« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Abraham Lincoln (12.02.1809-14.04.1865)

, 15 Nis 2019

SONRAKİ HABER

İSLÂM DİNİ, tarihin en büyük saldırılarından biri ile karşı karşıyadır

Beyan Araştırma, 13 Mar 2007

13 Mar

2007

ABD Irak’ı İşgal Etti, Irak Özgürleşti

Mehmed DURMUŞ 01 Ocak 1970

Bağdat’tan, çoğunluğun unutmaya yüz tuttuğu fotoğraf kareleri vardı: Amerikan askerleri bir eve varıyorlar, ellerindeki son model otomatik silahlarını evin kapısına doğrultmuşlar, çıkan kişi en küçük hareketinde anında delik deşik olabilir. Derken içeriden sakallı, entarili bir erkek çıkıyor. Elleri yukarıya kalkmış durumda. El işaretiyle, "içerdekiler de geliyor, bir terslik yapmayın" diyor. Sanki yemek yiyorlar der gibi. Derken içeriden ikinci olarak hanımı çıkıyor. Evin hanımı müslümanca bir tesettür içinde görünüyor. Ellerini kaldıracak mı, yoksa kafir bir parmağın çekeceği tetikten çıkacak kurşunlara hedef olmayı göze mi alacak, tedirgin. Derken üçüncü olarak, büyük oğulları çıkageliyor. Kadıncağızın hemen ardında, 12 yaşlarında görünen kızları. Ağlıyor, o da ellerini kaldırmış. Amerikan askerlerine teslim olmuş. Ardından, yaş farkları en fazla birbuçuk gösteren, 9-10 yaşlarında iki erkek çocuk. Erkek çocuklar ağlamıyor, onlar ablalarına nazaran biraz daha metanetli görünüyorlar.

Biraz sonra USA paralı kameraları bu aileyi diz çökmüş vaziyette gösteriyor. Elleri hala yukarıda, fakat evin müslüman hanımı, elleriyle yüzünü kapatıyor, belli ki yüzünü o haliyle katillerin, haydutların belgelemesini istemiyor.

Bir başka fotoğraf: Bu fotoğrafı 8 mart günü hemen hemen bütün gazeteler ilk sayfada, kimisi sürmanşetten, kimisi de manşetten verdiler. (8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü galiba... Ne kadar da güzel bir tesadüf... Birilerine sevdanın yolları, birilerine kurşunlar...) Genç bir anne iki çocuğunu kollarıyla kelimenin tam anlamıyla kanatları altına almış, sımsıkı sarılmış onlara. Çocuklardan sağdakinin sırtında kan lekeleri var. Fakat kan çocuktan mı, anneden mi bulaşmış, anlaşılamıyor.

Üçüncü olarak ise, İngiliz ve Amerikan askerlerinin Basra’da evlere İsrail usulü girmesini, ‘terörist’ Iraklıların başlarına torbalar geçirerek öfkeyle tutup çekiştirmesini, hızlıca itip kakmasını hatırlayabiliriz. Ya da, silahla teslim aldığı erkekleri yere yatırıp, en aşağılayıcı biçimde yerlerde süründürmelerini... Hatırlanacak o kadar kare var ki...

***

Saddam Hüseyin yapacağını yaptı ve Irak’ı, sanki kendi öz malını bağışlıyormuş gibi ABD emperyalizmine bağışladı, kendisi de sırra kadem bastı(!). Hiç gözünü kırpmadı Saddam, ülkesini satarken; yıllardır kan kusturduğu halkını, nöbeti devralması için ABD emperyalizmine teslim ederken... Ve olan oldu: ABD Irak’ı işgal etti, Irak’ı yuttu. Şimdi, bu yağlı avını sindirmekle meşgul. Ağzından kırmızı ve siyah sıvılar akıyor. Kan ve petrol... Gözleri çılgınca bir iştahla parlıyor. Olağanüstü derecede memnun halinden. İyi de bir avdı doğrusu Irak. Hiç zorluk çıkartmadı...

Artık Dicle ve Fırat ABD için (daha doğrusu İsrail için) akıyor. Yer altı petrol ummanı ABD için dalgalanıyor.

