« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

14 Şub

2007

15 Şubat 1999 APO YAKALANDI

01 Ocak 1970

15 Şubat 1999 APO YAKALANDI

ASİ PAKET EDİLDİ

Hava çok soğuk, etraf bembeyazdı; yerde iki parmak kar vardı. Her taraf, donmaya başlamış vıcık vıcık çamurlu suyla kaplıydı. İnsanlar paltolarına sıkı sıkıya sarılarak, evlerine intikal edeli, hayli zaman olmuş, vakit ilerlemişti. Akşam sona ermiş, gece bastırmaya başlamıştı, kendi soğuğuyla birlikte... Ankara üşüyordu. Hem de ne üşüme? Nasıl üşümesin ki, mevsimin en soğuk geçen ayıydı, bu: Şubat'tı. Takvimler 4 Şubat 1999'u gösteriyordu. Her şey normaldi, ya da enazından her şey normal gibi görünüyordu, Ankara'da.

CİA'nın Ankara istasyon şefi, Yenimahalle'de olan MİT Genel Merkezi'ndeki randevusuna tam saatinde gelmişti. İki ajan, beylik nezaket konuşmalarından sonra, iş konuşmaya henüz başlamışlardı. Amerika'lı ajan, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'a Türkiye ve Ortadoğu, hatta dünya için çok önemli bir teklifte bulundu... CİA Ankara temsilcisi, MİT Müsteşarına, PKK'nın başı Abdullah Öcalan'ı yapılacak ortak bir operasyonla yakalayıp, Türkiye'ye getirmeyi önermişti.

Ankara'da saatler 21,15'i gösteriyordu. Henüz hiç kimse farkında değildi, ama, Ankara'da hava aniden ısınmaya başlamıştı. Bu, belki Ortadoğu'da, Avrupa'da ve bütün dünya'da hararetin yükselmesine sebep olabilecek bir gelişmeydi. Isının hangi dereceye kadar yükseleceğine, ya da yeniden düşüp düşmeyeceğine, karşılıklı oturmuş ve sakin sakin sohbet eden, bu iki adam karar vereceklerdi.

Şenkal Atasagun konuyla ilgili biraz daha bilgi istedi. Amerika, Türkiye'ye Abdullah Öcalan'ı teslim etmeyi teklif ediyordu, ama, şartı neydi? Amerika, Türkiye'ye Öcalan'ı niye verecekti? En mühimi de neye karşılık verecekti? Amerika, Türkiye'den aslında ne istiyordu? Amerika'nın asıl maksadı neydi?

CİA yetkilisi, kendisinden ne sorulduğunu anlamıştı. Olabildiğince açık ve seçik konuşarak, Amerika'nın şartlarını açıkladı: "Operasyonu Amerikan ve Türk ekipleri birlikte gerçekleştirecek. Ancak ne olursa olsun, Abdullah Öcalan sağ olarak yakalanacak. Türkiye'ye sağ olarak getirilecek. Ve bağımsız bir mahkemede adil olarak yargılanacak ve mahkemenin kararı ne olursa olsun, Abdullah Öcalan asla öldürülerek cezalandırılmayacak." Amerika, Türkiye'den bunların teminatını istiyordu!

ABD şart olarak, Abdullah Öcalan'ın sağ olarak yakalanmasını, sağ olarak Türkiye'ye getirilip, yargılanması ve öldürülmemesi konusunda, Türkiye'den garanti ve güvence istiyordu. Amerika'ya göre, en önemli şey buydu... Türkiye'nin, Abdullah Öcalan'ı yok etmek için, daha önce gerçekleştirmeye çalıştığı operasyonlardan haberdar olan Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, Apo'nun sağ olarak ele geçirilmesinde, adil olarak yargılanmasında ve mahkemenin kararı ne olursa olsun, idam edilmemesinde ısrarlıydı.

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Amerikalı muhatabı, CİA Ankara istasyon şefinin sözlerini dikkatle dinledi ve not aldı. Ancak, muhatabına, bu konudaki kararı tek başına vermesinin mümkün olmadığını aktardı. Sonucu bildirmek için, muayyen bir müddet verilmesini istedi... Anlaştılar.
***

Şenkal Atasagun, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in verdiği bir yemek münasebetiyle, Dışişleri Konutu'nda bulunan Başbakan Bülent Ecevit'e telefonla ulaştı. Konu çok önemliydi, çok gizliydi, çok özeldi ve çok acildi. Hemen görüşülmeliydi. Başbakan, "Gelin! Hemen görüşelim, madem" dedi, MİT Müsteşarı'na, Başbakanlık Konutu'nda randevu verdi.

Saat 22,45'de başbaşa görüştüler, Bülent Ecevit ile Şenkal Atasagun. Başbakan, CİA Ankara temsilcisinin söylediklerini işitince, Cumhurbaşkanı'na bilgi vermek gerektiğini söyleyip, telefonla derhal Selim Demirkol'u aradı.

Çankaya Köşkü, 4 Şubat 1999 perşembe gününü yoğun geçirmişti. O gün, Cumhurbaşkanı Selim Demirkol'un 'devlet günü' dediği günlerden biriydi, çünkü. Sabah saat 09,00'dan, akşam saat 20,00'ye kadar aralıksız bir şekilde çalışılmıştı. En son, saat 17,30'da MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, 18,00'de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, 19,00'da ise Başbakan Bülent Ecevit dosyalarıyla gelerek, Cumhurbaşkanı Selim Demirkol'a, konularıyla alakalı birifingler vermişlerdi.

Çankaya Köşkü, Başbakan'ın telefonuyla adeta sarsılmıştı. Saat 23,10'da Köşk'te, bir 'Devlet Zirvesi' yapılmasına karar verildi... Derhal toplanıldı. Cumhurbaşkanı Selim Demirkol, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Başbakan Bülent Ecevit ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun konuyu konuşmaya başladılar... Zirve toplantısından Ankara'da hiç kimsenin, Bakanların dahi haberi yoktu... Ankara ısınmaya başlamıştı, hararet hızla yükseliyordu. Yükselen bu ısı, en sonunda, bütün dünyayı derece derece etkileyecekti. Ancak, şimdilik, kimse bunun farkında değildi.

Zirve Toplantısı'nda, Amerika Birleşik Devletleri'nin şartları, kabul edilebilir bulundu. Abdullah Öcalan sağ olarak ele geçirlebilirse, MİT kendisini sağ ve sağlıklı olarak Türkiye'ye getirecek ve adalete teslim edecekti. Operasyonun sorumluluğu MİT'e verildi. Operasyon başından sonuna kadar MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'a teslim edildi. Ancak Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı General Fevzi Türkeri de yanında olacaktı.

Toplantı'ya katılanlar, Çankaya Köşkü'nden, ayrı ayrı ve farklı kapılardan faydalanarak çıktılar... Şenkal Atasagun, yeniden Yenimahalle'deki MİT Merkezi'ne, kendisini beklemekte olan CİA Ankara istasyon şefinin yanına döndü. "Tamam" dedi, "Abdullah Öcalan sağ olarak yakalanacak, sağlıklı olarak Türkiye'ye getirilecek ve yargıya teslim edilecek. Bağımsız Türk Yargısı kendisini en adil bir şekilde yargılayacak. Ve karar ne olursa olsun, asla, idam edilmeyecek."

7 Ağutos 1982 günü, Ankara Esenboğa Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde, Zorkap Serkisyan ve Levon Ekmekçiyan isimli iki ASALA militanı, silahlı bir intihar eylemi yapmışlardı. Zorkap Serkisyan ölmüş, Levon Ekmekçiyan ise, sağ olarak ele geçirilmişti, eylemden sonra... Ve MİT, eğer örgüt hakkında bilgi verirse, idam edilmeyeceği garantisini vererek, Levon Ekmeçiyan'dan ASALA hakkında bilgiler almıştı. Ancak Levon Ekmekçiyan bu güvenceye rağmen idam edilmişti... Bu yüzden, MİT müthiş itibar kaybetmişti, istihbarat dünyasında. Hiçbir ajan ya da istihbarat örgütü, artık MİT'e zerre kadar güvenmiyordu... Bu sebeple, CİA Ankara temsilcisi, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'dan istihbarat aleminde pek de normal sayılmayacak bir talepte bulundu; yazılı teminat istedi.

