« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

Gönderelim mi?

Mahir KAYNAK, 29 Ağu 2006

SONRAKİ YAZI

MEZHEPÇİLİK MESELESİ

Yümni SEZEN, 29 Ağu 2006

29 Ağu

2006

Maturidî Teolojisi ve Cumhuriyetin Özgür Bireyi

Ramazan YILDIRIM 29 Ağustos 2006

Maturidîlik, Semerkand’a bağlı bir köy olan Maturid’te doğan ve 333/944 yılında vefat eden Ebu Mansur Muhammed Maturidî’nin sistematize ettiği, ardından aynı çizgide yer alan âlimler tarafından geliştirilen dinî-itikadî yorumları eksene alan Kelâm ekolüne verilen isimdir. İmam Maturidî, Ebu Hanife’nin din yorumunu benimsemiş başta itikad-kelâm olmak üzere birçok alanda İslamın sünnî anlayışına katkıda bulunmuştur. Ebu Hanife’nin "insanın, lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi" şeklinde tanımladığı fıkıh, diğer fıkhî mezheplerin aksine itikad-ibadet-ahlâk ve siyaset gibi insanı ilgilendiren tüm hususları kapsamaktadır. Dolayısıyla aynı anlayışı benimseyen Maturidî, inanç esaslarının yanı sıra başta Tefsir olmak üzere birçok farklı dalda görüş belirterek ekolleşmeyi başarabilmiş bir âlimdir. Maturidî’nin günümüze kadar ulaşabilen iki eseri bulunmaktadır. Bunlardan birincisi inanç esaslarıyla ilgili olan Kitabu’t-Tevhid diğeri de Te’vilatu Ehl-i’s-Sünne isimli kapsamlı tefsiridir. Her iki eser de yakın zamana kadar el yazma halinde duruyordu. Kitabu’t-Tevhid’in şimdiye kadar bilinen tek nüshası Cambridge Ünv. Kütüphanesinde olup Mısır’lı ilim adamı Dr. Fetullah Huleyf tarafından 1970 yılında basılmış, ardından Prof. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından yeniden tahkik edilerek Türkiye’de hem Arapça metni hem de Türkçe tercümesi yayımlanmıştır. Maturidî’nin en önemli eseri olan Te’vilatu’l-Kur’an isimli tefsiri ise 2004 yılına kadar dünyanın değişik kütüphanelerinde el yazmalar halinde bulunuyordu. Bekir Topaloğlu başkanlığındaki bir komisyon tarafından birkaç yıldan beri edisyon kritiği devam eden bu eser, Suriye’li Fatıma Yusuf el-Hiyemî tarafından tahkik edilerek "Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim el-musemmâ Te’vilatu Ehl-i’s-Sünne" ismiyle beş cild halinde Beyrut’ta yayımlanmıştır.

Başta Osmanlılar olmak üzere tüm Türkler ve Hanefî-Maturidî eksenindeki dinî yorumu benimseyen diğer müslümanlar için çok önemli olan bu eserlerin bugüne kadar neden günyüzüne çıkarılmadığı sorusu hâlâ cevapsız bulunmaktadır. Sünnî İslam yorumunun iki büyük itikadî mezhebinden biri olan Maturidîliğin fikir babası ve ilk üstadı olan Ebu Mansur’un görüş ve yorumları son elli yıla kadar neden gündeme getirilmemiştir. Horasan, Maveraünnehir, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Malezya, Endonezya, Kafkaslar, Orta Asya, Anadolu ve Ortadoğu gibi büyük bir coğrafyaya yayılan bu ekol hakkındaki çalışmalar, Ankara İlahiyat Fakültesi hocalarından her ikisi de merhum Yusuf Ziya Yörükan ve Muhammed Tavit Tanci tarafından yayımlanan makalelerle başlatılmıştır.

