« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Babalar Günü

, 17 Haz 2019

SONRAKİ HABER

Satranç

Ahmet Taşgetiren, 20 May 2019

20 May

2019

Pontus anmalarının asıl niyeti ne

Mustafa Önsel yazdı.. 01 Ocak 1970

Ermeni soykırım yalanı, uluslararası boyut kazanmış durumda. Dünyanın her tarafında yaygın kampanyalarla sürdürülüyor.

Burada elbette özellikle batılı ülkelerin Türkiye’ye şaşı bakışının; dinsel, kültürel ve tarihsel hınç duymalarının tesiri büyük. Ancak Türkiye’yi yönetenlerin, onlarca yıldır, konuya doğru dürüst eğilmemelerinin ve meydanı boş bırakmalarının rolü çok daha önemli durmaktadır.

Uluslararası destekle yürütülen soykırım yalanı, öncelik sırasına göre: tanıma, tazminat, toprak istekleriyle şekilleniyor. Öyle ki her türlü evrensel kritere ve birtakım uluslararası mahkeme kararlarına rağmen, batılı ülkelerin büyük bir kısmı “Ermeni Soykırımı” vardır diyebiliyorlar. Sadece Ermenistan’da değil, batılı ülkelerin küçümsenmeyecek bir kısmında dahi bu sözde soykırımla ilgili “olmamıştır” diyemezsiniz, derseniz yargılanırsınız. Yani bu büyük yalan, gerçeklere aykırı olarak tabu haline getirilmiş durumda.

Yakın zamana kadar Türkiye’de de tersi söz konusuydu. Soykırım vardı diyemezdiniz. Elbette bunun haklı gerekçeleri vardı. En önemli gerekçe; soykırım yalanını belgelerle çürütecek kadar eli kuvvetli olan Türkiye’nin, Türkler için kâbus gibi geçen 1915 yılı öncesi ve sonrasında Taşnak ve Hınçak çetelerince katledilen, isimleri tek tek belli 529 binden fazla insanın torunlarının yoğun yaşadığı coğrafya oluşuydu. Düşünün ki 10 milyonluk bir nüfustan 529 bini sözünü ettiğim çetelerce katledilmişti.

Ne büyük bir travma değil mi?

Ve o yılları bir daha değerlendirin! 1911 ve 1912’de Balkanlarda çok büyük kayıplar vermiş, 1915 yılında Çanakkale, Sarıkamış ve diğer cephelerde gençlerinin önemli bir kısmını kaybetmiş bir toplumdan bahsediyoruz.

TÜRK İNSANI BASKILANDI

Toplumumuzda söz konusu travma halen sürüyor, onun için savunma reflekslerimiz bazen makulün ötesine geçebiliyor, ancak bunun sistematik değil refleksi olduğunu ifade etmeliyim! Sistematik olan ise emperyalizmin dünyadaki etkinliğini ve maddi gücünü arkasına alan sözde soykırım yalanına dayalı saldırılardır.

Yukarıda da belirttiğim gibi uzun bir süre, dünyanın tersine Türkiye’de, yaşanan tarihsel travmalar nedeniyle, soykırım yalanının seslendirilmesi Türk toplumuna hakaret olarak algılanıyordu. Ama emperyalistler kale duvarlarında delik açmak için fırsat kolluyorlardı. Ve bugün katillerinin emperyalist ülke ajanı Fetullahçı örgütün polis içindeki uzantılarınca yönlendirildiği açığa çıkan, katledilmeden bir süre önce “Aramızdaki kardeşliği bozmayalım. 1915’te olduğu gibi emperyalizm gelir, aramızı bozar, bizi birbirimize katar, işi bitince bırakır gider” diyerek emperyalizmi eleştiren Hrant Dink öldürüldü. Fırsat ayağa gelmişti ya da getirilmişti.

