Giriş Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın | İlkelerimiz 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Ülkücülük; Müslüman ve Dokuz Işıkçı Milliyetçiliktir...

 « Ana Sayfa »   « Tüm Yazılar »   « Yazarlar »   « Kitaplar »   « Foto Galeri »   « Video Galeri »   « Bağlantılar » 

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

26 Kasım 2014
Çarşamba

 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ (TÜM KİTAP)
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK

ÖNCEKİ HABER

Sıvacı ustası hepinizi ezip geçti!..

Mehmet Türker, 24 Kas 2014

SONRAKİ HABER

EBÛ HAYYÂN EL-ENDELUSÎ

, 10 Tem 2012

10 Tem

2012

HZ. AİŞE

Ümmü'l-mü'minîn Âişe bint Ebî Bekr es-Sıddîk el-Kureşiyye (ö. 58/678) Hz. Ebû Bekir'in kızı ve Hz. Peygamberin hanımı.
Babası Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, es-Sıddîk lakabıyla tanındığı için kendisine Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti's-Sıddîk denilmiştir. Annesi. Kinâne kabilesinden Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir'dir.
Bi'setin 4. yılında (614) Mekke'de doğ¬du. Onun daha önce doğduğunu ve do¬layısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında olduğu¬nu ileri süren bazı çağdaş araştırmacı¬ların [923] dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Hz. Ebû Be¬kir'in daveti ile müslüman olanları sı¬ralarken Hz. Âişe'nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zik¬reder. Hz. Âişe'nin, “Ben ebeveynimi bil¬dim bileli onları müslüman buldum” [924] ifadesinden kendisinin bi'set-i nebeviyyeden sonra doğduğu an¬laşılmaktadır. Çocukluğu hakkında faz¬la bilgi yoktur. Hz. Peygamber ile nikâhı hicretten önce Mekke'de kıyılmıştır. Ba¬bası Resûl-i Ekrem ile daha önce hicret ettiği için aynı yıl (622) annesi, ağabe¬yi Abdullah, kız kardeşi Esma. Hz. Peygamber'in hanımı Şevde, kızları Fâtıma ve Ümmü Külsüm ile birlikte Medine'ye hicret etti. Önceleri Medine'nin havası¬na alışamadığı için babası gibi rahatsız¬landı. Ancak kısa bir süre sonra sağlığı¬na tekrar kavuştu. Hicretin 2. yılı Şevval ayında [925] Hz. Peygamber'le evlendi. [926] Düğün tarihini hicretin 1. yılı Şev¬val ayı (Nisan 623) olarak kabul edenler de vardır. Hz. Ebû Bekir, düğünü neden geciktirdiğini Hz. Peygamber'e sormuş, mehir parasını temin edemediği için te¬hir ettiğini öğrenince ihtiyacı olan 500 dirhemi ona ödünç vermişti.
Hz. Âişe Resûl-i Ekrem ile evlendik¬ten sonra üstün bir mevkie ve haklı bir şöhrete ulaştı. Peygamber hanımlarının müminlerin anneleri (ümmehâtü'l-mü'minîn) olduklarını bildiren ve Hz. Peygamber'den sonra, başkalarının onlarla ev¬lenmesini ebediyen yasaklayan Kuran âyetleri [927] diye anılmaya başladı.
Hz. Âişe'nin Bedir Gazvesi'ne iştirak ettiğine dair bazı rivayetler vardır. An¬cak bunu Hz. Peygamber ile izdivacının Bedir'den sonra vuku bulduğuna dair rivayetle bağdaştırmaya imkân yoktur. Uhud Gazvesi'nde sırtında su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma gibi geri hizmetlerde çalışmıştır. [928] Hendek Savasında ise Benî Harise kabilesinin kalesinde Sa'd b. Muâz'ın annesiyle birlikte bulunmuş¬tur. Hudeybiye Musâlahası'na da katıl¬mış, Hayber'in fethinden sonra Hz. Pey¬gamber diğer hanımlanyla birlikte ona da bir miktar hisse ayırmıştır. Hz. Ömer Hayber yahudilerini Filistin taraflarına sürdüğü zaman, Hz. Peygamber'in hanımlarını Hayber'deki hisselerini mah¬sul veya toprak olarak almakta serbest bırakmış, Hz. Âişe toprak almayı tercih etmiştir. Mekke fethi için hazırlıklara başladığında seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Hz. Peygamber bu¬nu sadece Âişe'ye bildirmiş, Hz. Ebû Bekir bu hazırlığın Mekke için olduğunu kızından öğrenmişti. Hicretin 10. yılında yapılan Veda haccına diğer ümmehâtü'1-mü'minîn ile birlikte katılmıştır.
