« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

EFENDİ BARUTÇU'nun yayına hazırlanan "Mahbesten Mektuplar" isimli kitabımız için kapak resmi olarak okuyucular yukarıdaki resmi seçmiş bulunuyor; teşekkür ederiz...

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Jonathan Swift

30.11.1667 – 19.10.1745, 18 Eki 2020

SONRAKİ HABER

Milliyetçisin, yani ırkçısın

İskender Öksüz, 21 Eyl 2020

21 Eyl

2020

Avrupa'yla iletişimde Süleymanî pratik

Sinan Baykent 01 Ocak 1970

Doğu Akdeniz krizinde Fransa'nın -birinci elden örgütlediği kışkırtmalardan mülhem- "baş aktör" pozisyonunda bulunduğu için ülkemizde çok doğal olarak birtakım tarihî kesitlere göndermeler yapılıyor.

Bu göndermelerin başını ise Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemin Fransa Kralı I. François'ya (Fransuva) yazdığı mektup çekiyor.

Hani şu "Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi…" diye başlayan ve "Sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın…" diye devam eden meşhur mektup.

Mektuptaki "Süleymanî ton" fevkalade belirleyicidir. Gerçekten de tondaki heybeti ve gururu hissedemeyecek, söze dökülmüş şan ve şereften müteessir olmayacak tek bir insan bulamazsınız.

Cumhuriyet'in emekleme yıllarından 21'inci yüzyıla değin Türkiye'deki hemen hemen her iktidar işbu tonu farklı ülkelere yönelik sahiplenmiş ve tonun modern izdüşümlerinden ilham alagelmiştir.

Süleymanî tonun karşımıza çıkan hususî koşullara göre yeniden yorumlanarak pratiğe aktarılmasında kendi payıma bir sorun görmüyorum.

Ancak gördüğüm bir sorun var, o da şu: Tonda tıkanıp kalmamız ve arkada tonu besleyen akıllı uygulamalar silsilesini bilerek yahut bilmeyerek pas geçmeye alışmamız.

Kanuni'nin devrinde Avrupa'nın iç bünyesinde kaydedilen anlaşmazlıklar ve ayrılıklar çoğunlukla dinî karakterde ilerlemişse de "ulusal" nitelikli şuurların da filizlenmeye başlamış olduğunu not etmeliyiz.

Martin Luther'in işaret fişeğini yaktığını Reform hareketiyle Katolikler ile Protestanlar arasında çekişme belirmişti. Papalık makamı yoğun bir tenkit yağmuruna tutuluyor, çatırdıyor ve bariz bir biçimde güç kaybediyordu.

Buna mukabil, özellikle V. Charles (Şarlken) ile I. François'yı birbirini boğmak için çaba harcamaya iten ulusal dinamikler de yürürlüğe giriyordu.

Tarih meraklıları bilirler, V. Charles ile I. François'yı kavgaya sürükleyen ana etken salt bir "taht" yahut "taç" kapışması değildi.

Ana etken, V. Charles'ın "evrenselliğe açılan bir monarşik statü" istemesiyken, I. François'nın Fransa tacının "ulusal-yerli" vasfını muhafaza etmeye dönük bir tutumu öncelemesiydi.

Kanuni, Avrupa'nın "parçalı" hakikatini çok iyi kavradı ve buna uygun bir diplomatik ağ ördü. Bir yandan Protestan, ardından da Kalvinist öğeyi Avrupa siyasetinin merkezine yerleştirirken, diğer bir yandan da Protestanlık argümanının üzerine bina edilen "bölme" stratejisini özümsedi ve maharetle tatbik etti.

Bu anlamda tarihçilerin, hele ki bugünlerde, Kanuni'nin o dönem ustaca sergilediği dış politika manevralarına mercek tutmaları fevkalade müspet bir adım olur.

Zira Kanuni'nin sadece tonuna değil, esasen ve en önemlisi rasyonalizmine ziyadesiyle muhtacız.

