« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

11 Şub

2009

Türkiye-İran ilişkileri

01 Ocak 1970

Türkiye-İran ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti'nin İran İslam Cumhuriyeti'yle süregelen uluslararası politikaları içerir.



İlişkilerin tarihçesi

Selçuklu ve Osmanlı dönemi

Türklerle İranlıların ilişkileri bu iki ulusun İslamiyeti kabul etmeleriyle başladı. Türkler bu dönemde Orta Asya'dan batıya akın ederek İranlılarla karşılaştılar. Bu karşılaşma her iki kültürü de çok derin bir şekilde etkiledi. Bir yandan Türkler kendilerinden daha yerleşik ve üstün bir kültür olan Fars kültürünü benimserken, askeri bakımdan kendilerinden daha zayıf olan İranlıları yönetimleri altına aldılar. 20. yüzyıla kadar İran'da kurulmuş olan hemen hemen her devlet bir Türk hanedanı tarafından yönetildi. Bir yandan da Türk dili çok sayıda Farsça kelimeyi benimseyerek İran kültüründen derin bir şekilde etkilendi. Sanat, bilim ve devlet yönetimi konusunda Türkler İranlılardan çok şeyler öğrendiler. Örneğin Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak dönemi olan Alparslan ve Melikşah dönemlerinde görev yapan ünlü vezir Nizamülmük İranlı bir devlet adamıydı.

İran İslamiyet dönemindeki tarihi boyunca sürekli bir şekilde Türk hanedanları tarafından yönetilmiş olsa da Anadolu'ya yerleşmiş olan Türklerle, Türkler tarafından yönetilen İranlılar arasındaki çekişmeler hiç bir zaman sona ermedi. İran'ı yöneten Timur Devleti ve Akkoyunlular devamlı Osmanlılarla savaştılar. Ancak Türk-İran ilişkilerindeki en önemli dönüm noktası gene bir Türk hanedanı olan Safevilerin işbaşına geçmesiyle meydana geldi. Safeviler 16. yüzyılda İran'da işbaşına geçtiler ve Şiiliği kabul ederek İran'ı dünya Şiiliğinin odak noktası haline getirdiler. Osmanlılar ise halifeliği ele geçirerek Sünniliğin önderleri haline geldiler. Bu tarihten sonra Osmanlı-İran çekişmesi aynı zamanda Sünni-Şii çekişmesinin de bir parçası haline geldi.

Safevilerle Osmanlılar 16. ve 17. yüzyıllarda defalarca savaştılar. Bağdat, Tebriz, Karabağ, Gürcistan gibi bölgeler defalarca el değiştirdi. Hiç bir taraf kesin bir üstünlük sağlayamadı. Ancak iki ülkenin de büyümekte olan Avrupa tehditine karşı birbirlerini zayıflattıkları söylenebilir. Sonunda 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla Türk-İran sınırı belirlendi. Bu sınır günümüzde dahi geçerliliğini sürdürmektedir.

Cumhuriyet dönemi

Cumhuriyet’in ilk dönemleri

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Türkiye'yle İran arasındaki ilişkilerde düzelme gözlendi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı'ndan 3 gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini şah ilan etti. İran'daki en son Türk hanedanı olan Kaçarlar'a son vererek Pehlevi hanedanını kurdu.

Görece iyi ilişkiler rağmen hayli uzun ve sorunlu bir geçmişin ağırlığını üzerinden atamayan iki ülke arasında azımsanamayacak sorunlar da vardı.

Bu sorunların en önemlilerinden biri, iki ülkenin sınır bölgesinde yaşayan Kürt aşiretlerinin yarattığı sorunlardı. Sınırın bir tarafında güvenlik problemine yol açan aşiretler, kolayca sınır geçerek takibattan kurtuluyorlardı. Sınırın arazi üzerinde tam olarak belirlenmemesi de güvenlik güçleri arasında sınır ihlaline dayanan gerginlikler çıkmasına neden oluyordu. Özellikle Ağrı İsyanları sırasında Türkiye’nin bu konuyla ilgili rahatsızlığı had safhaya ulaştı. 1932 yılında sınır değişikliği yapılarak, başka bir toprak verip Küçük Ağrı Dağı’nın tamamen Türk sınırları içine alınmasıyla büyük ölçüde çözülen bu sorun daha sonra sınırın da kesin olarak tespit edilmesiyle ortadan kalktı.