Maturidî’nin fikir ve düşüncelerinin bugüne kadar neden ihmal edildiği ve ilim dünyasında hakkettiği ilgiyi bulamamasının kesin bir cevabı verilebilmiş değildir. Halbuki, ondan daha az eser vermiş olmasına rağmen çağdaşı İmam Eşarî’nin fikir ve düşünceleri daha fazla yaygınlık kazanmıştır. Eşarîlik, Şafiî ve Malikî mezhebi mensupları tarafından benimsendiği halde Maturidîliğin etkisi Hanefîlerle sınırlı kalmıştır. Bu hususu Maturidîliğin veya Eşarîliğin savundukları düşüncelerin mahiyetiyle ilgili olarak izah etmeye çalışmak problemi çözmemektedir. Çünkü her iki ekol arasında sınırları kesin çizgilerle birbirinden ayrılan usulî bir fark yoktur. Farklılık tamamen ayrıntılardadır ve bu da iki ayrı ekol olmalarının doğal sonucudur.

Kelâm literatüründe Ehl-i Sünnetin bu iki büyük ekolü olan Maturidîlik ile Eşarîlik arasındaki farklılıklar değişik kaynaklarda altı ile elli arasında değişen rakamlarla olduğu belirtilmiştir. Ancak bu farkların çoğu köklü olmayıp bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bu farklardan birkaçı şu şekildedir:

Maturidîlere göre kendisine dinî bilgi ulaşmamış bir insan aklıyla Allah’ı bilir. Eşarîlere göre bilemez. Maturidîlikte, insanda bağımsız bir cüzi irade vardır, bu iradeye göre seçimini yapar, Allah da insanın bu seçimine göre fiili yaratır. Eşarîlere göre insanda böyle bağımsız bir cüzi irade yoktur, onu da Allah yaratır. İyi-güzel (hüsün) veya kötü-çirkin (kubuh) akıl yoluyla bilinir, dolayısıyla bir şey iyi-güzel olduğu için Allah tarafından emredilmiş, kötü-çirkin olduğu için de yasaklamıştır. Eşarîlere göre hüsün ve kubuh akılla bilinemediğinden dolayı Allah, bir şeyi emrettiği için güzeldir, nehyettiği için de kötüdür.

Peygamberlikte erkek olmak şarttır. Eşarîlere göre peygamber olmak için erkek olmak şart değildir, kadın da peygamber olabilir.

Maturidîlikle ile Eşarîlik arasında zikredilen diğer farklar da bahsedilen bu konulardan daha az ehemmiyete sahip hususlar hakkındadır. Şimdi bunlardan hareketle nasıl ki; ‘Eşarîler, Maturidîlerden daha çok kadınlara değer veriyorlar ve Maturidîler kadın erkek ayrımcılığı yapmışlardır’ şeklinde bir hüküm çıkarılamıyorsa ‘Maturidîlik, Eşarîlikten daha özgürlükçü bir teolojidir’ sonucuna da varılamaz. Çünkü doktrinel farklılık bu iki yorum arasında olmayıp bu iki yorumun beraberce belkemiğini oluşturduğu Sünnilik ile Mutezile arasındadır.

Herhangi bir dinî yorumun siyasal iktidarlar tarafından kabule şayan olabilmesinin en vazgeçilmez şartı, bu yorumun din-siyaset ilişkileri hakkında sahip olduğu perspektifin kabul edilebilir olmasıdır. Bu anlamda Hanefîlik ile Maturidîlik çizgisi ilk müessislerinin siyasî tutum ve düşüncelerinden farklı olarak gelişmiştir. Hanefi ekolün önderi Ebu Hanife, hem Emevi hem de Abbasi iktidarına karşı mesafeli olduğu gibi birçok ısrara rağmen hiçbir resmî görev üstlenmemiş ve hatta Emevi iktidarına karşı ayaklanan bazı hareketlere de destek vermiştir. Aynı şekilde Maturidî ekolün imamı Ebu Mansur’un da siyasîlerle arasının pek iyi olmadığı ve resmî bir görev üstlenmediği belirtilir. Tüm Kelâm kitaplarında hilafet-imamet bahisleri yer alırken Maturidî, kelâm ve akaide dair kaleme aldığı Kitabu’t-Tevhid isimli eserinde bu konulara yer vermemiştir. Onun siyaset felsefesini ancak ona nisbet edilen görüşlerden öğrenebiliyoruz. Bu bilgilere göre; İmam Maturidî, dönemin yöneticileri tarafından kullanılan "şehinşah, yeryüzünün sultanı" gibi unvanlara karşı çıkmış ve yöneticilerin bu unvanlarla Cuma hutbelerinde zikredilmelerini eleştirmiştir.