Bu kabul edilemez hadise Türk toplumunu çok üzmüştü. O cinayet üzerinden Türk insanı baskılandı, mahcup edildi. Ve bu duygusal zafiyetten yararlanan yalancılar, artık her 24 Nisan günü, saat 19.15’te her türlü gösteriye kapalı hale getirilen Taksim’de gösteri yapıyorlar. Ve Hınçak ve Taşnak çetelerince çoluk çocuk demeden katledilen büyüklerimize soykırımcı diyerek iftira atıyorlar. Onlara karşı tek demokratik tepkiyi, aynı gün, aynı alanda ve saat 19.19’da sadece Halkın Kurtuluşu Partisi veriyor.

Devleti yönetenler ve diğer siyasi partiler mi? Bir kısmı kendi bekası için durmaksızın seçim çalışması yürütüyor… Diğer bir kısmı da istedikleri gibi yazmadı veya konuşmadı diye gazeteci linç ettiriyor. Devam edelim…

Türk aleyhtarı, atalarımızı suçlayıcı bu kirli propaganda, artık üniversite, sendika ve sivil toplum örgütlerinin salonlarında konferanslarla Türk toplumu içinde yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.

Bu 24 Nisan’da ilk defa Ankara’da, KESK’e bağlı SES’in (Sağlık Emekçileri Sendikası) Necatibey caddesindeki salonunda Ferhat Başkaya isimli şahsın koordinatörlüğünde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından “Ermeni Soykırımı” konulu bir toplantı düzenledi. Her ne kadar “düşünceye özgürlük” deseler de 2 katılımcının karşıt sorusuna tahammül edemediler ve müdahale ettiler, onları konuşturmadılar. Bunların demokrasi anlayışı, fikir özgürlüğü yaklaşımı, iddiaları gibi yalandan ibarettir. Ama ne yaparsın ki Türk Milleti, salondaki o iki yürekli ama yalnız genç gibidir.

Artık iş Ankara’ya kadar geldi, başkentimizde, kalbimizde dahi hakaret yer duruma geldik. İşte Ankara’da yapılan toplantının afişi;

Devlet mi? Bilmiyorum, tatile mi çıktı, yoksa elimizden mi çıktı, henüz karar veremedim…

Yukarıda Taksim’deki emperyalizmin militanlarının gösterilerini, HKP’nin 1919’u hatırlatmak maksatlı olarak saat 19.19’da protesto ettiğini yukarıda belirtmiştim. Şimdi o 1919 yılından, öneminden ve günümüzdeki gelişmelerden bahsedelim…

***

RUM SALDIRILARI PÜSKÜRTÜLÜR

Yıl 1919. Karadeniz’in azgın dalgalarını aşacağı şüpheli bir vapur. Adı Bandırma. Karadeniz’de İngiliz savaş gemileri.

Bandırma gemisinde Mustafa Kemal ve bir avuç vatansever. Bir tarafta güç, diğer tarafta yürek.

Mustafa Kemal ve arkadaşları azgın dalgaları aşıp Samsun’a çıkıyorlar. Görünen amaç bölgede asayişi temin etmek. Daha büyük amaç ise emperyalizme başkaldırının ateşini yakmak. Elbette ufuk ötesi amaç ise sadece o zaman için Mustafa Kemal’in kafasındaki Cumhuriyeti kurmak! Devam edelim…

Bölgedeki yerli Rumlar, birçok çete kurmuşlar; evlatlarını çeşitli cephelere göndermiş erkeksiz ve gençsiz kalmış Türk köylerine musallat olmuşlardı. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan, kendini savunacak durumda bulunmayan Türklerin yaşadığı köylerde tam bir trajedi yaşanmaktadır.