Görüşüm bu yönde zira Sultan Süleyman'ın 16'ıncı yüzyılda nakşettiği diplomatik "doktrinin" 21'inci yüzyılın yansıttığı Avrupa manzarası karşısında ulusal egemenlik ilkeleriyle harmanlanarak "güncellenebileceğine" kâniyim.

Hararetli tartışmaların ilk kıvılcımlarını önlemek adına bir hususun altını çizeyim:

Güncellemeden kastım şüphesiz ki Kanuni'ye has kılınan müstesna "fetih" anlayışı değil. Burada askerî mantığın ötesindeki diplomatik kurguyu öne çıkarmak niyetindeyim. Başka bir deyişle tona eşlik eden aklı…

Bugün görünürde oldukça homojen ancak somutta bir o kadar heterojen olan bir Avrupa gerçeğinin tanıklarıyız. Herhangi bir konuda monoblok bir tepki vermekten âciz, siyasî birlik ilkesinin kırıntısını dahi vücuda getirmekten hâlâ çok uzak ve iç denge(sizlik)lerin iç fay hatlarıyla bezendiği bir Avrupa pratiğiyle yüz yüzeyiz.

Avrupa'nın hâlihazırda içerideki genel bir "kümelenme" haritasını çıkardığımızda görürüz ki en az altı farklı "havza" meydana geliyor.

Bunlardan ilki ünlü "Paris-Berlin" hattı, ikincisi ise Batı Avrupa'da Fransa ile Almanya'nın ortaklaşa "idare ettikleri" ülkeler kategorisidir (Benelux ülkelerine ilaveten Avusturya).

Üçüncüsü aşağıdaki "Latin ittifakı", dördüncüsü Orta ve Doğu Avrupa merkezli Vişegrad Grubu iken, beşincisi "Kuzey şeridi" ve nihayet altıncısı da Balkanlar oluyor.

Geleneksel Paris-Berlin ekseni Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in emekliliğini müteakip olduğu gibi korunabilir mi, Merkel-sonrası dizginleri kim ele alır bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek şey, bugün Macron Fransa'sının Merkel-sonrası döneme ilişkin Avrupa'nın "manevî liderliği" için yatırım yaptığıdır.

Berlin bu minvalde bir siyaseti hazmedebilecek mi yoksa Fransız kibrini törpülemek amacıyla alternatif yollara mı başvuracak -göreceğiz. Şahsen ikinci seçeneğin baskın çıkabileceğini düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde Korsika'da toplanan Med7 grubunun yarısından fazlası latin hüviyetlidir (Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz).

Ancak Macron'un öncülüğündeki toplantının sonunda basına sunulan tozpembe "birlik" mesajı latin ittifakının kırılganlığının üstünü örtmeye yetmedi.

Gerçekten de İtalya ile İspanya'nın salgının yoğun tecrübe edildiği aylarda Avrupa Birliği (AB) tarafından yalnız bırakılması ve dahi Fransa'nın zorbalığına maruz kalması (maskelere el konulması meselesinden hareketle) kolay kolay unutulacak yahut hasıraltı edilebilecek levhalar değildir.

Vişegrad Grubu (Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya) neredeyse AB içinde kendi değerler sistemini inşa ediyor.

Bilhassa Macaristan-Polonya çiftinin kendi egemenlik haklarına dair afişe ettiği duyarlılığın altı kara kalemle çizilmelidir.

Dahası, Vişegrad başlı başına bir "ekonomik çekim alanını" ete kemiğe büründürmek yolunda kayda değer atılımlar yapıyor.

Öyle ki, şayet Vişegrad Grubu mevcut hâliyle tek bir ülke olsaydı Avrupa bünyesindeki beşinci, dünyada ise on ikinci en büyük ekonomi mertebesine ulaşırdı.

Balkan ülkeleri Batı Avrupa nezdinde hâlâ tam anlamıyla kabul göremediler ve AB için bir "kambur" muamelesi görüyorlar. AB'ye üye olmayan Balkan ülkeleri için ise yakın zamanda bir tam üyelik ufku yok.

