« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

HASAN FEHMİ BEY 1874 – 06.04.1909

, 06 Nis 2020

SONRAKİ HABER

Abdülhadi Toplu

, 03 Eki 2011

03 Eki

2011

BAHRİYE ÜÇOK SUİKASTI

M. Metin KAPLAN 01 Ocak 1970

6 Ekim 1990, Ankara / Ekspres Kargo’dan gelen kargo görevlisi Çankaya, Gaziosmanpaşa Köroğlu Caddesi 15 numaradaki villanın zilini çaldı… Bir süre bekledi. Kapıyı açan olmadı… Görevli, zile bir kere daha, ama bu kez uzun uzun bastı ve bekledi. Ancak gene bir cevap alamadı… Sıkıldı, zaten iyice yorulmuştu. Adrese bir kere daha gelmek istemiyordu… Üstelik dün geldiğinde de evde kimseyi bulamamıştı… ‘Bahriye Üçok adına bir koli getirdiğini ve fakat adreste hiç kimse bulunmadığı için teslim edemediğini… Koliyi almaları için Ekspres Kargo Aşağı Ayrancı Şubesi’ne gelmeleri gerektiğini’ belirten bir not yazdı. Kapıya yapıştırdı. Gitti.

Bahriye Üçok ile kızı Kumru Üçok pazar alışverişi yapıp, arabalarıyla saat 16 sularında evlerine geldiklerinde notu gördüler... Okudular... Vakit henüz erkendi, koliyi alabilirlerdi. “Hemen alalım şunu” dedi, Bahriye Üçok. “Bir daha çıkmak zorunda kalmayalım.”

Kuzgun Sokak’taki, Ekspres Kargo Aşağı Ayrancı Şubesi’ne gittiler. Bahriye Üçok “Sen al” dedi kızına. “Peki, anne” diyen Kumru Üçok arabadan indi, Kargo Şubesi’ne girdi.

“İyi günler.”

“İyi günler” diye cevap verdi, Sekreter Nuray Dal.

“Bir koli gelmiş, almaya geldim” diyerek, kargo görevlisinin notunu Sekretere uzattı.

Nuray Dal notu okudu. “Kimlik görebilir miyim?”

Kumru Üçok çantasını yanına almamıştı. “Çantam arabada kaldı” dedi, “Kimlik şart mı? Annem de arabada zaten, ama isterseniz alabilirim.”

Nuray Dal, açık olan büro kapısından arabaya baktı. Arabada, gerçekten de orta yaşlı bir kadın bekliyordu. “Gerekmez” dedi ve parmağının ucuyla alındı belgesinde bir noktayı işaret ederek, “Şuraya adınızı ve soyadınızı yazın, altını imzalayın yeter… Ben de koliyi getireyim.” Kumru Üçok, gösterilen yere adını ve soyadını yazdı. İmzasını attı.

Sekreterin içerden getirdiği paketi aldı, Kumru Üçok.

“Teşekkür ederim.”

“Bir şey değil. İyi günler.”

Bürodan çıktı… Arabaya bindi. Ağırca paketi Bahriye Üçok’a verdi.

Bahriye Üçok; paketi incelemeye, faturayı okumaya başladı… Pakette kitaplar var gibiydi… Ekspres Kargo Perşembe Pazarı, Hırdavatçılar Çarşısı, No: 104 Karaköy/İSTANBUL adresinden 3 Ekim günü gönderilmişti… Gönderen, İlmi Araştırmalar Vakfı idi.
***

Gülay Calap; Trabzon’luydu, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okuyor, eğitim masraflarını karşılamak için Ekspres Kargo’nun Perşembe Pazarı Şubesi’nde çalışıyordu. 3 Ekim Çarşamba günü de her zamanki gibi sıradan bir iş günüydü… Sıkıcı ve monoton…

Kapı açıldı… Dolgunca, ellili yaşlarda, saçlarını sağdan ayırarak sola yatırmış, pala bıyığa yakın kalınca bıyıklı, iyi giyimli; takım elbiseli ve kravatlı bir bey girdi, içeri. “Kolay gelsin” dedi.

