« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Bir gecede nasıl yoksullaştık

Esfender Korkmaz, 19 Ağu 2018

SONRAKİ HABER

EDİP AHMET YÜKNEKİ

, 03 Haz 2018

03 Haz

2018

KÂZIM ÖZALP (Vehbi Taner)

01 Ocak 1970

Kâzım Özalp, 17 Şubat 1882’de Köprülü’de (Titov Veles) dünyaya gelmiştir. Kendisi gibi vatanına büyük bir muhabbetle bağlı subay olan Manastırlı İsmail Nazmi Bey ile, Yıldız Hanım’ın dokuz erkek çocuğunun en büyüğüdür. Bir subay ailesinin ev ortamı içinde dünyaya gözlerini açan Kâzım Özalp, yaşı ilerledikçe, askerlik mesleğine ilgi duymaya başlamıştır. Zaten bu istek, o dönem için, Osmanlı toplumunda okumak isteyen pek çok Türk çocuğu için geçerli bir durumdur Askerlik disiplinine ve geleneğine bağlı olunan ailede, anne ve babası da Kâzım Özalp’in asker olmasını istemişlerdir. Bu nedenle, önce Üsküp Askerî Rüştiyesine gönderilen Kâzım Özalp, bu orta mektebine büyük bir hevesle devam etmiş ve burasını başarıyla bitirmiştir. Bundan sonra O, Manastır Askerî İdadisi’ne devam etmiştir. 1 Mart 1900’de ise, İstanbul’daki Harbiye Mektebi’ne kayıt yaptırmıştır3 . Döneminin en fazla itibar edilen bu okulu, “mümtaz yüzbaşı” olarak, parlak bir dereceyle bitirmiş; ilk görevine ise, 5. Ordu emrinde başlamıştır4 .
O’nun askerlik görevine fiilen başladığı yıllar, Osmanlı Devleti’nin askerî, sosyal ve ekonomik yönden büyük sıkıntılar yaşadığı yıllardır. Özellikle Balkanlar’daki huzursuzluk ve buna bağlı komitacılık hareketleri, merkezî hükümeti büyük sıkıntılarla karşı karşıya getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin yitirdiği büyük toprak parçalarının yanısıra, eldeki Balkanlar’da, özellikle Bulgar ve Arnavut çetelerinin merkezî hükümete yönelik başkaldırma hareketleri, pek çok kesimde ümitsitsizlik ve hayâl kırıklığı ile endişe uyandırmıştır. Özellikle Harp Okulu öğrencileri ile yeni mezun olmuş subaylar, memleketin bu kötü tablosu karşısında kaygılara kapılarak, bu gidişi mutlaka durdurmak gerektiğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle, büyük bir şevkle, komitacılara karşı savaştıklarını görürüz. Genç bir subay olarak, kendisini memleketinin saadetine ve bekasına adamış olan Kâzım Özalp de, memleketinin acı kaderine üzülerek, kendisine verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirmeye uğraşmış; büyük bir şevkle Bulgar çetelerine karşı Gevgili ve Menlikte savaşmıştı. Nevar ki, merkezi hükümetin uyguladığı istibdat rejimi ve arka arkaya sergilediği politika hataları O’nda bazı hayâl kırıklıkları da yaratmıştır. Mutlaka bir şeyler yapmak gerektiğini düşünen Kâzım Bey, özellikle genç subayların rağbet ettiği İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girerek, bu örgütün çatısı altında bütün vatanseverlerin güçlerini birleştirmeleri için çaba harcamıştır. Bu cemiyet içinde kısa süre sonra aktif bir görev de üstlenmiştir: 1908 yılında, Serez Redif Fırkası Erkânıharb iyesi’ne tayini çıkınca, çok işler başaracağına inandığı bu cemiyetin Serez’de de örgütlenmesi ve gelişmesi için etkin çalışmalarda bulunmuştur5 .