İmam Maturidî, İslam coğrafyasının genişlediği ve merkezi Bağdat’ta Abbasî hilafetinin oluşturduğu çevredeki birçok devletin de bu merkezden siyasetlerine meşruiyyet aldıkları bir dönemde yaşamıştır. İslâm dünyasındaki merkezî otoriteyi temsil eden Abbasi hilafetinin zayıflamasıyla birlikte birçok devlet bağımsızlığını ilan etmiş, nitekim Maturidî’nin yaşadığı yer olan Maveraünnehir’de de Samanoğulları müstakil bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.

İmam Maturidî, devlet-hilafet merkezi olan Bağdat’tan uzak bir bölgede yaşamaktaydı ve hatta siyasal iktidarla ilişkilerinin iyi olmadığı belirtilmektedir. Eşarîlik ise, Nizamiye medreselerindeki ders müfredatı içerisinde yer almış ve devlet imkanlarından yararlanmıştır.

Eşarîliğin bu zaferinin arkasında Bakıllanî ve özellikle de İmam Gazzali gibi alimler vardır. Ancak Eşarîlik, tüm İslâm dünyasındaki yaygınlığını büyük oranda İmam Gazzali’ye borçludur. Bu anlamda Maturidîliğin bir Gazzali’ye ihtiyacı vardır. Gerçi, Maturidi’nin doktrin ve üslubunu daha anlaşılır ve sistematik bir şekilde ele alan Ebu’l-Mu’in e’n-Nesefî "Tebsiratu’l-Edille" isimli eseriyle Gazzali’nin Eşarîlik için yaptığı entelektüel katkıyı yapmaya çalışmıştır ama bu ilmî faaliyet, siyasî ayağı bulunmadığı için eksik kalmıştır. Çünkü Gazzali’nin rolü sadece Eşarîliği benimsemek ve onu yorumlamakla sınırlı olmayıp siyaset içerisinde yer alarak da devletin eğitim-öğretim organında sorumluluk sahibi olmuştur.

Maturidi’nin çağdaşı olan İmam Eşari, ömrünün kırk yılını Mutezile içerisinde geçirmiş, bazı konularda fikir ayrılığına düşmüş, tarih kaynaklarında yer alan bilgilere göre; bir gece rüyasında Hz. Peygamberi görmüş ve onun uyarıları sonucu doğru yolu bularak Mutezileyi terketmiştir. Mutezilenin Basra ekolüyle fikir mücadelesine girişmiş, fikir ve yaklaşımını doğru bulduğunu söylediği Ahmed b. Hanbel’in taraftarlarına (Ehl-i hadis, Selefiyye) sıcak mesajlar vermesine rağmen onların da kabulüne mahzar olamamıştır. Ardından kendi kelamî yöntemiyle doktrinini açıklamış ve Sünnîliğin büyük itikadî mezheplerinden biri olan Eşarîliğin kurucu fikirlerini belirlemiştir.