“Teşekkür ederim. Buyurun.”

“Ankara’ya bir paket göndereceğim.”

“Pakette ne var?”

“Kitap” dedi, devlet memuru görünümlü adam. Paketi, Gülay Calap’a uzattı.

Sekreter eliyle yokladı, doğruydu… Koliyi, hassas teraziyle tarttı. Adam’a formu uzattı, “Doldurun” dedi. Adam, gönderen kısmına ‘İlmi Araştırmalar Vakfı’ alıcı bölümüne ise Bahriye Üçok ve adresini yazdı. Gülay Calap’ın söylediği ücreti ödedi. Faturasını aldı. “İyi günler” deyip, gitti.

Paket Ankara’ya 4 Ekim günü ulaştı... Ekspres Kargo görevlisi, paketi teslim etmek için aynı gün Bahriye Üçok’un evine gitti. Kapıyı açan olmayınca geri döndü… Ertesi gün tekrar gitti, gene kimseyi bulamadı… Not bırakıp, ayrıldı.
***

“Anne sana sürekli tehditler geliyor. Senin bu Vakıf’la ne işin var?” dedi Kumru Üçok, İlmi Araştırmalar Vakfı isini duyunca. “Dikkat et, içinde bomba olmasın?”

Kızı haklıydı, Bahriye Üçok iki yıl önce televizyonda katıldığı türbanla ilgili bir açık oturumdan beri devamlı olarak tehdit ediliyordu. Hatta bu telefonlardan birini de Kumru Üçok açmıştı… Telefondaki ses, “O münafık iyi mi? diye sormuş ve “Hazır olsun… Yakında Cehennem’e gidecek” diyerek tehditler savurmuştu… Bundan sonra tehdit telefonları seyrekleşmiş… Daha sonra sürekli küfürler eden iki kişi tebelleş olmuştu, başlarına… Bundan son derece rahatsız olan Bahriye Üçok, tespit yaptırmak için PTT’ye müracaat etmiş ve telefonlardan birinin bir evden, diğerinin ise Millî Savunma Bakanlığı’ndan edildiği tespit edilmişti… Ancak önce Savcılığa başvurmaları gerekiyormuş… Usul hatası yapmışlar… Bu yüzden Savcılıktan “delil yetersizliğinden ötürü işlem yapılamayacağına dair’ bir yazı almıştı... Bu gelişmeden sonra, telefonlar da kesilmişti.

Fakat bu defa da tehdit mektupları almaya başlamıştı. Bunlardan biri Van’dan gönderilmişti: Mektupta ‘kendisini cezalandırmak üzere üç kişiyi görevlendirdiğini’ yazıyordu, mektubu gönderen kişi… Bahriye Üçok, bunun üzerine bundan bir hafta önce tanıdığı bir MİT yetkilisi vasıtasıyla MİT’e müracaat etmiş, “Bombalı paket nasıl belli olur?” diye sormuştu. Bahriye Üçok’un başvurusu üzerine bir MİT görevlisi, kendisine kitap ya da paketin içinde “Bomba bulunup bulunmadığının, nasıl anlaşılacağı konusunda bilgi vermişti.”

Bahriye Üçok üç gün önce, SHP Parti Meclisi Üyesi olarak Genel Başkan Erdal İnönü’ye bir ‘İrtica Raporu’ sunmuştu. İrtica Raporu’nda özetle şöyle diyordu: “İrtica iktidarın koruyucu kanatları altında gittikçe semirmekte, hatta iktidar onun önderliğini yapmaktadır.”

“İrticaın kaynaklarına inilmesi gerektiğine inanıyorum. Kaynağa inilmezse çözüm sürekli değil, geçici olur. Geçici çözüm müzmin hastalık gibi bünyenin her zayıf anında nükseder. Hastalıktan kurtulmanın tek çaresi, teşhisi doğru koyup tedaviyi özenle uygulamaktır.”