Sonrasında fırsat bu fırsat diyerek soysuzca saldıran Rum çetelere karşı yetersiz de olsa, halk örgütlenerek karşı koymaya başlar. Bunlardan en etkili olanı Giresunlu Topal Osman’ın ekibidir. Topal Osman kendi bölgesinde Rum çetelerine aman vermez, ancak bölgenin önemli bir bölümünde silahlı Rum çeteler yine de üstünlüğü elinde bulundurmaktadır. Ta ki 19 Mayıs 1919’a kadar.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla bölgede Türk yerel güçlerinin moral motivasyonu artar. Rum saldırılarını her yerde püskürtmeye başlarlar. Cumhuriyetin kuruluşuyla bu isyan ateşi ebediyen söndürülür. Mübadelede, bölgedeki Rumların büyük kısmı Yunanistan’a gider. Çete faaliyetlerinde çok öne çıkan Rumlar ise çok daha öncesinde Gürcistan ve Rusya’ya kaçmıştır…

İşte bugün Mustafa Kemal’e bundan dolayı hınç bitmiyor. Yunan/Rum kızıyor, çünkü Doğu Karadeniz’deki emellerine mani oldu. Emperyalistler kuduruyor, çünkü şark meselesinin son safhasını gerçekleştirip Anadolu’daki Türk varlığına son verme hedeflerine ulaşacakken engel oldu. Eh içimizdeki bir tarafıyla zır cahil, diğer tarafıyla ihanet içinde olanlar da öfkeleniyor, çünkü saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyeti kurdu. İşte tüm bunların başlangıcı 19 Mayıs’tır.

***

DEVLETİN DESTEĞİ YOK!

Bu yıl 19 Mayıs’ın 100. yılı. Hiç coşkulu bir kutlama hazırlığı göremediğimi ifade edeyim. Ancak sivil toplum örgütleri olabildiğince çalışıyor. Devletin çok desteğini göremedikleri ortada.

Birileri daha hazırlanıyor 19 Mayıs gününe; Yunanlar. Dünya çapında kurdukları 179 Pontus Derneği var. Onlar da 19 Mayıs gününü, yıllar önce sözde “Pontus Soykırımı” günü ilan etmişler. Bunu dünyaya yalanlarla anlatmaya çalışıyorlar.

Türk Devleti mi? Tıpkı sözde “Ermeni Soykırımı” yalanında olduğu gibi hiçbir faaliyet göstermiyor, gösterene de yardımcı olmuyor…

Yunanistan, 24 Şubat 1994 yılında kendi meclisinden sözde “Pontus soykırımı” yasasını geçirdi. Bunu da şu anda Pontus dernekleri vasıtasıyla yaptığı çalışmalarla bazı ülkelerin meclislerinden geçirmeyi başardı.

Her yıl Yunanistan’da ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 19 Mayıs gününü sözde Pontus soykırım günü ilan ederek anıyorlar. Bu yıl 19 Mayıs’ta bıraktık dünyayı Türkiye’de, hem de başkentimizin göbeğinde kendini ve yakınlarını korumaktan başka hiçbir hesabı olmayan masum ve mazlum dedelerimizi katil ilan etmek için hazırlanıyorlar.

Yukarıda sözünü ettiğim sendikanın salonunda, her türlü Türk aleyhtarı faaliyetin içinde olduğu görülen Fikret Başkaya isimli şahsın koordinatörlüğünde yine yukarıda bahsi geçen Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından organize edilen toplantıyla Doğu Karadeniz’de soykırım yapıldı diyecekler, gözümüzün içine baka baka dedelerimize iftira atacaklar.

Ben o bölgenin çocuğuyum. Ailemden kaç çocuk ve kadın öldü Rumlardan kaçarken bilir misiniz? Pek çok aile gibi. Kadın ve çocuk dedim değil mi? Çünkü evin üç erkeği de Sarıkamış’ta donarak can vermişti. Bu alçaklığı yaşayan bir ailenin ferdi olarak bu zilleti nasıl kabullenebilirim. Böylesi bir toplantı kışkırtmanın dik alası değil midir? İşte toplantının duyurulması için hazırlatılan afiş!

