« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Abraham Lincoln (12.02.1809-14.04.1865)

, 15 Nis 2019

SONRAKİ HABER

'Deniz Gezmiş'lerin idamında CHP'lilerin de payı var

Abdullah MURADOĞLU, 06 Mar 2007

06 Mar

2007

12 Mart yansımasında Türkiye

Naci OĞUZ 01 Ocak 1970

Türkiye’nin yakın siyasal tarihi, askeri mekanizmanın sık sık harekete geçtiği ve bu doğrultuda toplumsal yaşamın derinliklerinde büyük yaraların açıldığı ‘kaza’larla doludur. 70 yıllık ‘genç cumhuriyetin’ safını kapitalizmden yana belirlemesi, bulunduğu coğrafyanın ‘gıpta edilecek’ bir bölgede olmasıyla da birleşince, ülkede ulusal kurtuluş savaşından sonraki tüm süreç -toplumsal iç dinamiklerin belirli dönemlerde yaşadığı çıkışları saymazsak- on yıl arayla hafızaları silen operasyonlarla sonuçlandı. Kuşkusuz bu operasyonların sonuçları toplumsal yaşamı bunaltan ve sınıf çelişkisini askeri zorla gizlemeye çalışan bir nitelik taşırken, insan hümanizması açısından da eşine az rastlanır ‘sertlikleri’ içerdi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin nedenleri bir kenara, sonuçlarının bireylere ve toplumsal yaşama ‘gösterdiği ilgi’, ‘paşasının’ radyo konuşmasında ağzından çıkan ‘vatanseverliğin’ de ne anlama geldiğini gösterir nitelikteydi. Bu operasyonların yarattığı etki, kuşkusuz sadece insan hakları boyutuyla da kalmadı, düzenlediği yeni ekonomik ve kültürel ‘ayarlamalarıyla’ kurumsallaşmış bir yapı bıraktı gerilerde.

Sonuçları açısından müdahalelerin içeriği aslında nedenlerini de ele verir nitelikteydi. Müdahalelerin sonuçları ülke içinde yeni ‘düzenlemelerin’ yaşanmasıyla kurumsallaşırken, nedenlerinin ülke içinde yapılan planlara pek de benzemediği, olayların sonuçlarını bütünlüklü bir bakışla inceleyen herkes için malum olsa gerek. 12 Eylül askeri darbesi bunun en somut örneğini oluştururken, 12 Mart 1971 darbesinin arkasında bıraktığı da bir sır perdesi değil aslında.

Cumhuriyetle başlayan süreç

Türkiye, cumhuriyetin kuruluşunun ardından sınır komşusunun tezatı bir bloğa sığınmasıyla başlayan süreç, kuşkusuz ulusal kurtuluş savaşı önderinin aklının takılı kaldığı “muasır medeniyetler” özdeyişiyle kendini özetledi. Batı medeniyetlerini yakalama iddiası, cumhuriyetin ilk on yıllık politikalarına damgasını vurdu. Yerle bir olmuş Anadolu’nun yeniden inşaası, bu doğrultuda üstyapının yeniden yapılandırılması, ülkenin dünya ekonomisine kendini eklemleme çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Emperyalizmin birinci savaşın ardından yarım kalmış kapışması, tamamlanmak üzere yeni ekonomik, siyasi uygulamaları zorunlu kılarken, Türkiye de bu politikalardan kendi üzerine düşeni aldı. Ulus devlet olma yolunda kalkınma modeli, emperyalizmin ikinci kapışmasına çanak tutan 1929 ekonomik bunalımıyla birlikte yeni bir sürece girdi. Dünya konjonktüründe yaşanan dalgalanmalar, teknolojinin gelişmesi ve her şeyden önemlisi petrol ve enerji konusunda yaşanan hızlı gelişmeler ve tekelleşme, geri kalmış ülkelere yönelik yeni politikaların devreye girmesini sağladı. Türkiye, coğrafi konumu gereği bu politikalardan fazlasıyla nasibini aldı. İkinci savaş ve hemen ardından yaşanan gelişmeler ise, artık 1923’le başlayan bağımsızlığın sadece ‘büyükelçilikler’ düzeyinde kalacağının işaretini veriyordu.

