« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

M. NÜZHET ERMAN (1926-1996)

, 11 Kas 2018

SONRAKİ HABER

Bahaeddin Özkişi ( 1928)- (15.11.1975)

, 04 Kas 2018

04 Kas

2018

Bahaeddin Özkişi Dosyası

Ali Ömer Akbulut 01 Ocak 1970

Fıtratın ter ü taze, cazibedar güzelliği ve çıldırtıcı kokusu trajik ve tehlikeli bir yolculuğa sürükler sizi. Amansız ve ateşin bir avcı olup çıkarsınız. Doymak bilmeyen bir iştihayla silip süpürürsünüz önünüze hakikat adına çıkan herşeyi. Şahsiyetinizin öz penceresi 'Kainat kapısının anahtarı'dır ve kutlu müşahedelere şahit kılar sizi.

Müşahedeleriniz rastgele olabilir önce. Dilin sınırlarını yoklamaya başlarsınız. Karşılaştığınız şeylerin 'şiddet-i zühuru' korkuya kaptırır sizi ve korunmak istersiniz hayretiniz artarak. Sözcüklerden bir kale yapar ve Kelam'ın koruyucu kanatlarına sığınırsınız önce. İşte sizi ağyarle ve diğerleriyle tanıştıran süreç budur. Ne olduğunu anlamak/anlatmak için koşuşturur durursunuz sağa sola; kelam vazgeçemediğiniz bir yaren olur. Ancak 'has okuyucu' ve 'has eleştirmen'le buluşursunuz bu süreçte. 'Gerisi'nin 'ruhu bile duymaz' sizi... Siz de bir gün Varlık'ın sesini duyar ve taş keser/sükuta kalbolursunuz.

Kelam'ın yakıcı soluklarına kendini emanet eden bu hakikat koşucusundan bizi sözetmek zorunda bırakan şey işte budur. Derin ve bitimsiz sükutta olduğu şu günlerde, geride bıraktığı şeylerin bize söyleyecekleri olduğuna inanıyor, 'kutlu olsun Yarin ile bayramın, ey dost!' diyoruz.

Bahaeddin Özkişi'nin Özgeçmişi

1928 Haziranında İstanbul Fatih'te dünyaya geldi. Babası Manisa Demirci ilçesinin Nakşi şeyhlerinden Hacı Halit Efendi'nin oğlu Ömer Lütfi Efendidir. Fatih dersiamlarından olan Ömer Lütfi Efendi babasının vefatı ile Bursa medresesine kaydolmuş, ardından İstanbul'da eğitimine devam etmiştir. Balkan ve cihan harpleri sebebiyle tahsil hayatı uzun sürmüş, kadı olmamak için Hukuk diplomasını iki ders için almamıştır.

Hakikat ehlinin toplanma yeri olan evleri Onun için okuldan önce okul oldu. Hakikate teşne böyle bir ortam içerisinde her vak'anın derunundaki hikmetleri kavrayabilmeyi öğrendi. Bu ortam Onu örnek bir evlat yaptı. Eski, mutlu İstanbul'un mütevazi, bilgili, seçkin insanları Onun 'çocuk dünyası'nın yeşil ışıklarıydı. Varlıklı değillerdi; fakat kanaat hissi hazineleriydi.

Karagümrük Ortaokulunu bitirdikten sonra Sultanahmet Sanat Enstitüsü'nde okudu. Sanatkar ruhu burada kendini gösterdi. Bir patlama neticesi okul atölyesinde ölen ve yaralananlar Onu roman denemesine sevketti. Artık küçük hikayeler de yazıyor, beğenmiyor yeniden yazıyordu. Bu arada durmadan okuyordu.

Mezun olunca Haliç Tersanesi'nde ustabaşı oldu. Orada karşılaştığı değişik tipler, olaylar, gemi sintinelerindeki zehirli havada ekmek parası kazanan küçük çıraklar, mahallesi, semt sakinlerinin ahlakları, sergüzeştleri ve kişilikleri Onda derin tesirler bıraktı.

Askerliğini 1947'de Erzurum'da yaptı. Yeşilköy hava alanında çalıştı. Bu sıralarda okumaya, yazmaya ve kendi varlığıyla ilgili hakikatleri araştırmaya olan yoğun ilgisi nedeniyle tanıştığı edebiyat ustaları kendisiyle yakından ilgilenirler. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın evindeki bir sohbette yazdıklarını dinleyen Tanpınar, "Devam et evladım. Sen on tane Sait Faik edersin" der. Böylelikle hikaye yazmaya daha bir şevkle devam eder.

Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi'ne kaynak atölye şefi olur. İki yıl Almanya'da kaldı. Orada Kaynak Öğretmen Okulu'nu bitirdi ve incelemelerde bulundu. Bir yandan batı dünyasının iç yüzünü yakından öğrenme fırsatı bulurken, öte yandan fikri anlamda daha derinleşmiş olarak döndü oradan.