Amerika Irak’ı işgal etti. Amerika Irak’a demokrasi, insan hakları ve özgürlük getirdi. Hem de B-52’ler dolusu, tankların sayısınca. Makinalı tüfekler kadar şirin, akıllı bombalar kadar becerikli... George Bush kadar sevimli, sempatik ve sevecen... Rumsfeld kadar ‘kararlı’ ve C. Powell kadar esmer bir özgürlük... Evet, Irak halkı, Amerika’nın ihsan ve lütfettiği özgürlük, insan hakları ve demokrasi faziletleri ile ihrah-ı mülci ile gerdeğe girdi, şimdi ise balayını yaşıyor. Siz istediğiniz kadar ayı ile yatağa girilmez deyin, ABD buna benzer pek çok olmazı olur kılmakta rüşdünü ispatlamış birisi. Neden olmasın, ABD’nin bunca ‘müslüman’ dostu olduktan sonra...

Amerika doğrusu Irak’ta iyi iş başardı. Başarısının en iyi bölümü, işgalden sonraki kısımdı. Saddam’ın iki boru üzerine tekaüd eden heykellerini yere indirdikten sonra, Irak’ta özgürlük dönemi başlamış oluyordu. Ne diyordu D. Rumsfeld: Ancak özgür insanlar yağma yapabilirler. Bırakınız yağmalasınlar! Bu sözler bana bir an, "sokaklar yürümekle aşınmaz" diyen, kırk yıllık saltanatın sahibi, şu ünlü Türk büyüğünü hatırlattı. "Sokaklar yürümekle aşınmaz" Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar. Aynen onun dediği gibi diyordu, komşumuz Rumsfeld: "Bırakınız yağmalasınlar!" Rumsfeld, Nisan ayının son günlerinde Irak’a ayak basan Amerikalı ilk en üst düzey yetkili sıfatıyla geldiği Irak şehirlerinde de yine iş bu ‘özgürlük’ vurgusunu unutmadı. Evet, Irak işgali tamamlandıktan ve boru üzerine geçmiş Saddam heykelleri zîr ü zeber edildikten sonra, sıra gelmişti çapul işine... Bütün dünyanın gözü önünde cereyan etti ve herkes şahittir ki, ABD ordusu, teslim edilen Irak’ta, bir petrol kuyularını, bir de Kuzey Irak’ta bazı bankaları çok sıkı korudular. Oralara hiçbir ‘çapulcu’yu yaklaştırmadılar. Bu iki yerin dışında, Bağdat korkunç şekilde baştan aşağı yağmalandı. Bu iki mekanın yağması, Irak halkına bırakılmayacak kadar önemli idi. Oraların yağması, bu iş şanına yaraşır bir yağmacı tarafından yapılmalıydı.

Rumsfeld’in sözleri önemliydi. Çünkü ‘özgürlük’le çapulculuk arasında bir illiyet bağı oluşturuyordu. Sanırım bu bağı bugüne kadar ondan başka deşifre eden de olmadı. E ne de olsa Rumsfeld bu işin hem teorisini hem de pratiğini iyi bilir. Ziya Paşa Rumsfeld’in bu durumu gibi durumlar için "Merd-i kıptî şecaat arzedeyim derken sirkatin söyler" demişti hani. Çünkü en özgür Amerika, en yağmacı devlet demektir aynı zamanda.

Amerika, Irak’ı asıl, bu yağma görüntüleri ile işgal etti. Yağma görüntüleriyle bütün dünyaya şu mesaj verildi: Bakın işte, Irak halkı dediğiniz insanlar, şu birkaç baldırı çıplak, aç gözlü, yağmacı, mal düşkünü barbardan ibarettir! Sizler bu insanları mı savunuyorsunuz? İşte buyurun bakın, bunlar böyle barbar, geri kalmış, çağdışı yaratıklardır! Biz boşuna bunlara özgürlük, demokrasi ve insan hakları götüreceğiz dememiştik! Biz demişsek vardır bir hikmeti. Bunlara çalıp çırpmamayı, yağma yapmamayı biz öğretebiliriz. Onları biz adam ederiz ancak. Amerika bu mesajı bütün dünyaya verdi.

Halbuki, yağma olayları karşısında hüngür hüngür ağlayan insanlar da vardı Irak’ta. Yağmacıları yakalayıp, ellerindeki eşyayı geri alan kimseler de vardı. "Ne yaptılar bu ülkeye?" diye ağlayan müze görevlileri de vardı. Ama o görüntüler hiçbir zaman ‘Irak’ deyince hatırlanmayacak artık. Irak ve Iraklı deyince, gözü dönmüş çapulcular hatırlanacak, ABD medyasının sayesinde. ABD gücüne tapan medya araçlarının bütün dünyaya dağıttığı görüntülere bakıp ta bütün Irak halkının çapulcu olduğunu düşünmek, o halka bir iftira olur. O görüntüler Irak halkının tamamını temsil etmemektedir. Her ülkede bu kadar çapulcu bulmak kesinlikle mümkündür. Baksanıza, Kur’an’da, müslüman bir toplum içinde bile hırsızların olabileceğini kabul eden İlahi İrade, hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir.