İki gizli servis; CİA ve MİT arasında, hemen oracıkta yazılı ve lakin basit bir protokol yapıldı. Protokolde şöyle yazıyordu: "Abdullah Öcalan'ın ele geçirilerek Türkiye'ye getirilmesinde Türk gizli servisi MİT ile ABD gizli servisi CİA birlikte ve ortak bir operasyon yapacaklardır. Abdullah Öcalan sağ olarak ele geçirilip, Türkiye'ye sağ olarak getirilecek, adil bir şekilde yargılanıp, karar ne olursa olsun, asla idam edilmeyecektir." İmzalar atıldı!
***
PKK lideri Abdullah Öcalan'a yönelik aktif operasyonlara, 1993'ün ortalarında, Mahmut Kamil Ağırman Emniyet Genel Müdürü yapıldıktan sonra başlanmıştı. Fakat ciddi ilk çalışmalar, 1994 yılının Nisan ayından sonra, netice alıcı faaliyetler ise 1994'ün sonuna doğru ve ağırlıklı olarak, MİT personeli kullanılarak yapılmıştı.

Abdullah Öcalan, MİT tarafından bu tarihten sonra, MOSSAD'ın bir dönem Yaser Arafat'ı takip ettiği gibi, izlenir olmuştu. Bir harita üzerinde, Apo o an nerede ise, kırmızı bir ışık yanıyordu. Bu ışıklı gösteri, aslında, sık sık Abdullah Öcalan konusunda sıkıştırılan MİT'in siyasilere sunduğu şovlardan biriydi. Ve bu ışıklı şemada Apo'nun bulunduğu yer yanıp söndükçe, peşindeki takip de artıyordu. Çünkü siyasiler, o ışığın tamamen sönmesini, istiyorlardı. Mesela, bu konuyu politik bir koz olarak kullanmak isteyen DYP Genel Başkanı Türkan Uçar Çimen, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'a, her seferinde aynı şekilde bağırıyordu: "Bana, Apo'nun kellesini getirin!"

Abdullah Öcalan'a yönelik operasyonlar için, 1995 yılının Ocak ayında, MİT'in yönetiminde bir 'Müşterek Faaliyet Grubu' kuruldu. Bu grupta MİT, Genelkurmay ve Emniyet Genel Müdürlüğü uzmanları yer aldı. Herkes elindeki bilgiyi bu gruba taşıdı. Ancak bir süre sonra, bu grubun Apo ile ilgili olarak yaptığı hazırlık basına sızdığı için, operasyon yapılmaktan vazgeçildi... Böylece, inişli çıkışlı çalışmalarla, 1998 yılına gelindi... Türkiye için karar günleri, Apo içinse son günler, artık iyice yaklaşmıştı. Türkiye ile Suriye ve İran arasında PKK destekçiliği konusundaki tartışmalar, konunun yakın zamanda bir şekilde neticeye bağlanacağının ilk işaretleriydi.

Önce, Başbakan, Hatay'ın Kurtuluş'u için gittiği Hatay'da çok sert konuştu. Türkiye'nin Apo ve PKK konusunda her şeyi yapacağını söyledi... Arkasından, 16 Eylül 1998 günü Suriye sınırına giden Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, çok sert bir üslupla, 'sabrımız taştı!' mesajını verdi.

Atilla Ateş, PKK'ya destek verdiği için, Suriye'yi uyararak, "Artık sabrımız kalmadı. Eğer gerekli tedbirleri almazlarsa, biz Türk Milleti olarak, her türlü tedbiri almak zorunda kalacağız!" dedi. Suriye sınırı yakınlarındaki Hudut Bölük Komutanlığı'nı denetleyen Kara Kuvvetleri Komutanı, Reyhanlı'da yaptığı açıklamada, Suriye başta olmak üzere bazı ülkelerin Türkiye'nin iyi niyetini suistimal ettiğini vurguladı. Orgeneral Atilla Ateş, "Bütün bu iyi niyetimize ve gayretimize rağmen, bazı komşularımız özellikle, ismini açıkça söylüyorum, Suriye gibi komşular, iyi niyet ve gayretimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen eşkiyayı destekleyerek, Türkiye'yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye, iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Ancak artık sabrımız kalmadı!" dedi.

Türkiye, 29 Eylül'de, Suriye sınırına askeri yığınak yapmaya başladı. Suriye, PKK'nın merkezi ve destekçisi olmanın bedelini, acaba Türkiye'yle savaşarak mı ödeyecekti? Zaman gösterecekti, bunu.

Türkiye ile Suriye arasında tırmanan gerilim, Arap dünyasında, hemen farkedildi. Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, Türkiye ile yakın dialogu olan, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'ten arabuluculuk yapmasını istedi. Mübarek Türkiye'ye gelirken, İran da Dışişleri Bakanı Harrazi'yle devreye girdi. Cumhurbaşkanı ile Başbakan her iki arabulucuya da "Türkiye'nin kesinlikle bu işi çözmek kararında olduğunu, bunun için savaşmayı göze aldığını" kati bir dille söylediler... Ortalık, bir anda toz duman oldu. TSK'nin yığınağı devam ederken, 1 Ekim'de de Cumhurbaşkanı Selim Demirkol, TBMM'nin açılış konuşmasında Suriye'yi çok sert bir şekilde tekrar ikaz etti. Türkiye, Apo'nun Şam'da korunmasını ve buradan terör olaylarını yönetmesini, savaş sebebi sayacaktı.

Türkiye Başbakan'ı önce İsrail'i ziyaret etti, sonra, İsrail Başbakan'ı Natenyahu'yla New York'ta bir de baş başa görüştü. Her iki görüşmede de Başbakan, 'PKK-Suriye ilişkisini' gündeme getirerek, İsrail'den yardım istedi. İsrail Başbakan'ı, Türkiye'ye, yardım vaadetti. Ardından MİT Müsteşarı İsrail'e gitti, MOSSAD'la temaslarda bulundu.

Türkiye'nin dozunu artırarak süren bu baskısı üzerine, Suriye Hükümeti Ağa kod Mervan Zeki vasıtasıyla, Abdullah Öcalan'a, "Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar, ya Suriye'yi terk edersin veya biz seni yakalar, Türkiye'ye teslim ederiz, bu şıklardan birini tercih etmek zorundasın" dedi. Apo, Yunanistan'a gitmeyi tercih etti. Suriye'den çıkmadan evvel, PKK arşivini Şam'da bulunan Kürtlere dağıttı. Mevcut parasının 50 bin dolarını yanına aldı, kalan 2 milyon 200 bin dolarını, Delil kod adamına bıraktı. Yola çıktı.
***
Türkiye'nin baskısı üzerine, Abdullah Öcalan önce Lübnan'a gitmek istedi, Suriye'li yetkililerin Lübnan'a da gidemiyeceğini söylemeleri karşısında, Yunanistan'a gitmek için, bu ülkedeki temsilcisi Rozalin kod Ayfer Kaya'ya gerekli hazırlıkları yapması talimatını verdi. Abdullah Sarıkurt adına sahte bir pasaport edindi. Yunanistan'daki dostlarından "gelebilirsin" mesajını alınca, Şam'dan ayrıldı. Stockholm'e giden tarifeli bir uçakla, iki saatlik bir yolculuktan sonra Ayfer Kaya'yla birlikte, 9 Ekim 1998 günü saat 12,00 sıralarında, Atina'ya indi.

