« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

ESMÂ bint YEZÎD

Ali Osman Ateş, 18 Eki 2021

SONRAKİ HABER

Erkam b. Ebü’l Erkam

Ahmet Önkal, 20 Eyl 2021

20 Eyl

2021

Sazın ve Sözün Büyük Ustası: Neşet Ertaş

Bayram Bilge Tokel 01 Ocak 1970

Neşet Ertaş, pek çoğumuzun sandığı gibi, sadece o güzel sesi ve sazıyla harika türküler, bozlaklar çalıp okuyan bir ‘sanatçı’ değil; bunların ötesinde ve üstünde sanatı ile gerçek bir ‘ekol’ olmuş, ‘halk ozanı’ kimliği ile de bu kadim geleneğin çağımızdaki en önemli temsilcilerinden birisi idi. Kendisinin “Garip” veya “Kul Garip” mahlasını kullanarak yazdığı ve çok büyük bir kısmını kendi tabiriyle ‘havalandırarak’ (besteleyerek) türküleştirdiği şiirleri, sıradan türkü sözü ya da ‘güfte’ olmanın ötesinde, kusursuz ve mükemmel şiirlerdir aynı zamanda. Bunu, sözleri kendisine ait türküleri dikkatle dinleyenler mutlaka fark etmişlerdir. Bu şiirlerin teknik ve estetik yönden mükemmelliğine, anlam derinliğine, imaj zenginliğine, duygu yoğunluğuna ve kullanılan dilin sağlamlığına bakarak, O’nu, halk şiiri geleneğinin altın halkalarından biri sayabiliriz. Bu yönüyle Neşet Ertaş, geleneğin kaynağından beslenen tüm büyük ozanlar gibi, geleneği özünden koparmadan ve asli yapısını zedelemeden yenileyerek devam ettiren az sayıdaki usta ozanlardan biridir. Yüksek sezgi gücü, derin ârifane birikimi ile, o, köklü bir geleneği devam ettirmenin, geleneğin aynen tekrarından değil, onu yenileyerek, yeniden ifade ederek söylemekten geçtiğini çok iyi seziyor ve biliyordu. Bunu, sadece türkülerinin sözlerinde değil, vokal ve enstrümantal icrada sergilediği tavır, üslup ve yorum farkıyla da ortaya koyuyordu. Deha derecesindeki ‘bestecilik’ yeteneği ile havalandırdığı türkü ve bozlaklarında gördüğümüz hem orijinal ve sağlam hem de lirik ve zengin müzikal cümleler, ezgisel kalıplar ve makamsal zenginlik böylesine bilinçli bir tercihin sonucu idi.

Neşet Ertaş, asıl gücünü ve büyüklüğünü, sanatı ve sanatçılığı bir çıkar kapısı, şöhret basamağı, gösteriş unsuru olarak değil; samimiyet ve dürüstlük olarak gören idealist ve inanmış kişiliğine borçlu. Paraya, pula, şöhrete tevessül etmeyerek, önce mükemmel bir insan, sonra da inandığını ve yüreğinin derinliklerinde hissettiklerini samimice yazan, çalan, söyleyen biri olması, onu benzerlerinden ayıran en önemli özelliği idi. Gücü de, cesareti de, sanatındaki olağanüstü başarısı da büyük ölçüde bu özelliğinden kaynaklanıyordu.

Çünkü biz biliyoruz ki, inanan insan güçlüdür. Sık sık şöyle derdi: “Kendini bilen Yaradan’ı bilir, Yaradan’ı bilen yaratıldığını bilir, e geriye ne kalır ki...” Neşet Ertaş bu dünyaya bir misyon için geldiğine, Yunus’un “dostun evi” dediği gönüllerimizi yapmaya geldiğine inanıyordu. O, bu durumu sık sık, “biz gönül hizmetçisiyiz, insan gönlüne hizmet Hakk’a hizmettir” şeklinde ifade ederdi. “Bizim silahımız gönüldür, biz gönülle ağlatır, gönülle güldürürüz” derdi. Babası Muharrem Ertaş Usta’nın ardından söylediği o ünlü bozlağın bir yerinde, babası için “Gönül delisini neyledin dünya” derken yine Abdallık geleneğinin bu en güçlü damarına vurgu yapıyordu hiç şüphesiz. Konserlerindeki coşkun kalabalığın huzuruna çıktığında söylediği “ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım” sözlerinin, bazılarının sandığı gibi ezberlenmiş klişe bir ifade olmayıp, bilinçli olarak söylendiğini biliyorum. Bir gün, bu ifadeyi kendince küçültücü bulup Üstada yakıştıramayan birine verdiği cevabı hiç unutmuyorum: “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz, ayakların turabı olmak insanın aslına dönmesidir; gönül hızmatçılığı ise insan olmanın bir gereğidir, çünkü gönül Allah’ın evidir.”