Yine sorayım, devlet nerede sahi? [1]

Dünyanın hiçbir ülkesi, kendi halkına, tarihine iftira atılmasına, hakaret edilmesine müsaade etmez, edemez! Mesela gidin Yunanistan’a, “1821’de Mora yarımadasında Türkler, Yunan isyancılar tarafından soykırıma uğratıldı” deyin bakalım ne yaparlar size. Ki bu gerçektir! Pontus soykırımı ise kocaman bir yalan! (Konuyla ilgili bir Yunan yazar "Ay Yuttu" İsimli bir kitap kaleme alır. Kitapta Mora’da katledilen Türklerden de bahsetmektedir. Ancak yazar hemen aforoz edilir. Şu an kitabı bulmak mümkün değil.)

Bir örnek vereyim size. Tarih 9 Eylül 2014. Yunan meclisi; sözde Pontus soykırımının yanına, Batı Anadolu’nun işgali sonrası askerlerinin ve onlara destek veren Rum ahalinin soluğu Ege denizinde almasını bile soykırıma bağlayarak Küçük Asya soykırımını da eklemiş yalanlarına ve kabul etmiş!

Ve bu iki sözde soykırımın yanına bir de yine sözde Ermeni soykırımını ilave etmiş. Ee uluslararası destek önemli, onun için bunların yanına bir de gerçekliği tartışılmayan Yahudi soykırımını eklemlemişler ve “soykırımlar olmamıştır derseniz, cezalandırılırsınız” yasası çıkarmışlar.

Türk devleti ise bu kararı kınayıcı bir açıklama bile yapmamış. Düşünün nasıl yönetildiğimizi? Neyse…

Bunun üzerine aralarında Uluç Gürkan, Naci Beştepe Paşa ve Ali İhsan Gönüldaş’ın bulunduğu 22 kişilik bir Türk grubu, Ocak 2015 yılında, Yunan meclisinin aldığı bu kararı protesto etmek üzere Yunanistan’a gider. Yunan meclisinin önünde kararın yanlış olduğunu ifade eden kısa bir bildiriyi okurken Yunan polisi kendilerini gözaltına alır. Saatlerce Yunan polis merkezinde aç susuz bekletilirler. Sonrasında sınır dışı edilirler. Türk elçiliği ilgi göstermez.

NELER OLURDU NELER

Sonrasında sözünü ettiğim 22 kişiye, Yunanistan’ın isteği üzerine 5 yıl AB üyesi ülkelere girme yasağı getirilir. Sözünü ettiğim 22 kişi kendilerine yapılan bu hukuksuzluğa karşı Yunanistan’a dava açmak isterler. Ama Yunanistan’da hiçbir avukat davalarını almaz. Bu nedenle haklarını arayamazlar.

Şimdi daha vahimini aktarayım, olaylar sırasında grubun yanında Hürriyet Atina muhabiri Stelyo Berberakis de vardır. Hatta olay sırasında onu da gözaltına almışlardır. Bu önemli olayı Berberakis haberleştirmez, haberleştiremez. Türk gazete ve televizyonlarından bir kaçı konuyu kısa haber yapar. Yılın 2015 olduğunu unutmayın aman! Olur ya unutur, olayın 20. yüzyılın başlarında krallıkla yönetilen Yunanistan’da geçtiğini filan zannedersiniz…

Şimdi arkanıza yaslanın ve Yunanistan’ın yerine Türkiye’yi koyun ve böylesi bir olayın Türkiye’de olduğunu düşünün! Neler olurdu neler!

Hazır iş buraya geldi, bu Pontus nedir, Pontus ve Rum Devletleri ne zaman kuruldu, ilgileri var mı, Doğu Karedeniz tarihi ile ilgili birkaç şey ifade ederek yazıyı noktalayalım. Çünkü bu konuda okumuş kesimin bile ciddi eksiklikleri var. Toplum olarak maalesef tarih bilgimiz eksik ve sorunlu. Tarih toplumların hafızasıdır. Tarihini bilmeyen toplumlar, hafızasını kaybeden insan gibidir.

***

1071 SONRASI TÜRKMEN YERLEŞİMİ SÖZ KONUSU

Tarihin ilk çağlarından itibaren yerleşime açılan Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan topluluklardan en bilineni MÖ. 16 yüzyıl ortalarında yaşayan Azzi-Hayaşalardır.

