Giriş Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın | İlkelerimiz 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Ülkücülük; Müslüman ve Dokuz Işıkçı Milliyetçiliktir...

 « Ana Sayfa »   « Tüm Yazılar »   « Yazarlar »   « Kitaplar »   « Foto Galeri »   « Video Galeri »   « Bağlantılar » 

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

21 Ekim 2014
Salı

 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ (TÜM KİTAP)
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK

ÖNCEKİ HABER

Bir Kemal Yalçın Geldi, Geçti!

Ramazan Çağlar, 20 Eki 2014

SONRAKİ HABER

1924 Anayasası

Prof. Dr. Ahmet Mumcu, 15 Nis 2013

15 Nis

2013

1924 ANAYASASININ HAZIRLANIŞI VE TEMEL ÖZELLİKLERİ

Mustafa Kemal ÇİÇEK

ÖNSÖZ
“1924 Anayasasının Hazırlanışı ve Temel Özellikleri” adını taşıyan
çalışmamızda, ilk olarak “Devlet” ve “Anayasa” kavramlarına açıklık getirmek
gereği duyduk. Çünkü 1924 Anayasası’nın tarihsel konumda incelenebilmesi,
öncelikle bu kavramların ele alınmasına bağlıydı. Bu nedenledir ki; Giriş Bölümünü
bu kavramlara ayırdık.
Birinci bölümde, 1924 Anayasasına kadar gelen süreci tarihsel bir konuma
yerleştirmek istedik. Anayasal Hareketlerimizin Tarihçesi adını taşıyan bu bölümde
Osmanlı Devleti’nin yönetim biçimini, temel kurumlarını, ilk Anayasası olan 1876
Anayasası’ndan önceki anayasa hukuku planındaki gelişmeleri; Sened-i ttifak’ı
Tanzimat ve Islahat Fermanlarını inceledik.
kinci bölümde 1924 Anayasasına temel teşkil eden ve Türkiye Devletinin
kuruluşunu belirleyen ve milli egemenliği dayalı ilk Anayasamız olan 20 Ocak 1921
tarihli, 24 maddeden oluşan, 1921 Anayasasını ve bu temel metnin ileriye dönük
tesirlerini ele aldık.
Üçüncü ve son bölümde ise, çalışmamızın esasını teşkil eden 1924
Anayasasının hazırlanma sürecini, hazırlanmasını, kabul edilişini, değişikliklerini,
Anayasa içerisindeki genel esasları ve kurumları, 1924 Anayasasının milli devletin
oluşumuna etkileri de dahil olmak üzere kapsamlı bir değerlendirmesini yaptık.
Bilindiği üzere 1924 Anayasası, çökmüş bir imparatorlukla, bu
imparatorluğun tasfiyesi ve yeni bir devletin kuruluşu sürecinde; üstelik vatan
topraklarının emperyalist güçler tarafından işgal edilmiş olduğu, ulusun bütününün
bir kurtuluş savaşı verdiği bir dönemden sonra, kuruluş aşamasında hazırlanmış olan
Türkiye Cumhuriyetinin ilk anayasasıdır. Bu nedenle 1924 anayasası, içeriğinde
sistematik anayasal düzene ilişkin birçok kurum ve müesseseyi bünyesinde taşır
1924 Anayasasının objektif bir değerlendirmesi, ancak Anayasanın içinde
hazırlandığı tarihsel ve sosyal koşullarla birlikte incelenmesine bağlıdır. Biz ise,
sınırlı zaman ve imkanlar ölçüsünde bu değerlendirmeyi yapmaya çalıştık.
Bu konu üzerinde çalışmamda bana vesile olan ve her hususta yanımda olan
tez danışmanım Sayın Prof. Dr. Ünsal Yavuz’ a içten teşekkürlerimi sunmayı bir
borç biliyorum.
Konunun aydınlatılması yolunda küçük bir ışık yakabilmişsek, çalışmamız
amacına ulaşmış olacaktır.
Mustafa Kemal ÇİÇEK