Yazmayı ara vermeden sürdürürken bir yandan da Süheyl Ünver'den tezhip dersleri aldı. Cam üzerine tezhip çalıştı. Bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cepheli olarak yapmaya uğraştı. Aksesuarına en ince teferruatına kadar dikkat ederken malzeme olarak yıkılan eski ahşap evlerin tahtalarını kullanarak asıllarına çok uygun bir şekilde yapıyordu. Bu nedenle emsallerinin fevkinde büyük sanat eserleri çıkabiliyordu ortaya.

Bizim olan herşey Onun için manalıydı. İncelik, ahlaki ve temizlik Onda doğuştandı. Okuma uğraşında sınırlama yoktu; Ona hakikati bir biçimiyle hissettirebilecek her şey okuma kapsamına giriyordu. Kitaplar Onun sermayesiydi.

1959'da hikayelerini "Bir Çınar Vardı" adlı kitapçıkta topladı. Yirmi dokuz küçük hikaye ve bir ithaf hikayesiyle otuz hikayecikten meydana geliyordu bu kitapçık. 1960-1969 yılları arasında hikaye yazmaya devam etmiş ancak bunları kitap halinde bastırmamıştır.

1969'da, evlendikten sonra eşinin teşvikiyle yazmasını sürdürdü. O söylüyor, dikkatli bir okuyucu olarak ve yapıcı tenkitleriyle sürekli Ona cesaret veren eşi el yazısıyla yazıyordu. Vefatından iki gece öncesine kadar yazmaya bu şekilde devam ettiler.

Bu yoğunlaşmaların ardından 1970-1971 yılları arası "Köse Kadı- Uçdaki Adam - Sokakta" olmak üzere üç roman ve ilk hikaye kitabının haricindeki hikayelerinin yeniden gözden geçirilip ilavelerle "Göç Zamanı" adıyla basılması mümkün olmuştur. Aynı zamanda Anadolu'da ahilik teşkilatı ve sünni-şii çatışmalarını içeren bir roman yazmaya başlamış fakat ömrü vefa etmemiştir.

"Köse Kadı"nın ilk baskısı 1974'te, bunun ikinci cildi (devamı olan) "Uçdaki Adam" 1975'te basıldı. 1975 Peyami Safa Roman Yarışması'na katılan Özkişi "Sokakta" adlı romanıyla başarı ödülü aldı. Arkasından da "Göç Zamanı" basıldı. Vefatından bir hafta sonra satışa arzedilen bu kitap Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın başarı ödülüne layık görülmüş ve bu ödül eşine tevdi edilmişti. 1979'da kitaplarının ikinci baskıları yapılmıştır.

"Köse Kadı"nın üçüncü baskısında Ötüken Yayınevince "Köse Kadı ve Uçdaki Adam" birleştirilmiş adı "Köse Kadı" olmak üzere tek kitap olarak basılmıştır. Basılmamış bir çok hikayesi ise okuyucusuyla buluşmak üzere yayıncısını beklemektedir.

"Köse Kadı" adlı roman çeşitli film şirketleri tarafından senaryo için istenmiş fakat eşi ve kızı Zeyneb'in, bu filmin Kuruluş filmi ayarında ve sekiz-on bölümlük bir dizi film olmasında ısrarları sebebiyle projeler gerçekleşmemiştir.

Bahaeddin Özkişi seçkin ve pırıl pırıl bir insandı. İçi nasıl ise dışı da öyleydi. Her kitabı için nefsini muhasebeye çeker, "büyük hesap gününde suçlu düşmeyeyim" derdi.

Özkişi hazırlanan televizyon programına vefatı nedeniye yetişemedi. En verimli çağında iken, beyni yüklendiği mana yüküne takat getiremedi. "Bu terazi bu kadar sikleti çekmez" diyen yazar beş günlük bir mücadele sonunda yenik düştü. 10 Kasım 1975'te hakkın rahmetine kavuştu. Yazmaya başladığı Ahi teşkilatını konu alan eser Onun için gerçek bir aşama olacaktı. Ne yazık ki ebed aleminden gelen çağrı, Onu 'Yariyle' mülaki olmak üzere fani alemden çekip aldı.


Özkişi Niyetine / Serpil Özçeşmeci


"Herkes kitaptan kendini okur. Eğer kendisi güçlüyse kendini kitaba katar. Yabancı şeyi kendisiyle birleştirir." Goethe

Bahaeddin Özkişi'nin Göç Zamanı adlı hikaye kitabını elime aldığımda ne yazar, ne de kitap hakkında hiçbir fikrim ya da referansım yoktu. Kendimi kitaba katacak ve onun kahramanlarıyla uzun süre yarenlik edecek bir ruh hali içinde de değildim. Hacmi küçük bir kitaptı. Hikayeler oldukça kısaydı. Kısa sürede okur ve vaktimi de değerlendirmiş olurum düşüncesiyle kitabı elime aldım. "Sokakta" ve "Göç Zamanı" sehpada üstüste duruyordu. Oldukça sade bir tasarıma sahip kitaplardaki turuncu-kahve, mor-yeşilden daha cazip geldiği için belki de ilk sırayı "Göç Zamanı" kazanmıştı.