Nevar ki yıllar geçtikçe, Osmanlı toplumsal düzenindeki çalkantılar durulup yatışacağına, daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir durum almıştır. Sosyal ve ekonomik sorunlar bir yana, özellikle Balkanlar’daki ayaklanmalar ve çetecilik hareketleri, devletin varlığını bile tehlikeye düşürecek düzeye erişmiştir. Kâzım Özalp da, gittikçe yoğunlaşan ve devleti bölüp-parçalama eğilimine ve düzeyine erişen çetecilik ve isyan hareketlerine karşı, pek çok arkadaşı gibi yoğun bir savaşım içine girmiştir. Özellikle 31 Mart gericilik hareketi, pek çok aydını ürkütmüştür. Ufak tefek yenilikçi girişimlerini kökten temizleyecek özelliğe erişme niteliği taşıyan bu ayaklanma, bilindiği gibi Hareket Ordusu tarafından kanlı bir biçimde bastırılmıştır. 31 Mart ayaklanmasının ülkenin basma açabileceği tehlikelerin boyutlarını sezen Kâzım Özalp, ünlü Bulgar çeteci Sandanski’yi ikna ederek, onunla birlikte isyanı bastırmak için İstanbul’a gelmiştir. Nevar ki bir süre sonra adı geçen çete ayaklanmış; Kâzım Özalp bu kez, bu çetenin ortadan kaldırılması için kaymakam rütbesiyle, 1910 yılında Menlik’e gönderilmiştir. Aynı yıl Arnavutluk’ta isyan girişimleri ortaya çıkmış; bu kez de, söz konusu isyanı bastırmakla görevlendirilmiş olan Mahmut Şevket Paşa’nın karargâhında görevlendirilmiştir. Buradaki başarılı hizmetinden sonra Selanik Vilayeti Jandarma Alayı Takip Kuvvetleri Kumandanlığına ve Vilâyet Komisyonu azalığı görevine getirilmiştir. Artık O, yetkili bir asker olarak, Bulgar ve Rum çetelerine karşı amansız bir savaşım içine girmiştir6. Bir süre için Edremit Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’na da atanan Kâzım Özalp, aynı yıl, Harbiye Nezareti Ordu Dairesindeki Kurmay Heyetinde göreve başlamıştır7.
Oysa, çetecilik hareketlerinin devlet üzerindeki tahribatı, bir süre sonra, acı sonuçlarıyla tarihe geçen 1912-1913 Balkan Savaşı’nın getirdiği tahribatla bütünleşmiştir. Bu tarihte, bağımsızlıklarına kavuşmuş olan Balkan Devletleri birleşerek, bu ittifak içinde Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açmışlardır. Bu savaş başlayınca Kâzım Özalp, Vardar Ordusu Erkân-ı Harbiyesi’ne atanmıştır8. Balkan Savaşı süresince O Kumanova, Pirtepe ve Manastır Muharebeleri’nde görev almıştır9. Balkan Harbi’nin en kanlı evrelerinden birisini oluşturan ünlü Çatalca direnişinde, Çatalca Ordusu’nun sol cenahı komutanlığının kurmay heyetinde bulunmuştur10. Bu sırada yüzbaşı olan Kâzım Özalp, Sırplar’ın güneye doğru yayılmalarına engel olmak için, Arnavut gönüllüleri toplamak üzere Iskrapar’a girmiştir. Bektaşi dedelerinin yardımıyla topladığı gönüllülerden oluşturduğu güçlerle, başarılı direniş muharebeleri yapmıştır11. Rahmi Apak hatıralarında, bu dönemde Osmanlı Devletinin askerî yönden zor durumunu ve yöredeki karmaşıklığın panoramasını pek hoş bir anlatımla dile getirir12. Nevar ki, Kazım Özalp, o dönemde pek yaygın olan tifüs hastalığına yakalanmış ve uzun süre hasta olarak yatmak zorunda kalmıştır13.