GİRİŞ
DEVLET VE ANAYASA KAVRAMI
DEVLET
A. DEVLETİN TANIMI VE UNSURLARI
I. Tanım
1924 Anayasasının hazırlanması ve özellikleri konusuna girerken, temas
edeceğimiz kavramlar hakkında ön bilgi vermeyi gerekli bulduğumuz için, öncelikle
devlet ve anayasa kavramlarını ele almak istiyoruz.
Batıda, VI. y.y.’a gelinceye kadar devlet kavramını ifade için kullanılan
sözcük, bugünkü gibi yalnızca state (devlet) sözcüğü değildi. Bu terim, özellikle XV.
y.y.’dan sonra kullanılmaya başlanmıştı. Önceleri eski Yunanda bu terimi ifade
etmek için “Polis”, Roma’da “Civitas” veya “Respublica” terimleri
kullanılmaktaydı.
(1)
Dolayısıyla bu terimler, bugünkü anlamda kullanılan “devlet” sözcüğünü de
tam olarak karşılamıyordu. Civitas ve Respublica terimleri şehir devletlerini ifade
etmekteydi.
(2) Atina, Isparta ve Roma Şehir devletleri bunlara en iyi örnekleri teşkil
ediyordu.. Devlet kavramının doğuda kullanımı da farklı değildi.
1 AKIN, lhan., Kamu Hukuku Devlet Doktrinleri Temel Hak ve Özgürlükleri, ÜHFY., st.,
OKANDAN, R. Galip., Devletin Menşei, ÜHFY., st., 1945, s. 17.
KUBALI, H. Nail., Devlet Ana Hukuku Dersleri, s. 139, vd, Adnan K., st.,
ÖZÇELK, A.Selçuk., Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, ÜHFY., c.I., st., 1982, s. 21.
2
ŞENEL, Alaeddin., lkel Topluluktan Uygar Topluma, AÜSBFY., Ank., 1980, s.230.
ŞENEL, Alaeddin., Eski Yunanda Siyasal Düşünüş, AÜSBFY., Ank., 1968, s. 21.
Doğu dünyasında da devlet sözcüğünün, bugün ifade ettiği anlamı kazanması
çok sonralarda gerçekleşmiştir. Bunun yerine daha ziyade, mülk, saltanat, vb.
terimler kullanılmaktaydı. Batıda ise state sözcüğü bugünkü anlamına ulaşana kadar
yerini “land” “terre” “terra”
(3) gibi sözcüklere bırakmış, sonunda “state” etat” ,
“stato” ve “estado” gibi Latince Status sözcüğünden türetilen terimlerle ifade
edilmişti.
Terminolojik ayrıntıya daha fazla girmeden, devletin çağdaş düşünürlere göre
tanımlarına geçelim.
Fransız hukuk bilgini Jellinek devleti, “Kendisine özgü bir devlet gücüne
malik ve belirli bir ülkede oluşmuş korporasyon” olarak tanımlar. Wigny, “devlet
müşterek menfaatlerin temini için bir ulusun egemen organlara sahip olmasıdır” der.
Berthelemy devlet için, “teşkilatlanmış bir ulus” tanımını getirir.
Türk Anayasa Hukukçularından Hüseyin Nail Kubalı, devlet için bir tanım vermez,
ancak, devletin sosyal, hukuksal, kişinin maddi ve manevi varlığını kavrayan ve
koruyan bir kurum olduğunu söyler. Bülent Daver’e göre devlet, “hukuksal
kurumların en büyüğüdür, diğer bir ifade ile kurumların kurumudur.”(4) Ali Fuat
Başgil ve Selçuk Özçelik ise devletin tanımını vermeyip(5) onu unsurları ile
açıklamaya çalışırlar.
3 ARSEL, lhan., Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları., s. 17.
BAŞGL, Ali Fuat., Esas Teşkilat Hukuku, c., I, fasikül: l, s. 126, Baha M., st., 1960.
4 DAVER, Bülent., Siyasal Bilime Giriş, AÜSBFY., Ank, 1958, s. 156.
5 GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref, Anayasa Hukuku, Ank., 1986.
Devletin Unsurları
tibar edilen görüşlere göre devletin üç veya dört unsurdan oluştuğu kabul
edilir. Bunlar;
a. İnsan (halk, nüfus) unsuru,
b. Ülke unsuru,
c. Egemenlik unsuru (siyasal unsur),
d. Şahsiyet (kişilik) unsurudur.
Bunlardan birincisi halk unsurudur.
Ülke unsuru, devletin üzerinde tesis edildiği toprak parçasını ve onun
yansımasını ifade eder.
(6)
Üçüncü unsur, egemenlik unsuru dediğimiz, devletin emretme gücünü,
iktidarını, kamu egemenliğini belirler.
(7) Bu egemenlik, devletin bütün, gerçek ve
tüzel kişiler üzerindeki üstün iktidarını ortaya koymaktadır.
Son unsur olan devletin kişilik unsuru ise, devletin tüzel bir kişilik ifade
etmesidir. Çünkü bilindiği üzere birlikte yalnızca kişiler hak sahibidir.
6 GÖZE, Ayferi; Devletin Ülke Unsuru, ÜHFY, st., 1959, s. 5.
7 ZABUNOĞLU, Y. Kazım, Kamu Hukukuna Giriş, Devlet, AÜHFY, Ank. 1973, s. 112.
1- Kuruluşları Açısından Devlet Biçimleri
a. Basit Devletler
