« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

EMİN PAŞA (1840-1892)

H. Ahmed Schmıede, 21 Eki 2018

SONRAKİ HABER

KABAKÇI İSYANI

, 24 May 2011

24 May

2011

İSMAİL SELEN SUİKASTI

M. Metin KAPLAN 01 Ocak 1970

23 Mayıs 1991, Ankara
İsmail Selen, Necip Torumtay’la ters düşerek 1988 yılında kendi isteği ile emekli olduktan sonra Ankara’ya yerleşmiş… Aydınlıkevler semtinde İrfan Baştuğ Caddesi 69/B de İsel Turizm ve Ticaret Limited Şirketi isimli bir şirket kurup, Renault Bayiliği alarak, otomobil satmaya başlamıştı… Bir ara siyasete de girmiş; 18. Dönem Kayseri Milletvekili Servet Hacıpaşaoğlu’nun ANAP’tan istifa ederek kurduğu Demokratik Mücadele Partisi (DEMP) isimli hülle partisinin kurucuları arasında yer almış ve fakat Parti kısa süre sonra kendini feshedip DYP’ye katılınca, Akın Gönen gibi kurucularla birlikte o da DYP’ye iltihak etmişti.

Ekonomik durumu çok iyiydi; bir taraftan emekli maaşı alıyor, diğer taraftan da otomobil ticaretinden bir hayli para kazanıyordu… İlhan Hanımla evliydi… Mutlu bir evliği ve bu evliliğin meyvesi olan Nilgün ve Tülay isimli iki kızı vardı.

İsmail Selen’in rahatı iyiydi, ama huzuru yoktu… Silâhlı saldırıya uğrama ihtimali huzurunu kaçırıyordu! Nitekim on gün önce yetkililere müracaat ederek; “Şüpheli şahıslar tarafından takip ediliyorum. Beni vuracaklar!” demiş… Bunun üzerine kendisine; mevcut asker bir yakın korumaya ilave olarak, bir de polis olan uzak koruma görevlisi tahsis edilmişti… Ancak bu koruma görevlisi, yalnızca ev koruması yapıyordu… İsmail Selen’in tabii ki bundan haberi yoktu!
***

İsmail Selen, 1931 yılında Bolu’da doğmuş... İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 1952 yılında Kara Harp Okuluna girmiş... 1954 yılında burayı bitirdikten sonra Teğmen rütbesi ile Jandarma Genel Komutanlığı saflarına katılmış; 1959 ila 1967 yılları arasında Şenyurt, Araklı, Karaman ve İstanbul’da çeşitli Jandarma birliklerinde görevler yapmış… Ve 1967 yılında Kara Harp Akademisine girmişti.

İsmail Selen, Akademiyi bitirdikten sonra 1970’de Gaziantep 23. Seyyar Jandarma Tugayı Harekât Eğitim Şube Müdürlüğü’ne atanmış, 1973 yılında ise Albaylığa terfi etmiş ve çeşitli yurtdışı görevlerinde bulunmuştu.

1980 yılında Tuğgeneralliğe terfi eden İsmail SELEN, Mardin 22. Seyyar Jandarma Komutanlığı’na, 1981’de de Van 21. Jandarma Sınır Tugay Komutanlığı’na tayin edilmiş, buralarda başarılı görevler yapmıştı.

1984’te Tümgeneralliğe terfi etmiş ve 1985’te Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanlığı’na getirilmişti… 1988 yılında Korgeneralliğe tefi eden İsmail SELEN, 30 Mart 1989’da Olağanüstü Hal Bölge Valiliği Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı’nı Korgeneral Hulusi Sayın’dan devralmıştı… Ancak bir teftiş sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay’la ters düştüğü için Jandarma Teftiş Kurulu Başkanlığı’na tayin edilince, 15 Temmuz 1989 tarihinde kendi isteği ile emekliliğe ayrılmıştı.

İsmail Selen, Güneydoğu’daki bölücü terör olaylarının, bölgeye iyi eğitilmiş, bölgenin şartlarını bilen ve bölgede yeterli süre görev yapabilecek insanlar gönderilmek suretiyle önlenebileceğine inanıyordu.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yıllarca görev yapmış olan İsmail Selen, Haftalık Nokta Dergisi’nde Ahmet Taner Kışlalı’nın suallerini cevaplandırırken şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Hataların başında hastalığı iyi teşhis edemememiz ve hastalığa uygun tedbir alamamamız geliyor. Eğer gerillaya karşı muntazam ordu ile başarılı olunsaydı, SSCB Afganistan’dan, ABD de Vietnam’dan başarısız olarak geri dönmezdi. Karşımızda söylendiği gibi ‘iki buçuk çapulcu’ yok. Bir gerilla faaliyeti var.”