Yunanistan İstihbarat Örgütü EİP'nin Başkanı Dimitris Stavrakakis tarafından karşılandı. Dimitris'in 'Abdullah Öcalan' olup olmadığını sorması üzerine, kendisini tanıtarak, 'dostlarını beklediğini' ifade etti. EİP Başkanı, bunun üzerine "Yunanistan'da saat 17,00'ye kadar kalabileceğini" söyledi. "Dostlarımı görmek istiyorum" yönündeki ısrarı üzerine, Yunanlı yetkililer Apo'ya "Başbakanlık talimatıyla gönderileceğini" bildirdiler... Abdullah Öcalan'ın Yunanistan'da barınamama sebebi Amerika'ydı. Bir yandan Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, diğer yandan Yunanistan gizli servisi EİP, Amerika'nın büyük baskısı altında tutuluyordu: Yunanistan teröre destek veren ülke olarak ilan edilecekti. İlişkiler askıya alınacaktı...

İltica etme ve havaalanındaki bir otelde konaklama talebinin kabul edilmemesi üzerine, Apo, Rusya'ya gitmeye karar verdi. Bunun üzerine, PKK Rusya temsilcisi Mahir kod adlı militanı, havaalanından telefonla arayarak, bu ülkeye gitmelerinin mümkün olup olmadığını sordu. Rus yetkililerden izin çıkmasının ardından, Rusya macerası başlamış oldu. 3 saat içinde Yunanlı yetkililer tarafından kendisine tahsis edilen 8 kişilik bir jetle, Ayfer Kaya'yla birlikte Rusya'ya hareket etti. Rusya'da Mahir kod adlı adamı, Jeopolitik Parlamento Komisyon Sorumlusu bir Rus yetkili ve İstanbul'lu iki tüccar tarafından karşılandı. Aslında, Ruslara sığınarak, geçici olarak kendisini saklamayı başarmıştı.

Abdullah Öcalan'ın Suriye tarafından sınır dışı edildiğini, MİT, 10 Ekim günü öğrendi. Ancak halen nerede olduğunu belirleyememişti. Ama alışkanlıkları o'nu ele verdi. Yanında taşıdığı çanta tipi bir uydu telefon aracılığıyla sürekli olarak görüşmeler yapıyordu. Bu görüşmeleri, Amerika'nın teknik takip yapan gizli servisi NSA tarafından saptanınca, yeri de belirlenmiş oldu. CİA, Apo'nun Rusya'da bulunduğunu, MİT'e bildirdi. Hem de tam koordinatlarını vererek: Abdullah Öcalan, başkent Moskova'nın, 30 kilometre batısındaki Odintsovo kasabasında, bir villada koruma altında tutuluyordu.

Başbakan, 19 Ekim günü, Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Aleksandr Lebedev'i makamına çağırarak, durumu kendisine aktardı. Elçi, Apo bizde yok derken, verilen adres karşısında şaşkın, geri döndü. Ancak Rusya inkarını sürdürmeye devam etti.

Türkiye, 27 Ekim'de, Rusya'ya bir nota verdi: "Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye iade edin!" dedi... Cumhurbaşkanı Selim Demirkol da, Cumhuriyet'in 75. yıl kutlamalarına katılmak maksadıyla Ankara'ya gelen Rusya Dışişleri Bakanı İvanov'u kabulünde, Apo'nun Türkiye'ye iade edilmesi konusunda Rusya'ya, uyarıda bulundu. Ancak Rusya, hiçbir tepki göstermedi.

Abdullah Öcalan, 4 Kasım 1998 günü, Rusya'ya iltica etmek için, müracaat etti. Rusya Parlamentosu'nun alt meclisi Duma, 1 çekimser oya karşılık 298 kabul oyuyla, Apo'nun sığınma talebini kabul etti. Duma'nın bu kararı, Türkiye-Rusya ilişkilerini gerginleştirdi... Türkiye Rusya'nın üzerine çalışırken, Amerika tutumunu kararlılıkla koruyordu. Abdullah Öcalan istenmeyen kişiydi... Dünyanın bütün gözleri, Duma'nın kararını onaylayıp onaylamama yetkisini elinde bulunduran, Rusya Devlet Başkanı Yeltsin'e çevrilmişti.

Moskova'da 33 gün kalan Apo, Rusya'da da umduğunu bulamadı. Vatandaşlık talebi kabul edilmedi, çünkü. Üstelik Rus yetkililer ülkeyi terk etmesini istiyorlardı. Abdullah Öcalan, Rusların isteği üzerine, sığınacak yeni bir ülke aramaya başladı. PKK'nın Avrupa temsilciliği vasıtasıyla İtalya'ya gidip gidemiyeceğini araştırdı. 'Yeniden Yapılanma' adlı bir oluşuma mensup olan, gerek muhalefet gerekse iktidar partileri milletvekilleri, Apo'yu İtalya'ya davet ettiler. Esasen bu gruba mensup milletvekillerinden Mandovani, yanındaki bir arkadaşıyla daha evvel Suriye'ye giderek, Abdullah Öcalan'la da görüşmüştü... Bu davet üzerine, Rus Havayolları'na ait tarifeli bir uçakla, bu kez İtalya'ya hareket etti.

12 Kasım günü saat 22,00 sularında, Roma Havaalanı'na inen Apo'yu, PKK'nın İtalya temsilcisi Ahmet Yaman ile Mandovani isimli İtalyan milletvekili karşıladı. Yanına yaklaşan ilk polise, "Ben PKK lideri Abdullah Öcalan'ım, İtalya'ya iltica etmek istiyorum" dedi. İltica sürecini başlatan İtalyan yetkililer, "Seni Türkiye'ye teslim etmiyeceğiz. Ama Schengen Antlaşması çerçevesinde, istekte bulunması halinde, Almanya'ya gönderebiliriz" dediler. Ancak Apo'yu sahte pasaport kullanmaktan tutukladılar.

Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, 10-15 Kasım tarihleri arasında yapılacak toplantı için, bir heyetle birlikte Almanya'da bulunuyordu. 13 Kasım günü, Anti-terör grubu GSG-9'un yapacağı gösteriler izlenmeye gidilirken, yolda bir mola verilmiş, Necati Bilican ile BKA(Federal Kriminal Müdürlüğü)'nın Başkan Yardımcısı Bernhard Falk ayak üstü sohbete başlamışlardı.

Bernhard Falk'ın cep telefonu çaldı. Görüşmeye başladı. Bir ara, Necati Bilican'la göz göze geldiler. Yanından uzaklaştı. Konuşmasına devam etti. Geri geldiğinde, yüzü gülüyordu. Çok güzel bir haber aldığı belliydi. Tercüman Ersoy Özkalcı'ya tane tane: "Lütfen sayın Necati Bilican'a söyleyin, Roma'daki görevlimizden şimdi aldığım habere göre, Abdullah Öcalan, Roma'ya giriş yaparken, sahte bir pasaportla yakalanmış. Şu anda hastanede tutuluyor" dedi.

Tercüman Ersoy Özkalcı, duyduklarına inanamadı. Yutkundu, tereddüt etti. Ne yapacağını bilemedi. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican'a, "Sayın Genel Müdürüm, Abdullah Öcalan Roma'ya giriş yaparken, yakalanmış. Şimdi hastanedeymiş" dedi, sesi titreyerek. Necati Bilican da şaşırmıştı, sevinçten ve heyecandan: "Evladım. Doğru tercüme ettiğine emin misin?" "Eminim, efendim." "Sor bakalım, haber kesin mi, teyidli mi?"

Tercüman, "Efendim, haber kesin mi, teyitli mi?" diye, sordu. BKA Başkan Yardımcısı Bernhard Falk, "Haber güvenilir kaynaklardan geldi. Kesin. Az önce gelen telefon, bununla ilgiliydi. Roma'daki görevlimizdi, arayan" karşılığını verdi... Türkiye, Apo'nun yakalandığını öğrenmişti!