İşin gerçeği şudur ki, Irak’ta, yağma esnasında ortada bir hükümet yoktu. Otorite Amerika’nın eline geçmişti ve Amerika, bilinçli olarak, kasıtlı bir şekilde bu yağmaya izin verdi, ses çıkartmadı, hatta teşvik etti. Çünkü böylece, Irak halkının alnına, kıyamete kadar çıkmayacak bir leke sürmek istiyordu. İngiliz gazeteci Robert Fisk, orada yaşananları çok iyi özetlemiş. Fisk, 158 hükümet binasından sadece ikisinin, Petrol Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı binasının ABD tarafından korunduğunu, diğer binalar yakılırken Amerikan askerlerinin bina önünde keyif çattığını yazmaktadır. Robert Fisk aynen şöyle diyor: "Ben Ulusal Müze’ye, Osmanlı ve devlet arşivlerinin bulunduğu Ulusal arşivlere ve Kur’an-ı Kerim’lerin bulunduğu Diyanet İşleri binalarına ilk giren gazetecilerdenim; dökümanlar üzerine benzin dökülerek yakıldılar. Gözlerimle gördüm."1

Bu durumu, Milliyet’in bir kadın yazarı güzel özetliyordu: "Bir halk, alçakça bir istilanın haklı çıkarılması için televizyonlarda kurulan yalan cümlelere figüranlık ediyordu"2 "Neden her şey bu kadar iğrençti? Bağdat küstah istilacılarını nasıl sevebildi" diye soran E. Temelkuran, sorusunu kendisi cevaplıyor: "Böyle yapılıyor bu iş. Önce insanlıktan, halk olmaktan, kardeş olmaktan çıkarıyorlar kitleleri. Tıpkı Afganistan’a, sonra da Irak’a yaptıkları gibi. Afganistan’ın başına Taliban’ı, Irak’ın başına Saddam’ı dolayan "imparator" değil miydi? Önce kendi ülkelerinden nefret ettiriyorlar çocukları, adamları, kadınları. Öyle bir hale getiriyorlar ki ülkeleri, insanlar havari diye kucaklıyor istilacı cellatları." "Onlar, bir halkın önce içini, gönlünü, kalbini, aklını oyup sonra kolayca yerler..."3 Gerçekten, Irak’ta olanlar aynen bu idi işte. Dev imparator Irak’ı yiyor, çatır-çutur.

Bir kez daha hatırlatmak gerekiyor belki: Amerika Irak’a, başta kendi çıkarları (en başta da petrol), sonra İsrail’in güvenliği için geldi. Üçüncü ve en önemli olarak da, Amerika, halkı müslüman ülkelere topyekün bir kuşatma harekatı başlatmış durumda. 11 Eylül süreci bütün hızıyla işlemektedir. Amerika, İslam’ı en ciddi düşman olarak görmektedir. Irak’taki bazı dini örgütleri ‘yasadışı’ ilan etti bile. Böyle bir düşmanlıkla Irak’ı işgal eden Amerika, insanları katlettiği yetmiyormuş gibi, tam bir kültür katliamı da yaptı.

Amerika, işgal sonrasında Irak’ın stabilizasyonu için kolları sıvadı. En az otuz yıl kalacağını söylediği Irak’ta petrol için gerekenler acilen yapılacak. Yahudi asıllı (Amerikan Yahudi örgütünün lideri) olduğu söylenen4 Jay Garner, sömürge velisi olarak Irak’a ısınmaya çalışıyor. Garner, Yahudi asıllı olduğu ileri sürülen Barzani’nin ve Talabani’nin yanında Kuzey Irak’ta kendisini evindeymiş gibi hissettiğini söyledi. Onlar da, "elbette şef, kendi evindesin" demeye getirdiler. Irak’ın işgali şüphesiz en çok İsrail’in işine yaradı. İsrail, 1955’te kapatılmış olan Hayfa boru hattını5 yeniden açmak için çok aceleci görünüyor. Böylece petrolde büyük oranda Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulacak, Irak’ın çok kolay elde edilen petrolü artık İsrail için akacak.