Akıl-nakil ilişkilerinde akla öncelik veren Mutezile ekolünün Halife Memun döneminde devletin resmî din yorumu olarak benimsenmesi, diğer dinî yorumların dışlanması ve baskı altında tutulması İslâm düşünce geleneğinde "fikir özgürlüğü" bağlamında değerlendirildiğinde büyük bir talihsizliktir. İslâm düşüncesinin bu en özgürlükçü ekolünün iktidar serüveninde düşünce ve fikir özgürlüğünü hiçe sayarak muarızlarına karşı siyasetin sopasını eline alması, Hz. Peygamber sonrası müslümanlar arasında ortaya çıkan dinî karakterli hareketlerin büyük oranda iktidara gelmek isteyen siyasî oluşumlar olduğunu göstermektedir. Bu dönemde ortaya çıkan dinî karakterli siyasî oluşumlar, kendilerini "büyük günah işleyen bir kişinin durumunun ne olacağı" şeklinde formüle edilen Kelâm’ın bu kadim sorunu üzerinden birbirleriyle kozlarını paylaşıyorlardı. Bu oluşumları Haricîler, Mutezile ve Mürcie olarak sınıflandırmak mümkündür. Haricî tutum; büyük günah işleyen kimsenin kâfir olduğunu, Muaviye ile olan siyasal mücadelede tahkim olayını kabul ettiği için Hz. Ali’yi de tekfir etmekten çekinmiyordu. Mürciî tutum ise; amelin imandan bir cüz olmadığı, dolayısıyla büyük günah işlemenin imana zarar vermeyeceğini dile getiriyordu. Mutezile de bu görüşlerin her ikisine de karşı çıkarak üçüncü bir yol geliştirerek büyük günah işleyen bir kimsenin ne mümin ne de kafir olduğunu, iman ile küfür arasında bir durumda (el-menziletu beyne’l-menzileteyn) bulunduğu şeklindeki yaklaşımını ortaya koymuştur. Din üzerinden yürütülen bu siyasî tartışmanın tüm taraftarları kendi görüşlerini âyet ve hadislere dayandırarak din diliyle yürütülen siyasî bir mücadelenin içerisinde bulunmuşlardır. İşte bu üç akımın temel yaklaşımları kendilerinden sonraki tüm fikir ve düşünce akımları üzerinde farklı tonlarla etkisini sürdürmüştür.

Nakli (âyet ve hadisler) esas alarak dinî konuların yorumunda akla yer vermeyen Ehl-i hadis- Selefiyye doktrini ile aklı esas alan Mutezile arasında orta bir yolu benimseyen yeni bir yaklaşımın ve akımın ortaya çıkması kaçınılmazdı. Aslında bu yeni akım daha önceleri çerçevesi ve fikriyatı, Ebu Hanife tarafından belirlenen Ehl-i rey (naklin yorumunda aklı kullanan, ictihad eden) ekolünün fikir dünyasındaki yerini alması anlamına geliyordu. İşte Kelâm terminolojisinde Ehl-ü’s-Sünnet olarak isimlendirilen bu akımın iki büyük imamı vardır. İkisi de birbirinin çağdaşıydı ve her ikisi de siyasallaşan Mutezile ve Şia gibi akımlarla fikri mücadeleye girişti. Bu imamlardan biri olan Maturidi, Mutezilenin özellikle Bağdat ekolüyle mücadele ediyordu. Bağdat, Abbasi hilafetinin merkeziydi ve Ehl-i rey taraftarlarının yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Maturidi’nin memleketi olan Maveraünnehir ile Bağdat arasında siyasî bir çekişme vardı. Samaniler, bu coğrafyanın İslâm dünyasının merkezi olan Bağdat’a olan mensubiyetine son vererek bağımsız bir devletin üssü haline getirmişlerdi. Siyasî çekişmenin fikrî plâna taşınması mukadderdir ve Maturidi ile Mutezile’nin Bağdat ekolü arasındaki fikir kavgası da siyasetin gölgesi altında yürütülmüştür.

Ebu Mansur’un doğum yeri olan Maturid, bugün Özbekistan Cumhuriyeti’nin sınırları içindeki Semerkant’a bağlı bir mahalledir. Özbekistan Cumhuriyeti, 2000 yılında Maturidi’nin 1130. doğum yılı vesilesiyle bazı resmî etkinlikler düzenlemiş, onun anısına yapılan bir türbenin açılışını gerçekleştirmiştir. SSCB’nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını ilân eden çiçeği burnunda bir devlet olan Özbekistan’ın kimlik ve aidiyet arayışında kendi iç dinamiklerini tesis edici kültürel değerleri adına topraklarından çıkmış bir büyüğü anması, gündeme taşıması aynen Türkiye’de Hacı Bektaş ve Mevlâna anısına düzenlenen resmî etkinlikler gibi, önemli olduğu kadar anlamlıdır.