Rıza Şah Atatürk'le yakın bir ilişki kurdu. 2 Temmuz 1934'de Türkiye'ye bir ziyaret yaptı.

8 Temmuz 1937 tarihinde de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalandı. Sınır sorunun çözülmesini hemen ardından 1937 yılında Sadabad Paktı kuruldu. Fakat o yıllarda giderek Almanya güdümüne giren İran’la Türkiye’nin yolları çok geçmeden ayrıldı ve bu paktın ömrü kısa oldu. 1941 yılında İran’ın müttefiklerce işgali, Türkiye’nin bölgede Sovyet nüfuzunun artmasından endişe duymasına neden oldu. İşgal döneminde iki ülke ilişkileri fiilen askıya alındı. Zaten karar sahibi olan merci işgal güçleriydi; bu noktada Türkiye İngiltere ile bağlantı kurmayı seçti. Türkiye’nin İran’la ilgili olarak İngiltere ile ilişki kurduğu iki mesele İran’ın Türk asıllı etnik grubu Kaşkaylara yönelik baskının sona erdirilmesine ilişkin talep ve Sovyet işgalinin devam etme olasılığına karşı Türkiye’nin duyduğu kaygı oldu.

Rıza Şah Atatürk Devrimlerini İran'a örnek aldı. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi de babasının izini takip etti. Pehleviler döneminde Türkiye-İran ilişkileri olumlu bir düzeyde gelişti. 3 Kasım 1955'te İran Türkiye'nin de üyesi olduğu Bağdat Paktı'na katıldı.

Soğuk Savaş’ın müttefikleri

Sovyet işgalinin sona ermesiyle birlikte iki ülke ilişkileri tekrar normalleşmeye başladı. Gitgide gerilimi artan Soğuk Savaş’ta seçimini batı Bloğu’ndan yana yapan Türkiye ve İran’ın kaderi bir kez daha, bu kez Sovyet tehlikesi ekseninde kesişmekteydi. Fakat bu durum da uzun sürmedi. 1950’lerin başında Musaddık’ın iktidara gelmesi Türkiye’de büyük rahatsızlık yarattı. Musaddık rejiminin Batı’ya karşı mesafeli bir politika izlemesi ve bu dönemde İran’da etkinliğini artıran solcu Tudeh’le işbirliği yapması Türkiye’nin rahatsızlığının sebeplerini oluşturuyordu. Türkiye bu dönemde batılı devletlerin İran’a yönelik her türlü önlemini destekledi, hatta Musaddık’a karşı düzenlenen operasyon için ABD ve İngiltere’yi teşvik etti.

Musaddık’ın devrilmesi ve Şah’ın ülkede iktidarını sağlamlaştırmasının ardından iki ülke ilişkileri kaldığı yerden devam etti. Ortak Sovyet tehdidi algılaması daha önce Sadabat Paktı’nda iyi bir sınav veremeyen Türkiye ve İran’ı yeni bir ittifaka yöneltti. ABD’nin Sovyetler’in yayılmasına karşı ortaya attığı Kuzey Kuşağı (Northern Tier) projesi çerçevesinde 1955 yılında Irak ve Türkiye’nin ortaklığı ile Bağdat Paktı kuruldu. İran’ın bu pakta sonradan ve ülkedeki sol muhalefetin tepkisinden çekinerek biraz gönülsüzce katılması Türkiye’de başta bir rahatsızlık yarattı fakat bu durum kısa sürede aşıldı. Irak’ın 1958’deki darbenin ardından pakttan çekilmesi sonucunda Bağdat paktı feshedilerek yerine CENTO (Central Treaty Organisation) kuruldu ve merkezi Ankara olarak belirlendi.

Fakat bu kez işler tersine dönmüştü. NATO üyesi olmayan İran, Irak örneğini de göz önünde bulundurarak CENTO’nun güçlendirmesini istiyor; fakat NATO’ya da üye olmanın rahatlığını taşıyan, ayrıca askeri birliklerinin tamamını NATO’ya tahsis etmiş olan Türkiye bu kez isteksiz davranıyordu. Bu durum, önce dönemin başbakanı Adnan Menderes’in Moskova ziyaretiyle, ardından gerçekleşen 27 Mayıs Darbesi ile Şah’ın iyice telaşlanmasına neden olmuştur. Darbeden sonra yönetimi eline alan Milli Birlik Komitesi’nin NATO ve CENTO’ya bağlıyız açıklaması Şah’ı kısmen rahatlatsa da CENTO emrine asker verilmesi meselesi yine çözümsüz kalmıştır.