İlk işim satır aralarında yazarın ayak izlerini aramak, cinsi-cibiliyeti hakkında az da olsa bir fikir sahibi olabilmekti. Ama yazar ortada yoktu. Ve ben bu konuda bir adım bile ilerlemeden üslubun açıklığı, çok kısa bir anlatım içinde ulaşılan yoğunluk, olayın kendinden ziyade, ruhu/pisikolojisi üzerinde geliştirilmiş derin tahliller beni çoktan kitaba bağlamıştı. Ve ben yazarı ararken, Rilke'nin cisminden öte bir tada varmış anlatıcıdan, insanı hisleriyle çırılçıplak yakalayan köre, dedesinin anlatımıyla ölümü bir masal kadar güzel hisseden bir çocuğun düşlerinden, hayal ülkelerinden babasını bekleyen çocuğun düşlerine, hayatı aydınlatan şeyin içimizin ışığı olduğunu farkeden adamdan, kurşun döktürülen çocuğun halk inaçları üzerindeki derin tahlillerine kadar her mekan ve zamandan, her yaştan onlarca kahramanın ve olayın peşinden oradan oraya sürüklendim.

Okuma ilerledikçe, hikaye dili bu kadar sağlam bir yazardan nasıl hiç haberdar olmadığıma içten içe sinirleniyor, ama bir yandan da onu hiç bir referans olmadan kendimin keşfetmesinden gizli bir haz duyuyordum.

Hikayelerde dil net ve açık. Yazar insanın özüne ait bilgiyi gereksiz bir mesaj verme çabası olmadan, olayın kendi keyfiyeti içnde öylece veriyor. Öyle büyük maceralar, enterasan vak'alar da yok. Bazen bir an, bazen bir bakış, bazen bir park ya da kahvede bir oturumluk süre, bazen satın alınan sıradan bir nesne, hikayeye konu olabiliyor. Yani yaşamın içindeki çoğu zaman ihmal ettiğimiz ya da önemsiz gördüğümüz her renk, her ayrıntı var hikayelerde. Yazar bir an'a bir ömrü dolduracak bir anlam yüklüyor bazen. Bazen de o an'da, o ışıkta varlığın, yaşamın anlamını, özünü yakalıyor. Sürekli oluşunu sorgulama, kainat içindeki yerini tesbit etme hali yoğun olarak hissediliyor. Alıştığımız giriş, gelişme, sonuç bölümleri, belli bir şekle uyma kaygısı yok. Biçim-anlam tartışması aşılmış gibi, insan okurken kendini daha rahat hissediyor. Hikayelerde olaydan ziyade düşünce yoğun bir anlatım ortaya çıksa da artık o bir öncesi olmayan metinler koymuş ortaya. Evrenin bir parçası gibi hissediyor kendini. Adeta "Takva sahibi biri öldüğünde yer ve gök ağlar.." hadisini hatırlatırcasına bütün evren onun sevincine de, hüznüne de ortak oluyor. Halka ait şeyler daha çok yalın ve olağan halleriyle değil de -bu yüzden hikayelerinde folklorik öğeler pek yer almamış- derin ve psikolojik yönleri ile ele alınmış. Bunları jakoben bir aydın tavrıyla değil de -katılmasa bile- anlamaya çalışarak, saygı sınırını aşmadan ortaya koymuş Özkişi. Belki kendimizi kitaba katıştaki rahatlık, kitabın bizi -halkı- hesaba katan bu latif anlatımdan kaynaklanıyor biraz da.

Hikaye kitabını bitirme sabrını gösteremeden "Sokakta"ya geçiyorum. Kısa sürede okuyup bitiriyorum. Hikayelerdeki bu folklorik ve dini motiflere saygı, aynen "Sokakta" romanında da devam ediyor. Hatta yazar bunları farkeden, inceleyen ve saygıyla dile getiren kişi olmaktan çok; yaşayan, inanan kişi olarak çıkıyor karşımıza. Yoksa nasıl bu kadar naif bir dille halka ait kaygıları, üzüntüleri, hurafeleri, inaçları dillendirebilir ki? Yazarın yaşam öyküsünü ciddi bir şekilde merak ediyorum. Ben de "Körün Gördükleri" adlı hikayede olduğu gibi bu konudaki bilgilere ulaşırsam, kafamda yazarın kimliği açıkça şekillenecek, diye düşünüyorum. Ve kitaplarda bu (genellikle) alışık olamadığımız saygının, halkın arasından bir sesle konuşuluyormuş hissinin, kitabın bir yerinde tersyüz olmamasını garanti etmiş olmanın rahatlığıyla devam edeceğim okumalarıma. Belki böyle bir insanla bir yolla iletişim kurma şansını yakalayabileceğim. Ne yazık ki kitapların yayınevinden gelen bilgi yazarın 1975'te vefat ettiğini gösteriyor; üzüntüm büyük. Ama hayat öyküsü bazı şeyleri netleştiriyor yine de. Yazarın "Sokakta"nın öyküsünü üzerine inşa ettiği "ONLAR" -yani cinler-, halk inaçları ve din hakındaki yoğun bilgisinin temelinde baba Ömer Lütfi Efendi ve dede; Nakşi Şeyhi Hacı Halit Efendi yatıyor.