Ancak İtalya öyle bir tutum takındı ki, Türkiye'de, ümitler bir anda hayal kırıklığına dönüştü. PKK taraftarları Avrupa ülkelerinde gösteriler düzenlediler. Adalet Bakanlığı, Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye iadesi için, İtalyan makamlarına resmen müracaat etti. İtalya Adalet Bakanlığı, "İtalya, ölüm cezasıyla karşı karşıya olan birini veremez" diye, cevap verdi... Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu, Apo'nun Türkiye'ye iadesinde sorun yaratacağı ileri sürülen idam cezasının kaldırılması için, Türk Ceza Kanunu'nda değişiklik taslağı hazırlandığını açıkladı. Türkiye, İtalya'ya karşı ekonomik boykota başladı. Türkiye'nin çeşitli kentlerinde, İtalya aleyhinde, büyük gösteri ve yürüyüşler yapıldı.

Abdullah Öcalan İtalya'da bir villada kalıyordu. Burada, kendi evinde ve ülkesindeymiş gibi rahat hareket ediyor, gazeteciler ve parlamenterle görüşüyordu. Fakat 16 Kasım günü, Amerika'nın baskıları sonucu, İtalya'da da 'istenmeyen misafir' ilan edildi. Avrupa'nın bütün başkentleri artık kendisine kapanmıştı.

Avusturya'da resmi bir ziyarette bulunan Cumhurbaşkanı Selim Demirkol, 17 Kasım'da ev sahibi ülke idarecilerine, PKK terörü konusunda teferruatlı bilgi verdi. Türkiye'de İdam cezasının kalkmayacağını söyledi. İtalya'ya, 'ortada insanlık suçu var' mesajı yolladı.

Yunanlı, İspanyol ve İtalyan parlamenterler Abdullah Öcalan'a İtalya ya da başka bir Avrupa ülkesinde siyasi sığınma hakkı verilmesini önermişlerdi, Avrupa Parlamentosu bu teklifi, 18 Kasım'da reddetti. Aynı gün TBMM, terörü ve İtalya'nın tutumunu kınayan bir kararı oybirliğiyle kabul etti.

Sahte pasaport kullanmaktan tutuklanan Abdullah Öcalan, Roma İstinkaf Mahkemesi'nce, "tutuklu kaldığı süre yeterli görülerek", 20 Kasım 1998 günü, serbest bırakıldı. Tutuklu olduğu sürece bir hastanede tutulan Apo, buradan polis kontrolünde Cehennem Vadisi'ndeki bir villaya yerleştirildi. Terörist başına, "Evde serbest olduğu, yalnız, güvenlik nedeniyle evden ayrılmaması" tembih edildi.

Bunun üzerine Türkiye'de, İtalya aleyhine yapılan gösteriler ve yürüyüşler alabildiğine yaygınlaştı. Türk halkı, adeta, sokaklara dökülmüştü... İtalya, kendisine karşı yapılan bu nümayişlerle, Amerika'nın baskılarına daha fazla bigane kalamadı. İtalyan Hükümeti, Abdullah Öcalan'ın geldiği ülkeye, Rusya'ya gitmesini istemek zorunda kaldı. Bu gelişmeler üzerine, Apo, 16 Ocak 1999 günü, tekrar Rusya'ya gitti. Moskova'nın 4,5 kilometre kuzeyindeki Rovinrant Havaalanı'na inen Abdullah Öcalan'a Rus güvenlik güçlerince, Rusya'dan ayrılması için 10 günlük bir süre verildi.

Abdullah Öcalan, kendisine verilen süreyi 3 gün aştıktan sonra, 29 Ocak saat 21,15'te Yunanlı emekli donanma subayı Andonis Naksasis eşliğinde, özel bir Lear Jetle Yunanistan'a gitti. Havaalanı VİP salonuna indi. Geceyi, yazar Voula Damianakou'nun Atina'nın 20 kilometre doğusundaki evinde geçirdi. Ertesi gün, EIP Başkanı Dimitris Stavrakakis, Apo'yu ziyarete geldi. "Ülkeyi terk et!" dedi. Abdullah Öcalan, gece, Andonis Naksasis'in evinde kaldı.

Bir gün sonra da, kendisine tahsis edilen Jet'le Hollanda'ya gitmek üzere Belarus'un başkenti Minsk'e hareket etti, ama Belarus ve Hollanda, uçağın inişine izin vermediler. Rusya da kabul etmeyince, tekrar Yunanistan'a dönmek zorunda kaldılar. Ancak Yunanistan bu defa havaalanından içeri almadı. Yanındakilerle birlikte, Korfu Adası'ndaki EİP(Yunanistan İstihbarat Servisi) askeri tesisine götürdü... Ve 2 Şubat günü Kenya'ya gönderdi. Yunanistan Büyükelçiliği'nin rezidansında misafir etti.
***
Abdullah Öcalan, aslında, Sırbistan'a ya da Arnavutluk'a gitmek istiyordu. Ancak saat 17,00'de EİP Başkanı telefonda şöyle dedi: "İlk aşamada, Afrika'daki bir ülkeye götürüleceksiniz. Orada, ülkemizin sorumluluğu altında konaklayacaksınız. Bu arada Güney Afrika'dan sizin için, siyasi sığınma hakkı ayarlanacak. Daha sonra, Güney Afrika'ya gönderileceksiniz."

Apo, bunun üzerine, yanındaki EİP ajanı Savvas Kalenderidis'e dönerek, "Senin fikrin nedir? Bu konuda, sen, ne düşünüyorsun?" diye sordu. S. Kalenderidis, planın tamamını bilmediğini, bu sebeple fikir beyan edemiyeceğini, söyledi. Bu arada, EİP başkanına, Abdullah Öcalan'ın kararsızlığı bildirilmişti. EİP Başkanı, S. Kalendiridis'e telefon etti. "Apo'ya baskı yap, hareket planını kabul etsin. Gideceği yerde, Yunan Devleti'nin resmi koruması altında bulunacak. Sığınma hakkı onaylandığı zaman, biz, o'nu Güney Afrika'ya götüreceğiz. Söyle" dedi.

S. Kalenderidis telefonu kapatıp, EİP Başkanı'nın ifade ettiği planı Abdullah Öcalan'a aktardı. Apo, S. Kalenderidis'e plan hakkındaki görüşünü sordu. O da, gidilecek yeri iyi bilmediğini, fakat resmi Yunan koruması altında tutulmasının bir teminat olduğunu söyledi. Abdullah Öcalan S. Kalenderidis'in fikrini, gözlerinin içine ısrarla bakarak, dikkatle dinledi. Ve kararını verdi; "Gidiyoruz!" dedi.

Korfu Adası'ndan, Kenya'ya hareket saati 17,30 olarak belirlenmişti. Ancak Havaalanı'nda kameralı, iki televizyon muhabiri bulunuyordu. Bunları uzaklaştırmak için, ne kadar uğraşıldıysa başarılı olunamadı. O yüzden, hareket, 20,30'a tehir edildi. İhtiyat olarak, uçağa karartma uygulandı. Yolcular, farları kapalı otomobillerle havaalanına gitti. Lazaros Mavros adına Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti pasaportu taşıyan Abdullah Öcalan, İbrahim Ayas ve Melsa Deniz'i taşıyan Land Rover hızla uçağa yaklaştı. Fakat şoför, karartma uygulandığı için uçağın kanadını göremedi ve kanada çarptı. Kanat ön camdan içeri girdi, neredeyse Savvas Kalenderidis'in yüzüne çarpacaktı. Korunmak için ellerini kaldırınca, S. Kalenderidis, iki elinin avuç içinden yaralandı. Apo da yaralanmaktan kıl payı kurtulmuştu. Bu kaza, yolculuğu bir kere daha geri bıraktı... Ancak sabah 04,30'da yola çıkılabildi.