Basit devlet, devlet iktidarının bölünmediği devlet biçimidir. Dışarıya karşı
tam bir egemenliğe sahiptir. Türkiye, Fransa, spanya gibi devletler bu tanım içine
girer.
b. Birleşik Devletler
ki yada daha çok devletin birleşmesiyle oluşan devletlerdir. ABD, eski
SSCB, eski Yugoslavya gibi. Bu devletler de kendi aralarında devlet birlikleri ya da
devlet toplulukları olarak iki biçimde oluşmuştur.
Devlet birlikleri, şahsi birlik veya gerçek birlik olarak ikiye ayrılır. Devlet
toplulukları da konfederasyon ve federasyon olarak kendi içinde iki grupta
incelenir.(8)
2- Egemenlik Unsuru Açısından Devlet Biçimleri
a. Monarşik Devlet
Monarşik devlet, egemenliğin tek kişide toplandığı devlet biçimidir.
b. Aristokratik Devlet
Aristokratik devlet, egemenliğin bir seçkinler sınıfında toplandığı devlettir.
c. Demokratik devlet
Demokrasi, halk egemenliğinin söz konusu olduğu yönetim biçimidir.
Egemenlik, bütün bir ulus tarafından kullanılıyorsa, demokrasiden söz edilebilir.
8 ÇAM, Esat., Siyaset Bilimine Giriş, ÜFY, st., 1977, s. 87-88.
Demokrasi, tarih içerisinde çeşitli biçimlerde uygulanmıştır.(9) 1789 Fransız
ihtilalinden sonra demokrasi, ulusal egemenlik prensibiyle birlikte düşünülmeye
başlanmış, XIX. ve XX y.y’ da birçok devlet de bu ilkeye dayalı bir demokrasi
biçimini benimsemiştir.
Ulusal egemenlik prensibine dayalı demokrasilerde vatandaşlar, yönetimle
ilgili iradelerini çeşitli biçimlerde kullanabilirler. Bu prensibe dayalı yönetimlere
birtakım itirazlar da yapılmamış değildir.(10) Fakat demokrasi tarihimizde, Osmanlı
Devleti’nin çöküşünden sonra yaptığımız ilk anayasa olan 1921 tarihli anayasamız
da, ulusal egemenlik prensibi, anayasasının ilk maddesinde yer almıştır. Yine aynı
prensip, 1924 Anayasası’nın 3. maddesinde, 1961 Anayasası’nın 4. maddesinde,
1982 Anayasası’nın da 6. maddesinde açıkça benimsenmiştir. (11)
Özellikle ülkemizde egemenliğin kayıtsız, şartsız ulusa ait olduğu
düşüncesinin ne gibi zaruretler karşısında benimsendiği değerlendirilecek olursa bu
ilkenin anlamı daha iyi kavranabilecektir.
9 Demokrasinin tarihsel gelişimi hakkında yukarıda verilen eserler yanında ayrıca bkz. OKANDAN,
R.Galip, Umumi Amme Hukuku, ÜHFY., st., 1946, AKBAY, Muvaffak, Umumi Amme Hukuku
Dersleri, AÜHFY., Ank., 1951.
10 BAŞGL, Ali Fuat., Esas Teşkilat Hukuku, c., I, fasikül: l, s. 126, Baha M., st., 1960.
11 Aynı prensip, birçok ülke anayasasında da yer almıştır. Örneğin 1948 talyan Anayasası’nın ilk
maddesinde de aynı ilkeyi görebiliriz.
II. ANAYASA KAVRAMI
A.GENEL OLARAK
Anayasalar, devletlerin rejimini, teşkilatlarını, siyasal ve sosyal yapılarını,
temel organlarını, kişileri temel hak ve özgürlüklerini belirleyen, bunların kuruluş
biçimlerini, görev ve yetkilerini düzenleyen üst yasalardır.
(12)
B-YAZISIZ VE YAZILI ANAYASALAR
Anayasalar, yazısız olabileceği gibi yazılı da olabilirler.
Yazısız Anayasalar, kurallardan, geleneklerden, bunların sözlü olarak
nakledilmesinden ve toplumun geleneksel olarak bunları bilmesinden,
benimsemesinden oluşur. Bu anayasa tipine en uygun düzenleme, ngiliz
Anayasası’dır. ngiltere’de maddi anlamda kuralların büyük bir kısmı, yazısız
gelenekler biçimindedir. ngiltere’deki anayasal kurallar, normal yasalar gibi
yasama organları tarafından değiştirilebilirler.(13)
Yazılı anayasalara gelince, aslında bu sisteme geçiş, XVIII. y.y’ dan itibaren
başlar.
(14)
Özellikle Fransız ihtilalinden sonra yazılı anayasa geleneğin
yaygınlaştığını görmekteyiz. Anayasaların diğer yasalardan farklı bir usulde
hazırlanmaları da yazılı anayasa geleneğiyle birlikte ortaya çıkmış bir yöntemdir.
12
KUBALI’nın eserinde Esmein’e, Duguit’e ve Başgil’e ait tanımlar ayrı ayrı verilmiştir. Kendi tanımı ise
şöyledir; Devletin ana yapısını, bu yapının parçaları arasındaki ilişkileri, bütünün fonksiyonlarını devlet
karşısında kişilerin ana hukuk ve fonksiyonlarını düzenleyen kanundur.
13 ARSEL, lhan., Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları., s. 377.