1975 yılı "Peyami Safa Roman Yarışması"nda "Başarı Ödülü" almış "Sokakta". Konusunu son 200 yıllık değişimden alıyor roman. 'Cinler'in işlediği varsayılan bir cinayetin etrafında kurgulanmış olaylar. "Değişme"nin nasıl değerlerimizi yok ettiği, bozulmanın sokağın adetlerinin bozulmasıyla başlayıp, tek tek bireylere nüfuz ettiği bir cemaat bilinciyle yaşanıp, herkesin herkesten haberdar olduğu 'sokakta' artık kimsenin kimseden haberinin olmadığı, bu anlamda "İnsan-Tabiat (çevre)-Allah" ilişkisindeki herhangi bir aksaklığın insanın fıtratını bozacağı dahası kendi "oluşu-hali"ne bir ihanet olacağı anlatılıyor. Ve sokağı koruyan cami, türbe, şadırvan vb.'ne sahip çıkmanın önemi şiddetle vurgulanıyor. Roman cinayeti araştıran komserin, cinayet sanığı arkadaşının ölümünden sonra, sokağın bozulmasını önlemek için nasıl nöbeti devraldığı anlatılarak son buluyor. Nöbet; camiyi, türbeyi, şadırvanı, konakları eski manalarıyla sokakta yaşatabilmek. Mutlak bir son da değil, bir umudun devam edişi romanın sonu. Kurgu bir an bana T. Cansever, M. Özel, M. Armağan da izlerini bulduğumuz "Cami-pazar-medrese" merkezli şehir tasarımlarına ilk işaretlerden biri de Özkişi'den mi geldi acaba? sorusunu sordurtuyor. (Maket evler çalışması da biraz bu savımı destekler görünüyor.)

"Kötü nedir doktor? Kötü, güçlerin kullanma yönünün saptırılmasından başka nedir?... Neden büyüye inanmak çağdışı da bir ilizyon olayı inanılır, neden doktor? Bir metal gövdesinin basit bir hücresinde yatan gücün illa Hiroşima gibi bir şahidi mi olmalı? İnkar, gücünü bilgisizlikten alır dostum." (Sokakta, s.118)

"Gerçek insanı ümit, iman, heyecan meydana getirir." (Sokakta, s.142)

"İnsanın gözünü perdeleyen, her şeyi bir arada aynı anda görmekti. Görmeyi bilmemek bir eğitim eksikliğiydi." (Sokakta, s.38)

"Ben yaprakta bizzat hayatı ve bu hayatı mümkün kılan hikmeti seyrettim." (Sokakta, s.39)

"Eskiler bize, kadının değeri kadın olduğu kadardır, diye belletmişlerdi." (Sokakta, s,42)

"Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkan yok." (Sokakta, s,48)

"Değişiklik, hemen her konuda olduğu gibi insanın içinde kıpırdanan çirkin bir varlığı beslemeyi hedef almış. O varlık bize atardamarımızdan daha yakın. Şeytan bu." (Sokakta, s,49)

"Akıldır; gelişmiş, mükemmelliğe ulaşmış akıldır, mutlu yarın."

"Sokakta"yı okuyuşumdan kısa bir süre sonra Ahmet Hamdi'nin kendisine "Devam et evladım, sen on tane Said Faik edersin!" dediğini öğreniyorum.

Bu taltif, yazarın üçüncü kitabı "Köse Kadı"yı okumamı da zorunlu kılıyor. Nede olsa "Huzur"un yazarından herkese bu iltifatın gelmesi mümkün değil.Roman, Osmanlı'nın Yükseliş Dönemi'nde serhadlerdeki hikayesi üzerine bina edilmiş. Avusturya-Macaristan sınırında Din-i Mübin'e hizmet ve Devlet-i Ebed Müddet'e adanmışlığın destansı öyküsü. Onlarcasında aynı durumun yaşandığı kesin olan kalelerden, İstolni-Belgrad'ın üst olarak kullanılıp, müthiş bir haber alma teşkilatının kuruluşunun öyküsü. Sistemin temelindeki üç kilit isim; kale kumandanı Ali Bey, Şeyh Necmettin Efendi ve sistemin beyni Köse Kadı (bin Türk esirinden daha kıymetli, padişahın bilinmeyen kardeşi Köse). Sistem merkezde idari siyasetin getirdiği zaaflardan, konjonktürel şartlarının çalkantısından müstağni olmasa da, sınırlardaki bu hakikat ehlinden sadır olan, hakiki siyasetin aslında Yükseliş Dönemi'nin başarısında ve yok denecek kadar bir kuvvetle Avrupa'daki var oluşta gerçek sebep olduğu ortaya çıkıyor. Bu üçlünün hizmet ülküsünde varlıklarının zerrelerine kadar mal, can ve ailelerinin fevkinde bir adanmışlıkla kesintisiz bir iş ve gönül birliğini sürdürmeleri yükselişin sırrı.