Hz. Âişe'nin iştirak ettiği en mühim seferlerden biri, hicretin 5. yılı (bazı kay¬naklara göre 6. yıl) Şaban ayındaki (Ocak 627) Benî Mustalik Gazvesi'dir. Hz. Pey¬gamber sefere çıkarken Hz. Âişe'yi de yanına almış, savaş sonrası Medine'ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe devesinden (mahmil) inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan biraz uzaklaşmış, dönüşünde boynun¬daki gerdanlığın düştüğünü farketmişti. Gerdanlığı aramaya çıktığı sırada onun mahmude olduğu düşünülerek orduya hareket emri verilmişti. Hz. Âişe geri dö¬nünce konak yerinde kimseyi bulamadı ve kendisini almaya gelecekleri ümidiy¬le beklemeye başladı. Ordunun artçısı Safvân b. Muattal Hz. Âişe'yi görünce onu devesine bindirip orduya yetiştirdi. Bu savaşa katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl. Hz. Âişe aleyhine iftira ve dedikoduya başladı. Bazı müslümanlar da onun bu çirkin if¬tirasına alet oldular. Hz. Peygamber ve Âişe'nin ebeveyni dedikodular sebebiyle çok üzüldüler. Savaş dönüşü bir ay ka¬dar hastalanan Hz. Âişe, kendisine ya¬pılan bu iftirayı çok sonra tesadüfen öğrendi. Hz. Peygamber'den izin alıp ba¬basının evine gitti ve üzüntüsünden gün¬lerce ağlayıp ıstırap çekti. Nihayet Nûr süresinin 11-21. âyetleri nazil oldu ve Allah Teâlâ yapılan dedikodulann tama¬men asılsız olduğunu ve Aişe'ye iftira edildiğini bildirdi. Bu âyetlerin nazil ol¬masıyla çok sevinen Hz. Ebû Bekir ile hanımı Ümmü Rûmân, kızlarına Hz. Pey-gamber'e gidip teşekkür etmesini söy-ledilerse de Hz. Âişe, “Hayır! Vallahi git¬mem! Ben yalnızca suçsuz olduğumu or¬taya çıkaran Allah'a hamdederim” dedi.
Hz. Âişe katıldığı bir başka seferde (Mekke fethi yahut Zâtürrikâ') kardeşi Esmâ'dan Ödünç aldığı gerdan¬lığı yine kaybetti. Hz. Peygamber ger¬danlığın aranması için bazı kimseleri gönderdi. Müslümanlar susuz bir yer¬de bulunuyorlardı. Sabah namazı vakti yaklaştığı ve su da olmadığı için gerek Hz. Ebû Bekir gerekse diğer bazı müs¬lümanlar Hz. Âişe'ye çok kızdılar. Bunun üzerine teyemmüm âyeti nazil oldu. Ba¬bası ve diğer müslümanlar hayırlı bir işe vesile olduğu İçin ona dua ettiler.
Hz. Peygamber hicretin 11. yılı Safer ayının (Mayıs 632) son haftasında ra¬hatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak Hz. Âişe'nin odasına geçti ve mü¬barek başı onun kucağında olduğu hal¬de vefat etti ve onun odasına defnedil¬di. On sekiz yaşında dul kalan Hz. Âişe. Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur'an hük¬müne uyarak bir daha evlenmedi. Hz. Peygamberden sonra kırk yedi yıl da¬ha yaşadı ve altmış beş (veya atmış altı) yaşında iken 17 Ramazan 58 (14 Tem¬muz 678) Çarşamba gecesi, vitir nama¬zını kıldıktan sonra Medine'de vefat etti. 56, 57 veya 59 yıllarında 19 veya 13 Ramazan'da vefat ettiği de rivayet edilmiş¬tir, ölümü Medine'de büyük bir üzün¬tüyle karşılanmış, cenazesi aynı gece kaldırılmıştır. Kadınlar da dahil olmak üzere Medine ve civanndaki bölgelerde yaşayan bütün halk geceleyin Cen-netü'l-Baki'a gelmiş, cenaze namazı me¬zarlığın ortasında Medine vali vekili Ebû Hüreyre tarafından kıldırılmış, vasiyeti üzerine Bakî'a defnedilmiştir. Onu kab¬re erkek ve kız kardeşlerinin çocukları [930] koymuşlardır.