14 KUBALI, H. Nail., Devlet Ana Hukuku Dersleri, s. 378 vd, Adnan K., st.,
Gerek hazırlama süreci, gerekse
(15)
hazırlandıktan sonra referanduma
sunulmasına gerekçe olarak, anayasaların, ulusun bütünü tarafından kabul edilen
özel nitelikli yasalar olmaları neden olarak gösterilir. Bu prensibin aynı zamanda
ulusal egemenlik prensibiyle özdeş olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
Anayasalar genelde diğer yasalardan farklı biçimlerde oluşturulurlar.
Değiştirilmeleri de diğer yasalardan farklı biçimdedir.
Fakat hemen belirtelim ki, yaptığımız bu ayırım, bize sert ve yumuşak
anayasalar ayrımını da çağrıştıracaktır. Yumuşak anayasalar, yapılmaları ve
değiştirilmeleri açısından, diğer yasalar ile aynı usule tabidir.
Ancak sert anayasalar, diğer yasalara göre derece olarak üstünlüğüne
sahiptirler. Bu tip anayasa kurallarının oluşturulması ve uygulanması, diğer yasalara
göre farklıdır. Türkiye Cumhuriyetin halen yürürlükte olan 1982 Anayasasının ilk üç
maddesinin, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Bu anlamda devletin rejimi, temel
özellikleri, dili, bayrağı ve başkentine dair bu hükümler 1982 Anayasasını sert
nitelikli bir hale getirmiştir. Keza Anayasanın değiştirilmesi nitelikli çoğunluk ile
mümkün olduğundan, bu durumda Yumuşak-Sert değerlendirmesinde kıstas
olmaktadır. Sonuç itibari ile 1921 tarihli Anayasamız, Olağanüstü bir dönemin
ürünü olması münasebeti ile de, kanunlar gibi değerlendirilmiştir. Bu nedenle
Yumuşak nitelikli bir Anayasadır. Ancak 1924 Anayasası (madde 102) 1921
Anayasasının aksine Sert (katı) bir Anayasadır. Yukarıda belirttiğim gibi, bu durum,
1961 ve 1982 Anayasalarımızda da benimsenmiştir.
15 ARSEL, A.g.e., s. 379.
C. ANAYASALARIN ÜSTÜNLÜĞÜ VE YASALARIN ANAYASAYA
UYGUNLUĞU
Sert anayasaların en önemli özelliğinin, diğer yasalara göre hazırlanış
uygulama ve yaptırım açılarından farklı olmaları olduğunu belirtmiştik. Anayasadaki
hükümlerin diğer yasalardaki hükümlerin çerçevelerini belirlemesi ve onlara yön
vermesi prensibine, anayasanın üstünlüğü prensibi denmektedir.
Türk hukuk sisteminde de başından itibaren, anayasanın üstünlüğü ilkesi
egemendir. 1924 Anayasasının 103 . maddesi, Anayasanın hiçbir hükmünün,
savsanamayacağı ve ihmal edilemeyeceğini belirtmiştir. Keza hiçbir kanunun
Anayasaya aykırı olamayacağını hüküm altına almıştır. Bu anlamda, Yasalar, Kanun
Hükmünde Kararnameler, Tüzükler ve Yönetmelikler, hukukun temel normlarını
oluştururlar. Ancak, 1924 Anayasasının bu hükmünün yaptırımı yapacak mercii o
dönem içerisinde mevcut olmamıştır. Çalışmamızın III. Bölümünde, belirttiğimiz
üzere, bu durum 1924 Anayasasının temel eksikliği olmuştur. 1961 Anayasası ile,
Anayasa Mahkemesi kurularak bu eksiklik giderilmiştir.
BÖLÜM I
ANAYASAL HAREKETLERİMİZİN TARİHÇESİ
1-
Osmanlı Devleti Dönemi:
Osmanlı mparatorluğu, devlet yönetimi sistemi bakımından mutlak bir
monarşiye dayanmaktaydı.
Avrupa devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı mparatorluğunda değişik
ayrıcalıklara sahip aristokrat bir sınıf mevcut olmamıştır. Tek ayrıcalıklı aile
Osmanlı ailesidir. Diğer Türk devletlerinde ki, örf ve geleneklere göre Osmanlı
mparatorluğu’nda ülke, hanedanın ortak malı olup, devlet başkanı ancak Osmanlı
ailesinin bir üyesi olabilirdi. Osmanlılarda hükümdarlığa kimin geleceğine dair bir
ilke bulunmadığından isyan olaylarını önlemek amacıyla diğer kardeşler öldürülürdü.
Bu gelenek Fatih Sultan Mehmet’in Kanunnamesiyle nihai şeklini almıştır. XVII.
yüzyılın ilk yıllarına kadar padişahlık, babadan oğul’a geçerken, bu tarihten sonra
hanedanlığın en yaşlı üyesine geçmesi kuralı benimsenmiştir. Osmanlı padişahı,
bütün tebaanın hükümdarı olduğu gibi, I. Selim’in Mısır’ı fethinden itibaren aynı
zamanda halifelik sıfatını kazanmıştır.
Osmanlı hükümdarlarının kişiliğinde, ruhani ve cismani iktidarlar toplanmıştır.