Balkan Harbinin sonunda Osmanlı Devleti büyük toprak kayıplarına uğramıştır. Osmanlı Devletinin son bir çaba ile Edirne’yi geri alması sırasında, Edirne üstüne yürüyen ordunun sol cenah erkânıharbiyesinde Kâzım Özalp da yer almıştır14.
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’ne daha büyük felâketleri beraberinde getirdi. Öyle ki, bu savaş sonunda, fiîlen artık Osmanlı Devleti tarihten silinecekti. Bu savaş başladığında Kâzım Bey binbaşı rütbesinde bulunuyordu ve Van’daki Jandarma Alay Kumandanı’ydı. Binbaşı Kâzım Bey, bölgedeki jandarma taburlarıyla hudut bölgelerini de emri altına almış; böylece, Van Seyyar Jandarma Fırkası’nı kurmuştu. Bu fırka ile Dilmen, Rumiye, Hoy, Saray ve Van yakınlarında, Ruslarla yaptığı başarılı muharebeler nedeniyle kaymakamlığa (yarbay) terfii etmiştir15. Bu görevindeyken Kiği, Erzurum ve Kemah yakınlarında yaptığı muharebelerdeki başarılarından dolayı muharebe imtiyaz madalyası kazanmış ve miralay (albay) olmuştur. 1917 yılının sonunda, Tirebolu’daki 37. Kafkas Fırkası Kumandanlığına getirilmiştir. Bu görevinde O, Trabzon ve Batum’un Ruslar’dan geri alınmasında önemli bir rol oynamıştır16.
Birinci Dünya Savaşı da, bütün bu büyük fedakârlıklara karşın, Osmanlı Devleti’nin acı yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Mondros Mütarekesi’nden sonra, öz Türk toprakları olan Anadolu bile, talihsiz işgallere şahit olmuştu. Bu tarihte. Kâzım Özalp, Şarköy’de 60. Fırka Kumandanıydı17. Güçlü devletlerin, bir maşa gibi kullandıkları Yunanistan’ı Anadolu’nun bağrına doğru itmeleri, Türk Milleti’nde haklı tepkiler uyandırmıştı. Tepkilerin en anlamlısı ise, hiç şüphesiz, 15 Mayıs 1919’da, İzmir’in işgali ile ortaya konulan tavırdı. Miralay Kâzım Bey, o gün kendini bu tepkilerin içinde bulmuştu.
Doğu Cephesi’nden gelmiş olan Kâzım Özalp, izinli olarak İzmir’de bulunuyordu. Mondros Mütarekesinin ağır hükümlerinden ve bu hükümlerin güçlü devletlerce en ağır biçimde Osmanlı Devleti’ne uygulatılmasından millî vicdanı sızlıyordu. O anılarında, mütarekenin tüfek süngü kollarının, top kamalarının ve diğer harp malzemesinin depolara konularak teslim edilmesi koşulunu hatırlatarak, bunun vicdanı üzerinde son derece ağır tesirler yaptığından sözediyor. Tavrmı ise şu cümleyle açıklıyor: “Bu gibi sıkıntılı günlerde Anadolu’da bulunmayı faideli gördüm ve bir buçuk ay izin alarak, İzmir’e gittim18”.
Oysa, tanık olduğu bazı konular, onu bir parça olsun rahatlatıyordu: O da, merkezî hükümetin bütün nasihatlarına, uyarı ve tedbirlerine kulak asmayan Türk vatanperverlerinin uyanış ve direniş hareketleriydi. İşgalden önce, ünlü İzmir Maşatlık Mitingi’ni yakından görmüş, başta Türkocağı olmak üzere, cemiyetlerdeki çırpınış ve arayışın kutsal boyutlarına tanık olmuştu. Nitekim pek çok İzmirli vatanperver idealistin şehrin içindeki savunma hareketinin imkânsızlığını görerek, yakın kazalardaki halkı