Falcon 900 Cal Sign 9 M BAB uçak, Kenya'nın başkenti Nairobi'ye 2 Şubat günü saat 11,00de varınca, yolcuları Yunanistan Elçiliği Başkatibi Diakofotakis karşıladı. Kontrollerden geçirdi, büyükelçilik otomobillerine bindirdi, Muthaiga Sok. 12 numaradaki Büyükelçilik İkametgahı'na götürdü. Yerleştirdi... Yolcuların tümü yorgun ve bitkindi. Öğle yemeğinden sonra uykuya daldılar... Sonra da S. Kalenderidis ile birlikte Büyükelçiliğe geçip, Atina'ya yazılı mesaj gönderdiler. EİP Başkanı Dimitris Stavrakakis'e, misafirlerin sorunsuz bir şekilde yerleştirildiklerini ve S. Kalenderidis'in talimatın kalan kısmını tamamlamak maksadıyla, Güney Afrika Cumhuriyeti'ne hareket hazırlığı yaptığını bildirdiler.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Büro Müdürü Vasilis Papaioannou, Diakofotakis ile S. Kalenderidis'e bundan böyle, konuyla ilgili, yazılı bir rapor kesinlikle göndermeyin, diye talimat verdi... Savvas Kalenderidis, 3 Şubat günü, Büyükelçi Yorgo Kostorlas'a Güney Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Johannesburg'a gitmesi gerektiğini belirtti. 4 Şubat günü için, Kenya Airways uçağında yer ayırttı.

S. Kalenderidis'in uçağı, saat 12,00'de kalkacaktı. Saat 11,30'da Diakofotakis ve Aristidou'yla vedalaşıp, biniş kartını aldı. Pasaport kontrolüne gitti. Çıkış kaşesini vurdular, havaalanının bekleme salonuna geçti... Ancak orada, yanına genç bir görevli yaklaşıp, nazik bir şekilde kendisini takip etmesini istedi. Birlikte, güvenlik bürosuna gittiler. S. Kalenderidis'in pasaportunu elinden alıp, beklemesini söylediler. S. Kalenderidis, "Herhangi bir problem mi var? Öyle bir şey varsa, Yunanistan Büyükelçiliği'ne telefon etmek isterim" dedi. "Herhangi bir sorun yok. Telefon etmeniz için, bir neden bulunmuyor."

S. Kalenderidis'i bir büroya götürdüler. "Kenya'ya niçin geldiniz?" diye sordular. "Devletle ilginiz var mı?" diyerek, nazikçe istihbaratçı olup, olmadığını öğrenmek istediler. "Hayır, hayır. Ben, gayrımenkulleri değerlendiren bir büroda, eksper, olarak çalışıyorum. Nairobi'ye, Büyükelçiliğin satın almayı düşündüğü bir gayrımenkule değer biçmek için, geldim." Vakit, böyle soru cevap şeklinde, konuşarak geçti. Uçağın kalkış zamanı iyice yaklaşmıştı.

"Uçağım, kaçacak?" dedi, S Kalenderidis. "Yok, hayır uçağı kaçırmazsın. Biniş kartın olduğu için, uçak kalkmaz, seni bekler" dediler. Fakat, S. Kalenderidis rahat değildi, içinden bir ses, bir şeylerin normal gitmediğini söylüyordu, habire. "Yunanistan Büyükelçiliği'ne telefon etmek istiyorum, lütfen" dedi. "Edemezsiniz. Buradan, dış hat alamıyoruz. Burda dış hat bulunmuyor"

Saat 12,15'de S. Kalenderidis'in pasaportunu iade ettiler. Bunun üzerine, hemen çıkışa yöneldi. "Nereye? Uçak hareket etti, gitti. Sen, nereye gidiyorsun?" diye geri çevirdi, genç bir görevli. "Nasıl olur? Bana, uçağın beni bekleyeceğini söylemişlerdi?" "Ben, onu bilemem. Uçak, 15 dakika önce kalktı." "Beni, hangi büro geciktirdi? Bari, onu söyleyin, bana" dedi, ilgili memura. Bir cevap alabileceğini umarken, adam, görev mahallini de terkederek, kaçar gibi uzaklaştı, oradan.

Güvenlik Bürosu'na gitti, "Bir açıklama istiyorum. Bana, uçağımı kaçırttınız. Bundan, kimin sorumlu olduğunu bilmek istiyorum. Beni, neden engellediğinizi öğrenmek istiyorum. Bu, benim en doğal hakkım" dedi, S. Kalanderidis. "Özür dileriz. Bir yanlışlık oldu. Afedersiniz... İsterseniz, ücretsiz olarak, Kenya'ya giriş vizesi verebiliriz" dediler ve pasaportundaki çıkış kaşesini iptal ettiler. Her şey çok komikti. Olan olmuştu, bir kere. Yapacak bir şey yoktu.

Havaalanından çıktı, bir taksi tutup, Büyükelçiliğe döndü... Büyükelçi Yorgo Kostorlas'a olayı ayrıntılı olarak anlattı, birlikte, genel bir durum değerlendirmesi yaptılar... S. Kalenderidis, güvenli telefonla EİP başkanına, olanı biteni havaalanında başına gelenleri aktardı. Johannesburg'a ertesi gün gideceğini söyledi.
***
The Nation adlı Kenya Gazetesi, uluslararası haberler sütunlarında Abdullah Öcalan'la ilgili bir makaleye ve fotoğrafına yer vermişti. Büyükelçilik, söz konusu yazıyı, Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi. Ayrıca, saat 08,45'te Amerikan Büyükelçiliği katibi, Yunanistan Büyükelçiliği katibi Diakofotakis'i arayarak, kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Sabah, bu kadar erken bir saatte aranan Diakofotakis, "Önemli, herhangi bir şey mi var?" diye sordu. Amerikalı, herhangi bir şey olmadığını söyledi. Bir gün sonra, ailecek, buluşmaya karar verdiler... Aslında bunlar, Amerika ve CİA'nın devreye girdiğinin açık işaretleriydi. Yunanlılar, anladılar bunu.

Yunanistan Büyükelçisi Yorgo Kostorlas, Kenya Dışişleri Bakanlığı'na gitti. Genel Sekreter Kathourima, Yorgo Kostorlas'a uçak ve yolcuları hakkında ne bildiğini sordu. "Çok az şey biliyorum, çünkü onlarla Büyükelçilik Katibi ilgilendi." Kathourima, The Nation Gazetesi'nin yayınını göstererek, "Bu adam, Yunanistan'ı güç duruma sokuyor. Yunanistan bunun farkında mı?" diye sordu. "Bilmiyorum, miyop gözlüklerim yanımda olmadığı için, metni okuyamıyorum" diye, cevap verdi Büyükelçi.

Kenya'da bunlar olurken, Abdullah Öcalan ile PKK'nın geleceği aslında Ankara'da, MİT ve CİA yetkililerinin yaptığı yazılı protokolle, bu gece yani 4 Şubat 1999'da belirlenmişti. MİT ve CİA, Apo'yu birlikte yakalayıp, Türkiye'ye getirmeye karar vermişlerdi. Kader, Abdullah Öcalan ve PKK için, ağlarını gergef gibi işlemeye başlamıştı, yani. Ancak bunu, dünyada çok az kimse biliyordu... MİT hızla hazırlanıyordu. Eksiklerini tamamlıyordu. Kadrosunu kuruyordu. Ama en mühim şey henüz tedarik edilememişti. Uzun menzilli ve hızlı fakat, dikkat çekmiyecek bir uçağa ihtiyaç vardı. Bu, henüz temin edilememişti.
***
Savvas Kalenderidis, internetten Özgür Gündem Gazetesi'nde çıkan, Günay Aslan imzalı 'Öcalan'la İlgili No. 2' başlıklı makaleyi indirdi. Abdullah Öcalan'a götürdü. Makaleyi okuyan Apo öfke ve kızgınlıktan küplere bindi. Bir bülten şeklinde olan bu makale, Abdullah Öcalan'a tuzak kurulduğunu, garanti edilmiş güvenceler olmadan, bulunduğu yeri terk etmesi halinde yok olmaya gideceği mesajını veriyordu. Apo'nun S. Kalenderidis'e söylediğine göre, Şam'dan uzaklaştırılmadan önce Eylül 1998'de yayınlanan 'Öcalan'la İlgili No. 1' başlıklı makaleyle de yine karşılaşacağı tehlikeler konusunda uyarılmıştı. Bu yüzden, 5 Şubat 1999 tarihli bu makaleyi çok önemsemişti.