Osmanlı hükümdarı ülkenin sahibi olması ve bütün yetkileri elinde bulundurması
dolayısıyla istediği kanunu koyup istediği gibi uygulama olanağına sahiptir. Ülkenin
sahibi olduğundan, insanlarının can ve malları üzerinde istediği gibi uygulamalarda
bulunabilmektedir. Bununla birlikte teorik olarak padişahın elindeki yetkileri keyfi
olarak değil, kanun ve gelenekler gereğince yürütmesi gerekiyordu.
Devlet işlerinde kesin bir karar vermeden önce Divan- ı Hümayun’da bunları
inceletmesi ve bundan sonra kararın son sahibi olarak sonuçlandırması ve buna göre
hareket etmesi gerekiyordu.
(16)
Padişah geleneklere ve şeriata karşı sorumludur. (17)
Osmanlı imparatorluğunda kurumsal olarak her konuda Şeriat’tan hareket
edilmesi ve şeriatın gerekleri yerine getiriliyor diye uygulama yapılması anlayışı esas
olmuştur. Her hususta şeriata uygunluk aranmaktadır. Ancak uygulamada ne
dereceye kadar doğru olmuştur, bu tartışılması gereken ayrı bir konudur.
Gerçek bir yetki paylaşımı olmamakla beraber, devlet yönetiminde padişaha
yardımcı diğer görevliler ve organlar vardı. Örneğin başta padişah olmak üzere diğer
üyeleri Sadrazam, Defterdar, Nişancı, Reis’ül-Küttab, Kaptan-ı Derya, Kazasker,
Rumeli Beylerbeyi ve Kubbealtı vezirleri olan Divan-ı Hümayun bir kurum olarak
genellikle devletle ilgili siyasal, idari, mali ve askeri bütün işleri tartışır ve halkın
din, dil, ırk, sınıf ve mezhep ayrımı gözetmeksizin gelen şikâyetlerini dinleyerek
bunlar hakkında bir karara ulaşırlardı.
(18) Fakat son karar yine padişaha aittir.
Alınan kararlar ancak padişah onayı ile kesinlik kazanırdı. Çünkü başta sadrazam
olduğu halde bütün bu görevliler yetkilerini sadece padişahtan alıyordu. Divan bir
bakımdan bir karar organı olmaktan çok, bir danışma organı niteliği taşımaktadır.
Devlet işleri ile ilgili olarak padişahın en büyük yardımcısı ve vekili sadrazam
(vezir-i azam) dır. Padişah tarafından tayin edilen ve yerinden uzaklaştırılabilen
sadrazamdan başka devlet yönetiminde artan ihtiyaç sonucu olarak görevlendirilen
vezirler ve yardımcı başka organlar da bulunmaktadır.
16 UZUNÇARŞILI, smail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1., Ankara, 1988, s.495-496.
17 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.5, Ankara, 1988, s.4.
18 OKANDAN, Recai Galip Umumi Amme Hukuku, stanbul, 1976, s. 281.
Devletin teokratik yapısı icabı, uygulamaların şeriat gereğince yapılmasında
padişaha yardımcı olan Şeyh-ül slâm da devlet içerisinde önemli bir görevliydi.
Osmanlı mparatorluğu çeşitli iç kavgalar, sosyal ve ekonomik sorunlar, dış
dünya olayları ve bunların etkileri ile hızla çöküntüye doğru gitmiştir.
Osmanlı mparatorluğu’nda ıslahat, devletin açıklanan özellikleri gereği
ancak yukarıdan aşağıya doğru olabilirdi.(19)
Islahatlar, yenilikçi bir padişah
tarafından veya yüksek devlet memurluğundan gelen kişilerce başlatılan
girişimlerden ibarettir.(20) Salt hükümdar yetkilerinin sınırlanması isteğinin gelişmesi
dahi, ancak II. Meşrutiyette söz konusu olabilmiştir.
Osmanlı mparatorluğu’ndaki “anayasacılık hareketlerini” yani demokrasiye
geçiş olarak da açıklayabileceğimiz olguyu daha iyi bir şekilde ortaya koyabilmek
için batı Avrupa’daki sosyal ve ekonomik gelişmelerle rejimleri arasındaki
bağlantılar üzerinde düşünmek gerekir. Batıda feodalitenin çöküşüyle birlikte
burjuva sınıfı doğarken, Osmanlı mparatorluğu’nda tımar sisteminin bozulması aynı
sonucu doğurmaz. Coğrafi keşiflerin önemli ticaret yollarını ülke sınırları dışına
kaydırması ticaret hayatının zayıflamasına yol açmıştır. Başka bir dizi nedenlerinde
sonucu olarak, Osmanlı mparatorluğu’nda burjuva sınıfı oluşmamıştır. “Dıştan
güçlü görülen devlet Batı’dan kopuk ve sanayileşmesiyle birlikte Batıda gelişen
akımlara kapalı kalmış ve giderek, batı kapitalizminin kendi iç bölüşüm ve
çekişmelerinin söz konusu olan bir yarı sömürge durumuna”
(21) düşmüştür.
19 SOYSAL, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, s. 20.