Ve Macaristan kontolünün sırf sınırların Avusturya karşısında güvenlik altına alınması kaygısına dayanması.. İlke; "Adalet".. Ve sık sık "Kardeşlik", "Tek İnsanlık" yönünde mesajlar geliyor.

Özkişi'de hep o günlerdeki "Hakikat Ehli"ne ve "Hakiki siyasete" bir özlem varmış gibi hissediliyor. Sanki, bozulmanın, özden uzaklaşmanın önüne böyle geçilebilirmiş gibi. Korkunç bir veba salgınından sonra Macar halkına yardım için uğraşan tüm kahramanlar ve cesurlar ölüyor. Macar asilleri ise kalelerini karantinaya alıyorlar. Fakat aynen "Sokakta"daki gibi nöbeti devralacak kişi yoldadır. Umutsuzluk yoktur romanın sonunda ve Özkişi'de.

"Köse Kadı" devamı niteliğindeki "Uçtaki Adam" ile birleştirilip tek kitap halinde sunulmuş okuyucuya.

Romanlarda da fevkalede bir güzellik konmuş ortaya. Fakat hikayelerde ki dil daha oturmuş. Romanları bize bu kadar güzel kılan ise edebi üsluptan çok dildeki latiflik ve konular sanırım.

Tüm eserlerinde kendi duruşunu kavrama ve sorgulamadaki yoğunluk ve yöneldiği nokta kemale doğru bir seyir izlerken, ömrünün kifayet etmemesi onu en olgun ve verimli olabileceği çağda aramızdan ayırmıştır. Onu ulaştığından ziyade önemli kılan da yöneldiği bu noktadır bizim için.


Bahaeddin Özkişi'nin Eserlerinden...


"Ben içten bir beğenişle, 'Bayılıyorum kadına' demiştim... O, tane tane ve kendisine has tok sözlüğü ile, 'Rilke mi kadın?' demişti, 'Hayır o erkektir.'... Nasıl içimde nefes alan o kutlu yaratığı öldürür, yerine bir yabancı erkeği kabul ederim?... Bu konuyla ilgili, içimde bir şeye karşı hiddet hissediyorum ve bu yanlış inaçta Rilke de benim kadar suçlu diyorum." (Göç zamanı/Rilke'nin Dişiliği Hakkında, s.33-35)

"Hummalı bir dikkatle, tetikteydi adam. Portreniz zihninde tamam olması için sesimi duymak ihtiyacını hissettiğini biliyordum. İhtirasa varan merakının solucan kıvrımlarındaki maksatlı ilerleyiş, beni tiksindiriyordu." (Göç zamanı/Körün Gördükleri, s.16)

"Siz hiç sabaha karşı çağıran bir ses duydunuz mu? Bir ney ahengine bürünmüş bir ses? Bir adam gördünüz mü, elini şakağına dayamış bir Münadi,'Göç Zamanıdır' diye haykıran? Dede olmalıydı şimdi. Size derdi ki, siz de duyacaksınız bir gün. Sonra gülümser, gözleri uzaklara dalar iderdi." (Göç zamanı/Göç Zamanı, s.12)

"Eldorado'yu bana babam, hayal ülkeleri diye çevirmişti... Korkular arkamda, yolun sonundaki ışık noktacıklarında umut, babamın getireceklerini, Eldorado'nun bir çağla erikte ısırılabilecek buruk ve hoş lezzetini beklerdim." (Göç zamanı/Hayal ülkelerinden, s.13-14)

"Adam susuyordu, kırıktı, ağzında yapışkan bir tad vardı. Sezdirmeden karısına baktı, şişman ve yaşlı buldu... Sonra adam gerçeği kavradı birden. Elini kadının omuzuna koydu; gülümsüyordu. Bir süre bakıştılar, kadının yüzü bir iç ışıkla yandı... 'Ama yine de güzel'... Bütün tılsım samki bu sözdeymiş gibi, güneş bir başka parladı, çam yeşili bir anda gerçek tonunu buldu." (Göç zamanı/Kırkıncı yıl, s.20)