Hz. Aişe gelişmesini, yetişmesini ve şahsiyetinin olgunlaşmasını Peygamber evinde tamamlama imkânı buldu. Çocu¬ğu olmadı. Bununla birlikte. Araplar'da anne ve babaların büyük erkek çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebe¬biyle bir künyesi olmadığına üzüldüğü¬nü söyleyince. Hz. Peygamber ona kız kardeşi Esmâ'nın oğlu Abdullah b. Zübeyr'e nisbetle Ümmü Abdullah künyesi¬ni vermişti. Hz. Peygamber onu çok sev¬diği için kendisine Ayşe Uveyş ve Âiş diye de hitap eder¬di. Ayrıca beyaz tenli olmasından dolayı Hz. Aişe'ye Humeyrâ denildiği, kendisine Hz. Peygamber'in bu şekilde hitap ettiği de rivayet edilmiştir. Hz. Ali bir hadis rivayetinde ondan “Resûlullah'ın sevgilisi” diye söz etmiş, tabiînden Mesrûk ise Hz. Aişe'den rivayet ettiği hadislerin senedinde, “Allah'ın sevgilisinin sevgilisi, semadan inen âyetle temize çıkan” ifadesini kul¬lanmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Peygamber arasındaki aile bağı sevgi, anlayış ve hürmet esası üzerine kurulmuştur. Ken¬disine büyük yakınlık ve sevgi gösteren Hz. Peygamber ile koşu yaptığı, onun omuzuna dayanarak Mescid-i Nebev’de mızraklarıyla savaş oyunları oynayan Habeşliler'i seyrettiği ve Hz. Peygamber'e nazlanmaktan hoşlandığı bilinmektedir. Hz. Peygamber de onunla bir arada bu¬lunmaktan, bilhassa gece seyahatle¬rinde kendisiyle sohbet etmekten, da¬vetlere onunla birlikte katılmaktan [931], sorularına cevap vermekten pek memnun olurdu. Esa¬sen Hz. Âişe zekâsı, anlayışı, kuvvetli hafızası, güzel konuşması. Kur'ân-ı Ke-rimi ve Hz. Peygamber'i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları saye¬sinde Hz. Peygamber'in yanında müs¬tesna bir mevki kazandı. Hz. Peygam¬ber onun kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edince baba evindeki eğitimi, vahyin aydınlattığı Peygamber evinde daha da gelişti, olgunlaştı ve derinleşti. Bilemediklerini, anlayamadıklarını, ek¬sik ve yanlışlarını, hatta Kuran ile Hz. Peygamber'in hadisleri arasındaki kendi anlayışına göre farklılık arzeden husus¬ları Hz. Peygamber'e sormak ve onunla müzakere etmek gibi güzel bir alışkan¬lığı vardı.
Hz. Peygamber, hanımları arasında Hz. Hatice'den sonra en çok onu sev¬miş, dünyada en çok kimi sevdiği soru¬suna karşılık olarak onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanım¬ları içinde yalnızca Âişe ile birlikte bu¬lunduğunda kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu ve Hz. Peygam¬ber'in ona duyduğu sevginin Zehebi’nin dediği gibi ilâhî kaynağa dayandığı¬nı göstermektedir.
Sahâbîler Hz. Peygamber'e su¬nacakları hediyeleri onun odasında bu¬lunduğu günlerde takdim ederlerdi. Ha¬nımları arasında Hz. Peygamber'i en fazla kıskanan ve sevgisini kazanmak için en çok gayret sarfeden de o idi. Hz. Peygamber'in çok sevdiği ve hâtırasını daima canlı tuttuğu Hz. Hatice'yi bile kıskanır ve bu husustaki hislerini Resûl-i Ekrem'e ifade etmekten çekinmezdi. Hz. Peygamber de ona Hz. Hatice'nin faziletlerini sayar, ondan çocukları ol¬duğunu söylerdi.
Ev işlerini kendisi yapardı. Hz. Pey¬gamber ile beraberken onunla sohbet eder ve nafile ibadet ile meşgul olurdu. Kadınlarla namaz kılarken onlara imam¬lık ederdi.