“Gücünü kutsal inançlardan alan şeriatçı mihrakların eylemleridir, bizdeki irtica. Yirmi yılı aşkın bir süreden beri bu eylemleri besleyen kuruluşların hepsini bir doğrultuda toplayan ve aynı cephede birleştiren ideal, çağdaş yasaların kaldırılıp yerine şer’i yasaların uygulanmasıdır.”

“Bu gerici oluşumların birçoğu ne yazık ki mesnetsiz olarak, yani kanun maddesi olmaksızın (Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi) çıkartılan kararnamelerle gerçekleştirilmiştir. 1982’den sonra dinsel kökenli çabalar anayasallaştırılmıştır. Zorunlu din derslerinin Anayasa’ya girmesi gibi.”

“Desteğin dış kaynaklı boyutları iç kuruluşlarla ölçülemeyecek kadar güçlüdür. Özellikle astronomik parasal yönleriyle güçlüdür. Bu da ekonomik sıkıntısı olan ülkeler üzerinde Arap emperyalizmini kolaylaştırmaktadır. Bunlardan Rabıta tül- Âlemi İslâmî veya Hizbüt Tahrir veya Hizb-i İslâmî veya Siret ün-Nebi gibi kuruluşların Türkiye’deki etkinlikleri, tabanda dine bağlı halk kütlesinin şeriata gelmesi yolunda kendilerine yandaş kılarken, bir yandan da cihada gitmek gereğine hazırlanmak için yoğun biçimde sürdürülmektedir.”

“Gizli ve açık parti örgütleri Türkiye’yi Batı’dan ayırmak, şeriat yasalarını buyruk kılmak için yoğun çabalar sarf etmektedirler. Bunlardan Akıncı kuruluşlarca sürdürülen bu büyük Millî Görüş yanlısı etkinlikler, Eylül 1981 sonrası, başörtüsü bahane edilerek boykotları idare etmiş, İran İslâm Devrimi’nin propagandalarını Türkiye’de çoğaltıp yaymışlardır.”

Bahriye Üçok, Rapor’unda 3. 4. 1976’da Ravalpindi’de toplanan ve Türkiye’nin de bakanlar düzeyinde katıldığı Uluslararası Siret ün Nebi Konferansı’na ve burada alınan kararlara değindi ve şöyle dedi: 29. 5. 1977’de İstanbul’un Fethi’nin yıldönümü dolayısıyla, Ayasofya önünde, “uğrunda kan akıtılacak günlerin yakın olduğu” bildirilmiş, bu uğurda ölenlerin şehit sayılacağı müjdelenmiştir. “Devrim yok, diriliş var”, “Okullarda Arapça okutulsun”, “Kurtuluş, ancak şeriat düzeni ile mümkündür” gibi sözler içeren dövizler taşınmış ve sloganlar bağırılmıştır.

Gene aynı yıl içinde “İslâm Âlemi Eğitim Merkezleri”nin Ankara’da kurulmasının kararlaştırıldığını, ayrıca İstanbul’da Siret ün Nebi Konferansı’nın başlandığını görüyoruz.

Bu konferansa katılmış olan Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi Dekanı Muhammed Seyit Ramazan ise “gençlerin mürşitler nezaretinde yetiştirilmelerini ve Said Nursi metodunun izlenmesini” önermiştir. Oysa o risaleler Yargıtay’ca da sakıncalı görüldüğünden satışı yasaklanmıştır.

Siret Konferansı’nın hemen arkasından 1 Temmuz 1977’de Dünya İslâm Talebe Federasyonu Konferansı, gene İstanbul’da toplandı. Bu konferansta da “İslâmî hayat düsturuna sarılma ve bağlanma yollarının aranması için her türlü faaliyette bulunacak bir enstitünün kurulması” kararı alındı. Bu da yetmiyormuş gibi, Nasır’ın idam ettirdiği tutucu Seyyid Kutup’un (ki kitapları bizde yasaklanmıştır) kardeşi Muhammed Kutup Türkiye’ye gönderilmiştir. Bu kişi İstanbul’da yaptığı konuşmada, laik Türkiye’de olduğunu hesaba katmadan şu sözleri söylemiştir: “Bir ülkede İslâm’ın nizamı hâkim değilse oraya dar ül-harp adı verilir. Bu durumda Müslümanların mücadelesi ferdî plânda değil, gayesini müdrik bir cemaatle olmalıdır” diyerek Türkiye’yi dar ül-harp ilân etmiş, cihadın tek tek değil, toplu halde yapılması yolunda kışkırtmalardan çekinmemiştir.