"Tana, 'Nedir bu hal' diye sormak istedi ama, ama sesi çıkmadı boğazından. Yanlarından akan suyun şırıltısında, bekle bekle diye bir mana var gibiydi. Toprağın bağrında bir koca kalbin atışı kendini hissettiriyordu. Cansız herşey hayat buluyor, yaşıyor, canlanıyor, gülümsüyordu." (Göç zamanı/Doğuş, s.8)

"Gösterdiği noktalarda, şekiller sırf mana oluyor, mor rengi tırnaklarıyla kadın, onları yakalıyor ve bize anlatıyordu. Şu, bana nazar değdiren gözdü. Anam 'Kör olsun!' diye tamamlıyordu, konuşmayı." (Göç zamanı/Kurşun Dünyasından, s.10)

"Kötü nedir doktor? Kötü, güçlerin kullanma yönünün saptırılmasından başka nedir?... Neden büyüye inanmak çağdışı da bir illizyon olayı inanılır, neden doktor? Bir metal gövdesinin basit bir hücresinde yatan gücün illa Hiroşima gibi bir şahidi mi olmalı? İnkar, gücünü bilgisizlikten alır dostum." (Sokakta, s.118)

"Gerçek insanı ümit, iman, heyecan meydana getirir." (Sokakta, s.142)

"İnsanın gözünü perdeleyen, her şeyi bir arada,aynı anda görmekti. Görmeyi bilmemek bir eğitim eksikliğiydi." (Sokakta, s.38)

"Ben yaprakta bizzat hayatı ve bu hayatı mümkün kılan hikmeti seyrettim." (Sokakta, s.39)

"Eskiler bize, kadının değeri kadın olduğu kadardır, diye belletmişlerdi." (Sokakta, s,42)

"Değişiklik, hemen her konuda olduğu gibi insanın içinde kıpırdanan çirkin bir varlığı beslemeyi hedef almış. O varlık bize atardamarımızdan daha yakın. Şeytan bu." (Sokakta, s.49)

Bahaeddin Özkişi ve Maket Evleri


"Özkişi’nin ‘Sokakta’ adlı romanında sokağı koruyan cami, türbe, şadırvan vb.'ne sahip çıkmanın önemi şiddetle vurgulanıyor. Roman cinayeti araştıran komiserin, cinayet sanığı arkadaşının ölümünden sonra, sokağın bozulmasını önlemek için nasıl nöbeti devraldığı anlatılarak son buluyor. Nöbet; camiyi, türbeyi, şadırvanı, konakları eski manalarıyla sokakta yaşatabilmek. Mutlak bir son da değil, bir umudun devam edişi romanın sonu. Kurgu bir an,T. Cansever, M. Özel, M. Armağan da izlerini bulduğumuz "cami-pazar-medrese" merkezli şehir tasarımlarına ilk işaretlerden biri de Özkişi'den mi geldi acaba? sorusunu sordurtuyor.Maket evler çalışması da biraz bu savı destekler görünüyor."

Bahaeddin Özkişi ecdadına ve onun eserine hayran bir kişiydi. Memleketini, şehrini, sokağını, insanları seven, saygılı, terbiyeli bir kişiydi. İstanbul'un her geçen gün taş yığını haline gelmesine üzülerek eski o güzelim evleri yadetmek, gelecek nesile tanıtmak maksadıyla maket çalışmalarına başlamıştı.

İstanbul'un eski evlerinin ayakta durabileceği sokakları gezmiş, fotograflar çekerek, özelliklerini tesbit etmiş ve bunların karakteristik özelliklerini birleştirerek hazırladığı projeyi tatbik etmiştir. Önce maketin temel projesi hazırlanmış; ev buna göre tamamlanmıştır. Kenarı yüksekçe bir tahta tabla içine toprak doldurulmuş, bu toprağa taşlar ve harçla temel atılmıştır. Normal bir inşaat tekniğine uygun olarak üç boyutlu dört cepheli çatısı çatılmış bir eski ahşap ev çıkmıştır ortaya. Evin ahşaplığı, yıkılmış eski ahşap evlerin yüzünde kullanılan tahtalarla sağlanmıştır. Orjinaline tamamen sadık kalınarak inşa edilmiş, minyatür bir evdir bu. 60x60x60 ebadında -bu ebad değişebiliyor- saçakları, kafesleri, penceresindeki gül sirkesine ve içindeki sedirlerine, lambalarına varıncaya kadar dikkatle aslına sadık kalınarak oluşturulmuştur. Gezdiğimiz ahşap ev maket sergileriyle yapılan mukayeseler neticesi ÖZKİŞİ'nin ev maketleri emsallerinin fevkinde, aynen bir ahşap ev seyrediyormuş hissini veriyor.

Maket evlerden biri Fatih Çarşamba'da Mehmet Ağa semtindeki babaları Ömer Lütfi Hazretlerinin evinin aynıdır.

