« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

ESMÂ bint YEZÎD

Ali Osman Ateş, 18 Eki 2021

SONRAKİ HABER

Suriye'nin istikrarında İdlip'in rolü

Armağan Kuloğlu, 27 Eyl 2021

27 Eyl

2021

Kırk katır Biden, kırk satır Putin

Bahadır Kaynak 01 Ocak 1970

2 Ağustos 1914 tarihinde, bugün düğün ve nişan gibi organizasyonlar için kullanılan Yeniköy’deki Sait Halim Paşa Yalısı’nda, Osmanlı-Alman ittifak anlaşması imzalanır. Savaşa giden yolda zembereğin boşaldığı temmuz krizi de geride bırakıldığından kızılca kıyametin kopmasına çeyrek kala Osmanlı kaderini Almanya’ya bağlamıştır artık. Gerçi savaşa girilmesine yaklaşık üç ay vardır ama felakete doğru geri dönülmesi pek güç devasa bir adım atılmıştır.

Enver Paşa’nın kişisel tasarrufu ve Alman hayranlığı savaşa girilmesini açıklamakta sıkça kullanılsa da İttihatçı hükümetin jeopolitik sıkışıklığı yadsınamaz bir gerçektir. Osmanlı ileri gelenleri durumun fırsatlar kadar riskler de getirdiğinin, devletin bütünlüğünün ciddi biçimde tehdit altında olduğunun farkındadır. Dünya adım adım savaşa giderken yalnızlıklarına son verecek bir ittifak için can atmaktadırlar. İngiltere, Fransa ve hatta Rusya’yla yakınlaşılmaya çalışılmış ancak olumsuz cevap alınmıştır. Aslında Alman genelkurmayı da Balkan Savaşı’ndaki ağır mağlubiyet sonrası Osmanlı ordusunun faydadan çok zarar getireceği, yük olacağı kanaatindedir. Kayser Wilhelm’in kişisel tasarrufları sonucu ittifaka giden yol açılmış, Osmanlılar nihayet yanlarında duracak bir büyük Avrupa gücünü ikna etmiştir.



19’uncu yüzyıl boyunca dış dengeleri sağlamak için kâh İngiltere’nin kâh Fransa’nın ve Abdülhamit’le beraber Almanya’nın desteğini sağlayabilmiş devletin halini, itildiği bu yalnızlık tablosu açıklamaktadır. Neticeyi hepimiz biliyoruz ancak çoğu zaman bir yüzyıl önce elimizi kolumuzu bağlayan tabloyu unutuyoruz.

Soğuk Savaş’la beraber hatta belki onun da öncesinden itibaren Batı’yla kopan bağları tamir eden, yeniden çıpayı sağlam bir ittifak ilişkisine bağlayan Türkiye için dünyada kendisine yer arama ihtiyacı ortadan kalkıyordu. ABD’yle ve Avrupa’nın büyük devletleriyle ilişkilerin her zaman sorunsuz olduğunu söylemek mümkün değil ama bir diplomatik dışlanmışlık durumuyla da yüzyılın sonlarına kadar karşılaşılmadı.

Soğuk Savaş’ın sonu, Ortadoğu’daki statükonun sarsılmasıyla eş zamanlı gerçekleştiğinden Ankara’nın uluslararası sisteme ilişkin kaygılarının arttığını söyleyebiliriz. Öyle veya böyle bir ara yol bulunan bu sürecin sonunda Türkiye kendisini son yedi, sekiz yıldır belki de İttihatçı liderlerin yaşadığı yalnızlığa benzer bir zorlu sürecin içinde hissediyor. Ülkenin bekasına ilişkin kaygılar yoğunlaşıyor ancak Ankara kendisiyle aynı düzlemden dünyaya bakan bir partner bulamıyor.


İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren, belki Missouri zırhlısının Büyükelçi Ertegün’ün cenazesini getirmesi, belki Truman Doktrini’nin ilanından beri ABD’nin desteğini yanında hisseden Türkiye artık bu ittifak ilişkisine güvenini iyiden iyiye kaybediyor. Irak’ın dağılması sürecinde zaten kuşkuların arttığı Washington’a karşı, Suriye’nin içinin boşaltılmasıyla birlikte soru işaretleri daha da artıyor. Zaten İran’a ambargo süreci ve Zarrab olayıyla, ABD’ye göre Türkiye’nin çizgi dışına çıkmasıyla gerilen ipler, Suriye uç savaşıyla kopma noktasına geliyor. Eski başkan Obama’nın devrin başbakanı Erdoğan’la konuşurken elinde beyzbol sopasıyla çektirdiği fotoğraf karesiyle görünür hale gelen sorunlar bir türlü çözülemiyor.

Trump’la Erdoğan arasındaki kişisel iletişim kanalı sayesinde çığırından çıkması engellenen bu anlaşmazlıklar silsilesi bugün artık yönetilmesi çok daha güç hale gelmiş durumda. Obama dönemindeki sorunların üstüne S-400 meselesinin de eklenmesi, ardından Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarıyla karşılaşması iki ülke arasında çözülmesi gereken konular listesini iyice kabarttı.