MÖ. 695’te Kimmerler, kendileri gibi Orta Asya halklarından olan İskitlerin sıkıştırmasıyla bölgeye gelmiş ve bölgede devlet kurmuşlardır.

Yani bölge, MÖ. 695 yılından itibaren Orta Asya halklarının yerleştikleri ve devlet kurdukları bir alandır. Bölgeye, MÖ. 665’ten itibaren, Kimmerleri takiben Anadolu’ya gelen İskitler yerleşmeye başlamış ve egemenlik tesis etmişlerdir. İskit egemenliği devam ederken bölgeye, Batı Anadolu’dan ve bugünkü Yunanistan’dan gelen topluluklar, ticari koloniler kurmak maksadıyla yerleşmeye başlamışlardır.

Bölgede MÖ.301 yılında Pontus devleti kurulmuştur. Pontus devleti genel kabulün aksine Perslerin kurduğu bir devlettir. Pers hanedanı Mihridates’lerin yönetimindeki Pontus devleti yaklaşık 3,5 asır sürmüştür. Sonrasında Romalılar bölgeye hâkim olmuştur.

Roma bölündükten sonra bölgenin kontrolü MS. 395’ten itibaren Doğu Romalılara (Bizans) geçmiştir.

Bizanslılar da, Balkanlarda kendilerini uzunca bir süre meşgul eden Bulgarları, MS. 530’dan sonra bölgeye yerleştirmiştir.

Yeri gelmişken bölgedeki yerleşim ile ilgili önem arz eden bir durumu belirtmekte fayda var.

MÖ. 336 yılında Makedonyalı İskender’in orduları Çoruh boylarına ulaştığında, Hazar denizinden bu bölgeye kadar olan sahada Kıpçak Türklerinin bulunduğu Gürcü kaynaklarından anlaşılmaktadır.

Bölgede devlet kurmadan varlığını sürdüren Kıpçaklar, Türklerin Çağatay koluna mensup olup bölgede daha çok Gürcülerle yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir.

Kıpçaklar, Türklerin Peçenek ve Uz Türkleriyle beraber fiziksel bakımdan diğer Türk boylarından biraz daha farklı olarak sarışıncadırlar.

Karadenizlilerde görülen sarışınlığın Kıpçaklardan geçtiği Antropoloji uzmanları ve tarihçilerin genel kabulü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aslında Kıpçaklar bölgede sanılanın ötesinde özellikle askeri ve siyasi alanda çok etkili olmuşlardır. Gürcü Kraliçesi Tamara zamanında Gürcü ordusunun hemen hemen tamamı Kıpçaklardan oluşmaktadır. Sözü edilen Kıpçaklar’ın tamamı Ortodoks inancına sahiptir.

MS. 1058 yılından itibaren Selçukluların bölgenin güneyine hâkim olmasıyla, Oğuz Türklerinin akınları başlamıştır. Bölgeye daha çok 1071 sonrası yoğunlaşan bir Türkmen yerleşimi söz konusudur. Özellikle Oğuzların Çepni boyu bölgeye adeta akmıştır.

Bu arada Oğuzlar, 1071 yılında Trabzon’u bir süreliğine ele geçirmişler ancak Bizans valisi Thedore Gabros 1075’te şehri geri almıştır.

Bölgede Trabzon Rum devleti, 1204 yılında taht kavgası nedeniyle İstanbul’dan kaçmak zorunda kalan Kommenos ailesi tarafından kurulmuştur. Kommenoslar zamanında Türklerin taarruzlarına karşı Gürcülerden yardım istemiş, onlar da Kıpçak askerlerini yardıma göndermiştir. Savaşçı Kıpçaklar, Türkmenlerin bölgeyi ele geçirmesinin önündeki en büyük engel olmuşlardır.

Tabi Kıpçaklar sadece asker olarak değil, 13. yüzyılın başından beri yukarıda da temas ettiğim gibi halk olarak da bölgede varlığını sürdürmektedirler. Kıpçaklar, Ortodoks inancına sahip olmalarından dolayı kendi dilleri olan Çağatay Türkçesinin yanı sıra bölgede Rumca da konuşmaya başlamışlardır. Çünkü hem resmi dil, hem Ortodoksların dinsel öğreti dili Rumcadır.