Maturidîlik de Eşarîlik, Mutezile, Haricîlik ve Selefiyye gibi İslâm düşüncesinin kendi içinde önemli bir zenginliğidir. Meselâ Mutezilenin akıl merkezli doktrinleri ve yaklaşımları, Haricîlerin müslümanların siyasî kaderini "Kureyş" soyuna mahkum eden ve hatta daha sonraları hem Maturidîler hem de Eşarîler tarafından farklı yorumlarla benimsenen siyaset anlayışını reddetmeleri, Selefiyye’nin inanç esaslarını her türlü hurafe ve şirkten arındırma konusundaki hassasiyetleri bugünün İslâm dünyasının birer kazanımıdır.

Tarih boyunca İslâm dünyasındaki siyasî otorite, kendisini İslâm düşünce ekollerinden herhangi biri üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır. Cumhuriyete geçiş sürecinde yeni Türkiye için Maturidî-Hanefî ekseninde bir dinî yorum öngörülmüş olacak ki M. Kemal, kendi tahsisatından pay ayırarak Hamdi Yazır’a sipariş ettiği Kur’ân tefsirinin sözleşme şartları arasına "Bu tefsir, Hanefî fıkhı ve Maturidî itikâdı üzerine kaleme alınacaktır" hususunun yer almasını istemiştir. Diyanet İşleri başkanlarının da bu dinî yorumu benimseyenler arasından atanması, sadece belirli bir mezhebin fıkhından derlenerek kaleme alınan ilmihal türü eserlerin başına İslâm kelimesinin getirilerek genelleştirilmesi Hanefî-Maturidî yorumun günümüze kadar öncelenerek geldiğini göstermektedir. Cumhuriyet dönemi din eğitiminde de Hanefîlik ve Maturidîlik çizgisi hâkim unsur olmaya devam etmiş ve hatta bu çizginin kaynak eserlerinin Türkçe’ye çevrilmesiyle beraber Osmanlı döneminden daha fazla yaygınlaşması sağlanmıştır. Dolayısıyla toplumun kahir ekseriyeti fıkıhta Hanefi, itikadda Maturidîdir yani Cumhuriyetin özgür bireyinin teolojisi Maturidîliktir.

Eğer bugün din-toplum ve devlet arasında bir ilişki bunalımından söz ediliyorsa bu bunalımın, toplumunun sahip olduğu dinî inanış ve yaşayış biçimleriyle veya Maturidîlik-Eşarîlik gibi bir teolojiyle bir ilgisi yoktur. Bunalımın temellerini ekonomi-politik gibi rasyonel sebepler yerine teolojik yorumların dünyasında aramak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ayrıca etnik bir temele indirgenen veya etnik bir temelle anlamlandırılmaya çalışılan herhangi bir dinî yorum siyasallaştırılmış bir yorumdur ve sözü edilen sorunları çözmekten uzaktır. Sebepleri veya sonuçları, tamamen teolojik yorum dünyasında aramak cebri-kaderci ideolojinin bir başka versiyonudur ve böylesi bir bakış açısı da sebepleri veya sonuçları, siyasal ve ekonomik gibi rasyonel bir temelle anlamaya çalışmanın önündeki en önemli engeldir.

Türkiye’de ve Dünya’da YARIN Dergisi

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

04 Nis 2020

Aşağıdaki yazı ilk defa 17 Kasım 1950 tarihinde Orkun Mecmuası’nda merhum Alparslan Türkeş tarafından “Kazganoğlu” müstear ismiyle yayınlanmıştır. Yazıyı arşivinden bularak bize gönderen değerli araştırmacı yazar Metin Turhan beye teşekkür ederiz.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 61,20 M - Bugün : 18229