Son olarak kuzey şeridindeki küçük ülkelerin ise baş dertleri Rusya ve "büyük Rus hinterlandı" algısının ihtiva ettiği "yakın tehdit".

Bu ülkelerin kahir ekseriyeti AB'yi sığınılmaya değer güvenli bir liman telakki ediyor ve ötesine çok fazla müdahil olmuyor.

Diyeceğim o ki, Avrupa haritasını kaba hatlarıyla bile olsa olduğu gibi serdiğimiz vakit inkâr edilmesi imkânsız ayrılıklar, farklılıklar ve hususiyetler dört bir yanan fışkırıyor.

Kısacası, Türkiye'nin önünde açılan muazzam bir satranç tahtası var…

Üstelik bu kadarla da bitmiyor.

Bir de her ülkede ivme kazanan ancak bazılarında daha şiddetli seyreden "iç" çelişkiler var. Küreselci establishment ile vatansever/egemenlikçi kuvvetlerin çatışması, ayrılıkçı/otonomist oluşumların hevesleri, liberal-muhafazakâr statükoya meydan okuyan sağ-popülistler ve milliyetçiler, sosyal-demokrat statükoya meydan okuyan Yeşiller ve yerli sosyalistler…

Katman katman çelişkiler, çeşit çeşit fırsatlar…

Can alıcı soru ise şu: Türkiye ne yapmalı? Veya ne yapabilir?

Gerçek şu ki Türkiye uzunca bir zamandır hem Avrupa siyaseti özelinde hem de kamu diplomasisinde açamadığı tıkanıklıklarla mücadele ediyor. Aslında iki tıkanıklığın da sebebi, kaynağı bir: "Doktrin" eksikliği.

Türkiye'de devletin ivedilikle kısa-orta vadeyi kapsayacak ahenkli, tutarlı ve gerçekçi bir "Avrupa Doktrini" oluşturması lazım. Bilerek ve isteyerek "hükûmetin" değil, iktidarıyla muhalefetiyle "devletin" diyorum.

Zira bugün Doğu Akdeniz bağlamında zuhur eden kriz buzdağının yalnızca görünen kısmıdır ve dolayısıyla da uzun soluklu bir mücadele zeminine çıktığımız gerçeğini şimdiden idrâk etmek mecburiyetindeyiz.

Çok açıkça ifade edelim: Türkiye bugün bir neo-Sevr oldubittisiyle imtihan edilmek isteniyor.

Sıkıştırıldığımız yerde makalenin başında değindiğim Süleymanî tona sarılmamız, tehditlere bu tonla cevap vermemiz anlaşılır olsa da bu tonu Süleymanî rasyonalizmle pekiştirmemiz bir zarurettir.

Türkiye'nin Avrupa'yla iletişimini yukarıda tasvir etmeye çalıştığım "katman usulü" uyarınca derleyip icra etmesi belki bir çıkış yolunu mühürleyebilir.

Madem ki başta Fransa olmak üzere AB'nin "lokomotif" devletleri Avrupa'yı Türkiye aleyhtarlığında birleştirmek istiyorlar (ki bu hatırı sayılır bir müddettir böyle), o hâlde Türkiye bu birliğin içeriden sabote edilmesinin yol ve yöntemini bulup tayin etmelidir.

Örneğin Vişegrad Grubu'na ama özellikle de grubun öncü ikilisine (Macaristan ve Polonya) yönelik -ki bunların Macron Fransa'sıyla bir türlü anlaşamadığı sır değildir- Balkanlardan başlayarak (üyelerden Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan'ı, üye olmayan devletlerden ise Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Bosna-Hersek'i dâhil ettiğimiz) verimli bir eksen teşkil etmeye uğraşabiliriz.