ikaz ve memleketi savunmaya hazırlamak amacıyla harekete geçme çabaları O’nu pek etkilemiş; kendisi de Menemen’e gitmeye karar vermiştir19. Öyle ki, Haydar Rüştü (Öktem) anılarında. Kâzım Paşa’nın, Redd-i İlhak Cemiyeti’nin hazırladığı beyannameye bütünüyle katıldığını belirttikten sonra, çevresindeki vatanperverlere, kendisinin Menemen’e gideceğini, onların da sonradan birer vasıta bulup Menemen’e gelmelerini ve birleşip ortak hareket etmelerini telkin ettiğini söyler20. Haydar Rüştü’ye göre Kâzım Özalp, İzmir’in işgalinden önce kendilerine yol gösteren “zat”tır21.
Kâzım Bey Menemen’de Jandarma Alay Kumandanı olan kardeşi Asım’ın yanına gitmek istiyordu. Yanında ise, yedeksubay olan küçük kardeşi Fethi vardı. Bütün tehlikeleri göze alan Kâzım Bey, sivil kıyafetler içinde, yanında kardeşi Fethi olduğu halde tren istasyonuna gitti. Bu dönemde istasyon, mütarekenin başlangıcından beri bir Fransız müfrezesi tarafından işgal edilmişti ve işletme işini de Fransızlar üstlenmişti22. Sivil kıyafetler içinde olan Miralay Kâzım Bey, nöbetçi Fransız askerine Fransızca olarak, Menemenli bir tüccar olduğunu, Menemen’e gitmek istediğini söyleyerek, yardımcı olmasını rica etti. Şirket memurlarının itirazına rağmen O, ısrarcı tavrıyla trene binmeye muvaffak oldu. Tren hareket edip, Kâzım Bey Karşıyaka’yı geçerken, işgal askerlerini boşaltacak olan Yunan gemileri de İzmir Limanı’na giriyorlardı23.
Miralay Kâzım Bey, pek hunharca bir Yunan davranışın eseri olan İzmir katliamını Menemen’de öğrendi. Yüzlerce sivil, asker, bürokrat Türk, Yunan kurşunları ve süngüleri altında can vermişti. Haydar Rüştü; “Güzel İzmir’imin saçlarını kanlı bir düşman pençesi parmaklarına doluyordu” diyerek, bu kötü günü tasvir eder24.Miralay Kâzım Bey ise, bu kadar hunharlıklar sonrasında, artık Türklerin karşı koymalarını vatanseverlerin bir “vazifesi” olarak görüyor, “mukaddes” ve “meşru” olarak niteliyordu25. Artık O, kardeşi Asım ve Menemen’in işgalinde şehit olan Kaymakam Kemal Bey’le birlikte, halkı harekete geçirebilmek için neler yapılabileceğini araştırıyordu. Bu nedenle Manisa, Akhisar, Kırkağaç, Soma ve Balıkesir üzerinden Bandırma’ya gitti, halkla temas kurdu; hızla silahlanmalarını isteyerek, yedeksubayların kumandasında işgale karşı koyan İzmir çevresindeki direnişçileri örnek gösterdi. Bu vatanseverler gibi Redd-i İlhak teşekkülleri oluşturmalarını teklif etti. Bandırma’ya, 61. Fırka Kumandanı olan Muhittin Bey’i görmeye gitti; onunla neler yapılabileceği üzerinde konuştu. Vasıf Bey’le (Çınar) görüşerek, ulusal direniş konusu etrafında fikir alışverişinde bulundu. Manisa’ya geldiğinde, yol boyunca uğradığı yerlerde halktan millî kuvvet oluşturma düşüncesinin uyandığını, bunun için canla başla çalışıldığını gördü. İstanbul’dan Bandırma’ya gelerek, kendisi gibi millî cepheler kurmaya çalışan Miralay Bekir Sami Bey’le görüştü. O’nun, İzmir’in işgalinden sonra sağa sola dağılan subay ve askerleri intizama sokmak görevini üstlendiğini öğrenince, oluşturulacak bu ulusal güçlere kumandan olmaya karar verdi ve bu kararını Bekir Sami Bey de destekledi26.
