« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

MHP NE YAPMALI? (14)

01 Ara 2011

SONRAKİ YAZI

MHP NE YAPMALI? (12)

16 Kas 2011

M. Metin KAPLAN

23 Kas

2011

MHP NE YAPMALI? (13)

23 Kasım 2011

29 Kasım 1987 tarihinde yapılan Genel Seçimlere MÇP, Alparslan Türkeş’in liderliğinde katıldı, fakat oy oranı, yüzde 2.92'de kaldı. Bu, bir hezimet olmamakla birlikte, moral bozucu bir sonuçtu… Nitekim Ülkücü Hareket’in yayın organı durumundaki Yeni Düşünce'de dahi MÇP’nin parti politikalarını tartışma ve sorgulamanın gerekli olduğunu ifade eden yazılar yayımlanmaya başladı. ‘Seçim sonuçlarını iyi tahlil etmek gerekiyor’ diyerek başlayan ve mücerret bir üslupla ifade edilen bu yazılarda elbette doğrudan Başbuğa yönelik eleştiriler gündeme getirilmiyordu… Ancak MÇP politikalarının yetersizliğini ve ‘eskide kalmışlığını’ vurgulayan tenkidlerle, başta Alparslan Türkeş olmak üzere, MÇP yönetiminde yeralan herkes dolaylı olarak hedef alınıyordu… Özellikle ANAP'ta yeralan veya ANAP'a yakın duran eskiden MHP'liler, ‘Türkeş bitti!’ mesajını seçimlerinden sonra daha açık olarak vermeye başladılar. Hatta MÇP'nin, Türkiye'nin ve ‘Türk milliyetçiliği’ fikrinin yaşadığı değişim sürecini kavrayamayarak, geçmişe gömüldüğünü dile getirdiler... Bunun üzerine, Ülkücü Hareket içinde Alparslan Türkeş, MÇP ve Ülkücü Dünya Görüşü maalesef ciddi olarak tartışılmaya başlandı.
Hâlbuki MÇP’nin aldığı seçim sonuçlarından ötürü Genel Başkan Alparslan Türkeş’i sorumlu tutmak büyük adaletsizlik ve hatta vicdansızlıktı! Bunun birkaç sebebi vardı:
Birincisi, Alparslan Türkeş, MÇP’ye Genel Başkan seçileli henüz elli altı (56) gün olmuştu. Dolayısıyla MÇP’nin ne programında ne de kadrolarında ciddi hiçbir değişiklik yapmaya zaman da imkân da bulamadan seçimlere girmek zorunda kalmıştı! İkincisi, MÇP 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan Genel Seçimlere MGK vetoları sebebiyle katılamamıştı. Dolayısıyla MÇP’nin hiçbir seçim tecrübesi yoktu… Alparslan Türkeş seçimlere seçim tecrübesi olmayan bir parti teşkilâtı ile girmek mecburiyetinde kalmıştı! Üçüncüsü, Cumhuriyet Başsavcılığı tam seçim çalışmaları esnasında MÇP’nin kapatılmasını talep eden bir dava açmış ve medya kamuoyuna bunu, MÇP sanki kesin olarak kapatılacakmış gibi duyurmuştu! Dolayısıyla seçmenden kapatılması muhtemel bir parti için rey istemek durumunda kalmıştı! Dördüncüsü, cezaevlerinden tahliye edilmiş olan ne MHP eski Milletvekilleri, ne MHP eski Genel İdare Kurulu üyeleri, ne ‘Eğitimciler Grubu’ ve ne de Muhsin Yazıcıoğlu, Sefa Şefkat Çetin, Hasan Çağlayan ve Yaşar Yıldırım gibi son dönem ülkücü gençlik liderlerinin hiçbiri Alparslan Türkeş’e destek vermiyorlar, destek vermedikleri gibi ince ince de köstek oluyorlardı! Dolayısıyla seçimlere ‘evlâtlarından’ dahi destek alamayan bir Genel Başkan olarak katılmak zorunda kalmıştı!