Birçoğuyla güncel başlıklara dair benzer yaklaşımlar benimsiyoruz veya kültürel yakınlığımız hâsıl. Dahası, böylesi bir eksen oturtulabilirse eğer, AB'nin Türkiye'ye ilişkin ortak karar alması icap eden durum ve zamanlarda üye ülkelerin dostluklarına itimat edebiliriz.

Yine Latin ittifakını ayırmak için gayret sarf etmek, daha doğrusu var olan ayrılıkları belirginleştirmeye çalışmak -ki burada İtalya üzerinden gitmek ancak İspanya'yı da es geçmemek esasına dayanmak elzemdir- tasarlanabilir. Salgın sürecindeki yaşanmışlığın hazımsızlığı hâlâ tazedir, barizdir.

Keza Avrupa'da vuku bulan iktidar rekabetinde (hem ulusal hem de yerel düzlemlerde) siyasî temelde kaynaşmış bir "federal Avrupa" tasavvurunun karşısında dikilen oluşumlarla ve şahsiyetlerle asgarî bir diyalog tesis etmek, bunlarla ilişki kurmak bir önceliği ifade eder.

Ardından sırasıyla Avrupa'daki bütün oyuncularla, iktidar alternatifleriyle bağlantı kurulur.

Söz konusu ilişkilerin illa resmî bir kılıfa uydurulmasına ihtiyaç yoktur; siyasî partiler, sivil toplum kuruluşları, iş insanları, aydınlar vb. muhtelif toplumsal aktörler bağlantıların tesisinde rol üstlenebilir ve sorumluluk alabilirler.

Önemli olan, söz konusu iş bölümünün devletin düzenleyeceği "Avrupa Doktrini" çerçevesinde planlanmasıdır.

Bu gereklilik hayatîdir. Bakınız, bugün iktidarların en kudretli alternatifleri pozisyonundaki sağ popülistler/milliyetçiler ile Yeşiller'le Türkiye'nin bir iletişimi bulunmuyor.

Olacak şey midir?

Türkiye'den Yeşiller'le konuşan muhtemelen bir Halkların Demokratik Partisi'dir (HDP), bir de belki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) bünyesinde konuşlanan marjinal sol bileşen.

Yarın birinden biri Avrupa'da iktidar olsa, Türkiye'nin tezlerini ya HDP anlatacak ya da hiç kimse. Düşünebiliyor musunuz?

Sağ popülistler ve milliyetçilerle ise hiç kimse konuşmuyor.

Konuşsaydı belki de geçen gün Fransa'da Marine Le Pen, "Doğu Akdeniz’de Macron’a yüzde yüz destek veriyorum" demezdi.

Başlangıçta delillendirdik:

Vaktiyle Kanuni Sultan Süleyman kendi egemenliğini savunmak pahasına zamanın en katı Türk ve İslâm muhaliflerinden olan Lüteryenlerle dirsek teması kurmamış mıydı?

Temasın ötesinde çoğunu himâye etmemiş miydi?

Kanuni "büyük siyaset" güdüyordu. Hâl böyle olunca da Luther de I. François da kendi siyaseti açısından birer "piyon"dan ibaretti.

Velhâsıl Kanuni'nin siyaseti emperyal bir siyasetti. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise başkalarının toprağında gözü olmayan ve fakat haklarının çiğnenmesine de razı gelmeyen şerefli bir devlet.

Diyeceğim o ki, tamam, kendimizi dev aynasında görmeyelim; ama birikimimizi de yabana atmayalım.

Görmek isteyene, tarihte ilham pınarları çok.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

07 Eki 2020

TÜRKİYE’NİN BAŞLANGIÇTA YAPAMADIKLARI 27 yıl öncesine dönersekErmeniler’in Hocalı Soykırımı’na yönelmesi Rusya Federasyonu’nun kışkırtması ve İran’ın desteğiyle gerçekleşmişti.

Hüdai KUŞ

24 Eyl 2020

M. Metin KAPLAN

24 Haz 2020

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

Ziyaretçi -> Toplam : 68,05 M - Bugün : 15990