Bu arada Yunanlılar’a karşı ilk düzenli mukavemetin Ayvalık’ta, 172. Alay Kumandanı Kaymakam Ali Bey (Çetinkaya) ve Köprülülü Hamdi Bey tarafından başlatılması, Kâzım Bey’i oldukça etkiledi. Artık millî mukavemet ruhu gelişiyordu. Artık O da bu savaşın içinde fiilen yer almak istiyordu. Bu nedenle resmi bir sıfatının olmasının yararlı olacağını düşündü. Kılık değiştirerek İstanbul’a gitti; Erkan-ı Umumiye Reisi Cevat Paşa’yla görüştü. Düşünce olarak millî direniş fikrine yakın birisi olan Cevat Paşa, O’na bu düşüncesinde hak verdi; sonra da padişah iradesi olmadan, 61. Fırka Kumandanlığına tayin etti27.
Bu fırkanın merkezi Bandırma’daydı. Miralay Kâzım Bey, İstanbul’da bazı subay arkadaşlarını Anadolu’ya geçmeye teşvik etti;
Bandırma’ya geldi28. Bu fırkanın kumandanı Miralay Muhittin Bey, çekimser yapısı olan bir kişiydi. Kaymakam Ali Bey (Çetinkaya)’in anılarından, Kâzım Bey kumandan olmadan önce, 61. Fırka’dan beklenen etkinliğin görülemediğine ilişkin yakınmalara tanık olmaktayız29. Gerçekten de bir süre sonra, Batı Anadolu’daki direniş cephelerinin kurulmasında üç ismin baş sırayı aldığını görmekteyiz: Bekir Sami Bey, Kaymakam Ali (Çetinkaya) Bey ve Miralay Kâzım (Özalp) Bey… Nitekim Atatürk Büyük Nutuk’ta, İzmir cephesinin kuruluşundan sözederken, 172. Alay Kumandanı Ali Bey ile, 61. Fırka Kumandanı Kâzım Bey’den övgüyle sözeder30. Bu güvenin gereği olarak Mustafa Kemal Paşa, 56. Tümen Komutanı Bekir Sami Bey ile, 61. Fırka Kumandanı Kâzım Beye, Anzavur İsyanı üzerine “fevkalade” yetkiler verildiğini bir genelge ile bildirmiştir31.
Kuva-yi Millîye’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynayan Kâzım Özalp, Heyet-i Temsiliye tarafından, İzmir Kuzey Cephesi Komutanlığı’na atanmıştır32. İstanbul İtilâf Devletleri tarafından işgal edilince, artık İstanbul Hükümeti ile bir bağ kurmanın olanaksız olduğunu düşünerek bir genelge yayınlamış;”… şu hale nazaran, memleketin vahdet hayatını temin etmek, bir kargaşalığa meydan vermemek için İstanbul’da meşru ve müstakil bir hükümetin mevcudiyeti sabit oluncaya kadar”, bölgesinde bulunan bütün makamların kendisinden emir alacaklarını duyurmuştur. O’nun bu genelgesinden ilk başlarda Heyet-i Temsiliye haberdar olmadığından, Kâzım Özalp’in düşünce yapısının, Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile ne büyük paralellik taşıdığı görülür. 17 Mart 1920’de bu kararı veren Kâzım Paşa, böyle bir kararın gerekli olduğunun bir süre sonra anlaşıldığını anılarında belirtir33. Gerçekten bir süre sonra Mustafa Kemal Paşa da, “ahkâmı kanuniyenin seyyanen ve şiddetle tatbiki koşuluyla” böyle bir kararı onaylamıştır34. Daha da öte giden Mustafa Kemal Paşa, 17 Nisan 1920’de Bekir Sami Bey’le Kâzım Bey’e gönderdiği bir yazıyla, millî birliği bozacak davranışta bulunan mülkî ve askerî görevliler için görevden alma, tutuklama ve hatta idam cezası uygulama yetkisi vermiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu davranışı, hiç şüphesiz büyük güvenin bir sonucuydu35.