Bu sebepler inkârı imkânsız gerçekler... Bunları, hiç kimse inkâr edemez… Etse de hiç kimse kaale almaz… Ancak burada hemen cevaplandırılması gereken bir sual var: Alparslan Türkeş’i, Ülkücü Dünya Görüşü’nü, Ülkücü Hareket’i ve MHP’yi 12 Eylül 1980 tarihine kadar canla ve başla desteklemiş olanların (MHP eski Milletvekilleri, MHP eski Genel İdare Kurulu Üyeleri, Eğitimciler Grubu ve Muhsin Yazıcıoğlu, Sefa Şefkat Çetin, Hasan Çağlayan ve Yaşar Yıldırım gibi son dönem ülkücü gençlik liderlerinin) hepsi değil ise bile kahir ekseriyeti bu desteklerini 12 Eylül 1980’den sonra neden, niçin, niye geri çektiler? Bu suale mutlaka ilmî ve objektif bir cevap verilmelidir. Aksi halde konu/mesele tam olarak açıklığa kavuşmuş olmayacağı gibi bazı kimseleri haksız yere suçluyormuş gibi bir pozisyona/konuma düşebilirim. Ki bunu asla istemem, çünkü benim maksadım bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir!
Uluslararası komünizm, 12 Eylül 1980 öncesinde dünya için de Türkiye için de ciddi bir tehdit idi! Türk halkı bu tehdidi çok büyük ve yakın bir tehlike olarak görmekteydi. Daha doğrusu Türk halkında böyle bir algı oluşmuş/oluşturulmuştu. (Aslında bu, sanal bir tehdit idi, zira Nazi Almanya’sı ile Faşizm İtalya’sının olduğu gibi komünist SSCB’nin de arkasında küresel sermaye vardı! Ama bu konuyu irdelemenin yeri burası değil.) Ve 12 Eylül öncesinde Türkiye’de, komünizme karşı ciddi ve kapsamlı bir mücadele yürüten tek lider Alparslan Türkeş, tek hareket Ülkücü Hareket ve tek parti MHP idi… Dolayısıyla Türk halkı komünizme karşı kendisini, kutsallarını ve değerlerini koruyabilecek tek liderin Türkeş, tek hareketin Ülkücü Hareket ve tek partinin MHP olduğunu zaman içinde idrak etmiş ve bu yüzden Türkeş’i, Ülkücü Hareket’i ve MHP’yi desteklemeye başlamıştı… Ancak 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin yapılması üzerine Türkiye’de ve 1985 yılında küresel sermayenin ajanı Gorbaçov’un Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri seçilmesi üzerine dünyada komünizm tehlike olmaktan çıkmıştı! Dolayısıyla Türk halkının Alparslan Türkeş’e de Ülkücü Hareket’e de MHP’ye de ihtiyacı kalmamış. Türk halkı işte bu yüzden Türkeş’e, Ülkücü Hareket’e ve MHP (MÇP)’ye verdiği desteği geri çekmişti!
Cezaevlerinden tahliye edilmiş olan MHP eski Milletvekillerinin, MHP eski Genel İdare Kurulu üyelerinin, ‘Eğitimciler Grubu’nun ve Muhsin Yazıcıoğlu, Sefa Şefkat Çetin, Hasan Çağlayan ve Yaşar Yıldırım gibi son dönem ülkücü gençlik liderlerinin Alparslan Türkeş’e, Ülkücü Hareket’e ve MÇP (MHP)’ye destek vermemelerinin, destek vermedikleri gibi ince ince de köstek olmalarının asıl/esas sebebi budur! Türk halkı eğer Türkeş’e, Ülkücü Hareket’e ve MÇP (MHP)’ye destek vermeye devam etmiş olsaydı, bunların hepsi de Türkeş’i, Ülkücü Hareket’i ve MÇP (MHP)’yi desteklemeye devam ederlerdi! Çünkü bunlara Alparslan Türkeş’i, Ülkücü Hareket’i ve MÇP (MHP)’yi katiyen desteklemeyin hatta mümkünse köstek olun diyen mahfiller ile kişiler, o zaman Alparslan Türkeş’i, Ülkücü Hareket’i ve MÇP (MHP)’yi destekleyin diyeceklerdi! Ve MÇP, hem Türk halkının ve hem de cezaevlerinden tahliye edilmiş olan MHP eski Milletvekillerinin, MHP eski Genel İdare Kurulu üyelerinin, ‘Eğitimciler Grubu’nun ve Muhsin Yazıcıoğlu, Sefa Şefkat Çetin, Hasan Çağlayan ve Yaşar Yıldırım gibi son dönem ülkücü gençlik liderlerinin desteklerini almış olacağı için seçimde yüzde 2.92 değil, çok çok çok daha iyi bir seçim sonucu almış olacaktı! Ne ise… Bu kadar yorum/tefsir ve analiz/tahlil yeter! Konuya kaldığım yerden devam edeyim.