Yavaş yavaş oluşturulan bu ortam, anımsanacağı üzere Kahramanmaraş ve Konya olaylarına gelip dayandı. Bir ayaklanma provası olan Konya Mitingi’ndeki dövizlerde şu sözler okunuyordu: “Dinsel Devlet”, “Şeriat Hakkımız Söke Söke Alırız”, “Zincirler Kırılsın, Ayasofya Açılsın”, “Şeriat İslâm’dır, Anayasa Kur’ân’dır”, “İslâm Hükümeti, Halifeli Devlet”. Bunlar, Siret ün Nebi Konferansı kararlarının Türkiye’de nasıl yükselen bir ses haline geldiğini gösteriyor.

Bahriye Üçok, raporunun son bölümünde, “Bu konuda iktidar bizden destek talep ediyorsa, ona izleyeceği yolu göstermeliyiz. Bu yol Atatürk’ün çizdiği laiklik yoludur” dedikten sonra, bu durumda, iktidar değişikliğinin, Türkiye’nin varolması için kaçınılmaz koşul olduğunu bildirerek şöyle ekledi:

“Dış mihrakların Türkiye’yi içine düşürmek istedikleri uçurumu hepimiz biliyoruz. Bunu tabanın da bilmesi gereğine inanıyorum. Bugün yapılacak iş, her şeyden önce gerçekleri tabanın bilincine indirmek, bu konuda tabiri caiz ise bir seferberlik yapmaktır. Bu da bize düşer. Bunu, iktidardan bekleyemeyiz. Bu durumda Türkiye’nin yarınlarını düşünmek zorundayız. Sunduğum bu örneklerin hepsi belgelere dayanmaktadır. Parti Meclisimizin, bu saptamaların ışığında izleyeceğimiz yolu çizmesi, en içten dileğimdir.”

Kızı Kumru Üçok, tabii bütün bunları bilmiyordu… Bahriye Üçok, kızının uyarısı üzerine paketin bir ucunu dikkatlice yırtarak içinde ne olduğu anlamaya çalıştı… Pakette yeşil renkli iki cilt kitap olduğunu görünce, kızına “Bu kez de bomba değil” diye takıldı.

“Kitap gibi gözüküyor, ama sana böyle kitapları niye göndersinler? Sen istemedin ki… Yoksa istedin mi?

“Yok, hayır istemedim.”

“Öyle ise niye göndersinler, anne?”

“Ne bileyim göndermişler, işte.”

Bahriye Üçok paketi açmaya çalıştı, ama açamadı… Paket, koli kâğıdı ile sıkıca sarılmış ve bantlanmıştı. Yetmiyormuş gibi bir de sağlam bir sicimle sıkı sıkıya bağlanmıştı. Ne kadar uğraştı ise sicimi çözemedi.

“Açılmıyor, kızım” dedi, “Şuradan kesecek bir şey ver, bana.”

Kumru Üçok, aceleyle bulduğu ilk kesiciyi getirdi; makas.

Bahriye Üçok, paketi açmakta zorlanınca kuşkulandı.

“Dediğin doğru herhalde… Oldukça sert bir paket… Dur, aşağıya inip açayım, sen yakında olma” diyerek, aşağı kata indi.

Kapıyı açıp, dışarı çıktı… Kapının önünde makasla sicimi kesti… Bantları açıp, koli kâğıdını açtı… Kitabın kapağını kaldırdı.
***

Doç. Dr. Bahriye Üçok, Mehmet ve Nadire Bektaşoğlu’nun kızı olarak 1919’da Trabzon’da doğdu.