Hz. Peygamber'e karşı beslediği de¬rin sevgi yanında ona itaat ve emirleri¬ne dikkat etmekle de temayüz etmişti. Geceleri namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Kimsenin aleyhinde ko¬nuşmayı sevmezdi. Kanaatkar, mahvi-yetkâr. mütevazi. aynı zamanda vakur ve cömert idi. Öksüz ve fakir çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetiş¬tirilmesine itina eder. sonra da kendile¬rini evlendirirdi. Birçok köle ve cariyesi¬ni azat etmiştir; bazı rivayetlerde sayı¬ları altmış iki olarak zikredilen bu azat¬lılardan bir kısmı ilim ve hadisle meşgul olmuştur. Hz. Peygamber'in diğer hanımlarıyla, kızı Fâtıma, Hz. Ali ve di¬ğer sahâbîlerin faziletlerine dair birçok hadisi rivayet etmek ve onlan ümmete tanıtmak suretiyle âlicenap olduğum da göstermiştir.
Siyasî Hayatı
Hz. Âişe, Hz. Ebû Bekiı ile Hz. Ömer'in halifeliği sırasında her hangi bir siyasî faaliyette bulunmadı Onun her iki halife ile münasebetler karşılıklı saygı ve anlayış içerisinde geç ti. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'in ver diği bazı arazi gelirlerini ümmehâtü'l mü'minîne, kızı ela dahil olmak üzere, aynen vermeye devam etti. Vefatından önce çok sevdiği kızına, Bahreyn'deki bir araziyi İktâ olarak bıraktı. Ayrıca kendisinin Hz. Peygamberin yanına defnedilmesi için ondan izin aldı.
Hz. Ömer. Hz. Âişe'ye yılda on iki bin dirhem tahsis etti. Bu miktar Hz. Peygamber'in diğer hanımlarının gelirlerin¬den fazla idi. Hz. Ömer kadınlarla ilgili fikhî meselelerde daima Hz. Âişe'nin gö¬rüşünü alırdı. Bir suikast sonucu ağır yaralanınca, Hz. Peygamber'in ayak ucu¬na defnedilmesi için, kızı Hafsa vasıta¬sıyla ondan izin istedi. Hz. Âişe kendisi için düşündüğü bu yere. “Ömer'i kendi¬me tercih ederim” diyerek onun defne¬dilmesine izin verdi ve böylece büyük bir feragat ve kadirşinaslık örneği gös¬terdi. Hz. Ömer'in defnedilmesine ka¬dar Resûlullah'ın kabrini serbestçe zi¬yaret ederken daha sonra ziyaretlerine örtünerek devam etti.
Hz. Osman'ın on iki yıllık hilâfetinin birinci yarısında ilk iki halife dönemin¬deki hayatını sürdürdü. Ancak Hz. Os¬man'ın bazı karar ve tasarruflarının aleyhinde faaliyetlerin başladığı ikinci devrede, halifeye karşı son derece sert davranan muhalefet hareketinin başın¬da yer aldı. Çeşitli bölgelerden şikâyet için Medine'ye gelenler ondan halifeyi bazı tayinlerden vazgeçirmesini ister¬lerdi. Bu sebeple, halifenin süt kardeş¬leri olan Mısır Valisi İbn Ebû Şerh ile Küfe Valisi Velîd b. Ukbe'nin azledilme¬lerini ısrarla talep etti. Öte yandan ha¬life, Abdullah b. Mes'ûd ile Ammâr b. Yâsir'den kendilerinde bulunan mushaf-lan getirip teslim etmelerini istemiş, teklifi kabul edilmeyince onlara karşı menfi bir tavır takınmıştı. Bunun üzeri¬ne Hz. Âişe halifenin istifa etmesini is¬tedi. Hz. Osman'ın onun şikâyetlerinden ve muhalefetinden çok rahatsız olduğu rivayet edilir.