Alparslan Türkeş 9 Nisan 1985 tarihinde ‘Heyet Raporu’ ile tahliye edilince, 12 Eylül Askerî Darbesi’ni gerçekleştiren Millî Güvenlik Konseyi’nin ABD’den aldığı talimat üzerine ve Alparslan Türkeş’i, Ülkücü Dünya Görüşü’nü, Ülkücü Hareket’i ve MHP’yi bölüp parçalamak suretiyle yok etmek üzere geliştirdiği ‘proje’ cezaevleri ve cezaevlerinde tutulan ülkücüler bakımından fonksiyonunu bir nevi tamamladığından işlevini yitirmiş oldu… Bundan sonra tutuklu ülkücüler birer ikişer tahliye edilmeye başlandı… Son olarak 9 Haziran 1987 tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu da tahliye edildi… O bilindiği üzere MÇP’ye pek de sıcak bakmıyordu, o yüzden MÇP’den uzak durdu… 20 Eylül 1979 tarihinde Kamil Yaşar Turan, İsmail Avni Çarsancaklı, Salih Musa Dilek, Abdurrahman Öncel, Muharrem Şemsek, Bülent Öztürkmen, Namık Kemal Zeybek, Abdurrahman Yurtaslan ve Ali İhsan Eşmedereli tarafından ‘yaşanan siyasî ve sosyal çalkantılar döneminde mağdur ve mazlum insanlarımıza sahip çıkmaya çalışmak’ maksadıyla kurulmuş olan Sosyal Güvenlik, Eğitim ve Kültür Vakfı’na üye oldu… Bilahare Galip Erdem’den sonra Genel Başkan yapıldı.
Tam yeri olduğu için bir anekdot nakletmeme izin verin, lütfen… 1988 yılının ilk ayları, Ocak ya da Şubat olmalı, doğrusu tam olarak hatırlayamıyorum, ama Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir darbe ile Galip Erdem’i devirip, Sosyal Güvenlik, Eğitim ve Kültür Vakfı'na genel başkan olduğu günlerdi… Bir gün telefon çaldı, Burçak Kitap Kırtasiye’den ortağım Nazif açtı. "Muhsin başkan arıyor, ağbi" dedi, gözleri sevinçten ışıldayarak. -O vakitler, Muhsin Yazıcıoğlu ülkücüler tarafından gerçekten çok sevilirdi, hem de haklı olarak… Şimdi de o kadar çok seviliyor mu, hiç bilmiyorum… Ama yarısı kadar bile sevildiğini sanmıyorum… O zaman öyle çok sevilirdi ki MÇP'den ayrılmasaydı, Başbuğ'un vefatından sonra hem de tek adaylı bir seçimle çok rahat olarak MHP'ye genel başkan olabilirdi… Ama kısmet işte… Bizde bir söz vardır, ben çok severim eminim siz de çok seveceksiniz; ‘kısmetsiz dayak bile yenmez’, diyor… Kısmetsiz dayak bile yenemezken, genel başkan olunabilir mi?- Ne ise… Hâl hatır yaptık… "Buyur" dedim, "Ankara'ya gelsen de bir istişare yapsak" dedi.
"Olur, ama" dedim, "Efendi Barutçu ile Mehmet Kutucu'yu da dâvet etmelisiniz… Onlar gelmezse, ben de gelemem… -Onlar, Bursa Ocak başkanlarıydı, bense ikinci başkandım- Başkanlarımın gelmediği yere, benim gelmem doğru olmaz."
"Haklısın" dedi, "ama her ikisini de zaten çağırdık."
"Tamam, o halde ben de geliyorum."
"Madem geliyorsun, erken gel de, Salon'a geçmeden önce baş başa bir görüşelim."
"Olur."
Gece otobüse bindim, sabah erken saatte Ankara'ya indim. Soğuk mu soğuk bir kış günü… Maltepe'deki Vakıf Merkezi'ne gittim. Muhsin Başkan henüz gelmemişti. Nöbetçi arkadaşla çay içip, bekledik. Geldi. Başkanlık odasına geçtik.