‘Bağımsızlık’ ve...

İkinci Savaş’ın ardından yeryüzünde boşalan sömürge toprakların yeniden paylaşımı konusunda Amerika’nın cüretli çıkması, Türkiye açısından da bir dönüm noktası oldu. Amerika dünya jandarmalığını üstlenmek ve savaştan muzaffer olarak çıkan Sovyet sosyalizminin yarattığı prestije karşı üstünlüğü ele geçirmek konusunda kuşkusuz şanslı konumdaydı. Coğrafyası ile yeryüzünün ateşten kavrulduğu coğrafya arasında koca bir okyanusun bulunması ve o zamana kadar kendisinden güçlü emperyalistlerin aralarında kapışması, sinsice planların da habercisiydi.

Savaşın hemen ardından Avrupa’ya ve neredeyse onlarla eş düzeyde Türkiye’ye yapılan ‘yardımlar’, ülkenin bağımsızlığına vurulan zincirin ilk halkalarıydı. Emperyalizmin, duvarlarını aşma isteği ve önündeki engelleri kaldırma arzusu yeni kurumsallaşmış yapıları da beraberinde getirdi. Dünyanın ekonomik anlamda girdiği yeni süreç, tüm hışmıyla Türkiye’nin üzerine çöktü. Alınan yardımlar yerli hükümetler tarafından Amerika’nın bir lütfuymuş gibi gösterildi, bağımsızlığın dikişleri yavaş yavaş söküldü. 1950’lerle birlikte Türkiye yeni sürece iyice adapte olmuş, “dünya ticaretinden kendisini muaf tutmamıştı”. Ama bunun bedelleri sonraki onyıllarca ülke insanının omuzundan hiç eksik olmadı.

1960’larla birlikte dünya konjonktüründe ve ekonomisinde yaşanan gelişmeler emperyalizmin planlarında da yeni değişikliklerin yaşanmasını elzem kıldı. Kâr güdüsü tatmin olmamış bir emperyalizm, bir yandan yayılmacılığını sürdürüken, diğer yandan da tekelleşmeyi hızlandırdı. Bu noktada geri kalmış ülkelere ve özellikle de Türkiye’ye yeni misyonlar biçildi. Soğuk savaşın vazgeçilemez konumunda bulunan Türkiye, 60’larla birlikte icazetli bir şekilde yeni ekonomik programlar uygulamaya koyuyordu. Yeni ekonomik stratejiler ulusalcı bir karakterde görünse de, emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda belirlendi, ülke içinde de bu doğrultuda siyasal ‘balans’ ayarları yapıldı.

Altın dönem 1970’lerde çıkan büyük krizle son bulmuştu. Emperyalizmin lordları, bütün planları gözden geçirmek, yeni projeler geliştirmek ve bunları bir an evvel uygulamaya sokmak için kolları sıvamışlardı çoktan. Bu noktada Türkiye gibi ‘değerli’ ülkelere de bazı politikalar uygulamak düşüyordu. 1970’te dünya genelindeki yaşanan ekonomik bunalım, Türkiye ekonomisinin yapısal tıkanıklığıyla birleşince, bazı operasyonlara gitmenin zemini yaratılma girişimleri hızlandı.

12 Mart’a giden yol

Kuşkusuz 12 Mart askeri müdahalesinin nedenlerini irdelerken, bunun sadece uluslararası sermayenin dünya genelinde yaşadığı bunalımın Türkiye’ye bir tezahürü olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. 12 Mart askeri müdahalesinin ardından kurulan teknokratlar hükümetinin aldığı ilk kararlar, uluslararası sermayenin yapısal krizine Türkiye cephesinden merhem olacak ve Türkiye’yi uluslararası ticarete tek taraflı olarak bağımlı hale getirecek ekonomik düzenlemeleri içerse de, alınan siyasal kararlar ve dizginlerinden boşanan faşizm içeride de toplumsal muhalefetin yok edilmek istendiğini gösterir nitelikte. Yeryüzündeki her savaşın, müdahelenin, katliamın, cinayetin, komplonun arkasında tekellerin daha fazla kâr isteği ve ABD’nin emperyalist emellerini gören onlarca ülkede emekçi halkın artan tepkisi ve bunun Türkiye’de de başta antiemperyalist gençlik hareketi olmak üzere ivme kazanması, kuşkusuz Türkiye’de böyle bir “zor” aygıtını harekete geçiriyordu. Bütün dünyada ABD’nin Vietnam’a haince saldırısı, Kamboçya’da yürüttüğü katliamlar, Afrika’daki açlık ve yoksulluk, artan işsizlik, hak gaspları Türkiye’de de lanetleniyor; bunalımdan bir an önce çıkmayı isteyen uluslararası sermayenin bazı kurumlar aracılığıyla üçüncü dünya ülkelerine yönelik uyguladığı para politikaları tepkiyle karşılanıyordu. Özellikle Türkiye’de bir 12 Mart generalinin dediği gibi, “Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçmişti”.