İsmail Selen, teröre karşı uygulanacak mücadele yöntemiyle ilgili görüşlerini ise şöyle anlatmıştı:

“Teröriste aynı taktik, başka bir ifadeyle silâha aynı silâhla mukabele edilmesi lâzım. Yalnız Silahlı Kuvvetlerle, zabıta tedbirleriyle bu olayın önüne geçilemeyeceği açıktır. Üstelik alınacak tedbirlerde de geç kaldık gibi geliyor, bana. Cumhuriyetin ilânından bugüne kadar, bunlarda milliyetçilik fikrinin doğmasını kolaylaştıracak, hoş görecek bir davranış içine girdik.”

“ Milliyetçilik fikri bir kere doğduktan sonra, bunu söndürebilecek bir ülke var mıdır acaba? Cumhuriyetin ilânından bugüne kadar, o bölgedeki anneye Türkçe öğretmemişiz, 1950’li yıllarda bölgede Türkçe fazla konuşuluyordu, bugün hemen hemen konuşulamaz duruma geldi.”

İsmail Selen, bölgede devletin güçlü olmamasını da şu sebeplere bağlıyordu:

“Orada bizim devlet yönetimimizde devamlılık yok. Kaymakamını, savcısını, hâkimini, jandarma komutanını, emniyet amirini, diğer Silahlı Kuvvetler mensuplarını iki seneliğine gönderiyoruz. Zaten giderlerken de büyük çoğunluğu orayı sürgün yeri olarak kabul ediyor.
Giderken de bilgilendirilmiş olarak gitmediği için, örneğin her yeni gelen Silopi’yi yeniden keşfetmiş gibi oluyor. Kaymakamdan ilköğretim müdürüne kadar, müftüsüne kadar, oraya iyi eğitilmiş, bölgeyi ve koşullarını iyi bilen, aynı paralelde çalışıp, yeterli süre görevde kalacak insanlar yollarsak, olaylar kontrol altına alınabilir.”

Bölgede polis hizmetinin profesyonel elemanlarla verilmesi gerektiğini savunan İsmail Selen, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin “bir hata” olduğunu söylemiş, “Asayiş Komutanlığı’nın da hatalı bir teşkilâtı var. İl bazında, ilçeleri de güçlendirmek suretiyle mücadele normal düzen içinde yapılabilirdi” demişti.

Gazeteci Hulki Cevizoğlu ile yaptığı röportajda ise şunları söylüyordu: “Olay süratle mecrasında ilerliyor. PKK’nın istediği gibi. Filistin usulü savaşmanın ilk belirtisini Cizre’den verdiler. Bizimkilerin verdikleri beyanatlar bana göre hatalı. Adam diyor ki, Olağanüstü Hal Bölge Valisi, ‘Bunlar hep kırsal kesimden gelen insanların yaptığı işlerdir’ diyor. Öyle şey olmaz. Bataklık olmadan sivrisinek olur mu yani?”

(…) Biz bunu 1973 yılında yaşadık Cizre’de. Müstemleke askeri gibi dolaşıyorduk, orda. 1973-74’de de aynı hava vardı, orda. Şimdi, tabii daha ortaya çıkmış biçimde. Kadınlar çıktı, çocuklar çıktı, ortaya. 9 yaşındaki çocuğa ateş mi edeceksin?”

-Bölgede 9 yaşındaki çocuk “Abey burası Kürdistan’dır’ diyor. Bu kafa nasıl değiştirilecek? ‘Türkiya’dan mı geliyorsun’ diyor.

“Böyle gidiyor işte… Sadece dışarıdan gelenler değil olay yaratanlar. Çocuk bunu söylerse, ana ve baba niye söylemesin? Çocuk ana babasının fikrini aksettiriyor.”

-Bunlar gerilla savaşını aşama aşama götürüyorlar, herhalde. Halkı sokağa döktüler. Bundan sonra hangi aşama var? Bundan sonra dikkat edilmesi gereken nokta nedir?

“Bundan sonra dikkat edilmesi gereken nokta, bu yaygınlaşacak. Cizre, İdil, Nusaybin, Kızıltepe, Derik, Batman, Diyarbakır, yukarı çık ondan sonra Tunceli bölgesi, Bingöl bölgesi, atlaya atlaya bir bölgeyi kopartacak şekilde hareket edecekler.”

“Ne o, yetkililer, ‘kırsal kesimde eşkıya bir şey yapamayacağını anladı şehre indi’ açıklamaları yapılıyor. Lâf mı, öyle şey mi olur? Hangisini hallettin ki, onu halledeceksin? Sen Cudi Dağı’na çıkıp bir şey yapabiliyor musun? Cudi Dağı onların. Adamlar diyor ki, ‘işte bilmem kaçıncı kongreyi burada yapacağız’ Yaparlar da, hiç de mani olamayız, yani.”