1962’de Türkiye’nin İran ve Yunanistan’la ilişkilerini geliştirme yönündeki kararı ilişkileri giderek daha sıkı hale getirdi. Karşılıklı açıklamalarla pekiştirilen bu süreç 1964’te Pakistan’ı da içeren Kalkınma için Bölgesel İşbirliği’nin (RCD) kurulmasıyla sonuç verdi. Böylece o güne dek genellikle askeri ve siyasi işbirliği alanında tutulan ilişkiler ticaret, ulaşım ve iletişim gibi alanlara da taşınmış oldu.

1960’lı yıllarda Türkiye’de özellikle sol hareketin büyümesine paralel olarak Şah karşıtı söylemin güçlenmesi İran’da rahatsızlık yaratan bir durum oldu. Ayrıca bu dönemde, CENTO’ya asker tahsisinin hâlen çözülmemiş olması, ekonomik işbirliği çabalarının beklenen başarıyı göstermemesi İran açısından; İran’ın Irak’taki Kürt grupları desteklemesi ve bölgedeki askeri nüfuzunu giderek artırması da Türkiye açısından ortaya konan sorunlar olarak göze çarpmaktadır. Bu sorunlar 1970’lerde de varlığını sürdürür; 1973 petrol krizleriyle birlikte Türkiye’nin önce ekonomik, ardından siyasi krize girerken İran’ın ekonomik, askeri ve siyasi etkinliğinin artması da ilişkilerin durgunlaşmasına sebep olur.

İslam Devrimi’nin ardından

1979 yılında İran devrimi meydana geldiğinde Türk-İran ilişkilerinin geçmişine bakan herkes ilişkilerin kötüye gideceğini tahmin ediyordu. Ancak ilişkiler kötüye gitmedi aksine daha da iyi bir seyir takip etti. İran'ı terk ederek Sovyet Rusya'nın nüfuzuna girmesine yol açmak istemeyen Türkiye, açıkça İran karşıtı bir tutum içine girmedi. Bu yüzden, Tahran'da bulunan ABD büyükelçilerinin rehin alınmasının ardından, Kasım 1980'de İran'a ambargo koyan ABD'nin uygulamalarını takip etmeyi kabul etmedi. Türkiye’de 1980 Darbesi’nin gerçekleşmesiyle bir ara bozulur gibi olan ilişkiler, İran-Irak Savaşı’nın çıkmasıyla tekrar rayına oturdu. Bu dönemde Türkiye’nin izlediği tarafsızlık siyaseti sonucunda Türkiye, İran’ın en önemli ticari partnerlerinden biri hale geldi.

Bu dönemde Türkiye, İran-Irak Savaşı’nın Türkiye ile ticari ilişkilere zarar vermemesi ve PKK’nın desteklenmemesi yönündeki isteklerini İran’a iletti. İran bu konularda hassasiyet gösterdi, hatta savaş döneminde Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının bulunduğu bölgeleri ele geçirmekten özellikle kaçındı. Fakat savaşın sona ermesiyle, ticari kaygıların gölgesinde sırasını bekleyen kimi sorunlar bir anda patlak vermiştir. Hem ticari ilişkiler önemli bir ölçüde gerilemiş hem de siyasi ilişkiler ciddi bir krize girmiştir.

Krizin patlak vermesi, 10 Kasım’da İran’ın Ankara Büyükelçiliği’nde bayrağın yarıya indirilmemesiyle başlar, Türkiye’deki İranlı rejim muhaliflerinin kaçırılmak istenmesi, karşılıklı açıklamalarla tırmanır. Kriz, Başbakan Turgut Özal’ın gönderdiği dostluk mesajıyla aşılır. Humeyni’nin ölümüyle birlikte ideolojik çelişkiler bir ölçüde yumuşar. 1990’ların başındaki iki gelişme Türk-İran ilişkilerini de etkiler. Bunlardan bir Körfez Savaşı’dır. Savaş sırasında önemli bir fikir ayrılığı yaşamayan Türkiye ve İran savaşın ardından Saddam Hüseyin’in müdahalesinden kaçan Kürt nüfusun güvenliği için Türkiye’nin sınır bölgesine yerleşen ABD güçlerinin (Çekiç Güç) varlığı İran’ı rahatsız etmişti. Diğer olay ise Sovyetler Birliği’nin dağılması olmuştur. Orta Asya ve Kafkaslarda ortaya çıkan yeni devletlerin kimin nüfuz alanına gireceği sorunu iki ülke arasında kısa süreli de olsa bir rekabet içine sokmuştur.

