« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

08 Ağu

2022

Kültür, düşünce ve bütünlük

Ahmet Selim 01 Ocak 1970

Başımızdaki ağrı, düşünmeyişimizden, düşünemeyişimizden kaynaklanıyor. Kan dolaşımının aksaması nasıl hastalıklara yol açarsa, düşünce akışının tıkanması da ciddi sıkıntılara sebep olur.

Kültür, bir zihnî ve ruhî değerler toplamı… Terkip ifade eden bir toplam, somut bir karışım bir bulamaç değil. Bir alışkanlıklar perişanlığı da değil. Yaşayan, yaşanan, yaşatan, yaşatılan bir şey. Zihnî-ruhî değerler planına erişen gelişmeler yoksa, orada kültürün sadece adı vardır.

Şöyle bir toplum kesiti tasavvur edin: din ilgisi bazı alışkanlıklardan ibaret, dil ilgisi basit ve zaruri iletişim kelimeleriyle sınırlı; edebi ve estetik bir hassasiyet yok; seviyeli okumaya ve ciddi düşünceye tamamen kapalı… Böyle bir toplum kesitinin kültürü var sayılabilir mi? Bu kesit, ekonomik gelişmişliği ileri derecelerde bulunan bir topluma ait olsa bile onun kültürü falan yoktur. Sadece bazı alışkanlıkları söz konusudur ve düşünülmeyen, yaşanılmayan, düşündürmeyen yaşatılmayan bir basit alışkanlıklar kümesine kültür denilemez.

Hemen akla gelen soru şudur: “Eskiden daha mı çok okurduk ki? Okuma oranı daha mı yüksekti? Normal kıyas mantığına göre şimdi daha iyi durumda olduğumuzu kabullenmek gerekmez mi?”

İlk nazarda haklı bir soru gibi görünüyor ama biraz irdelersek öyle olmadığı görülecektir:

Bir çocuk için eskiden okul öğretmen neydi, komşu neydi, arkadaş, aile, akraba, ne demekti? Çocuklar nasıl bir hâlle okula gider-gelir, sokakta oynar, evde vakit geçirirdi? Hep gürültücü, hep talepkâr, hep kesintisiz hareketli, hep umursamaz olmak gibi bir tavır içinde miydiler? Yoksa hâlden anlar mıydılar, bazı ölçülere bağlı olmayı kabullenirler miydi? Ben diyorum ki; daha dar evlerde yaşıyor olmalarına rağmen evlerini sohbet ve istirahat edilemez çalışılamaz hâle getiren bir haylazlık işgaline uğratmazdılar, daha sevimli daha uyumlu, daha az bencil idiler. Bunu onlara ailenin ve toplumun yaşayan kültürü bir doğal eğitim akışıyla telkin ederdi… Okul tatil edilirken başöğretmenimizin veda konuşması sonunda hepimizin ağladığını hatırlıyorum ben… Evlerimizde pikap falan yoktu ama, belli kişiler için “bu onun şarkısıdır, türküsüdür” denilirdi. “Bu onu özel olarak severdi” anlamında… Bir okul şarkımızın, yarım asır (!) sonra televizyonda anıldığı ve hikâyesinin anlatıldığını görünce gözlerim doldu… İçten içe yürüyen, ama cıvımayan bir içtenliğimiz ve duygusallığımız vardı… Toplumun bireyleri bir sürü zımnî sözleşmenin gönüllü bağlıları gibiydi… Dinî bilgiler hep hayatın içinde yaşanır, aynı zamanda “dil” bilgisi de kazandırırdı. Nisbet eklerinin, ince ve kalın uzatmaların, bazı hece vurgularının ağzımıza yaklaşması; dinî bilgileri edinirken, tatlı tatlı yavaş yavaş kendiliğinden gerçekleşirdi… Gösterişten uzak kalmak ortak bir karakter çizgisi gibiydi… Bir muaşeret adabı, bir liyakat hiyerarşisi ve yönlendirmesi bütün farklılıkları bir ölçüde etkilerdi. Bıçkınlar derbederler bile bunun dışında değildi… Nisbi zenginliğimizin getirdiği farklılıklar biraz utandırırdı bile bizi…

* * *

Çağlar üstü hakikat şudur: bütünlüğü olanın hayatiyeti olur; bütünlük, hayatiyetin şartıdır.

Bir sürü şey öğrenmişsin, birçok marifetin var, ama bütünlüğün yok ise; bu hayatı doğru dürüst yaşayamazsın, yorumlayamazsın, mutlu ve dengeli olamazsın. Öğrendiklerin, ve becerilerin sırtında bir ifrat ve tefrit kanburu gibi durur, kendini bile tanıyamazsın.

Diyoruz ki, eskiden arada duvar tel örgü falan olmadan iki büyük takımın taraftarları tribünlerde yanyana otururlardı, kavga falan da olmazdı. Bugünün mantığıyla bu hayret verici ve inanılmaz bir durumdur. Peki nasıl oluyordu bu? Önemli bir tespit konusudur oturup düşünmek lazımdır. İstersen her gün “öteki” anlayışının yanlışlığını anlat, çoğulculuktan tahammülden söz et; bütünlüğü olmayanın, bir kulağından girer, ötekinden çıkar. Kendi bütünlüğü olmayan bireyin toplumsal bütünlüğün meselelerini anlaması mümkün değildir. Düşünemeyen neyi nasıl anlayacak ve bütünlüğü olmayan nasıl düşünecek? Dün bunların edebiyatı pek yoktu ama, hakikati ve hakikatinin bütünlük kişilik kazandırıcı cevheri ve pırıltıları vardı. O taraftarı oluşturan her bireyin, ailevi, çevresel ve tarihsel tevarüs alışlarından teşekkül eden bir pusula vardı beyninde. Seviyesi ve derecesi ne olursa olsun, o bireylerin her biri bir bütünlüğün bir kişiliğin sahibiydi.