-Teşhisleriniz doğru çıkıyor.

“Dışarıdan gelen kışkırtıcı diyorlar. Dışarıdan gelen hiç kışkırtıcı yok. Birikimin sonucu, bu.”

-Şu aşamadan sonra bunun önlemi nedir? Kangren nasıl yok edilir?

“Yöntemi çok zor, ama zor olmakla beraber bazı geciktirici tedbirler alınabilir.”

-Nedir efendim, onlar?

“Bir kere hükümetteki kavgayı bıraksınlar. Bu arada, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, ‘Ben seyirci istemiyorum’ diyor. Onun gibi. Herkes kendine düşen görevi yapsın, ama taa aşağıdaki kaymakamından tutacaksın, valisinden, İçişleri Bakanı’na kadar ve hükümete kadar herkes kendine düşen görevi yaparak gelmesi lâzım. Aşağıda da yapılmıyor, yukarda da yapılmıyor. Herkes seyirci, tribündeki seyirci gibi, maçı oynayan takımı alkışlıyorlar… Hep golü biz yiyoruz.”

“Hükümet kuvvetliyken de biz bir şey yapamadık. 1984’de de yapamadık, 1985’de de 1986’da da… Hükümet kuvvetliydi o zaman. O zaman da yapamadık. Ama şimdi daha da fazla zafiyet meydana getiriyor. Onun için hükümet güçlü olmakla beraber, oraya özel yöntemler götürmesi lâzım… Sıradan olmaz bu iş. Oraya, inanan insanların gitmesi lâzım. İnsan faktörüdür bu zaten. Bu faktör olmadığı sürece ne yaparsan yap istersen milyarlar akıt, bir şey yapamazsın. O silâhı kullanan adamın inançlı olması lâzım.”

-Özel yöntemden biri bu, diyorsunuz?

“Tabii, insan oraya angarya olarak gitmeyecek. Korkarak gitmeyecek. ‘Vay nasını’ deyip, gitmiş olmak için gitmeyecek. Bu, birinci faktör. Bunu halledersek, insanları da koordineli olarak o bölgede çalıştırabilirsek, bakın hükümette koordineli çalışma yok. Bakın hükümette 40 kafadan ses çıkıyor. 40 kafadan ses çıktığı vakit, aşağıda da 99 kafadan ses çıkar. Böylece kimin ne yaptığı belli olmaz. Bunlar zincirleme yani.”

-Dün Milliyet’teki açıklamanızı gördüm. “Batıdan gidenler, oradaki halktan tecrit oluyorlar” diyorsunuz. “Ben de yaşadım” diyorsunuz. Doğru. Oraya gidenler tecrit oluyor. Bunu önlemek için ne yapmak lâzım? Kaynaşmayı sağlamak için ne yapmak lâzım?

“Doğru. Zor değil, kolay. Bu işe inanan, benimseyen adam, bu işin önce halkla bütünleşerek olabileceğine inanmış olur. Bunu yapamadığı sürece tecrit kalır. Kışladan eve, daireden eve, evden daireye gider, çarşıda ne olduğunu bilmez.”

-İstihbarat faaliyetleri için de bu gerekiyor değil mi?

“Bölgeyi ve insanı bilmek lâzım. O zaman istihbarat da yaparsın. Zaten ne olacağını önceden kestirir ve halledersin.”

-Bizim istihbarat faaliyetleri nasıl orada efendim? Özlendiği biçimde mi?

“Hayır. Bir kere, yabancı adam orda istihbarat yapamaz ki. Yabancılaşmışız biz orda. Çevreyle toplumla yabancılaşmış durumdayız.”
***

Emekli Korgeneral İsmail Selen, saat 10 gibi işyerine gelmiş, sabah kahvesini içerken günlük gazetelere göz atmış ve şirket evraklarını incelemeye başlamıştı. Bir süredir bu işle meşguldü. Rakamlarla faturalardan anladığı kadarıyla, işler iyi gidiyordu. ‘İşler iyi gidiyor” dedi kendi kendine ‘Çok şükür! Bundan iyisi, can sağlığı!’

‘Bundan iyisi, Şam’da kayısı’ diyecekken vazgeçmişti… Bunu, fark edince gülümsemekten kendini alamadı… O ciddi bir adamdı… Kendi kendine de olsa böyle sıradan tabirler kullanamazdı. Kullanmamalıydı… Aldığı eğitim, emekli dahi olsa buna müsaade etmezdi… Asker askerdi, emeklisi muvazzafı olmazdı! Ciddi olmalıydı.