Çaylar tazelendi, Muhsin Yazıcıoğlu konuşmaya başladı… Özetle; "Bu iş, Türkeş'le, MÇP ile ve ülkücülükle olmuyor, olmadı, olmaz" dedi… -Muhsin Yazıcıoğlu, henüz MÇP'ye girmemişti- "Başka bir çare bulmalıyız." Ben, dinledim sadece, ne doğru, ne de yanlış demedim… Çünkü hem Devlet Bahçeli ile olan görüşmeden ders almıştım, hem de bunları hiç düşünmemiştim… Üstelik bu konuda arkadaşlarımla da -E. Barutçu ve M. Kutucu ile- istişare de yapmamıştım. Oysa ne söylersem söyleyeyim, söylediklerim onları da bağlayacak gibiydi… Buna, hakkım yoktu… Bu sebeplerle sustum… O da bunu, "sükût ikrârdan gelir" diyerek, belki, fikirlerine/düşüncelerine katıldığım şeklinde anlamış olabilir… Onu, bilemem… Bir Allah bilir, bir de Muhsin Yazıcıoğlu bilirdi… Neyse…
Vakit gelince, yanlış hatırlamıyorsam, Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği'nin Salonu'na geçildi. -Derneğin adını yanlış hatırlamış olabilirim diye söylüyorum, Genel Başkanı Prof. Dr. Orhan Düzgüneş idi- Türkiye'nin her tarafından ülküdaşlarımız gelmişti. Bilvesile hasret giderdik… Ancak Ankara'da ikâmet eden Efendi Barutçu gelmemişti. -Daha sonra dâvet edilmediğini öğrendik- Biz üçümüz; Mehmet Kutucu, Erzurum Ülkü Ocakları'nın efsâne başkanlarından Muammer Cındıllı ve ben, arkada bir masaya oturduk.
Salon'da garip bir oturma düzeni vardı: Başta uzunca bir dikdörtgen masa; Muhsin Yazıcıoğlu ile arkadaşları - Komünist Partisi Polit Bürosu gibi- burada oturuyorlardı. -Orada kimlerin, neden oturacağına kim karar vermişti, hiç belli değildi- Dâvetliler ise, salonun çeşitli yerlerine konulmuş olan masalarda oturuyorlardı… Yani işin içinde bir emri vaki olduğu, daha en baştan ve açıkça görülüyordu… Biz verilen mesajı aldık, bu yüzden hiç konuşmamaya karar verdik ve nitekim sadece dinlemekle iktifâ ettik.
Sinop Ülkü Ocakları eski başkanı Emin Kuru (şimdi Prof. Dr. Emin Kuru) ile birkaç arkadaş hariç; konuşan hemen hemen herkes bu iş Türkeş'le ve MÇP ile olmaz derken, Türkeş'i ve MÇP'yi, ciddi olarak bir tek Emin Kuru savunmuştu… Bursa Ülkü Ocakları’nın efsane başkanlarından Mehmet Kutucu’nun hatırlattığı üzere Emin Kuru’nun konuşması şu başlıklardan müteşekkildi: Bir. Salondaki oturma düzenini tenkit etti. İki. Tarım Kentleri projesinin eksiklerinden bahsetti. Üç. Hareket’in iflas ettiğini söyleyenlere karşı, “Teşkilâtı sizler idare ettiniz, bunda sizin vebâliniz yok mu” diye sordu. Dört. “Siz bugün aleyhinde konuştuğunuz Alparslan Türkeş olmasa genel başkan olabilir miydiniz? Sizleri de o işaret etmişti” dedi. Beş. “Türkeş’i eleştirin, ama O samimi bir Türk Milliyetçisidir. O olmadan bu dava yürümez” dedi. Altı. “Alparslan Türkeş usta bir pehlivana benzer, yüz (100) oyununun size doksan dokuzunu (99) öğretmiştir. Sizin bilmediğiniz bir oyun ile sizi mutlaka yener” dedi. Yedi. Fikirde hür, emirde robot düşüncesini tenkit etti. “Bu düşünce değiştirilmelidir, zira ‘Şahsiyetçilik’ ilkesine ters düşüyor. İnisiyatif alma cesaretini engeller vb.” dedi.