Yani bölgede Ortodoks olan insanların tamamı Grek asıllı değildir. Dolayısıyla Rum ifadesi sadece Grek asıllıları değil, aralarında yoğun biçimde bulunan Kıpçak Türklerini ve diğer unsurları da kapsamaktadır. Bunu önemli bir ayrıntı olarak kayıt altına alalım. Yani bölgede Rumca bilenleri Grek asıllı görmek çok büyük bir hatadır.

Tarihsel kronolojiye devam edelim…

Rum devleti, varlığını 15.yüzyıla kadar sürdürmüştür. Bu süreçte Oğuz Türklerinin taarruzları onları bitap düşürmüş; devamlı mücadele, kuruluşunda Sinop’tan Rize’ye kadar olan bölgenin büyük kısmının Rum Devletinin elinden çıkmasına sebep olmuş ve devlet sadece Trabzon ve çevresindeki sahaya sıkışmıştır.

Rum Devleti, bu süreçte yoğun göç vermiş olup hemen batısında bulunan Canik Beyliklerinden (Hacı Emiroğulları, Taceddinoğulları, Kubadoğulları, Taşanoğulları) ve Bafra beylerinden daha zayıf durumdadır.

Sadece o zaman ki nüfus karşılaştırmasını vermek yeterli olacaktır sanırım. Örneğin Taceddinoğlu Beyliğinin asker sayısı 12 bin iken Trabzon’un şehir merkezinin nüfusu sadece 4 bindir.

Nihayet, 1461 yılında Trabzon, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilecek ve Rum devleti sona erecektir.

Burada atlamadan vurgulayalım ki yukarıda yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi MÖ. 301 yılında bir Pers hanedanı tarafından kurulan Pontus Devleti ile MS.1204 yılında kurulan Rum devletinin ilişkisi bulunmamaktadır. 1204’de kurulan devletten “Rum Pontus” şeklinde bahsedilmesi, sadece söz konusu devlete tarihi derinlik kazandırma maksatlıdır. Dayanaksızdır.

Osmanlı egemenliğinden sonra 19. yüzyıla kadar bölgede barışı bozacak hiçbir şey olmamış, ancak bölgeye tarihin doğal seyrinde yoğun Türk göçü sürmüştür.

Bu süreçte Rum olarak adlandırılan azınlık unsur da bölgede varlığını sorunsuz biçimde sürdürmüştür. Ancak 1828-1829 Osmanlı- Rus savaşından sonra bölgedeki Rumların önemli bir miktarı Rusya ve Balkanlara göç etmiştir (O zamanlar Trabzon ve çevresinde Rum kabul edilen nüfus 210 bin civarında).

Müteakiben Yunanistan’ın bağımsız hale gelmesinden sonra özellikle de Osmanlının son döneminde, kilisenin gayretleriyle bölgede Yunanlık bilinci yaygınlaşmış ve güçlenmiş, Doğu Karadeniz megalo ideanın parçası olarak düşünülmeye başlamıştır.

ÇATIŞMALARI BERABERİNDE GETİRDİ

1870 yılından sonra Yunanistan’dan gönderilen önemli miktardaki Yunan nüfus ile güçlenen bölge Hristiyanları, Samsun merkez olacak şekilde bir Rum devleti kurmak için harekete geçmişlerdir. O tarihten sonra kısaca “Pontusculuk” olarak bilinen faaliyetleri yoğunlaşarak devam etmiştir.

Özellikle Balkan savaşı sırasında kurdukları çetelerle, Müslüman köylere, asker alımları nedeniyle savunmasız kalmalarını da fırsat bilerek, saldırılar gerçekleştirmiş, artan gerginlik ayrılıkçı çatışmaları beraberinde getirmiştir.