Sürek avı

12 Mart darbesi, aldığı yapısal ekonomik kararlar ve uyguladığı siyasal baskı ile bütün ülke sathında kendini fazlasıyla hissettirirken, uluslararası sermayenin Türkiye’ye girişine ve talan edişine yönelik yapısal sorunlar da aşılmış oldu. Türkiye bir borç yumağının içine saplanacak kararlar altında kalırken, Ortadoğu ve Kafkasya’da Amerika’nın ileri karakolu olma ödevini fazlasıyla üstlendi.

İçeride muhalefet olanca şiddetiyle ezildi. Yüzlerce, binlerce genç, işçi, memur gözaltına alındı, grevler yasaklandı, demokratik kuruluşlara kilit vuruldu, sendikalar kapatıldı. Aydınlar, bilimadamları üniversite anfilerinden asker süngüsü eşliğinde gözaltına alındı, binlerce kişi işkencehanelerde can verdi. Bugünün popüler isimleri dahil yüzlerce insan hakkında soruşturmalar başlatıldı. Toplumsal muhalefet bütün her yönüyle budandı...

Akademilerde, üniversitelerde bilim ve özgürlük isteyen binlerce öğrenci, dönemin genel siyasal bilgi haznesi kıt liderlerince anarşist ilan edilerek sokak ortalarında vuruldu. Anarşizm ‘suçlamasıyla’ özellikle büyük şehirlerde bir sürek avı başlatıldı, provakasyonlar tertiplendi, katliam provaları gerçeğe dönüştürüldü. Toplumsal muhalefet belirli bir dönem pranga altına alındı.

Bugüne dair

Şimdi bugünden gerilere, Türkiye’nin yakın siyasal tarihine bakıldığında; yeniden yapılanışın yapıtaşlarının hep belirli icazetler doğrultusunda konulduğu, yapısal bütün düzenlemelerin, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere uluslararası sermayenin amaçları doğrultusunda konjonktürel değişimlerin yansıması olduğu görülüyor. 12 Mart’tan yaklaşık 10 yıl sonra gerçekleşen ve 24 Ocak 1980’de alınan ve sermayenin önünü tamamen açarak liberalizmin batağına Türkiye’yi saplayan 12 Eylül askeri faşizmi de bu yansımadır; 28 Şubat 1997’deki örtülü darbe de...

Yaşanan ekonomik kriz ve bunu fırsat bilen uluslararası sermayenin kristalize olmuş kurumları tarafından gönderilen zat-ı muhterem nezdinde ihanet cephesinin, bugün 11 Eylül’ün ardından Amerika’nın koltuğu altında esip gürlemeleri de bir yansımadır. Bütün geleceklerini ‘president Bush’ ve onun temsilcisi olduğu tekellere satan ve terörizm bahanesiyle yürütülen sürek avını “Amerika’dan daha Amerikancı” uygulayan sermayenin aklı evvel uşaklarının çok uluslu efendileri için yapmayacağı ‘uyum yasası’, çıkartmayacağı ‘Hitler yasası’, satmayacağı toplumsal varlık yoktur...

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

22 Nis 2019

1975 senesi başlarında mecliste temsil edilen sağ partiler ile Milliyetçi Cephe hükümeti kurulması gündeme gelmişti. Türkeş Bey bu konuyu önce partinin merkez yetkili organlarıyla, sonra il başkanlarıyla istişare etti.

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 48,65 M - Bugün : 2340