Ancak hal-i hazır vaziyet; kimlerin neleri ve nasıl konuşacağına önceden karar verildiğini, durumun önceden organize edildiğini gösteriyordu… Nitekim "Toplantı"dan; Türkeş'in ve MÇP'nin desteklenmemesi kararı çıktı. Ankara'dan geldiğimiz gibi ayrıldık.
Hatırladınız mı bilmiyorum, hatırlamadınızsa da ben hatırlatmış olayım: Dikkat edin, lütfen. Muhsin Yazıcıoğlu, daha evvel Devlet Bahçeli’nin söylediklerinin aynını aynı kelimelerle söylüyor! Bu noktada cevabı bulunması gereken sual şudur: Devlet Bahçeli mi Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Muhsin Yazıcıoğlu mu Devlet Bahçeli’nin söylediklerini tekrarlıyordu? Doğrusu bunu, ben de tam olarak bilmiyorum, ama bir birliktelikleri olduğu kesin! Bunu, Başbuğ’un, Devlet Bahçeli’ye “Üniversitedeki görevinden istifa et ve gel. Seni MÇP’ye Genel Sekreter yapmak istiyoruz” diye haber gönderdiğinde Muhsin Yazıcıoğlu’nun Devlet Bahçeli’ye “İstifa etme ki seni MÇP’ye Genel Başkan yapmak zorunda kalsın” demesinden de biliyoruz.
Şimdi ben bunu anlattım diye bazı kimseler, “Nasılsa adam rahmetli oldu, kendini savunamaz... At atabildiğin kadar” diyecekler ve beni Muhsin Yazıcıoğlu’na iftira atmakla ve yalan söylemekle suçlayacaklar… Bunu, adım gibi biliyorum… Yazdıklarımdan ötürü kendimi savunmak hiç âdetim değildir, okuyucu yazdıklarıma isterse inanır istemezse inanmaz, ben buna karışmam, karışamam. Yazdıklarıma inanılmasını elbette arzularım, ama doğrusu illâ inanılsın diye gayret ve telâş da etmem... İnandıklarımla bildiklerimi yazarım, okuyucu istediklerini kabul eder ve alır, gerisini öylece bırakır... Lâkin burada ve hemen şu kadarını söylemek zorundayım; ben bu yazıyı rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun sağlığında, yani 14 Temmuz 2006 tarihinde www.ulkucudunya.com’da yayınlamıştım… (Fakat Muhsin Yazıcıoğlu rahmetli olunca, başkanım ve dostum Efendi Barutçu’nun ricası üzerine siteden kaldırmıştım… Ancak isteyen kimseler yazıyı, “MHP ile BBP neden birleşmiyor? - Sayfa 2 www.ulku-ocaklari.com › Siyaset › Tartışma”da bulabilirler…) Kendisinden hiçbir itiraz da gelmemişti! Gelseydi zaten, şahitleri devreye sokardım… Ne ise… Devam edeyim.
Ülkü Ocakları Derneği ve Ülkücü Gençlik Derneği eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Alparslan Türkeş’e, Ülkücü Dünya Görüşü’ne ve MÇP’ye bakışı böyleydi de cezaevlerinden tahliye edilmiş olan diğer ülkücü gençlik liderlerinin bakışları farkı mıydı? Hayır, hemen hemen hepsi hemen hemen aynı bakış açısına sahiptiler! Farklı/değişik bakış açılarına sahip olmaları, “baş başa baş da padişaha bağlı” olduğu için zaten mümkün de değildi. Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu’ndan sonra gelen Genel Başkanların hepsi, yönetim kurulu üyeleri olarak Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanında çalışmışlardı, dolayısıyla Muhsin Yazıcıoğlu’nun emir komutası altında idiler… Belki hiç kimse farkında değildi, ama bugünden bakılınca açık ve net olarak görülüyor ki Muhsin Yazıcıoğlu ülkücü gençlik teşkilâtlarında kendi şahsına bağlı bir teşkilâtlanma yapmış ve bir kadro kurmuştu! Bunu, Ülkü Ocakları’nın Muhsin Yazıcıoğlu’ndan önceki eski Genel Başkanlarının hiçbiri; ne Aytekin Yılmaz, ne İbrahim Doğan, ne Ramiz Ongun, ne Muharrem Şemsek, ne Sami Bal, ne Ali Batman ve ne de Selahattin Sarı yapmamış, ama maalesef Muhsin Yazıcıoğlu yapmıştı!
Biliyorum şimdi ben, bunu böylece yazdım ve deşifre ettim diye, kendini ülkücü diye takdim eden bazı kimseler çıkacaklar ve bana, başta ‘müfteri’ ve ‘yalancı’ olmak üzere ağızlarına geleni söyleyecekler. Söylesinler! Bizde “Kuru tezek duvara yapışmaz!” derler, ben buna inanırım! Üstelik benim söylediklerim gerçek, bunu bilenler biliyorlar zaten! Benim yaptığım, bir avuç adamın bildiği bir gerçeği ülkücü kamuoyuna açıklamaktan ibaret!
İspat mı istiyorsunuz? İşte ispatı:
ÜOD’nin 6. Olağan Kurultayı 31 Temmuz 1977’de gerçekleştirildi. Genel Başkanlığa Muhsin Yazıcıoğlu, Genel Başkan Yardımcılığına Hasan Çağlayan, Genel Sekreterliğe Ali Eroğlu, Genel Muhasipliğe Vedat Şendil, Genel Merkez Yönetim kurulu üyeliklerine de Lütfi Şehsuvaroğlu, Salih Dayan ve Hasan Bölücek seçildi.
Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) 7. Olağan Kurultayı’nı 2 Nisan 1978’de gerçekleştirdi. Muhsin Yazıcıoğlu ikinci kez Genel Başkan seçildi. Genel Başkan Yardımcılığına Abdullah Çatlı, Genel Sekreterliğe Haşim Akten ve Genel Muhasipliğe Vecdet Şendil getirildi. Yönetim Kurulu ise şu isimlerden oluşuyordu: Lütfü Şehsuvaroğlu, Sefa Şefkat Çetin, Yaşar Yıldırım, Ali Kaçar, Ali Uzunırmak.
Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) 25 Mayıs 1978’de Kongresini yaptı. Genel Başkanlığına Muhsin Yazıcıoğlu getirildi. Yönetim Kurulu ise şu isimlerden oluşuyordu: Abdullah Çatlı, Haşim Akten, Vecdet Şendil, Sefa Şefkat Çetin, Yaşar Yıldırım, Ali Uzunırmak, Aydın Yakupoğlu, Orhan Demirok.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun -maşallah- ne kadar da velut, mümbit, müsmir, semereli, verimkâr, doğurgan yönetim kurulları varmış! Üyeleri arasından dört (4) Ülkü Ocakları Genel Başkanı çıkarmış; Lütfü Şehsuvaroğlu (ÜOD), Sefa Şefkat Çetin (ÜGD), Hasan Çağlayan (ÜGD) ve Yaşar Yıldırım (Ülkü Yolu Derneği-ÜYD)!
Bin (1000)’den fazla şubesi ve sayıları milyonla ifade edilen üyeleri olan Ülkücü Gençliğe bakar mısınız? Hiç başka ülkücü kalmamış gibi Muhsin Yazıcıoğlu’nu peşpeşe üç (3) kez Genel Başkan seçiyor! Ve gene başka hiç ülkücü yokmuş gibi Muhsin Yazıcıoğlu’ndan sonra gelen Genel Başkanların dört (4)’ünden dört (4)’nü Muhsin Yazıcıoğlu’nun Yönetim Kurulu Üyeleri içinden seçiyor! Allah aşkınıza söyleyin, bana. Bunları, normal kabul etmek mümkün müdür? Bunlarda, siz de bir ‘çapanoğlu’ sezmiyor musunuz? Bunlarda, sizce de bir anormallik yok mu?