O tarihten itibaren Paris Konferansında da geçtiği şekliyle “Pontus İsyanı” başlamış, 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkışından sonra bölgede isyanın ateşi sönmeye başlamış, 6 Şubat 1923’te de Ankara Hükümeti isyanı sona erdirmiştir.

İşte bu sonucu hazmedemeyen batı destekli yayılmacı Yunan yönetimi, yukarıda da ifade ettiğim şekilde 19 Mayıs gününü “Pontus Soykırımı” günü olarak ilan etmiştir. Ne ilan ederlerse etsinler, çakallar ulur, kervan yürür!

19 Mayıs’ta Samsun’da olacağız. Emperyalizme kafa tutmanın, işgale, soykırıma karşı direnişin başladığı gündür 19 Mayıs. Cumhuriyet’in mayasının çalındığı gündür 19 Mayıs. Şu an çok büyük sıkıntılarımız olsa da herkes inansın ki; yağız yer yarılsa, gökkubbe çökse, fırtınalar kopsa, boralar savursa, denizler kudursa da Türk Milleti, insanlık tarihinin en müstesna coğrafyasında yaşamaya devam edecek ve kimsenin satırının önüne boynunu uzatmayacaktır…

Deneyen buyursun!

Ve bizler, yani vatanseverler, ülkesine kara sevdalılar, kim hangi kayığa binerse binsin Bandırma vapurunda olacağız…

Yaşasın, bin yaşasın 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

19 Nisan 1919 Trabzon / İşte Yunan Gâvuru (!) Trabzonlular! / Kerime Yıldız

Ekrem İmamoğlu’nun “Yunan” olduğu tartışması, çok ama çok hayırlı bir noktaya geldi. Bu hayırlı noktayı da Yeniçağ yazarı Arslan Bulut, bugün yazdı; fakat eksik yazdı.

“Atatürk, tam 100 yıl önce 16 Mayıs'ta Bandırma vapuru ile yola çıkmış ve 19 Mayıs'ta Samsun'a ulaşarak kurtuluş mücâdelesini başlatmıştır.

Atatürk, Samsun'a çıktığında, Trabzon'dan bir heyet kendisini karşılamaya gönderilmişti. Savaştan sonra 15 Eylül 1924'te ilk defa Trabzon'a gelen Atatürk, Trabzonlulara hitâben yaptığı konuşmasında ‘İlk defa Samsun'a ayak bastığım zaman bana kalp kuvveti veren vatandaşlarımın ilk sırasında Trabzonluların bulunduğunu asla unutmayacağım. Sakarya Büyük Meydan Savaşı'nda, 3'üncü Tümen ile yetişen Trabzon evlatlarının savaş meydanında gösterdikleri özverilerin değerli anısı dâima beynimde canlı kalacaktır...’ demiştir.”

Trabzon’da ne olmuştu da bir heyet, Mustafa Kemal’i karşılamaya Samsun’a gitmişti? Onu da bir ay evvel Mehmet Doğan, Karar gazetesinde yazdı.

Mirliva Kâzım, yine mirliva olan Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasından bir ay evvel Trabzon’a çıktı. Genç kumandanların İstanbul’da yapacak bir şeyi olmadığına inanan ve bunu hem Pâdişah’a hem çevresindeki subaylara söyleyen Karabekir, yola çıkmadan evvel Erkân-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Fevzi Paşa’yı da ziyâret ederek şarkta millî bir nüve (çekirdek) kuracağını söyledi. Kâzım Paşa, “Seni Dîvân-ı Harb’e verirler.”diyen Fevzi Paşa’ya son derece kararlı bir cevap verdi: “Trabzon’a ayak basmaklığıma engel olmayınız; ötesi, millî dâvâ olacaktır.”