O esnada, oto galeriye düzgün giyimli üç genç adam geldi… Biri korumayla konuşurken, diğer ikisi, kendisinin bulunduğu camdan büro kısmına doğru yürüdüler… İsmail Selen duvardaki saate baktı; 11. 00’ı gösteriyordu. “Hadi bakalım… Hayırlısıyla bir araba daha” dedi, duyulur duyulmaz bir sesle.

Kendisine doğru gelenleri tepeden tırnağa süzmeye başladı… Biri, 20, 25 yaşlarında 1,65, 1,70 boylarında, 55, 60 kilo ağırlığında, siyah saçlı, siyah kaşlı ve siyah gözlü, saçları sağdan sola ayrılmış, sönük bakışlı, zayıf yüzlü, esmer, sakalsız-bıyıksız, elmacık ve çene kemikleri belirgin, siyah pantolon ve beyaz montla beyaz spor ayakkabı giymişti… Öteki, gene aynı yaşlarda ve boylarda, yine siyah çekik gözlü ve esmer, gayet zayıf yüzlü, normal kulaklı, uzun burunlu, ince dudaklı, bıyıkları dudak kenarlarından hafifçe sarkmış, koyu renk takım elbise giymişti.

Genç adamlar, “İyi günler” deyip, büronun açık kapısından girdiler.

“İyi günler… Buyurun. Ne istemiştiniz?”

Gençlerden takım elbiseli olanı, iki adım daha atıp, masaya yaklaşarak; “Bir adres soracaktık” dedi ve İsmail Selen’in bir şey demesine fırsat vermeden ilâve etti; “Buralardaymış, ama bir türlü bulamadık… Acaba siz biliyor musunuz?”

Araba satmayacağını anlayınca, az da olsa canı sıkılan İsmail Selen gelenlere kısaca; “Ben de buraları iyi bilmem” deyip başından savmak istedi.

Ancak takım elbiseli genç elindeki pusulayı sallayarak, masaya bir adım daha yaklaştı.

İsmail Selen, “Verin, bir bakayım” demek durumunda kaldı… Genç, bir adım daha atarak masanın başına kadar geldi. Kâğıdı İsmail Selen’e uzattı… Paşa, küçük kâğıdı aldı… Okuma gözlüklerini taktı.

Tam adresi okumaya başlayacaktı ki takım elbiseli genç, hızla susturucu takılı tabancasını çekti. “Kıpırdama!” diye bağırdı, “Yakarım!” Aynı anda diğer ikisi de silâhlarını çekmişlerdi. Dışarıdaki genç, başına tabanca dayayarak, asker korumayı etkisiz kılmıştı.

“Ne istiyorsunuz?” dedi İsmail Selen, heyecanlı bir sesle “Benden ne istiyorsunuz?”

“Bilmiyor musun?” diye sordu, genç militan alay ederek “Gerçekten bilmiyor musun?”

İsmail Selen kendisinden ne istendiğini tabii ki biliyordu, haklı çıkmıştı; kendisini oracıkta öldüreceklerdi… Sustu! Hiçbir şey demedi.

“Kürt halkına yaptığın zulüm ve işkencelerin hesabını vereceksin… Seni yargıladık ve ölüme mahkûm ettik… Hazır ol… Ölüm kararını infaz etmeye geldik!”

Tabancanın tetiğine art arda asıldı… Sol gözünden, boynundan, göğsünden ve sol kolundan dört kuşun yarası alan İsmail Selen, çantasındaki tabancasını çekemeden o anda can verdi… İkinci militan Paşa’nın masası üzerine bir bildiri bıraktı… Ve saldırganlar koşarak kaçtılar… Olayın şokunu kısmen atlatan asker koruma, silâhını çekerek kaçan militanların arkasından bir el ateş etti ise de isabet kaydedemedi.

Olağanüstü Hal Bölge Valiliği Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı’nda Hulusi Sayın’ın halefi olan İsmail Selen, şehit olurken de Hulusi Sayın’ın halefi olmuştu!

Olaydan kısa bir süre sonra Hürriyet Gazetesi’nin Ankara Bürosu’nu arayan bir kişi suikastı Dev Sol adına üstlenerek, “İsmail Selen, Kürdistan’daki cinayetlerini bedelini ödemiştir” dedi. Olay yerine Dev Sol adına bir bildiri bırakılmış olduğunu iddia etti.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

23 Eki 2018

Çözüm mü Çözülme mi? Diyarbakırlılar Ne Diyor? Bu ziyaretimiz esnasında Diyarbakır’da toplumun her kesiminden insanlarla dertleşmek sohbet etmek imkânı bulduk.

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Yusuf Yılmaz ARAÇ

12 Eyl 2018

Nurullah KAPLAN

22 Haz 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 41,55 M - Bugün : 51197