Böylece siyasî olaylara karışan Hz. Âişe, Hz. Osman'ın evinde muhasara edildiği sırada haccetmek üzere Medi¬ne'den ayrılıp Mekke'ye gitti. Başta Mervân b. Hakem olmak üzere bazı kimseler böyle kritik bir dönemde onun Medine'de kalmasını istediler; ancak o bu istekleri reddetti. Halifenin şehid edildiğini, yerine Hz. Ali'nin halife oldu¬ğunu Medine'ye dönerken yolda Talha ve Zübeyr'den öğrendi. Onlar Hz. Ali'ye istemeyerek biat ettiklerini, fakat daha sonra bu biattan vazgeçtiklerini söyle¬diler. Bunun üzerine Hz. Âişe onlarla birlikte Mekke'ye döndü. Hz. Osman'ın öldürülmesine karşı çıkanlar ile bilhas¬sa Ümeyyeoğullan'nın bazı mensupları onun etrafında toplanarak halifenin İn¬tikamını almak ve müslümanlar arasın¬daki İhtilâflara son vermek üzere. Me¬dine veya Şam yerine Basra'ya gitmeye onu ikna ettiler. O da etrafına topla-nanlarla birlikte, iddia edildiğinin aksi¬ne, Hz. Ali'ye karşı hiçbir kırgınlığı olmadığı halde Hz. Osman'ın katillerini ce¬zalandırmak ve müslümanlan içinde bu¬lundukları fitneden kurtarmak için Bas¬ra'ya hareket etti. Nitekim Haveb'den geri dönmek isteyince başta Zübeyr ol¬mak üzere hemen herkes ondan geri dönmemesini rica etmiş ve belki de Al¬lah Teâlâ'nın onun sayesinde müslü¬manlar arasında barış ve huzuru temin edeceğini söylemişlerdi. Yine Amre bint Abdurrahman'ın rivayetine göre Hz. Âi¬şe, iki mümin grup arasında savaş çı¬karsa saldırgan taraf Allah'ın emrine dönünceye kadar onlarla savaşmayı ve sonunda tarafların arasını bulup adalet dairesinde uzlaştırmayı emreden âyet-i kerimenin [933] hükmüne uyarak olaylar karşısında ilgisiz kalma¬mış ve sadece iç savaşa son vererek müslüman kanının haksız yere akıtıl¬masını önlemek gayesiyle yola çıkmış¬tır. Hz. Âişe ve maiyetindekiler Basra'ya varınca Hz. Ali'nin valisi Osman b. Huneyfi küçük bir çatışmadan sonra ber¬taraf edip şehre hâkim oldular.
Suriye'ye Muâviye üzerine yürümek için hazırlık yapmakta olan Hz. Ali bu gelişmeleri öğrenince Medine'den Irak'a hareket etti. Hz, Aişe ile Hz. Ali arasın¬da çeşitli mektuplaşmalar ve müzake-reler olmuşsa da 36 yılı Cemâziyelâhirinde (Aralık 656) müslümanlar arasın¬daki İlk kanlı çarpışma engelleneme¬di. Bu olay, Hz. Âişe'nin savaşı devesi¬nin üzerinde idare etmesinden dolayı Cemel Vak'ası diye meşhur oldu. So¬nunda Hz. Aişe tarafı savaşı kaybetti. Hz. Ali kendisine esir muamelesi yapıl¬masına izin vermedi. Kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir'in nezaretinde onu önce Basra'ya, kendisine on iki bin dir¬hem verdikten sonra, oradan yanına kattığı Basralı kırk kadınla birlikte Me¬dine'ye gönderdi. Fakat Hz. Âişe o yıl da hacca iştirak etmek istediğinden önce Mekke'ye gitti. Oradan da Medine'ye döndü. Sadece Allah'ın emrini yerine getirmek gayesiyle katılmış olmasına rağmen. Hz. Osman'ın halifeliğinin son yıllarında başlayıp Cemel Vak'ası'yla so¬na eren siyasî faaliyetleri sonraları onu çok üzmüştür. Birçok müslümanın ölümüne sebep olan bu acı olayları yaşa¬maktansa daha önce ölmeyi tercih etti¬ğini söylemiş. Peygamber hanımlarının evlerinde oturmalarını emreden âyeti [934] her okudukça baş ör¬tüsü ısianıncaya kadar ağlamıştır. Ce¬mel Vak'ası'ndan sonra Medine'de sa¬kin bir hayat sürmüş, bir daha siyasete karışmamış ve Hz. Ali ile barışmıştır. Ancak Muâviye devrindeki bazı icraatı tenkit etmekten çekinmemiştir. Hz. Ali ve taraftarlarına sövmeyi reddeden sahâbî Hucr b. Adrnin öldürülmesinden dolayı Muâviye'ye çıkışması da bu kabildendir. Bazı Siîler'in, Hz. Hasanın Resûl-i Ekrem'in yanına defnedilmesine onun izin vermediğini iddia etmeleri doğru değildir. Hz. Âişe bunu uygun görmüş, ancak başta Medjne Valisi Mer¬vân b. Hakem olmak üzere Emevî ileri gelenleri istemediği için Hz. Hasan ora¬ya defnedilememiştir.