Bilen biri bana bu durumu izah etsin! Ancak hiç kimse çıkıp da ‘Muhsin Yazıcıoğlu öyle başarılı bir genel başkanlık yaptı ki o yüzden pepeşe üç (3) kez genel başkan seçildi’ filan demesin. Çünkü ona hemen ‘daha önceki Genel Başkanlar Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan, Ramiz Ongun, Muharrem Şemsek, Sami Bal, Ali Batman ve Selahattin Sarı başarısız mı olmuşlardı?’ diye sorarım da bu suale hiç kimse cevap veremez… Veya hiç kimse bana ‘Muhsin Yazıcıoğlu öyle zekî bir adamdı ve öyle iyi adamları yönetim kuruluna almıştı ki kendisinden sonra gelen genel başkanlar hep onun yönetim kurulundan seçilmişti’ falan da demesin. Sakın böyle bir şey söylemesin. Çünkü ona da ‘daha önceki Genel Başkanlar Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan, Ramiz Ongun, Muharrem Şemsek, Sami Bal, Ali Batman ve Selahattin Sarı geri zekâlı mıydılar?’ diye sorarım da bu suale hiç kimse mantıklı bir cevap veremez… Ya da hiç kimse bana ‘Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaptığı doğruydu, zira teşkilâtta devamlılık ancak böylelikle sağlanabilirdi’ de demesin… Çünkü ona da ‘teşkilâtta devamlılık ilkesi daha önceki Genel Başkanlar Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan, Ramiz Ongun, Muharrem Şemsek, Sami Bal, Ali Batman ve Selahattin Sarı dönemlerinde yoktu da Muhsin Yazıcıoğlu zamanında mı icat oldu?’ diye sorarım da bu suale hiç kimse makul ve makbul bir cevap veremez...
Yahut bütün bu şeyleri söyleyenlere toptan şöyle bir sual sorarım ve “Olmaz a Muhsin Yazıcıoğlu’ndan önceki Genel Başkanlar Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan, Ramiz Ongun, Muharrem Şemsek, Sami Bal, Ali Batman ve Selahattin Sarı’nın ‘başarısız’, ‘geri zekâlı’ ve ‘teşkilâtta devamlılık ilkesinden habersiz’ kişiler olduklarını bir an kabul etmiş gibi yapayım… Da Allah aşkınıza rahmetli Dündar Taşer de ‘geri zekâlı’ ve ‘teşkilâtta devamlılık ilkesinden habersiz’ bir kişi miydi? Bana bunu mu söylemek istiyorsunuz?” derim… ‘Ne alâka? Rahmetli Dündar Taşer’in bu durumla ne ilgisi var?’ İlgisi olmaz olur mu rahmetli Dündar Taşer Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan ve Ramiz Ongun’un ‘antrenör’leri idi! Ülkücü gençlik ve Ülkü Ocakları ile MHP Genel Başkan Yardımcısı olarak ölünceye kadar (13 Haziran 1972) O ilgilenmişti! Rahmetli Dündar Taşer Aytekin Yılmaz, İbrahim Doğan ve Ramiz Ongun’un Genel Başkanlıkları esnasında yanlış ya da eksik bir şeyler yapmalarına müsaade eder miydi, sanıyorsunuz? Her şeye rağmen yanlış ve eksik bir şeyler yapsalardı müdahale etmez miydi zannediyorsunuz? Ne ise…