Edirne Müftüsü Ali Bey'in evini de vefatından evvel dört yıl emek verdikten sonra bitirebilmiş. Bu evin özelliği ise ahşap değil küçük mala kullanılarak harç ile bir taş bina inşa edilmiştir. Üzeri sıvalı, badanalı; sıvaları yer yer dökülmüş, müştemilatıyla ve bu tip evlerin bütün özellikleri açıkca belirtilerek görkemli bir yapı meydana getirilmiştir. Çıkmalı, cumba pancurlu, kafesli, tahta kapılı, yüksek bahçe duvarıyla görülmeye değer bir çalışmadır bu.

Bir diğer ev tipi de, eski ev önlerindeki çeşmeyi yadetmek için aslına uygun yapılmış makettir. Bahçe duvarı yıkıldı yıkılacak (yer yer taşları düşmüş) çamur sıvalı. Sokak kapısına merdivenle çıkılıyor (misafirlerin ve ev halkının kapı çalarken, yağmurlu havalarda ıslanmamaları için yapılmış). Karşıda kapı solda oda penceresiyle yine aslına uygun, dikkatle yapılmıştır. Çekilen fotoğraf görülmeye değer hakiki bir ev görüntüsü veriyor.


Özkişi ve Üç Boyutlu Resimler / Şaduman İslamoğlu

"Eşyanın derununa nüfuz etmek, ona geniş ve farklı manalar yüklemek istiyor Bahaeddin Özkişi."

Bahaeddin Özkişi'nin hikayelerine bir okuyucu olarak yüzeysel bakamıyorsunuz. Yazarın üslubu ve hikayelerin kurgusu buna fırsat vermiyor. Yazar, hikayelerine konu olan objeleri itina ile seçiyor. Sonra her objeye derin manalar yüklüyor. Bu derinliği hikayelerinin tamamında görmek mümkün. Yazarın hikayelerinde lüzumsuz hiçbir ayrıntıya ve ifadeye rastlanmıyor. Yazarın dil ve üslupta gösterdiği bu titizliği konuların seçiminde de göstermesi onun hikayelerini sıradanlığın ötesine taşıyor.

Bahaeddin Özkişi'nin hikayeleri orjinal bir tablo hissi veriyor okura. Okur, bu tablolara önce bir bakıyor, sonra gördüğünün farkına varıyor. Tıpkı üç boyutlu resim gibi. Yazar, okuru bu tablolar karşısında ötelerin ötesine götürebiliyor. 'Nedenlerim' hikayesinde olduğu gibi. Yazar mesajları tablolardaki renklere, çizgilere saklıyor. Okur mesajlara direk ulaşamıyor. Görüntülerin boyutunu yakaladıktan sonra mesajları çözüyor. Yazar, Tanpınar gibi dünyaya bir ressam gözüyle bakıyor. Özkişi'nin hikayelerindeki mesajların algılanmasına Valery'in şu sözleri kolaylık sağlıyor gibi: "Sanat eserinde fikir meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır." Bahaeddin Özkişi'nin hikayelerinin özünün bu prensibe dayandığını söylemek yanlış olmaz sanırım.

Bahaeddin Özkişi'nin hikayelerinin odak noktasında, sürekli olarak bilinçaltı sorgulanan bir kahramanla karşılaşıyor okur. Yazar bir psikolog gibi kahramanın iç dünyasıyla ilgileniyor. Dış dünyadaki nesneleri, eşyaları onun psikolojik durumunu tesbit için kullanıyor. Yazar "harici alemin" kahramanın ruhunda açtığı sıkıntıları, bunalımları, korkuları, sığınmaları ve kaçışları okura yansıtıyor. Hikaye kadrolarının kalabalık olmayışı bu dikkat ve gözlemleri güçlü kılıyor. "Vermek ve Ötesi" adlı hikayesinde olduğu gibi. Yazarı bu noktada da Tanpınar'a benzetiyor okur. Eşyanın derununa nüfuz etme ve ona farklı, geniş manalar yükleme iki yazarda da mevcut. Yazarın farklı kültürlerin ışığında hikayeler vücuda getirmesi, Tanpınar gibi tarih, felsefe ve psikolojiye meraklı olduğunu gösteriyor. "Doğuş"ta ve "Beşinci Karl" Hikayesi'nde bu ayrımı görmek mümkün.Bahaeddin Özkişi'nin hikayeleri sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulmadığı için biçim kaygısından azade. Bu yönüyle klasik hikayecilerimizden uzak, Tanpınar çizgisine yakın. Refik Halid, Şevket Esendal ya da Ömer Seyfettin tarzında yazmıyor. Bazen şiir diline yakın bir üslup kullanıyor. Necip Fazılın "Ben neyim ve bu hal neyin nesi?" mısralarını çağrıştırıyor okura. Bazen de masala yakın bir üslup kullanıyor. Masalların büyülü dünyasında bireyin şuur altını irdeliyor. "Açmadığım Kapı" adlı hikayesinde olduğu gibi.

