” dedim gülerek. Anormalliklerimizi, yalnızlıklarımızı yaşayabilmek için bunlara ihtiyacımız var! Gözlerim kitaplarımla raflarda buluşana kadar da Google’ın imkânlarından özel surette yararlanacağım!
Bir dostumu yurt dışı hizmetindeyken aramıştım. Konuşacak laf olsun diye, bulunduğu şehrin denizinden söz ettim. Hemen yanındakine sordu: “Deniz yakın mı buraya?” O işine hizmetine bakıyor, çıkıp dolaşmamış bile! Ben de şimdi, odamın bir köşesinde yazıyorum her zamanki gibi. O odanın nerede olduğu aslen hiç önemli değil. Hele arkadaşım gibi olan Zeynep torunumdan ayrı düşmenin hüznünü bir bükebilirsem!

M. Metin KAPLAN

26 Şub 2024

M. Metin Kaplan’ın, henüz yirmi üç yaşında Bursa’da üniversite öğrencisi iken, tutuklu bulunduğu sırada, arka sayfasını tamamen “Ülkü Ocakları Sayfası” adı altında ülkücü yazarlara tahsis eden milliyetçi bir gazetede, 6.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 Şub 2024

Halim Kaya

26 Şub 2024

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

24 Şub 2024

Efendi BARUTCU

20 Şub 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Hüdai KUŞ

19 Eki 2023

Nurullah KAPLAN

20 Şub 2023

Ziyaret -> Toplam : 101,07 M - Bugn : 8135

ulkucudunya@ulkucudunya.com