1990’ların ortasında ilişkiler yine bozulmuştur. Bunun başlıca nedeni Türkiye’de yaşanan siyasi cinayetler ve bu cinayetlerde İran’ın parmağı olduğuna yönelik iddialardır. Yine bu dönemde Türkiye ile İsrail arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşması rahatsızlığı artırır. Necmettin Erbakan’ın Başbakan olması ve ilk gezisini İran’a yapması Rafsancani’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi, Müslüman ülkeleri kapsayan işbirliği projesi D-8’in gündeme gelmesiyle düzelen ilişkiler; Sincan’daki Kudüs Gecesi’ne İran Büyükelçisi’nin katılması, İran sınırından PKK üyelerinin sızması, İslami terör örgütlerine karşı yürütülen operasyonlarla ilgili spekülasyonlar gibi konularla gerilimini korudu.

1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetlerinde hangi ülkenin daha fazla etki sahibi olacağı konusunda İran'la Türkiye arasında bir rekabet dönemi yaşandı. İki ülke Ekonomik İşbirliği Örgütü'nü kurarak Orta Asya'daki Türk devletleriyle ortak bir işbirliğine girdiler.

Günümüzde Türkiye ve İran arasında geniş bir ekonomik işbirliği ve yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Ayrıca her yıl çok sayıda İran vatandaşı turist olarak Türkiye'yi ziyarete gelmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi ise yıllık 7 milyar dolardan fazladır.

Ağustos 2008

13 Ağustos 2008 - İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hüseyin Kaşkavi, Türkiye ve İran’ın ikili ilişkileri geliştirme azmi olduğunu söyledi. Haftalık basın toplantısında yerel ve yabancı basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Kaşkavi, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın Türkiye ziyaretine değinerek, bu ziyaretin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün resmi daveti üzerine yapıldığını söyledi.Ziyaretin çok önemli olduğunu ifade eden Kaşkavi , ziyarette ikili ilişkjilerin gelişmesi yollarının araştırılmasının ön planda olacağını belirtti.Ziyarette gündeme gelecek diğer önemli konunun da bölgesel sorunlar hakkında görüş alışverişi olduğunu belirten Kaşkavi, İran nükleer konusunun da gündeme gelebileceğini fakat bunun Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı anlamına gelmediğini söyledi.Ziyaretin İstanbul’da yapıldığını ifade eden Kaşkavi, her iki cumhurbaşkanının programlarının dolu olmasından dolayı bu tarihlere denk geldiğini ve Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu tarihte İstanbul’da olacağından ziyaretin istanbu’a yapılacağını ifade etti.[1]

• 14 Ağustos 2008 - İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, 1996'dan bu yana İran'dan Türkiye'ye yapılan en üst düzey ikili temas için bugün İstanbul'a geliyor. İran'ın nükleer programı açısından kritik bir zamanlayla yapılan ziyaretten, Tahran'ın beklentisi yüksek.[2]

• 15 Ağustos 2008 - İran'la enerji anlaşması yok İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, üç yıl önce bu göreve seçilmesinden sonra ilk kez Türkiye'yi ziyaret ediyor. İki ülke heyetlerinin görüşmelerinde, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suçlar ve terörizmle mücadele ile diğer bazı konularda işbirliği anlaşması imzalandı.[3]

• 15 Ağustos 2008 - Guardian, Ankara'nın Tahran ile doğal gaz anlaşması imzalamaması karşılığında, Washington'un da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın ziyaretine göz yumduğunu yazıyor.[4]

• 16 Ağustos 2008 - Ahmedinejad umutlu İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Türkiye'yle en kısa sürede enerji anlaşmaları imzalamayı umduğunu söyledi.[5]

Ziyaret -> Toplam : 107,12 M - Bugn : 35123

ulkucudunya@ulkucudunya.com