İlk ve Ortaokulu Ordu'da okuyan Üçok, İstanbul Kandilli Kız Lisesi'ni bitirdi. Yüksek öğrenimini Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Ortaçağ Türk-İslâm Tarihi Bölümü'nden alırken, aynı zamanda Devlet Konservatuarı Opera Bölümü'ne de devam etti ve bu bölümü de bitirdi.

Samsun ve Ankara'da on bir yıl süren lise öğretmenliğinden sonra, 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde -ilk kadın- öğretim üyesi oldu… Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Coşkun Üçok ile evlenmiş ve Kumru isminde bir kızı olmuştur.

1957 yılında doktor, 1964 yılında "İslâm Devletlerinde Kadın Hükümdarlar" adlı çalışmasıyla da doçent olmuştur. Farsça ve Arapçayı iyi derecede bilen Üçok, Kur'ân-ı Kerim'e bağlı kalarak İslâm dinini çağdaş, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoşgörüyle yorumladı. Bu nedenle 1960'lı yıllardan itibaren tehditler almaya başladı ve kendini güvende hissetmediği için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.

1971 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü seçildi ve böylelikle aktif siyasî yaşama atılarak beş yıl boyunca Cumhuriyet Senatosu divan üyeliği yapmıştır. Siyasî tercihini CHP'den yana kullanan Üçok, 1977'de CHP'ye katıldı. 12 Eylül'den sonra açılan Halkçı Parti'nin 1983'de kurucu üyesi oldu. Daha sonra 1983 seçimlerinde de bu partiden Ordu Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. 1986'dan itibaren SHP üyesi oldu ve 1990 Eylül'ünde bu partinin parti meclisi üyesi seçildi.

Kasım 1988'da televizyonda yapılan bir açık oturumda, "İslâm'da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığını" açıklamasından sonra, "İslamî Hareket" adlı örgütün yoğun tehditlerini almaya başladı.

SHP Parti Meclisi üyesi olan Doç. Dr. Bahriye Üçok, SHP için bir laiklik raporu hazırlamış ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’ye sunmuştu. Üçok, katıldığı toplantılarda sık sık laiklik, kadın hakları ve irtica tehlikesi üzerinde durmuş ve "laikliğin savunucusu ilahiyatçı" olarak tanınmıştır.

Fransızca, Arapça ve Farsça bilen Üçok, "İslâm'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler",
"İslâm Devletinde Kadın Hükümdarlar", "İslâm Tarihi", "Emeviler - Abbasiler ve Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu" adlı eserleri yayınlamış, Ali Mazahéri'nin "Ortaçağda Müslümanların Günlük Yaşayışları" adlı kitabını Türkçeye tercüme etmiştir.
***

Bahriye Üçok kitabın kapağını açınca, sayfalar oyularak kitabın içine yerleştirilmiş olan basit fakat etkili patlayıcı mekanizması, devre tamamlandığı için harekete geçti… Pilden gelen cereyan fünyeyi… Fünye, 100 gram civarındaki RDX (Cyclotrime THYlene-trinitramine) patlayıcıyı infilak ettirdi… Çok şiddetli bir patlama oldu!

Doç. Dr. Bahriye Üçok daha ne olduğunu anlamadan, patlamanın şiddetiyle kanlar içinde yere düştü… İki kolu kopmuş… Sol bacağı ile sol gözü parçalanmıştı… Bahçede bulunan koruma görevlisi bekçi silâhını çekerek, Bahriye Üçok’un yanına koştu… Evden âdeta fırlayan Kumru Üçok, “Anne! Anne!” diye feryat figan annesinin üzerine kapaklandı… Bahriye Üçok Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı, ama bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Gece saat 21. 30’da Cumhuriyet Gazetesi’ni arayan bir erkek sesi, “İslâmî Hareket adına arıyorum” dedi ve ekledi, “Bahriye Üçok’u biz öldürdük.” Gazete görevlisi daha bir şey söyleyemeden devam etti. “Size bir de ipucu vereyim. Bahriye Üçok’a gönderilen paket Çarşamba günü Sirkeci’deki Ekspres Kargo’dan gönderildi.”