Neşet Ertaş felsefesi olan bir sanatçı idi. Türkülerinin sözlerindeki her dörtlük, her mısra, hatta her kelime tesadüfen söylenmiş sözler olmayıp, bir hayat felsefesine, bir dünya görüşüne, bir kainat, insan ve Allah idrakine dayanan içi dolu söz ve düşüncelerdir. Hayatını, sanatını ve düşüncelerini şekillendiren bu değerler manzumesi, kökü binlerce yıllık tarihi, dini ve kültürel geçmişe dayanan, tasavvufi menşeli “Abdallık” geleneğinden besleniyordu. Yazılı olmaktan çok sözlü kültüre dayalı, usta çırak ilişkisi ile devamı sağlanan, somut davranışlar bütünü halinde nesilden nesile bizatihi yaşanarak ve sazla-sözle aktarılan bu kültür ve felsefe, O’nda tam bir hayat tarzı haline dönüşmüştü. Bugün anladığımız manada kitabî ve yazılı bir müktesebata dayalı ‘kültürlü’ bir insan olmaktan çok, irfan sahibi, yani arif ve bilge bir insan tipi idi. Kendi ifadesi ile, “mektep medrese görmemiş, okuma yazmayı askerlikte öğrenmiş, hayatında bir kitabı bile baştan sona okumamış” biri, hakiki bir ümmi: “Derununda gevher ezen”, “özünü bendine çeviren”, “Can gözüyle gören”, “tüm canları Hak bilen”, “Sazını Hak için çalan” bir Garip.
Sık sık şöyle derdi: “Kendini bilen Yaradan’ı bilir, Yaradan’ı bilen yaratıldığını bilir, e geriye ne kalır ki...” Neşet Ertaş bu dünyaya bir misyon için geldiğine, Yunus’un “dostun evi” dediği gönüllerimizi yapmaya geldiğine inanıyordu. Abdal. Abdâlân-ı Rum’un, yani Anadolu Abdallarının çağımızdaki en büyük temsilcisi, son abdal değil belki ama, son büyük Abdal. Sanatı, hayatı ile bu derece özdeşleşen; sazını sözüne, sözünü sazına bu kadar yakıştıran ve yaklaştıran gerçek bir sanatçıyla karşılaşmak her gün biraz daha zorlaşıyor.

Neşet Usta, bu tür gerçek halk ozanlığının, halk sanatçılığının günümüzdeki en güçlü temsilcisi idi. kimini sözleri, kimini ezgisi yönünden ‘tamir etmek’ arzusundaydı. Bu düşünceyle yaptığı bir tamiratı/ değişikliği, vefatından dört beş ay kadar önce, bir gece telefonla beni arayarak iki üç kez canlı çalıp okudu. Benim naçiz görüşümü çok önemsiyor, “bir şeye benzeyip benzemediğini” merak ediyordu. Bu eser, yıllar önce plağa okuduğu, müziği kendisine, sözleri Aşık Veysel’e ait “Mecnun Gibi Dolaşıyom Çöllerde” adlı türküydü. “Asıl ölümsüz olan havadır, ezgidir; kendi havama kendi yazdığım son şiirimi döşedim” diyerek dinlettiği bu yeni ve son türküsünün sözleri, ‘Veda’ adıyla yazdığı son şiiri idi. Türkünün yeni hali gerçekten daha bir güzel olmuş ve “Bir şeye benzeyip benzememek” şöyle dursun, söz ve müzik öylesine kaynaşmış ve öylesine kucaklaşmıştı ki, sanki bu beste, yıllardır bu güfteyi bekliyordu ve işte hasret bitmiş, büyük buluşma gerçekleşmişti.