Bunun sonucunda Türk hükümeti, hiç de muhatap olmayı arzulamadığı Biden yönetimiyle yaklaşık bir senedir karşılıklı oturup konuşmayı deniyor. Erdoğan, Biden’den uzun süre beklediği telefonu ancak 24 Nisan’ın arifesinde ‘soykırım’ kelimesini kullanacağını belirtmek için aldı. Ardından Haziran’da NATO zirvesi geldi; burada da ayaküstü görüşmelerde Erdoğan ABD’yle askıdaki konuları Biden üzerinden çözme denemesinden sonuç elde edemedi. Ancak umutlar henüz kırılmamıştı, zira NATO Afganistan’dan çekilirken Kabil havalimanını koruma misyonunun üstlenilmesi ve böylelikle ilişkilerdeki kötü gidişi geriye çevirecek bir fırsat penceresi yakalanması umuluyordu. Türkiye’nin ABD’yle soğukluğu giderme çabasının arkasında ekonomideki sorunlar da yer almaktaydı. Batı ile ittifakını tazeleyen bir Türkiye’ye sermaye de daha sıcak bakacak, uzun süredir bizim taraflara uğramayan yabancı yatırımcıların dikkati çekilmeye çalışılacaktı. Körfez ülkeleriyle arayı ısıtma çabalarına da bu pencereden bakılabileceğini daha önceki bir yazımda değinmiştim.


Ancak bu iyimser rüzgârın dağılmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Son olarak New York’taki Birleşmiş Milletler zirvesinde de Biden’la görüşmeyi başaramayan Erdoğan açıkça hayal kırıklığını belli ediyor. Başta PYD’ye destek meselesi olmak üzere Amerika’nın bizim duyarlılıklarımızı paylaşmaması sabırları taşırmış gibi görünüyor. İkinci S-400 bataryasını almak niyetinde olduğumuza dair açıklamalar da bu kanaati destekliyor. Böylelikle bir senelik sabırla bekleme süresinin sonuna geliyoruz ve İttihatçı liderlerin Avrupa’nın büyük güçleriyle ittifak görüşmelerinden eli boş dönmesi gibi, bugün de kendimizi nispeten yalnızlaşmış buluyoruz.

B planımıza, yani Putin’e geçmeden önce Biden’ın bu tutumunun gerekçesini de anlamaya çalışalım. ABD’nin bize mesafeli yaklaşımının sebebi artık Türkiye’nin kendi politikaları açısından eskisi kadar önemli olmadığı değerlendirmesi olabilir. Hatta kendi çıkarlarıyla Ankara’nınkiler arasında çelişki olduğunu görüyor ve alternatif ittifaklarla küresel politikalarını uygulayabileceklerini düşünüyor olabilirler. Yunanistan’da kurdukları üsler bu yönelimin bir kanıtı olarak değerlendirilebilir. Ya da belki Erdoğan’ın artık iktidarının sonuna geldiğini, bir iki sene içerisinde yeni bir yönetimle beyaz bir sayfa açmayı planlıyor olabilirler. Bu iki ihtimalden hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu zaman içerisinde göreceğiz.

Buradan 29 Eylül’de gerçekleşecek Moskova ziyaretine geçelim. Rusya’yla Astana Süreci çerçevesinde kısa süren bir balayı döneminin ardından gergin hadiseler yaşadık. Hükümetin tercihleri doğrultusunda basında çok fazla ön plana çıkarılmadı ama özellikle İdlib’de 2020 başlarında yaşanan kriz, iki ülkenin örtülü biçimde de olsa silahlı çatışma noktasına gelmesine yol açmıştı. Erdoğan’ın Moskova ziyaretiyle sorun buzdolabına kaldırıldı ama Türkiye’nin Batı’nın desteği olmadan Rusya karşısında eşit bir konumda pazarlık masasına oturamayacağı da bir kez daha görüldü. ABD’nin PYD’ye verdiği destek çok fazla konuşulurken, Rusya’nın da Kürt meselesinde Ankara ile hiç de aynı telden çalmadığı daha sessiz sedasız teyit edildi.

Bu çelişkiler Erdoğan ile Putin arasında ay sonundaki zirvenin bir yere varamayacağı anlamına gelmiyor. ABD’den istediğini alamayan Türkiye, Rusya’nın karşısına eli daha zayıf oturacak ve belki S-400 meselesinin de aralarında olduğu bazı konularda taviz vermek durumunda kalacak. İdlib’de bir kez daha ısınan suların kaynama noktasını geçmemesi için Moskova ile ortak bir zemin bulunmaya çalışılacak.

Yani zirve önemli ancak buradan ABD’ye gücenikliklerinden uluslararası siyaset türetmeye çalışanların beklentilerini karşılayacak bir ittifak perspektifi çıkması pek güç. Zira herkesten önce Putin, Türkiye ile başta Suriye olmak üzere birçok zeminde çıkarlarının uyuşmadığının farkında. Üstelik Ankara’nın Moskova ile ilişkilerini Batı’ya karşı bir kaldıraç olarak kullandığı, mümkün olabilse ilk fırsatta eski müttefikleriyle el sıkışacağı herkesin malumu. Rusya’nın Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılama kapasitesi sınırlı, ekonomik sorunlarına destek olma ihtimali ise yok denecek kadar az.

Bunun da ötesinde Putin, önümüzdeki yıllarda karşısında Erdoğanlı veya başka bir hükümetin direksiyonu yeniden öte yana kırma ihtimalini güçlü gördüğünden konjonktürel işbirliklerinin ötesine geçmeyi tercih etmeyecektir. İttihatçı liderlerin yüz küsur yıl önceki sıkışıklıklarına benzer bir dönemden geçiyoruz. Maalesef hükümetin onlardan daha fazla diplomatik kıvraklığa sahip olduğunu da pek sanmıyorum.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

18 Eki 2021

Mevlid, doğum, doğum zamanı, doğum günü demektir. Mevlid Kandili ve ya Mevlid Gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan gecedir. Alemelere rahmet, bereket ve İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, Hz.

Halim Kaya

27 Eyl 2021

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2021

Hüdai KUŞ

20 Eyl 2021

Efendi BARUTCU

20 Eyl 2021

Nurullah KAPLAN

15 Eyl 2021

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 Mar 2021

Ziyaret -> Toplam : 75,95 M - Bugün : 19171

ulkucudunya@ulkucudunya.com