Üstlenme biçimi Muammer Aksoy suikastındakine çok benziyordu. Yine böyle 21.30’da telefon edilmişti: “Muammer Aksoy, tesettür konusunda İslâm’a karşı takındığı tavır nedeniyle Müslümanlar tarafından cezalandırıldı.” Aynı saatler, aynı gerekçeler… Bir başka benzerlik daha vardı… “Size bir ipucu vereyim” sözü Muammer Aksoy suikastının üstlenilmesinde de geçmişti: “Olayda 7.65 çapında Baretta marka bir silâh kullandık…”

Öylesine rahat bir yerden telefon ediyor olmalıydı ki “Herhangi bir sorunuz var mı” diye sordu.

“Çetin Emeç’i siz mi öldürdünüz?”

“Hayır!”

“Muammer Aksoy’u?”

“Evet, biz öldürdük. Onu da üstlenmiştik, zaten.”

“Turan Dursun’u?”

“Jeton bitiyor. Kapatmak zorundayım. İyi akşamlar…”

Telefon kapandı. Konuşmasında herhangi bir yörenin şivesiyle ilgili ipucu yoktu. ‘Vaaz vurgulaması’ izlenimi de vermiyordu. Mekanik ve heyecansız bir sesti; bir makineden çıkıyor gibi.

Gazete’yi daha sonra Emniyet Müdürlüğü’nden üst düzey bir görevli aradı. “İslâmî Hareket” adına telefon eden kişiyle görüşmenin içeriğini öğrenmek istedi… Not aldı, bir sözü bile kaçırmak istemedi. Çünkü önceki suikastlarda olduğu gibi bunda da ipucu yoktu. Hatta verilen bilgileri dinledikçe “Vay anam vay, bunlar tam şeriat” diye tepki göstermekten kendini alamadı.

Sonra sesli düşünmeye başladı: “Verdiği ‘ipucu’ doğru çıktı. Üstlenenler gerçekten bu işi yapanlar. SHP’yi karşılarına almak istememeleri de Ortadoğu politikalarıyla ilgili olsa gerek. Bir kişiyi öldürmekten çok, yaratacağı tepkiye yönelik bir cinayet. Bahriye Hanım, kısa bir süre önce Almanya’da panellere katıldı. Orada yakın takibe almışlar herhalde. Kendisi koruma istememişti, ama biz vermiştik, bir kişi. Zaten oturduğu sokakta elçilikler bulunduğu için gezici koruma da vardı. Bir başkası getirse paketi, belki kontrol edilebilirdi. Kargo getirdiği için bu da gerçekleşmedi.”

Emniyet yetkilisinin sesli düşünme perspektifi giderek genişledi: “SHP gibi kitle partisini olaylara çekmek amaç. Şimdi en tehlikelisi yapılacak, bir kontur eylem. Bu eylemi yapanlar, şimdi dinci kesimden sivri bir isme suikast yaparak, o kesimi de ayaklandırmayı amaçlayabilir. Onun için, iki taraftaki sivri isimleri de çok yakın korumaya almak gerekiyor. Artık solculuk sağcılık çatışmaları bitti. Şimdi yeni bir ayrım buldular: İnananlar ve inanmayanlar… Amaç, topluma kin tohumları saçmak... Olayın üzerine dikkatli gitmek gerek. Dinci kesimdeki aşırı uçları kitlelerden tecrit ederek nokta hedefler halinde sorun çözülmeli. Yoksa ters bir suikastla bu kesimi ayaklandırmayı başarırlarsa, bir Cuma Namazı çıkışında olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum.”

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

04 Nis 2020

Aşağıdaki yazı ilk defa 17 Kasım 1950 tarihinde Orkun Mecmuası’nda merhum Alparslan Türkeş tarafından “Kazganoğlu” müstear ismiyle yayınlanmıştır. Yazıyı arşivinden bularak bize gönderen değerli araştırmacı yazar Metin Turhan beye teşekkür ederiz.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 61,25 M - Bugün : 35733