İlmî Hayatı
Hz. Peygamber vefat et¬tiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm'i ve Hz. Peygamber'in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muha¬faza eden sahâbîlerin başında yer alır. O hem baba evinde, hem Peygamber'in yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğ¬renme arzusu, kuvvetli hafızası, aşk ve imanı sayesinde en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edin¬di. Arap dilini maharetle kullanması ya¬nında Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Lebîd'in birçok beyti. Kâ'b b. Mâlik'in he¬men bütün kasideleri, Hassan b. Sabit ve Abdullah b. Revâha'nın manzumeleri onun ezbere bildiği şiirler arasında yer alır. Kur'an ve hadisin anlaşılması için olduğu kadar Arap dili bakımından da şiirin önemine işaret ederek, “Çocuklarınıza şiir öğretiniz ki dilleri tatlansın” derdi.
Hz. Âişe fesahat ve belâgatıyla da ünlü bir hatip olduğu için konuşması insanlara çok tesir ederdi. Babasının vefatı üzerine kabri başında yaptığı dua, Cemel Vak'asf ndaki hutbesi ve bazı mektupları onun edebî kabiliyetini gösteren şaheser örneklerdir. Babası hakkındaki hutbesini Muhammed b. Kasım el-Enbâri Şerhu Hutbeti Âişe Ümmi'1-mü’minîn fî ebîhâ adıyla şerhetmiş ve bu şerh bir risale halinde Se-lâhaddin el-Müneccid tarafından yayınlanmıştır. [935] Ayrıca Arap tarihi, ensâb ilmi, Câhiliye çağının içtimaî va¬ziyeti, örf ve âdetleri hakkında geniş bilgi sahibi idi. Şiir ve edebiyat ile tarih ve ensâbı, bu konularda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olan babası Hz. Ebü Bekir'den Öğrenmişti. Ahlâk ve davranışlarında olduğu gibi ilme merakı ba-kımından da babasına benzemişti. Hz. Peygamberden aldığı feyiz sayesinde İslâm esaslarının en mümtaz Öğreticisi oldu. Kur'ân-ı Kerîmi tefsir etti. Sünnet-i nebeviyyeyi nakl ve şerhetmekle kalmadı, aynı zamanda onun doğru an¬laşılması hususunda ilmî tenkit zihniye¬tini ortaya koydu. Küçük yaşından itiba¬ren Kuran'ı ezberlemeye başlamış, âyet¬lerin kıraat tarzını İyice öğrenmişti. Bil¬hassa Medine'de nazil olan âyetlerin nü¬zul sebeplerini, delâletlerini, tahlil ve de-ğerlendirmelerini ve her âyetle nasıl is¬tidlal edilip ahkâm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Kur'an'ı en iyi anlayanlardan bi¬riydi. Sünneti de çok iyi anlamış olan Hz. Âişe, hadislerden istinbât ve kıyas sure¬tiyle yeni hükümler çıkardı. Onun ictihad ve fetvaları, kendisinin bir fakih ve müctehid olarak kabul edilmesini sağ¬ladı. Hz. Peygamberin ashabı arasında, çok sayıda fetva vermesiyle meşhur olan yedi kişiden biri de Hz. Âişedir. Birçok fıkhı mesele yanında usûl-i fıkıh, hikmet-i teşri ve bilhassa ferâiz sahaların¬da derin bir kültür ve anlayışa sahipti. Talebelerinden Küfe fakihi Mesrûk'un söylediğine göre. ashabın büyükleri ferâize dair meseleleri hep ondan sorar-lardı. Hadis ve fıkıh kaynaklarında onun bazı sahâbîlerden farklı fetvalarının ge¬niş yer tuttuğu görülür. Tabiîn devri¬nin birçok hukukçusu, yüksek seviyede¬ki hukuk bilgisinden faydalanmak üze-re kendisiyle ilmî istişarelerde bulun¬muştur. İslâm hukuku sahasındaki gö¬rüşleri yeğenleri Kasım, Urve ve diğer talebeleri tarafından nakledilmiştir.
Kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Pey-gamber'in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında em¬salsiz hizmetler ifa etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210'dur. Bunlardan Buhârî ve Müslim'in Şahîh'lerinde riva¬yet ettikleri 297 hadisin 174ü her iki eserde, elli dördü yalnız Buhârî'de, alt¬mış dokuzu da yalnız Müslim'de yer al¬maktadır. O hem Hz. Peygamberin di-ğer hanımlarından, hem de Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Mâlik dışında diğer bütün sahâbîlerden faz¬la hadis rivayet etmiş olan tek kadın¬dır. Binden fazla hadis rivayet eden ve “Müksirûn” diye adlandırılan yedi sahâbînin dördüncüsü oldu. Rivayet etti¬ği hadislerin çoğunu doğrudan doğru¬ya Hz. Peygamber'den nakletmiştir. Bu¬nunla birlikte bazı hadisleri babasından, Hz. Ömer, Hz. Fâtıma. Sad b. Ebû Vakkâs. Hamza b. Amr el-Eslemî ve Cüdâme bint Vehb el-Esediyye'den almış¬tır. Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas. Ebû Mûsâ el-Eş'ari gi-bi bazı sahâbîler başta olmak üzere Hz. Âişe'den hadis nakledenlerin sayısı 200den fazladır. Bunlar arasında, kız kardeşi Esmanın oğulları Abdullah b. Zübeyr ile Urve b. Zübeyr. kardeşi Muhammed'in oğulları Abdullah ile Kasım, tabiîn neslinin ileri gelenlerinden Saîd b. Müseyyeb, Süleyman b. Yesâr, Sabl Ata b. Ebû Rebâh, Mücâhid. İbn Şîrîn, Mesrûk zikredilebilir. Kadınlardan da kardeşi Abdurrahmanın kızları Hafsa ve Esma ile Âişe bint Talha, Hasan-ı Basrînin annesi Hayre ve ondan nakle¬dilen hadisleri en iyi bilen Amre bint Abdurrahman sayılabilir. Rivayet ettiği hadislerin sebeb-i vürüdunu ve delâlet¬lerini beyan eder. ayrıca Kur'ân-ı Ke¬rîme muhalif bir unsur ihtiva edip et¬memesi bakımından onları incelemeye tâbi tutar, bazı sahâbîlerin rivayet sıra¬sında yaptıkları hataları düzeltirdi. Bir kısım hadislerin baş veya son tarafları¬nın, yahut esbâb-ı vürûdunun iyi bilin¬memesinden kaynaklanan hataları düzeltirken “Yanıldı”, “Unuttu”, “Hadisin baş tarafını nakletmeyip sonunu nak¬letti” gibi ifadeler kullanarak İslâm dünyasında tenkit zihniyetinin gelişme¬sine öncülük etti.
Aralarında bazı meşhur sahâbîlerin de bulunduğu çağdaşlarından kimlerin hangi yanlışlarını tashih ettiği ve bu yanlışların hangi sebeplerden ileri gel¬diğini gösteren istidrâkleri hususunda müstakil eserler kaleme alınmıştır. Bu sahada bilinen en eski eser, Ebû Mansür Abdülmuhsin b. Muhammed eş-Şîhî el-Bağdâd’nin (ö. 489/1096), içinde yir¬mi beş hadisin yer aldığı bildirilen İstidrâkü Ümmi'l-mü’minîn Âişe aleş-sahabe adlı risâlesidir. Adının el-Kifâye olması da muhtemel olan bu eserin Haydarâbâd Saîdiyye Kütüphanesi'nde [936] bir nüshası olduğu bildiril-mektedir. [937] Hz. Âişe'nin istidrâklerine dair ikinci ve en geniş eser. Türk asıllı Mısırlı âlim Bedreddin ez-Zerkeşî'nin el-İcâbe li-îrâdi me'sted-rekethü 'Âişe cale's-şahûbe [938] adlı kitabıdır. Bu eserin telhisi sayılabilecek bir diğer ça¬lışma, Süyûtfnin 'Aynü'I-isâbe fi'süd-râki'işe caleş-şahâbe [939] adlı eseridir.
Hz. Âişe'nin naklettiği hadislerin muh¬tevaları incelendiğinde, başta Resûlullah'ın peygamberliği, aile hayatı, günlük yaşayışı, savaşları, Veda haca vefatı ve ahlâkı olmak üzere, Câhiliye çağı tarihi, kadınlara dair hükümler, Mekke ve Me¬dine devirlerindeki müslümaniarın çe¬şitli faaliyetleri, ibadetler ve ibadetler tarihi, rü'yetullah, gaybın bilinmesi, kıyamet, Ölüm ve âhiret hayatına dair bazı kelâmı mesele ve haberleri ihtiva ettiği görülür.