Bu mealdeki samimi düşüncelerimi uzun uzun anlattım, “Bunları hatır için söylemiyorsun değil mi Bayram gardaş” diyerek kaç kez sordu bilmiyorum. Üstadın bu alandaki yeteneğini takdir mevkiinde olmasam da, ısrarı karşısında kendisine söylediğim samimi sözlerimin onu nasıl sevindirdiğini ve heyecanlandırdığını unutmam mümkün değil. Her türküsünün, her bozlağının içimizde bir yerlere dokunması, hayatımızın bir ânına denk düşmesi tesadüf olmasa gerek. Yetmiş dört yıllık ömründe yaşamadığı, yüreğinin derinliklerinde hissetmediği, acısını, sızısını gönlünde duymadığı hiçbir duygu, düşünce ve olayı ne anlattı, ne yazdı, ne de çalıp söyledi. Söylediği her türkü, her bozlak, hatta her oyun havası, yüreğini yaralayan, içini kanatan, gönlünü yakan sevdaların, acıların, yoksulluk ve çilelerin içten gelen feryadı idi. Neşet Ertaş türkülerinin tiryakileri, O’nun en coşkulu, neşeli türkülerini söylerken bile, alttan alta derin bir acıyı ve hüznü yaşadığını ve dinleyene de yaşattığını mutlaka hissetmişlerdir. Şüphesiz bu hüzün, bize en çok yakışan hüzün olsa gerek.

Son bir yıl içinde, yakalandığı amansız hastalığın kendisini yavaş yavaş yolun sonuna yaklaştırdığını hissediyordu. “Daha havalandıracağım şiirlerim, çalıp söyleyeceğim türkülerim, insanlara söyleyeceğim kendimce doğrularım var, inşallah onları söylemeden beni çağırmaz” diyordu. Repertuarını birlikte belirlediğimiz, çeşitli yörelere ait kendisinin çok sevdiği anonim türkülerden oluşan “Ölümsüz Havalar” adlı son bir albüm çıkarmak istiyordu. Eksik bulduğu veya söz ya da müzik yönünden kendisini tatmin etmediğini düşündüğü bazı eski eserlerinin Son buluşmalarımızda, hatta telefon konuşmalarımızda bile, vasiyet anlamına gelen sözler söylüyordu. Ne kadar belli etmemeye çalışsam da üzüldüğümü fark ediyor ve beni teselli için şöyle diyordu: “Üzülme Bayram gardaş, Yaradan ne zaman çağırsa gitmeye hazırım.” Aynı sözleri, son üç gün hastanede başucunda oturup suyunu içirirken, terini silerken, elini güçlükle elimin üstüne koyarak bir kez daha söyledi. Ama bu sefer gerçekten çağrıldığını ikimiz de biliyorduk. Çok sevdiği “Yâreden”ine 2012 yılının 25 Eylül’ünde kavuştu. Yaklaşık dört yıldır türküler üzgün, bozlaklar yasta. Son yolculuğuna, halka ve Hakk’a hizmetini hakkıyla yapmış insanların huzuru içinde çıktı... Neşet Usta’dan kalanlar halk müziği kültürümüzün ve musiki külliyatımızın en seviyeli örnekleri olarak gelecek kuşaklara aktarılacaktır. Ölümsüz eserleri, öncelikle Türk’ün, Türkü’nün ve Türkçe’nin, daha sonra da tüm insanlığın yüz akı birikimi olarak ebediyen yaşayacaktır. Nur içinde yatsın.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

18 Eki 2021

Mevlid, doğum, doğum zamanı, doğum günü demektir. Mevlid Kandili ve ya Mevlid Gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan gecedir. Alemelere rahmet, bereket ve İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, Hz.

Halim Kaya

27 Eyl 2021

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2021

Hüdai KUŞ

20 Eyl 2021

Efendi BARUTCU

20 Eyl 2021

Nurullah KAPLAN

15 Eyl 2021

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 Mar 2021

Ziyaret -> Toplam : 75,96 M - Bugün : 14433

ulkucudunya@ulkucudunya.com