20 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. V., Ankara, 1988, s. 10.
21 SOYSAL, Mümtaz, Anayasaya Giriş, Ankara, 1968, s. 41.
Devletin düştüğü durumdan kurtarılması amacına yönelik Islahat
hareketlerinin bir evresi de hukuk ve yönetim alanında gerçekleştirilmiştir. lk göze
çarpan askeri alandaki iyileştirme gayretlerinden ayrı olarak 19. Yüzyıl başlarından
itibaren yürütülen demokrasiye geçiş çabaları, diğer bir ifade ile anayasal bir sisteme
geçme çabaları yine yukarıdan aşağıya bir hareket şeklinde gelişmiştir.
Devleti kurtarmanın ancak Batı normlarına göre yeniden düzenlenmesi ile
mümkün olacağı anlaşılmış mparatorluk içindeki Hristiyan azınlıklar konusundaki
Avrupalı emperyalist devletlerin çıkarları gereği gösterdikleri ilgi ve baskıcı
tutumları, bütün bu etmenlere karşı bir şeyler yapma ve durumu kurtarma çabaları ve
hareketlerini doğurmuştur. Keza Osmanlı’daki diğer yenileşme hareketlerinde
olduğu gibi “anayasacılık hareketi” de ekonomik ve temel sosyal yapı
değişikliklerine dayanmaktadır. Islahat hareketleri bir sınıfsal nitelik
taşımamaktadır.
(22)
Avrupa’da anayasaya geçişi sağlayan ekonomik gelişme,
sermaye birikimi sonucu burjuvazi denen bir yeni sınıfın doğuşu ve beliren modern
düşünce akımları Osmanlıya uzaktır.
(23) Bundan dolayı Osmanlı mparatorluğu’nda
Batı benzeri anayasal bir rejime geçilebilmesinin gerekli koşulları kendiliğinden
oluşmamıştır.
Bununla birlikte anayasal gelişmenin ilk adımı olarak 1808 yılında merkezi
hükümetin temsilcileri ile ayanlar arasında kabul edilip imzalanan “Sened-i ttifakı”
(24)
gösterenler vardır.
22 GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref Anayasa Hukuku, s. 93., SOYSAL, Mümtaz, Anayasaya Giriş, s. 41-42.
23 TANÖR, Bülent Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), stanbul, 1996, s. 25.
24
NALCIK, Halil, “Sened-i ttifak ile Gülhane Hattı Hümâyunu”, Belleten, C. XXVIII., s. 586-611.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. V, Ankara, 1988, s. 87-97.
2- Sened-i ttifak
II. Mahmut’un tahta geçmesinden sonra, Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğü
ile imzalanmış olan Sened-i ttifak anayasacılık hareketleri bakımından önemli bir
belgedir. Özelliği itibariyle Magna Carta ile benzerliği kurulmaktadır.
(25)
Sened-i ttifak’da yedi koşul ve bir ek bölüm vardır. Metne göre, “padişah
aleyhine beylerden biri tarafından bir hareket olacak olursa diğer bütün beyler buna
karşı geleceklerdir. Sadaret makamı devlet işlerinde en yüksek makam sayılacak,
sadrazamdan gelen her emir, Padişahtan geliyormuşçasına ona uyulacak ve aykırı
hareketlerde bulunulmayacaktır. Hazine ve devlet gelirlerinin toplanması ve padişah
buyruklarının uygulanmasına söz verilmektedir. Resmi memurlardan başka hiç
kimse devlet işlerine karışmayacaktır. Sadrazam ve diğer devlet görevlileri,
vazifelerini kötüye kullanılacak olursa beyler, kendilerinden davacı olabileceklerdir.
Devlet düzeninin korunmasına, beyler hükümdar ile işbirliği yapacaklar, stanbul’da
bir isyan çıktığı zaman bastırılmasında yardımcı olacaklardır. Sadrazam ve
Şeyhülislam değişikliklerinde, yeni gelenler Sened-i ttifak'’ imzalayacaklardır”(26)
Sened-i ttifak’ın özü padişah ve sadrazama karşı bağlılık sözü ve hükümetin
de ayana karşı güvence vermesi
(27)
şeklinde ifade edilebilir.
Böylece Türk Anayasa hukuku tarihinde “hukuk devleti” yönünde atılmış ilk
adım olarak, Sened-i ttifak kabul edilmektedir.
(28)
25 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s.36.
26 KL, S.,-GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref Türk Anayasa Metinleri “Sened-i ttifaktan Günümüze”
Ankara, 1985, s. 3-7.
27 TANÖR, Bülent Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), stanbul, 1996, s. 37.
28 OKANDAN, Recai Galip Umumi Amme Hukuku, s. 311.
II. Mahmut’un tahta geçişinden sonra Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğü ile