Devâmını, Doğan’ın yazısından okuyalım:

“Kâzım Paşa, yola çıkmadan bir gün önce Mustafa Kemal Paşa’yı da ziyâret eder. Erzurum’da millî bir hükûmet kurma tasavvurundan bahseder. Kendisinin de doğuya gelmesi gereklidir. O gelinceye kadar millî hükûmet esaslarını hazırlayacaktır. Mustafa Kemal Paşa, “Bu da bir fikirdir.” der. Karabekir’in cevabı: “Paşam bu fikir değil karardır” olur. Kemal Paşa, kapıyı tam kapatmaz. ‘İyi olayım, gelmeye çalışırım.” der.

Kâzım Paşa, 12 Nisan’da ‘sessizce, hiçbir arkadaşının teşyiini istemeyerek’ İstanbul’dan vapura biner. (Maalesef bindiği vapurun adını bilmiyoruz!) 19 Nisan’da Trabzon’a çıkar. Burada Muhâfaza-i Hukuk Heyeti ile görüşür. Reis, Barutçuzâde Ahmed Efendi’dir. 23 Şubat’ta Trabzon’da kongre toplamışlar, İstanbul’a heyet göndermişlerdir. Kâzım Paşa, ‘Vatan, ancak silahla kurtarılabilir.’ der.

Karabekir, 3 Mayıs’da Erzurum’a ulaşır. Erzurum Müdâfaa-i Hukuk Heyeti’yle görüşür. Doğu vilâyetlerindeki Müdafa-i Hukuk benzeri teşekküllerin birleşmesini tavsiye eder. Bu birlik arayışı Erzurum Kongresi’ni doğurur.

Erzurum Kongresi tasavvur edilirken Kemal Paşa, Samsun yolundadır. Sine-i millete dönmeye karar verip görevinden istifa ettiğinde kurmay subayı bile onu terk ederken Kâzım Paşa, karşısına dikilir ve târihin akışını değiştiren şu cümleyi söyler:

-Ben ve kolordum emrinizdedir!

Mustafa Kemal’i karşılamak için Trabzon’dan Samsun’a giden heyetin arkasında Kâzım Karabekir’in olduğunu, elbette Arslan Bulut da biliyor. Yazmayınca Millî Mücâdele’yi Kâzım Karabekir’in Trabzon’da başlattığı gerçeği değişmiyor. Başlattı ve sonra Mustafa Kemal’in emrine girdi.

Eğer Trabzon, “Vatan, ancak silahla kurtarılabilir.” diyen Kâzım Karabekir’i bağrına basmasaydı neler olurdu bilmiyoruz.

“Yunan” diye hakâret edilen ve içlerinde Ekrem İmamoğlu’nun Mevlüt dedesinin de bulunduğu Trabzonlular gerçeği, işte budur!

......

Her türlü milliyetçiliğe karşı olan AK Partililerin, seçimde “Yunan” kozunu kullanması, tam bir çelişkidir; panik hâlidir. Fakat Vatanım Sensin dizisinde Hilâl’in Leon’a âşık olmasını kuvva-yı millîye rûhu diye yutturmaya kalkan, Çanakkale’ye Yunan’ın Themis heykelini diken CHP’liler ve ne idüğü belirsiz diziyi alkışlayan, Yunan heykeline tuğla koyan Kemalist Türkçülerin durumu da farklı değil.

AK Parti’nin ilk yıllarında Ulusalcıların yaşadığı panik ve nevrozu, şimdi İslâmcılar yaşıyorlar. Yok olma paniği, nevroza dönüştü. Şizofrenik hâllere hazır olalım.

Önümüzdeki yazıda Karadeniz’deki Rumluk, Pontusluk konusunda sinema ve romanda çevrilen bir oyundan bahsedeceğim. Yaşadığımız çelişkiye inanamayacaksınız

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

17 Haz 2019

Türkeş’in ikili münasebetleri: İncelik, dikkat ve sevgi Yukarıda da temas ettiğimiz gibi Türkeş Bey’in bir kurmay subay ve tecrübeli bir diplomat tavrıyla dava arkadaşlarına ve başka insanlara kaşı gösterdiği sevgi, saygı hareketin mensuplarının birlik ve dayanışmasında önemli bir rol oynamıştır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

17 Haz 2019

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 50,81 M - Bugün : 14358