Abdullah Öcalan hemen kağıt ve kalem istedi. Yunanistan Büyükelçiliği'ne hitaben , kendisine siyasi sığınma verilmesi için, bir dilekçe yazdı. Bunu, Büyükelçi Y. Kostorlas'a bizzat takdim etti. Büyükelçi şaşırdı. Kesin bir dille, Nairobi'deki bir çiftliğe yerleştirilmesi konusunda yapılan antlaşmayı, Apo'ya hatırlattı. Ayrıca, kendisinin de bildiği, birçok malum sebepten dolayı Yunanistan tarafından kendisine siyasi sığınma sağlanması konusundaki kati tutumu, bir kere daha söz konusu etti.

Türkiye MGK'sinin, Ocak ayının sonundan itibaren, Abdullah Öcalan'a her türlü korumayı sağlayacak komşu ülkelere karşı kuvvet kullanma kararı ortadaydı. Türkiye'deki askeri vakıayı çok iyi bilen S. Kalenderidis, içinde bulundukları bu durum ortaya çıkarsa, Türkiye'nin sözlü tehditlerle yetinmiyeceğini hatırlattı. Özet olarak, olayların böyle bir boyuta gelmesi durumunda, tarihte cereyan edecek olan en aptal savaşın çıkabileceğini belirtti. Türkiye'nin blöf yaptığını iddia etti, ama Apo bir noktaya kadar ikna olmuştu. Dilekçesinin Yunanistan'a gönderilmesini istedi. Bu arada, Yunanistan tarafından güvenli bir ülkeye gönderilinceye kadar, Kenya'dan ayrılmama kararında olduğunu söyledi.

Büyükelçi Yorgo Kostorlas, dilekçeyi aldı, konuyu Diakofotakis'le müzakere etti. İstidayı kabul etmeme gibi, bir yetkilerinin bulunmadığına karar vererek, eklediği bir üst yazıyla Atina'ya, Dışişleri Bakanlığı Özel Bürosu'na, bir kurye aracılığıyla gönderdi. O arada, S. Kalenderidis de boş durmuyordu. O da, EİP başkanına telefon edip, gönderilen arzuhalden bahsetti. Bunu, kendisinin de görmesi gerektiğini vurguladı. Olayların gidişatında değişiklik olduğunu söyleyip, şu andaki yeni durumu anlayabilmek için, Günay Aslan'ın sözkonusu makalesini okuması icabettiğini ifade etti.

Bu arada, EİP başkanı Dimitris Stavrakakis, Abdullah Öcalan'ın korunması için iki şahsı Nairobi'ye gönderdi. Ancak gelenler, Yunanistan göçmen pasaportu taşıdıkları için, Kenya'ya giriş yapamayıp, geri döndüler. Yerlerine, Apo'nun kadın korumaları Şemşe Dilan Kılıç ve Nurcan Derya geldiler.

11 Şubat'a kadar, günler ve geceler ufak tefek çekişmelerle, böylece geçti. O günden itibaren Atina, Abdullah Öcalan'ın Büyükelçilik Konutu'ndan dışarıya çıkarılması için, baskı yapmaya başladı. S. Kalenderidis, Atina'nın bu konudaki talimatlarını, kendince argümanlarla destekleyerek, en ince teferruatına kadar, Apo'ya aktarıyordu. Ancak o, ikna olmuyordu. Abdullah Öcalan, kendisine sığınma hakkı veren ülkenin geçerli pasaportu eline ulaşmadan, Büyükelçilk Konutu'nu terk etmiyeceğini kesin bir dille söylüyor. Ayrıca, Nairobi'den uzaklaşması için Yunanistan ve Kenya makamlarından güvenlik garantisi verilmesini istiyordu. Oysa CİA, boş durmuyor, MİT'le yaptığı antlaşmanın kendisine düşen kısmını yerine getirmeye çalışıyordu... Saat 11,00 civarında, yabancı bir kişi Yunanistan Büyükelçiliği'ni arayarak, kendisinin UPİ Ajansı (United Press İnternational) muhabiri olduğunu belirtip, Büyükelçi'nin, Abdullah Öcalan'ın Kenya'da bulunup bulunmadığını doğrulamasını istiyordu. Bu telefona idari ateşe cevap verdi: "Büyükelçi burada yok, konuyla ilgili hiçbir şey bilmiyorum."

Yunanistan'ın tutumu, ilk kez 12 Şubat günü değişti. Dışişleri Bakanlığı ve EİP, Abdullah Öcalan'ın Nairobi'deki Ortodoks Metropolitlik Tesisleri'ne yerleştirilmesi talimatını verdiler. Bu, Apo tarafından kabul edilmedi. Diğer taraftan, Metropolitlik'te, sivil giyimli şüpheli şahıslar dolaştığı için, bu emrin gereğinin yapılması mümkün görülmedi. Amerika ve CİA, MİT'le protokol imzalandıktan sonra, 'işe' iyice, dört elle sarılmıştı. Esasen Türkiye ve MİT de eksiklerini tamamlayıp, operasyona hazır hale gelmişti.

Yapılan araştırmalar sonunda, işadamı Cavit Çağlar'a ait jet uçağının aranan niteliklerde olduğu saptandı. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Cavit Çağlar'ı aradı. Kendisinin çıkacağı bir yurtdışı gezi için, uçağı kiralamak istediklerini söyledi. Bunu, Cavit Çağlar, memnuniyetle karşıladı. Uçağa kira bedeli olarak, 200 bin dolar fiyat biçti. MİT, bunu kabul etti. Karşılıklı olarak uçağın 200 bin dolara kiralanması konusunda anlaşıldı. Uçak ihtiyacı, Cavit Çağlar'ın uçağının kiralanmasıyla hallolmuştu. Cavit Çağlar'a ait uçak, Kenya'ya gönderilmeden evvel boyanmış, rengi ve kuyruk numarası değiştirilmişti. Ankara Esenboğa Havaalanı'nda büyük heyecan vardı. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Kenya'ya gönderilecek ekibin yanındaydı. Onları uğurlayacaktı. Gönderilecek kişiler Özel Harp Dairesi tarafından belirlenmiş, havaalanına gelirlerken yanlarına birer de fotoğraf almaları istenmişti.

Fotoğrafları alan üç MİT görevlisi, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral'ın odasına girdi. 8 adet fotoğraf verdiler. Çok gizli ve önemli bir görev için, bu kişiler adına, pasaport düzenlenmesini istediler. Emniyet Müdürü, MİT'çilerden bu önemli işin ne olduğunu öğrenmek istedi. Ancak, görevin ne olduğunu onlar da bilmiyorlardı.

Cevdet Saral, Pasaport Şube Müdürü, Adnan Mutlu'yu çağırdı. İşin aciliyetini de belirterek, verdiği pasaportların derhal ve sağlam olarak hazırlanmasını istedi. Kimse, ne olduğunu bilmiyordu. Geçmişte, hiçbir olaya ismi karışmamış, sicilleri tertemiz 8 kişi adına sahte pasaport hazırlandı. Paketlenmiş olan Abdullah Öcalan'ı, bunlar, getireceklerdi. Ancak gelecekte kayıtlar incelense bile, Apo'yu, kimlerin getirdiği öğrenilemiyecekti. Çünkü görev tamamlandığı anda, pasaportlar geri alınmış ve imha edilmiş olacaktı.