imzalanmış olan (7 Ekim 1808) Sened-i ttifak, padişahın salt iktidarını sınırlarken
artık güçlenmiş duruma gelen “derebeylik iktidarını”
(29)
tanıyıcı bir nitelik
taşımaktadır. Büyük ayanların yönetim ve etki alanlarının korunması hanedan
haklarının babadan oğul’a geçmesi ilkesinin benimsenmesi ve bölgelerindeki
egemenliklerinin kabul edilmiş olması, feodal statülere süreklilik ve hukuksal bir
statü kazandırmak demekti.
(30) Genel kazanımlar olarak yönetimin keyfi eylemlerinin
sona erdirilmesi, yoksulların ve reayanın korunması, vergilerin haksız ve ezici
olmaması, reayaya zulmün yasaklanması, herhangi bir suç işlenmesi durumunda
soruşturma yapılmadan cezalandırma yapılmaması, ayaklanan kişilerin
yargılanmadan asılmamaları noktaları önemlidir.
Hukuk devleti yönünden atılmış bir adım olan Sened-i ttifak, bugünkü
anlamda bir anayasadan çok bir anayasal belgedir.
(31)
Bu nedenledir ki, Sened-i
ttifak bir “Haklar beyannamesi” niteliğinde olmayıp, hak ve hürriyetlerin
çiğnenmesi ve keyfi tutum ve davranışlardan bıkan ve ezilen bir topluluğun veya
topluluk temsilcilerinin ortaya çıkıp mevcut iktidardan devlet otoritesini
güçlendirmeye yönelik bir girişimden
(32)
ve bunun çarelerinin araştırılması
gayretinden ibarettir. Padişah, ileride onu kaldırmak düşüncesiyle hareket etmiştir.
Olayların gelişimi bunu doğrulamıştır.
29 KARAL, Enver Ziya. Osmanlı Tarihi, c.5 s. 93., SOYSAL, Mümtaz, Anayasaya Giriş, s. 42.
30
NALCIK, Halil, “Sened-i ttifak” Belleten, XXVIII. s. 607.
31 DAL, Kemal., Türk Esas Teşkilat Hukuku, s. 11.
32 ARSEL, lhan, Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, Ankara, 1965, s. 17.
Çıkan isyan neticesinde, Alemdar Mustafa Paşa ortadan kaldırılınca, Sened-i
ttifak bir kenara itilerek tek merkezli otorite yeniden kurulmuştur. Esasında bu
belge, merkezi hükümetin ne kadar zayıflamış olduğunun da bir kanıtıdır.
II. Mahmut, merkezi otoriteyi güçlendirince Sened-i ttifak hükümlerini
tanımamıştır.
(33) Tarafların birbirlerine karşı bağlılıklarını yeminle doğruladıkları
şer-i bir vesika ve misak şeklinde kaleme alınmış olan Sened-i ttifak’ta, devletin
merkezi iktidarının sınırlanması tüm değerlendirmelerin odak noktasıdır. Örneğin,
Aldıkaçtı; “iktidarın baskıcı karakterinin kendi dışından sınırlanması olayı olarak
değerlendirdiği Sened-i ttifak’ı demokrasi düzenine gidişin ilk çabası, ilk belirtisi”
saymakta ve belgede, uyrukluk açısından padişahla ayan arasında bir çeşit içtimai
mukavele özelliği bulmaktadır.(34) Abadan ve Savcı’ya göre; Sened-i ttifak anayasalı
devlet rejimine geçişte ilk ve önemli rolü oynamıştır.
(35) Sıddık Sami Onar ise
Sened-i ttifak’ı, hükümet üzerinde bir üstün hukuk kuralı saydığı için Osmanlı
mparatorluğu’ndaki ilk temel hukuku kaidesi ve hukuk devletine doğru gidişin ilk
belirtisi olarak yorumlamaktadır.(36)
Sened-i ttifak’ın demokratikleşme sürecinde olumlu bir adım olduğu
görüşüne, karşı fikir belirtenler de vardır. Örneğin Avcıoğlu’na göre derebeylerinin
zorba yönetimini meşrulaştırmak amacıyla padişaha yapılan baskı sonucu kabul
edilmiştir. Bu nedenle Avcıoğlu’na göre “Sened-i ttifak, eşkıyalığın
meşrulaştırılması anlamında bir utanç belgesidir”.(37)
33 ÖZBUDUN, Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1989, s. 4.
NALCIK, Halil, “Sened-i ttifak” Belleten, XXVIII. s. 609.
34 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s.36-39.
35 ABADAN, Yavuz - SAVCI, Bahri, Türkiye’de Anayasa Gelişmelerine Bir Bakış, s. 19.
36 ALDIKAÇTI, Orhan, Anayasa Hukuku Ders Notları, ÜHF Yayını,1978, s. 49-50.
37 AVCIOĞLU, Doğan, Türkiye’nin Düzeni, c.1., Cem Yay., stanbul, 1973, s. 68-71.
Bu görüş çizgisinde başka bir değerlendirme de, Soysal tarafından
yapılmıştır, Soysal’ a göre “batı toplumların da feodal düzen çoktan tarihe
karışırken ve onun yerine burjuva düzeni alırken, Osmanlı toplumu, bunun tam
tersine olarak derebeylerinin egemen oldukları bir düzene doğru kaymaktadır”