İstanbul’un işgali sonrasında Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Kâzım Bey’de radikal tedbirler alma düşüncesini doğurmuştur. Nitekim O, yeni açılacak meclisin Anadolu’da toplanmasının pek doğru olacağını düşünmesinin yanısıra, ulusal egemenlik ilkesinin yaşama geçirilmesini de düşünmüş ve desteklemiştir. Bu düşünceyi Atatürk’ün de taşıdığı bilinmektedir. Anılarında Kâzım Özalp, Ankara’daki yeni durumu öğrenmek ve bulunduğu yöredeki koşulları Mustafa Kemal’e anlatmak üzere, Balıkesir’den mebus seçilen Basri Bey’i Ankara’ya gönderdiğini söyleyerek, gizli olarak kendisinden şu ricada bulunduğunu söyler: “Benim samimi fikrim, bu memleketi kurtarmak için mümkün oluğu kadar süratle cumhuriyet idaresine kavuşturacak yola girmektir. Mustafa Kemal Paşa’ya gizli olarak bu düşüncelerimi söyleyiniz” 36.
Bir süre sonra O, Mustafa Kemal’in güvendiği üç komutandan birisi olmuştur. Gelibolu civarında, Akbaş mevkiinde, Fransızlar’ın korumasındaki depolarda bulunan silahların Anadolu’ya nakledilmesinde oynadığı rol yanında, Biga ve Gönen’den başlamak üzere Anzavur’a ve Gavur İmama karşı yaptığı muharebeler tarih içindeki önemini korur. Nitekim Anzavur’un Bandırmaya girmesinden sonra, Balıkesir’i de ele geçirmesinin mümkün olduğunun ortaya çıkması üzerine, cephe komutanlarına gönderdiği bir genelgede şunları söylemiştir: “Asilerin Balıkesir’i ele geçirmeleri Yunanlılarla irtibat kurmalarını sağlayacaktır. Bunun ne kadar vahim bir sonuç doğuracağını tahmin edersiniz. Ben son itaat edecek neferim kalıncaya kadar döğüşeceğim. Fakat maksat şahsi şeref değil, ortak ve mukaddes bir gayedir”37.
Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmadan önceki en önemli isyanlardan birisi olan Anzavur İsyanı, milli kuvvetlerin fedakâr subayları ve askerleri sayesinde bastırılabilmiştir. Bu başarıdaki onur paylarının en büyüklerinden birisi de, hiç şüphesiz ki Kâzım Özalp’indir.
İç Ayaklanmalar’ı, özellikle Batı Cephesi’ndeki Yunan ilerleyişi sırasında çıkan bir dizi muharebe izlemiştir. 1920 yılı içinde yaşanan Eskişehir-Kütahya, I. ve II. İnönü Muharebeleri; 1921 yılındaki Sakarya ve nihayet 1922’de Büyük Taarruz ve Başkumandan Meydan Savaşı, Türk topraklarını kan gölüne çevirmiştir. Bütün bu büyük olayların içinde Kâzım Özalp da vardı ve cephede ulusunun zaferi için savaşıyordu. Özellikle, Sakarya Savaşı içindeki Duatepe Muharebesi’nde, adını tarihe altın sayfalarla yazdıran kahramanların en önde gelenlerinden birisi de Kâzım Özalp’ti. Bu savaşta öyle büyük yararlılıklar göstermiştir ki, savaş sonrasında rütbesi kadirşinas Türk Milleti adına, 13 Eylül 1921de Fahrettin Paşa ile generalliğe yükseltilmişti38. Garp Cephesi Kurmay Başkanı olarak Kurtuluş Savaşı’nda görev yapmış olan Asım Paşa (Gündüz), Sakarya Savaşı’nın en şiddetli ve kanlı muharebelerinin yapıldığı Duatepe Muharebesi’nde tanık olduğu güzel bir hatırasını şöyle dile getirmektedir: “Ortada bir cılız tavuk ile, dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu. Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, ben, Kâzım Bey sofraya bağdaş kurduk. Atatürk Kâzım Bey’e dönerek: ‘Erlere yiyecek ne verebildiniz?’ dedi. Kâzım Bey şaşırdı, durakladı: ‘Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık’. Mustafa Kemal Paşa biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el atmadan yürüdü. O akşam hepimiz aç yattık”39.
İşte Kurtuluş Savaşı bu fedakârlıklarla kazanıldı. Sonuçta ise Türk Milleti, hakkı olan bağımsızlık ve özgürlüğü, bu fedakârlıkları sayesinde elde etti.
15 Ocak 1922 tarihinde Kâzım Paşa, Millî Müdafaa Vekilliği’ne vekil olarak getirildi. Böylece O’nu, bir taarruzla düşmanı vatan topraklarından atacak Türk Ordusu’nun her yönden güçlendirilmesi gibi büyük bir görev bekliyordu. Bu yeni göreve atandığı gün büyük bir şevkle cepheden ayrılarak Ankara’ya hareket etti. 17 Ocak’ta, TBMM’nde bir konuşma yaparak şunları söyledi: “Ordumuz, meclis-i alinin arzusuna tamamıyla uygun bir surette vazifesini ifa etmektedir. Buna emin olunuz ve daha mühim olan asıl vazifesini de her zaman ifaya kadirdir. İnşallah zamanı gelince -ki o da yakındır- bunu isbat edecektir”40.
Gerçekten de O, yoğun bir çaba sarfederek, orduyu teçhizat yönünden güçlendirmeye çalıştı. Anılarında; “Millî Müdafaa Vekilliği’ni üzerime aldığım zaman, ordumuz Sakarya Savaşı’nın kayıplarını henüz yerine koyamamıştı” demektedir41. Ordunun kayıplarını yeniden kazandırmada ve daha da güçlendirmede O’nun ne denli özverili çalıştığını gelişmeler göstermiştir. Büyük Taarruzdan yaklaşık bir ay kadar önce, 17 Temmuz 1922’de, TBMM’nin bir gizli oturumunda vekaletin mali durumu hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir42. On gün sonra, Büyük Taarruz’un plânını komutanlarla görüşmek için gizlice Konya üzerinden Akşehir’e gelen Mustafa Kemal Paşa yanına Kâzım Paşa’yı da almıştır. Burada birlikte, ordunun ikmal hazırlığını ayrıntılı olarak görüşmüşlerdir43. Nitekim Mustafa Kemal, işin başından beri Fevzi Paşa ve ismet Paşa’nın yanında Kâzım Paşanın kendisine bütünüyle iştirak eden üçüncü kişi olduğunu belirtmiştir44 .
Büyük Taarruz 26 Ağustos 1922 sabahı, fecirle birlikte başladı. 9 Eylül’de, Yunan askerlerinin İzmir’de denize dökülmesine kadar ağırlıklı olarak süren bu büyük ve kutsal savaş, Anadolu’yu yeniden Türkleştirdiği gibi, ebedi Türk yurdu olduğunu bütün dünyaya isbat etti.
Bu savaş süresince büyük bir özveri ve şevkle çalışan Kâzım Paşa, savaşın hemen bitiminde yorgun düşmekten hastalandı. Oysa bu yorgunluk bedensel bir yorgunluktu; O’nun düşünceleri ve idealleri dipdiri ayaktaydı. Bu millî inançlar, Onu hasta yatağından kaldırmak için en etkili ilâç oldu.