Nairobi'ye, 13 Şubat günü, Apo'nun Rum avukatı Faillos Kranidiotis geldi, Yunanistan Büyükelçiliği'nden müvekkiliyle görüşme talep etti. Görüştürüldü. Avukat, daha sonra müvekkiline yapılan baskılardan söz edip, Abdullah Öcalan'ın Büyükelçiliği terketmesi halinde tehlikelerle karşılaşacağını söyledi. Konuyu, en kısa sürede Dışişleri Bakanı'yla görüşeceğini ifade etti. Abdullah Öcalan ise, Yunanistan'dan, hayatının korunması için gerekli bütün önlemleri almasını, zira, artık tehlikenin çok yakın olduğundan emin olduğunu açıkladı. Büyükelçilikten de, Kenya makamlarından resmen koruma önlemleri talep edilmesini istedi. Sığınma talebine resmen cevap verilmediğini belirten Abdullah Öcalan, söz konusu yanıt gelinceye kadar, Kenya'dan bunun istenilmesi gerektiğini belirtti.

"Yunanistan, bana sığınma hakkı vermese dahi, beni kabul etmek, yargılamak ve gerekirse Türk makamlarına iade etmekle mükellef... PKK lideri veya bir politikacı olarak değil, hayatı tehlikede bir insan olarak, Yunan hukuku ve uluslararası hukukun gereği olarak, bunu istiyorum. Yunanistan'ın imzalamış olduğu Uluslararası Sözleşmelere göre korunmamı talep ediyorum."

Apo'nun uzaklaştırılması için yapılan baskılar dayanılmaz hale gelmişti. EİP Başkanı Dimitris Stavrakakis; S. Kalenderidis'e gidip, Abdullah Öcalan'ı zorla ve hemen Büyükelçilik Konutu'ndan dışarı atmasını emretti. S. Kalenderidis, pratik sebeplerle emrin tatbik edilmesindeki imkansızlığı belirtti: "O, benden enaz 50 kilo daha ağır, boyu benden uzun ve benden çok daha güçlü ve kuvvetli. Üstelik, silahlı korumaları var. Zorla, dışarı nasıl atarım?" EİP başkanı, S Kalenderidis'i azarladı ve Abdullah Öcalan'ı desteklemekle, kendisine akıl vermekle, normalde orada bulunmaması gerektiği halde, bulunmakla suçladı.

S. Kalenderidis, her şeyi yüz üstü bırakıp, gece 22,30 uçağıyla Atina'ya döneceğini, EİP başkanına bildirdi. Artık bu işlerden bıkmıştı, çünkü. Abdullah Öcalan'a yapılan baskıların farkına varan, Şemse Dilan Kılıç ise, çantasından bir tabanca çıkardı, çenesinin altına koydu ve intihar etme tehdidinde bulundu. Bu olay üzerine, Atina, 14 Şubat'a kadar her türlü görüşmenin durdurulması talimatını verdi.

Kenya Güvenlik Kuvvetleri, 14 Şubat'ta, Yunanistan Büyükelçiliği ile İkametgahını sessizce kuşattılar... Elçiliğe girene ya da çıkana hiçbir müdahelede bulunmuyorlardı, ama mevcudiyetlerini belli ederek, Büyükelçilik ile İkametgahını gözetliyorlar, daha doğrusu Yunanistan'a psikolojik baskı uyguluyorlardı. Maksatları, Abdullah Öcalan'ı Büyükelçilik Konutu'ndan çıkmaya mecbur bırakarak, CİA'nın tuzağına düşmesini sağlamaktı. Bunu, gerçekleştirmeye çalışıyorlardı... Amerikalılar, kendileri arka planda kalmışlar ve fakat Kenya polisini devreye sokmuşlardı.

Türkiye tam olarak hazırlanmış ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, 10 Şubat günü, ekibin iki liderine görevi açıklayıp, uçağı yolcu etmişti... Bunlardan biri, uçağın MİT mensubu olan pilotuydu. Pilot aynı zamanda uydu telefonuyla uçaktan sürekli olarak Müsteşara bilgi aktaracaktı. Olaylarla ilgili gelişmeler ve iletişim konusunda tek yetkili oydu. Elinin altında, her an kullanıma hazır, bir uydu telefonu bulunuyordu. Diğeri ise, eski bir askerdi. Emekli albay, uzun zamandır, MİT içinde görev yapıyordu. O da, 7 kişilik ekibin, başında bulunacaktı.

MİT uçağa yerleştirdiği kadrolu pilotuna rotayı verdi. Güvenlik ve gizlilik için en acil durumlarda kullanılacak uydu haberleşme sistemlerinden, çıkabilecek çatışma anlarında başvurulacak silahlara kadar her şey düşünülmüştü... Uçak, 10 Şubat günü Türkiye'den havalandı. İlk hedef, Mısır üzerinden Uganda'ydı. Uganda'ya ulaşıldığında ekip, uçaktan hiç çıkmadı. Talimat bekledi. Hareketlerine, CİA'dan aldığı bilgiler üzerine, Ankara'nın verdiği emirler yön veriyordu. 10 Şubat'ta Uganda'ya ulaşan ekip, 14 Şubat akşamına kadar, haber bekledi. 14 Şubat akşamı, uçağa, Kenya'nın Başkent'i Nairobi'ye hareket etmesi emredildi. 15 Şubat günü, Nairobi'de geçirilecekti.

15 Şubat 1999 Pazartesi günü, Kenya Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Kathourima, Yunanistan Büyükelçisi Yorgo Kostorlas'ı makamına davet etti. Büyükelçi hasta olduğunu bahane ederek, davete icabet etmekten kurtulmak istedi. Ancak Kenya Dışişleri Bakanlığı Protokol Müdürü, almaya gelince, gitmek zorunda kaldı.

Kenyalılar, daha ilk günden beri her şeyi bildiklerini söyleyerek, bu sorundan kendilerinin de bir an evvel kurtulmaları için, Abdullah Öcalan'ın başka bir ülkeye gönderilmesini beklediklerini ifade ettiler. Bu konu hakkında, hiçbir yabancı servise, bilgi aktarmadıklarının teminatını verdiler. Hiçbir tartışmaya girmeden, Büyükelçiden, İkametgahın saat 17,00'de boşaltılmasını istediler. Bu, bir ültimatomdu. Hatta, uçak getirtilmemesini, zira uçağı, Kenya Hükümeti'nin tahsis edeceğini açıkladılar.

Yorgo Kostorlas ile Savvas Kalenderidis, saat 16,20'de, Büyükelçilik İkametgahına döndüler. Abdullah Öcalan uyuyordu. Uyandırdılar. Kenya Dışişleri Bakanlığı'nda yaptıkları görüşmeyi anlatarak, kısaca, durumu izah ettiler. Apo kararsızdı. Şaşkındı. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Endişeliydi. Korkuyordu... Konuta, takriben saat 17,10'da, Kenya Dışişleri Bakanlığı'ndan bir memur geldi.

Abdullah Öcalan'la tanıştı, önce Apoya hayranlığını ifade etti. Sonra da örtülü tehditlere başladı. Abdullah Öcalan mesajı almıştı. Bunun üzerine, teklifi kabul ettiğini, çünkü dostlarına başkaca sorun yaratmak istemediğini söyledi. Kenya Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin söylediğine göre, uçak yakıt ikmali için, Mısır'a indikten sonra Hollanda'ya gidecekmiş. Eğer Hollanda kabul etmez veya istenmeyen bir durum olursa, o zaman Seyşel Adaları'na dönülecekmiş.

Uçak 17,30'da hazır olacaktı. Büyükelçiliğin önünde beş Kenya Polis aracı bekliyordu. Bu vasıtalar, Havaalanına gidişi sırasında Abdullah Öcalan'a eskortluk ve eşlik edeceklerdi. Elçiliği terketme konusunda, Apo hala gönülsüzdü. Bir şeylerin ters gitmesinden korkuyordu. Bir şeyler olacaktı. Bunu, kalbinin derinliklerinde hissediyordu. Gönülsüzlüğünün temel sebebi, bu sezgisiydi. Bu yüzden, havaalanına Büyükelçi'nin dokunulmazlığı olan makam otomobiliyle gitmek istedi. Israr etti. Ancak bu isteği, kabul edilmedi. Mecburen, kendisine gösterilen, polis otosuna bindi.