Bir bireyin bütünlüğü yoksa, kişiliği yoksa, kimliğinin yahut kimlik iddialarının ne değeri olur? Onun üzerinden her kimlik kayar gider. Bütünlüğü ve kişiliği olanın kimliği de olur, alt kimlikleri de; ama kimlik takıntıları ve kavgaları olmaz.

Bütünlük, var oluş hakikatinin kalbidir. Var oluşunu gerçekleştirmeyenin cebindeki para, elindeki güç, hafızasındaki bilgi, üstündeki kimlik bir anlam ifade etmez. Bütünlüğümüzde bütünlük dengemizde sıkıntılar var ise; kalbimizde rahatsızlık var demektir; var oluş hakikatimiz, insanlığımız kayba uğramış demektir. İnsanlığımız kayba uğramışsa, “İnsan için” olan hiçbir değer yerli yerine oturtulamaz; bütün değerler problemli hâle gelir, hatta problem hâlini alır. Bunun en ciddi sonucu, düşünce üretmenin imkânsızlaşmasıdır. Ve düşünce üretmenin imkânsızlaşması, düşünmeden yaşama mecburiyetinin doğması demektir. Bu durum ile sadece başlarda ve gelişme çabaları sırasında değil, çok sonraki gelişmişlik aşamalarında da karşılaşılabilir. Ayrıca bu durum, hem toplumlar için hem bireyler için söz konusudur.

Düşünmeden yaşama mecburiyeti, inandığını yaşamayı da imkânsızlaştırır. Çünkü insanlar, bütünü kavramak için de düşünceye muhtaçtır; aksi hâlde bütün ilgiler sınırlı darlıkları yoğunlaştırmanın ötesine geçemez. Düşüncesizliğin, darlık ve bencillik getirmesi, ifratlara ve tefritlere yöneltmesi kavgaya şiddete yol açması doğaldır. Şunu iyi bilmek gerekir ki; basit bir tespit ve gözlem derin sebeplerin ortaya koyduğu bir sonuç olabilir. Söylediğiniz basit bir tespittir ama, onu değiştirmek ve farklısını oluşturmak basit bir iş değildir. Düşüncesizlik, tam bir yüzeysellikle çok şey yapılabileceği zannını da bir musibet gibi boynumuza doladı.

* * *

Besleyemediğinizi, hatta “dengeli” besleyemediğinizi ne koruyabilirsiniz ne de geliştirebilirsiniz. İlk sebep ve hata bu hususla ilgilidir. İnsanın, insan ruhunun, beslenmeye ihtiyacı var. Bütünlüğü dikkate alan dengeli bir beslenmeye… Bunu başlarda da, yani varlığınızı geliştirirken de gözetmelisiniz, devam ederken varlığınızı koruyup geliştirirken de.

İnsanlar daima, özgürlüğü sadece baskıların kalkması yönüyle ele alırlar. Hâlbuki düşünce mecalsizliği ve vakitsizliği; düşünceyi aksatan, engelleyen, soluksuz ve gıdasız bırakan asli illetlerin ifadesi olarak, özgürlüğü imkânsızlaştırıcı ve anlamsızlaştırıcı nitelikteki bir zehirli baskının ta kendisidir.

Yakınım olan bir gence bir gün şunları söylemiştim: “Sen annenden daha bilgilisin, ama düşünce kapasitesi açısından çok daha geridesin. Çeşitli düşünürlerin üzerinde durdukları nice felsefi meseleleri günlük hayatın diliyle sorsam, o ağırlıklı cevaplar verir sen veremezsin” Bu örneği görülemeyen kayıplarımıza değinmek için zikretmiştim. Bazı göstergeler daha iyi görünüyor olabilir; bunlara bakarak genellemeler yapmak, “bazı tuhaflıklar var ama boşver!” deyip geçmek o tuhaflıklar cümlesinden olan bir başka tuhaflıktır. Var oluş hakikatimizin kalbiyle ilgili bir meseleyi, keyfe keder bir ayrıntı gibi geçiştirmek, mahiyetini tam kavrayamasak dahi, “bu ses bu sızı kalb nahiyesinden geliyor, önemsemeliyim” diyememek asla bağışlanamaz.

Daha iyi evlattık, daha iyi anne-babaydık, daha iyi komşuyduk, daha iyi kardeştik, daha iyi vatandaştık, daha iyi insandık. Hayatımızda düşünceye, duyguya, sorumluluğa, sevgiye saygıya, itidale, insafa vicdana utanmaya daha çok yer vardı. Mesela 1950’li yıllarda, yakinen biliyordum ki öyleydi. Kitaplarımızın, odalarımızın, yollarımızın, eşyamızın, alet edevatımızın, maddi imkânlarımızın artmış olması bu gerçeği ne değiştirebilir ne de telafi edebilir. Kimlik problemi iddialaşmaları ve tartışmaları, bir “dip hata ve ihmalin” sosyal plandaki tezahüründen ibarettir. Düşünemeyenlerin, düşünce üretemeyenlerin, düşünerek yaşayamayanların fikir hayatı işte böyle olur ve oradaki boşluk kahredici abeslerle işte böyle dolar.

Kültürel ve fikrî hayatımızın bir kısır döngü içine girdiğini görmeliyiz, mutlaka görmeliyiz.

Ziyaret -> Toplam : 85,94 M - Bugn : 8199

ulkucudunya@ulkucudunya.com