Hz. Âişe'nin en belirgin özelliklerinden biri de İslâm dininin esaslarını anlat¬mak hususundaki faaliyetleridir. Hz. Peygamber'den sonra onun evi, kadın erkek, büyük küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği, var¬sa sorusunu sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı oldu. Ashaptan bazı¬larının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle muhtelif bölgelere gitmesi sonucunda Medine'de çok az sahâbî kalmıştı. Hz. Âişe'nin varlığı sa¬yesinde, “Peygamber şehri Medine” ilim merkezi olmaya devam etti. Bu şehirde onun yıllarca süren eğitim ve öğretim faaliyetleri sonunda. İslâm ilimlerinin temellerinin atılması ve ilmî hareketin gelişmesi yanında, hadis ve fıkıh saha¬larında Medine ekolü teşekkül etti. Hz. Âişe, yalnızca şifahî sorularla değil aynı zamanda muhtelif şehir ve bölgelerde yaşayan müslümanlann mektupla sor-dukları sorulara da cevaplar vermiştir. Böylece hadislerin ve bazı fıkhî mesele¬lerin yazılmasına da öncülük etmiş ol¬du. Diğer taraftan 23 (644) yılından ve¬fatına kadar her yıl hac için Mekke'ye gittiğinde, muhtelif yerlerden gelenlerin kendisini çadırında ziyaret etmelerine ve soru sormalarına izin verdi. Hz. Peygam¬ber zamanından başlamak üzere kadın¬ların eğitim ve öğretimiyle çok yakından meşgul oldu; çevresinde ders dinleyen ve hadis nakleden birçok kız ve kadın yer aldı. Böylece o hem bizzat, hem de yetiştirdiği öğrencileri ile İslâm dünya¬sında kadınların ilimle meşgul olmaları gerektiğini, hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekilde şöstermiş oldu.
Hz. Âişe İslâm dünyasının en meşhur kadınlarından biridir. Hz. Peygamberin hanımı olması yanında İfk’îlâ ve tahyîr hadiseleri dolayısıyla kendisi hak¬kında Kur'an âyetleri nazil olmuştur. Onun hayatı ve şahsiyeti ile rivayet etti¬ği hadisler, istidrâkleri, fetvaları, siya¬sî faaliyetleri hakkında tefsir, hadis ve fıkıh külliyatı, siyer ve megazî, tarih ve tabakat. şiir ve edebiyat kitaplarında pek çok vesika ve geniş bilgi bulunmak¬tadır. Hz. Peygamberin hanımları hakkında yazılmış müstakil eserler de dik¬kate alınırsa Hz. Âişe'nin biyografisi için başvurulması gereken kaynakların çok zengin olduğu görülür.
Hz. Âişe hakkındaki müstakil eserler şöylece sıralanabilir: Abdülcelîl b. Muhammed el-Kazvînrnin. Tenzîhü Âişe ani'l-fevâhişi'l-cazîme's [940]; Abdülkâdir b. Muhammed eş-Şâzel’nin 1090'da (1679) yaz¬dığı Reddü'l-Qukxüt-ta 'işe fî ma'htuş-şat bihî Hadîce ve Âişe [941]; Abdullah b. İb¬rahim Mîrganî el-Hüseynînin 1168'de (1755) kaleme aldığı el-Cevheretü'ş-şifâfiyye baczı menâkıbi's-Seyyide eş-Şıddîkıyye [942]; müellifi meçhul, Hadîşü nikâhı Mu¬hammed min Hadîce ve Hadîşü nikâ¬hı Muhammed’in 'Âişe [943] Hz. Âişe'nin hayatında önemli bir yeri olan ifk ve Cemel vakalarıyla il¬gili kitaplar da yazılmıştır.
Hz. Âişe'nin babası hakkındaki hut¬besini Hatîb el-Bağdâdî de şerhetmiştir. Abdullah b. Ebû Dâvûd es-Sicistânî Hz. Âişe'nin rivayet ettiği hadisleri Müsnedü Â'işe adıyla müstakil bir eser¬de toplamıştır. [944] Başka mü¬elliflerin de bu nevi çalışmaları vardır.
Ziyaretçi Sayısı : 6679735 Günlük : 3153 ulkucudunya@ulkucudunya.com