14 Ağustos 1923’te kurulan Fethi Bey Hükümeti de O’na aynı görevi verdi. Millî Müdafaa Vekili olarak bu hükümette de başarılı çalışmalar yapan Kâzım Paşa, bu görevini 30 Ekim 1923’te kurulan ve 6 Mart 1924te yenilenen İsmet Paşa hükümetlerinde de sürdürdü. 26 Kasım 1924 tarihinde TBMM Başkanlığı’na seçildi ve bu görevini 1935 yılına kadar aralıksız sürdürdü. 1 Mart 1935te TBMM Başkanlığı’nda ayrılan Kâzım Paşa, tekrar Millî Müdafaa Vekili oldu. Bu görevinden 17 Ocak 1939’da istifa ederek ayrıldı. Bu tarihten sonra onu, dört yıl süreyle CHP Meclis Grubu Başkan Vekili olarak görüyoruz. Türkiye fiili olarak çok partili rejime geçtiğinde Van milletvekili olarak parlamentoya girdi. Bu seçim yılı sonunda, yani 1954’te, 72 yaşında iken politik yaşamdan bütünüyle ayrıldı.
Kâzım Özalp bu tarihten sonra, ondört yıl boyunca, aile ortamının sıcaklığı içinde yaşamını sürdürdü. 6 Haziran 1968’de, üçüncü kez geçirdiği bir kalp krizi sonunda İstanbul’da hayata veda etmiştir. Öldüğünde 86 yaşında olan bu büyük asker ve devlet adamı, yüce ulusuna şan ve şeref dolu bir mazi bırakmıştı. Cenazesi İstanbul’dan Ankara’ya uçakla nakledildi; yıllarca en üst düzeyde görev yaptığı TBMM önünde düzenlenen törenden sonra, 8 Haziran 1968’de Cebeci’deki Askerî Şehitlikte toprağa verildi.
Kurtuluş Savaşımız’ın cesur komutanlarından, Cumhuriyet dönemimizin ise “vefakâr” devlet adamlarından Kâzım Özalp, kendisine “Özalp” soyadını veren Atatürk’e bağlılığını bir “millî görev” olarak görmüş ve bunu ömrü boyunca sürdürmüştür. Atatürk döneminde ve Atatürk’ün ölümünden sonra, pek çok siyasî çalkantıların ve iç hesaplaşmaların yaşandığı dönemlerde, karakterindeki sağlamlık, alçak gönüllülük, hoşgörü ve uzlaştırıcı yönüyle, hep bir denge unsuru olmuştur. Özellikle çok partili siyasi yaşama geçerken, dörtlü takriri verenlerle, Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalanlar arasında ortak bir güven kaynağı olmuş; bu dönemi çalkantısız ve zararsız bir biçimde geçirmek için yoğun çaba sarfetmiştir. Atatürkçü düşünceye ve lhaik cumhuriyet ilkelerine yürekten bağlı bir vatansever olduğundan, Türk Vatanı’nın bölünmez bütünlüğünü her türlü şeyin üzerinde tutmuştur. Anadolu düşman çizmeleri altında çiğnenmeye başladığında, her türlü tehlikeye göğüs gererek, vatanın savunması için yaşamını ortaya koymuş; kuva-yi millîyeyi örgütleyerek düşmana karşı koymuştur. Üstlerinden gelebilecek her türlü tehdidi hiç dikkate almamış; bütün iradesini ulusal duygularına vermiştir. Bu özelliğini o, son nefesine kadar muhafaza etmiştir.
Bu büyük insanın tarihe geçmiş hizmetleri, bütün genç nesiller için daima örnek olacaktır.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

17 Ağu 2018

Enver Paşa Sarıkamış harekâtı ile Turan seferine çıktığı iddiası ise külliyen yalandır. Bu harekatta Enver Paşa’nın Rus işgalinden kurtarmak istediği; Kars, Ardahan, Sarıkamış ve Artvin şu anda sınırlarımız içerisindedir.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

28 Haz 2018

Nurullah KAPLAN

22 Haz 2018

M. Metin KAPLAN

13 Şub 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 38,26 M - Bugün : 34481