Büyükelçi Yorgo Kostorlas, Abdullah Öcalan'ın yanına, binmek istedi. Güvenliği bahane ederek, Kenyalılar, büyükelçinin o araca binmesini engellediler. O zaman, EİP ajanı Savvas Kalenderidis, Apo'nun yanına oturmaya çalıştı. Kenyalılar ona da, güvenlik nedeniyle, Abdullah Öcalan'ın otomobilde tek başına gideceğini söylediler. Ardından, Şemse Dilan Kılıç ile Nurcan Derya, Apo'nun yanına oturmak için, gittiler. Kabul edilmedi. Sonunda Abdullah Öcalan'ın işaretiyle konvoy hareket etti.

Apo'nun, üç zenci Kenyalı Polisle birlikte, içinde bulunduğu otomobil, birden hızlandı. Diğer araçlar ise süratlerini azalttılar. Böylece, konvoy parçalandı. Arabalar havaalanına ayrı ayrı ve farklı zamanlarda vardılar. Üstelik, Abdullah Öcalan'ı taşıyan oto, üzerinde 'Police Station' yazan farklı bir kapıdan girmişti, Havaalanı'na.

Nairobi Havaalanı'nda bekeleyen Türk ekibine, öğleden sonra heran hazırlıklı olması için, gerekli talimat ulaştırılmış, bunun üzerine, herkes görev yerlerine geçmişti. Mesele çıkması beklenmiyordu... Saat 19,20 sularında, havaalanının özel bölümündeki tel kapıların açıldığı görüldü. Beklenen an gelmişti. Uçağın içindeki ve dışındaki Türk görevliler hazır bekliyorlardı. Aralarında, hiçbir Amerikalı yoktu. Bütün ekip, Özel Kuvvetler Komutanlığı görevlilerinden oluşuyordu. Amerikalılar, Havaalanı'nda izleme ve gözleme faaliyeti içindeydiler. MİT'in sözlerini tutup tutmayacaklarını kontrol ediyorlardı. Abdullah Öcalan, Türkiye'ye sağ olarak ulaştırılmalıydı. Bunu sağlamakla görevliydiler.

Abdullah Öcalan'ı getiren otomobil aprona girdi. Uçağın yanına kadar geldi. Apo, Kenyalı yetkililerle birlikte gayet rahat ve biraz da neşeli bir şekilde, elindeki çantasıyla uçağa doğru yöneldi. Hollanda'ya gideceğini sanıyordu. Uçağa, şöyle bir göz attı, ama dikkatini çekecek hiçbir şey göremedi. Türk ekibi, nefesini tutmuş, bekliyordu. Adullah Öcalan, emin adımlarla, uçağın merdivenlerine doğru yürüdü. Merdivenleri tırmandı. Kapıda duran uzun boylu, sarışın, mavi gözlü Türk görevliyi hafif bir tebessümle selamladı. Vazifeli, kendisine gülümseyerek mukabelede bulundu. Hiç şüphelenmemişti. Rahat bir şekilde, uçağa, adımını attı. Türkiye'den, kendisini almak üzere gelen, uçağa bindiğinin farkında değildi. Fakat arkadaşlarının yanında olmadıklarını farkedince, benzi sarardı, başına gelenleri anlamış gibiydi. Ancak yapacak bir şey kalmamıştı. Etrafı sarılmış, paçayı kaptırmıştı.

Korkudan, karşı koyamadı. Yere yatırıldı. Elleri kelepçelendi. Gözleri ve ağzı bantlandı. Üst araması yapıldı. Yere yatırıldığında da, sonrasında da hiç direnmedi. Direnemedi. Türk görevlilerin zor kullanmasına lüzum kalmamıştı... Her şey bitmişti. Bunu, herhalde anlamıştı? Ya da her şey, henüz başlıyordu!
***
Başbakan Bülent Ecevit, 16 Şubat 1999 Salı günü, bir basın toplantısı düzenleyerek medyanın önüne çıktı ve CİA-MİT ortak operasyonunun sonucunu, bütün dünyaya duyurdu: "Bölücü örgüt başı Abdullah Öcalan, bugün itibariyle, Türkiye'dedir." Tabii ki, 'Apo'yu CİA paket etti, biz de aldık' demedi. Diyemedi. Deseydi, reye tahvil edemezdi bunu, bir. İkincisi, CİA'nın bunu neden yaptığını, Türkiye'ye izah edemezdi.

Amerika, Saddam Hüseyin'i devirip, Irak'a ve bilhassa petrolüne el koymaya, 1990 yılında daha Körfez Savaşı'nı başlatmadan, karar vermişti. Bu, eninde sonunda yapılacaktı. Amerika'nın bu kararından vazgeçmesi bahis mevzuu dahi edilemezdi. İşgalden sonra, Irak üçe bölünecek; Güney Irak'ta bir Şii Arap, Orta Irak'ta bir Sünni Arap ve K. Irak'ta Talabani veya Barzani liderliğinde bir Kürt devleti kurulacaktı. Amerika'nın planı buydu!.. Böylece İsrail'in Arz-ı Mevut idealinin gerçekleşmesinin önündeki en önemli engellerden birisi kaldırılmış olacaktı. Ancak, PKK çok güçlüydü, K. Irak'ta. Kendi haline bırakılırsa, Kürt devletini mutlaka ele geçirirdi. Oysa bu, Amerika'nın işine gelmezdi. Marksist olan Abdullah Öcalan'ın ne yapacağı hiç belli olmazdı, çünkü. Ayrıca Amerika, Fidel Castro örneğini henüz unutmamıştı! Üstelik, K.Irak'taki bir Kürt devletini Türkiye'ye kabul ettirmek, zaten, yeteri kadar zor bir şeyken, Apo'nun başında bulunduğu bir Kürt devletini Türkiye'ye kabul ettirmek, kelimenin tam anlamıyla, imkansızdı. Türk yetkililer, böyle bir 'durumu' savaş sebebi sayacaklarını, her zaman ve zeminde biteviye tekrarlıyorlardı.

O halde yapılacak şey belliydi: Önce, Abdullah Öcalan ve PKK devreden çıkarılacak, Kürt devleti daha sonra kurdurulacaktı. Amerika, işte bunu yaptı; Apo'yu paket edip, Türkiye'ye teslim etmekle, planın ilk safhası gerçekleştirildi. Liderini yitiren PKK güç ve kuvvet kaybetti ve devreden çıktı. Daha doğrusu Barzani ve Talabani, PKK ile baş edebilecek hale gelmiş oldular. Ayrıca böylece, ABD, Türkiye'yi ne kadar sevdiğini ve hatta kürtçülüğe ne kadar karşı olduğunu Türkiye'ye ispatlamış oldu(!). Türkiye'nin itimadını, bu suretle kazandı... Sonra da Türkiye'ye dönüp, rahatça, "Gördünüz işte, PKK ve Apo'yu bizim yardımımızla hallettiniz. Biz, Türkiye'nin düşmanı değil, dostuyuz. Şu, Kürt devleti fobisinden kurtulun, artık. Biz, Türkiye'nin kötü duruma düşmesini hiç ister miyiz? Hem, K. Irak'taki Kürt devletinin Türkiye'ye ne zararı olabilir ki? Bilakis bu, Türkiye'deki kürtçülerin balansını alır" demek, imkanına kavuştu. Bir taşla kaç kuş?.. Amerika, Apo'yu Türkiye'ye, Türkiye'nin menfaaati için değil, kendi çıkarı için vermişti!

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 8998

ulkucudunya@ulkucudunya.com