***

Bundan sonra ne olacak? Şüphesiz bu soruya cevap vermek, TV stüdyolarının gediklisi büyük gazetecilerin, stratejist ve akıl hocalarının işidir, bizim haddimize düşmemekle beraber, birkaç kelam etmekte herhalde sakınca yoktur. Bundan sonra Irak’ın iyi günler yaşamayacağını hemen herkes bilmektedir. Amerika’nın Irak’ta girişeceği şey öncelikle, tıpkı Afganistan’da olduğu gibi, Coca-Cola tüketimini hızlandırmak, her köşe başına bir Mc Donald büfesi açmak olacaktır. Arkasından, Irak’lı müslüman kadınların çarşafına dişini takacak ve çekiştirmeye başlayacaktır. Önereceği şey ise, "Ey Iraklı kadın! Çarşafı çıkart, blue-jean giy, özgürleş!" olacaktır. Artık Bağdat halkı, camisinden kahvehanesine kadar, şu İslam yobazlığının (entegrizm, radikalizm, dini fundamentalizm vb.. isimlerle) Irak halkını ne kadar da geri bıraktığı yolunda psikolojik harp söylemlerine muhatap olacaktır.

Irak petrollerinin tamamen ABD’nin olacağında ise kuşku yoktur.

Bu arada, ülkede görülen ve her gün biraz daha arttığı intibaını veren Şii muhalefet, dikkat çekici olmakla birlikte, ne yazık ki çok fazla ümit vaadetmemektedir. Kerbela’da toplanan beş milyondan fazla Şii’nin, hem Saddam hem de ABD aleyhtarı sloganlar atmaları, "Ne şii ne sünni, İslami İslami" gibi sesler yükseltmeleri kısmen de olsa ümit vermektedir. Fakat, gerçek bir İslami bilinçten yoksun görünen bu kalabalıkların ne oranda İslami bir muhalefet geliştirebilecekleri kuşkuludur. Hadi diyelim ki, belirli günler ve belirli mekanlar, müslümanların istifade edeceği araçlar olsun; fakat Hz. Ali’yi, Hz. Hüseyin’i, hem de resimlerini yapacak kadar kutsallaştırmanın, onlar adına bazı Afrikalı kabilelerin dansı gibi gösteriler yapmanın İslami tarafını bilmiyorum. Hele de, güya Hz. Hüseyin’in şehadetinden kendilerini suçlu bularak, günah çıkartır gibi, kendilerini zincirlerle dövmeleri ve üst başlarını kanlara boyamaları, kabul edilebilir bir davranış değildir. Birçok İslam dışı unsurdan kendini arındıramamış bu kitleler, Amerika gibi, işini ciddi tutup şansa bırakmayan dünyanın tek süper gücü karşısında nasıl bir İslami muhalefet oluşturabilir, tereddüt etmemek elde değildir. Burada yine bir kez daha tekrar etmek gereği duyuyorum ki, Amerika kesinlikle ‘büyük’ değildir. ‘Büyük’ sıfatı onun için olsa olsa, İmam Humeyni’nin kullandığı şekliyle, ‘Şeytan’ adıyla birlikte kullanılabilir. Fakat Amerika, büyüklüğünü, şu an yeryüzünde idame-i hayat ettiren ‘müslüman’ kitlelerin küçüklüğünden almaktadır. Amerika’yı büyük yapan, sayıca çok olan müslüman halkların, nitelikçe sıfır olmalarıdır. Allah ise, bu sıfır durumundaki ‘müslüman’ halklardan yeşerip çıkacak, büyüyüp gelişecek yeni bir müslüman nesli yeryüzünün varisleri kılmak istediğini çok önceleri duyurmuştu, Allah’ın bu vaadi hala geçerliliğini korumaktadır; çünkü Allah vaadinden dönmez...

Dipnotlar
1- Robert Fisk, Yakında Irak’ta Özgürlük Savaşı Çıkacak, Yeni Şafak, 30.04.2003
2- Ece Temelkuran, Baah-daat, Milliyet, 11.04.2003
3- Ece Temelkuran, Aynı yer.
4- Hasan Hanefi, Arap Vatanı Yeni Bir Devrim Arzuluyor, Zaman, 22.04.2003
5- Fikret Ertan, Musul-Hayfa Hattı, Zaman, 15.04.2003

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

08 Nis 2019

1968 yılının muhtemelen Nisan ayıydı. Kahramanmaraş Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Parasız yatılı okuyordum. Cuma günü birkaç arkadaşlarımızla bazı ihtiyaçlarımızı almak için çarşıya çıkmıştık.

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 48,58 M - Bugün : 28280