Son Ülkü Ocakları (Ülkü Yolu Derneği/ÜYD) Genel Başkanı Yaşar Yıldırım’ın da Alparslan Türkeş’e, Ülkücü Dünya Görüşü ve MÇP’ye bakışı Muhsin Yazıcıoğlu gibiydi… Yeni Düşünce Dergisi’ni, Başbuğun talimatıyla Akkan Suver’den satın alan Rıza Müftüoğlu, cezaevinden tahliye edilince kendisine Dergi’de bir köşe vermişti. Fikirlerini bu köşede kamuoyu ile paylaşıyordu… Yaşar Yıldırım’ın özetle ve şimdilik söylediği şuydu: “Artık biz sokakta yokuz. Olmamalıyız. Gelişmeleri balkondan seyredeceğiz. Devlete yönelik bir saldırı vaki olursa devletin güvenliğinden sorumlu asker ve polisi var. Başka güce ihtiyaç yok, mevcut asker, polis kuvveti yeter de artar. Biz bundan sonra enerjimizi, fikirlerimizi iktidar olmak için harcamalıyız. Başkalarının kavgalarında figüran olmamalıyız.”
Dikkat edin, lütfen. Bir Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı ülkücülere, ülküdaşlarına –şimdilik- ‘figüran’ diyor! “Be hey Allah’ın adamı, biz ülkücüler başkalarının kavgalarında ‘figüran’ idiysek, Ülkü Yolu Derneği Genel Başkanı olarak sen neydin? Başrol oyuncusu mu? Yoksa senarist veya rejisör mü? Senarist veya rejisör idiysen, biz ülkücülere neden, niçin, niye daha iyi bir rol vermedin de ‘figüran’ rolü verdin?”
“Ülkücüler olarak biz başkalarının kavgalarında ‘figüran’ olduysak, Ülkü Yolu Derneği Genel Başkanı olarak bunda senin hiç mi suçun yok? Bizlere doğru yolu gösterip, bizim ‘figüran’ olmamıza neden, niçin ve niye engel olmadın? Ülkücüler olarak biz başkalarının kavgalarında ‘figüran’ olduysak, Ülkü Yolu Derneği Genel Başkanı olarak sen de başımızda biri olarak bizimle beraber değil miydin? Kavgada bizimle beraber değil idiysen, sen neredeydin? Ve ne yapıyordun? Bizi, ‘balkondan mı seyrediyordun?’ ‘Balkondan seyrediyor’ idiysen bizi nasıl kendi halimize bırakırsın, sen? Genel Başkanımız olarak başımızda olman gerekmez miydi?” Demeliydik!
Ancak Yaşar Yıldırım’a bunları demedik, o da herhalde bundan cesaret almış olacak ki daha da ileri gitti, biz ülkücülere en olmadık hakaretleri yaptı! Bizi -haşa- küfürle itham etti, bize –haşa- kâfir dedi! Bunları da bundan sonraki yazıda irdeleriz.
M. Metin KAPLAN

NOT: İnsan gibi insan, Müslüman gibi Müslüman, Türk gibi Türk, adam gibi adam; hasılı tanıdığım dört dörtlük birkaç ülkücüden biri olan Uz. Dr. İsmail Fakı hastadır… Hastalık da şifa da Allah’tandır!.. Bütün ülkücülerden, ama bilhassa bu yazıyı okuyan bütün ülkücülerden dua, Bursa’da ikamet eden ülkücülerdense hem dua ve hem de Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi’ne ziyaret talep ediyorum! Lütfen esirgemeyin. Allah hepinizden razı olsun! MMK

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

08 Nis 2019

1968 yılının muhtemelen Nisan ayıydı. Kahramanmaraş Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Parasız yatılı okuyordum. Cuma günü birkaç arkadaşlarımızla bazı ihtiyaçlarımızı almak için çarşıya çıkmıştık.

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 48,60 M - Bugün : 13249