Sözün özü Alain "Düşünmek için durmak lazımdır." diyor. Bahaeddin Özkişi'nin hikayelerini bu anlayış üzere okumak gerekiyor. Düşünmeden okumak, okurun üçüncü boyutu yakalamasını imkansız kılar sanırım. Bu anlayıştan hareketle Bahaeddin Özkişi'nin hikayelerini görmek için bakmak gerektiğine inanmak lazım.

Göç Zamanı / Bahaeddin Özkişi


"Yeni insana mezarın koza,yaşadığı hayatın bir kurt hayatı,mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkan yok." Bahaeddin Özkişi, Sokakta, s.38.

Siz hiç sabaha karşı bir ses duydunuz mu? Yollarda ilk ayak seslerinden çok daha önce, bir ses?

Bir ney ahenginde erimiş bir çagrı, sizi içinizden kavrayıp bir yere, uzak, renkli, bilinmez ve esrarlı bir yere çekti mi?

Bilir misiniz Münadi nedir ve Göç nasıl olacaktır?

Üzüntülü akşam yemeğinden hemen sonra, yavaşça arka odaya sıvıştım. İki elimi iki yana siper edip alnımı cama dayadım.. Gece, bahçeyi tanınmayacak kadar değiştirmişti. Binbircin'i binbir oyunla dal aralarından gördüm. İnce patika, belli belirsiz bir ışıklayarı aydınlanmış kulubeye kadar uzanıyordu. Kulube koyu gölgeler arasındaydı, uyuyordu.

Yatağa girmeden evvel bahçeye son bir defa baktım, sonra sıkıca sarındığım yorgan altında yapayalnız, geçmek bilmeyen günü ve Dede'yi düşündüm. Aldatıldığım kanısındayım; üzgündüm kırıktım.

Belki o, beni beraberinde götürmemek için Münadi'ye "Sus!" demişti, "Uyanmasın!" Bütün sevgililerin insana kucak açtığı ülkeye gitme acelesiyle "Sonra da gelse olur!" demişti belki.

Sahi size önce Münadi'nin ne olduğunu anlatmalıyım. Ben onu, Dede'nin köşeleri yuvarlanmış konuşmasından, el kol hareketlerinin yardımıyla yaptığı küçük benzetmelerden tanımıştım. O anlatır, bir görünmez kalem zihnime Münadi'yi çizerdi; gür sesli, palabıyıklı, iri ve güçlü bir adamı.

Bir eli şakağına dayalı bu hayal yaratığı; "Göç zamanı gelmiştir;" diye haykırır ve ben bu çağrıyı duyar gibi olurdum. Gözüm, Münadi'nin gerçek kadar canlı çehresinde, kulaklarım karşı durulmaz çağrının ahenginde, konuşmasının sonunu beklerdim.

Daha sonra Göç'ü anlatırdı Dede. Zihnimde bir araba canlanırdı. Denkler, kap-kacak, leğen ve mutlu insanlar yüklü bir araba.

Atın zayıf baldırlarında kaslar zorlanmaktan şekillenirken, anlatılması zor incecik bir hüzün içimi kaplardı.

Dede, her kelimenin tadına baka baka, ağır ağır: "Bir gece." derdi, "Sabaha karşı Münadi, Göç zamanıdır diye bağıracak."

Kaç geceler boyunca, o sesi duyabilmek için beklerken uyuyakalmıştım. Çok defa sala ile Münadi'nin çağrısını karıştırmış, heyecanlanmıştım. Kaç kez sabah ezanında bir şey, Dede'nin anlattığı yeri düşündürmüştü bana.

Derin ve dinlendirici bir çocuk uykusu sabahından sonra bir daha Dede'yi görmedim. Göçmüştü. Ne eşyalarını, ne eski hırkasını alabilmişti giderken. Kim bilir belki asıl suç Münadi'nindi. Belki de "Göç zamanıdır" dedikten sonra, "acele et , acele et!" diye üstelemişti. Tabi böylece bana haber vermemişti Dede. Bir başka düşünceyse kalbimi sızlatırdı. Belki de diye düşünürdüm. Dede sırtında yepyeni bir hırka, çağırıldığı yerdeki çocuklara hikayeler anlatmaktadır.

Siz hiç sabaha karşı çağıran bir ses duydunuz mu? Bir ney ahengine bürünmüş bir ses?

Bir adam gördünüz mü, elini şakağına dayamış bir Münadi, "Göç zamanıdır" diye haykıran?

Dede olmalıydı şimdi. Size derdi ki, siz de duyacaksınız bir gün. Sonra gülümser, gözleri uzaklara dalar giderdi.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

30 Eki 2018

Babam ülmüşşş… Babam ülmüşşş… Dört bin kilometre doğuda, Doğu Türkistan’ın Hoten şehrinde, hiç tanımadığınız bir adam öldüğünde haberiniz bile olmaz.

Efendi BARUTCU

27 Eki 2018

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Nurullah KAPLAN

22 Haz 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 42,74 M - Bugün : 18065