demiştir. (38) Server Tanilli ise “merkezi otoritelerin zayıflamasıyla feodaliteye doğru
gidişi gösteren bir belge nitelemesini yapmaktadır”.
(39) Bütün bu görüşler bir yana
bize göre Sened-i ittifak, devleti güçlendirme düşüncesinden hareketle, çok yüzeysel
kalsa da, hak, adalet ve yasal yönetim aranışları ve istemleri içermesi bakımından
meşruti bir sisteme doğru gidişte ilk adım olarak görülebilir.
Bu gelişme Gülhane Hattı Hümayunu (1839) ile daha belirgin biçimde ortaya
çıkacaktır.
3 - Gülhane Hatt-ı Hümayunu
Osmanlı mparatorluğu’nda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, genel bir
çerçeve içinde açıklamaya çalıştığımız “sened-i ittifak” tan sonra anayasal sürecin
devamı ve ikinci aşaması olan Tanzimat Fermanı’na gelince; bir diğer adıyla
Gülhane Hattı Hümayunu Mustafa Reşit Paşa’nın çabaları sonucunda 26 Şaban
1255 (3 Kasım 1839) da ilan edildi.
(40) Devletin iç sorunları ve batılı devletlerde olan
ilişkiler dikkate alınarak hazırlanan Gülhane Hattı Hümayunu hükümdardan gelen
tek yanlı bir “ferman” dır.(41)
38 SOYSAL, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, s. 20.
39 TANLL, Server, Devlet ve Demokrasi, s. 82.
40 GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.- KL, S.,Türk Anayasa Metinleri “Sened-i ttifaktan Günümüze”
s. 11-13.
41 TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), s. 69.
ALDIKAÇTI, Orhan, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s.40.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.5, Ankara 1988, s. 170.
ARSEL, lhan,Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, I.Cumhuriyetin Temel
Kuruluşu,s. 18
Bu, hükümdarın kendi hukukunun sınırlanması olmak üzere, özellikle kişi
hakları ve yargı ilkeleri alanında getirilen yeni kurallar belgesidir.
Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı mparatorluğu’nun şeriat kanunlarına
uygun olarak idare olunduğu zaman süresince sürekli olarak geliştiği kuvvetlendiği,
bolluk ve bayındır olduğu, buna karşı kur’ an hükümlerine ve Şeriat kanunlarına
uymada aksaklıkların olduğu andan itibaren ise gerilemeye ve çökmeye başladığı,
yüz elli yıllık zamandan beri çekilen sıkıntıların sebebinin bu olduğu, bu nedenle
devletin Kur’ an ahkamına ve Şeriat Kanunlarına uygun olarak idare edilmesi
gerektiği, bunun içinde can, mal güvenliğinin, ırz ve namus dokunulmazlığının
garanti edilmesi için gerekli kanunların hazırlanacağı, vergi işlerinin düzenli bir
yönteme bağlanacağı, askerlik işlerinin düzenli kurallara bağlanacağı; “Meclis-i
Ahkamı Adliye”(42) üyelerinin sayısının arttırılacağı, vekillerin ve yüksek devlet
adamlarının da bu meclisin toplantılarına davet edileceği ve meclis oturumlarına
katılanların hiç çekinmeden serbestçe görüş ve düşüncelerini açıklayarak can ve mal
emniyeti ve vergi konulması gibi işlerle ilgili kanunları hazırlayacakları ve bu şekilde
hazırlanan kanunların padişaha sunularak onun tarafından uygulanacağı; devletin
dinini ve milletin mülkünü yüceltmek için çıkarılacak bu kanunlara vekillerin ve
padişahın aykırı davranamayacağı ve bu konuda vekillerden ve padişahtan yemin
alınacağı; şer-i kanunlara aykırı davrananların, kim olursa olsun, rütbe, hatır ve
gönüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için gerekli cezaların tespit olunacağı,
rüşveti önleyecek kanunlar çıkarılacağı, hususları sayıldıktan sonra;
42 Meclis-i Ahkâmı Adliye: II. Mahmut tarafından yapılan yeniliklerin gerektirdiği hukuksal düzenlemeleri
yapıp, metinleri hazırlamak, bazı danışma görevlerini yerine getirmek ve memurların yargılanmasına
ilişkin işlere bakmakla görevlendirilen bir yüksek kuruldur.
Hemen Rabbimiz Taala Hazretleri, cümlemizi muvaffak buyursun ve bu
müessesenin hilafına hareket edenler Allah-Taala Hazretlerinin lanetine mazhar
olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar. “Amin” demek suretiyle bu cümleden olarak
verilen vaatlerin yerine getirilip getirilmemesinde tek yaptırımın Allah korkusu
olduğu açıkça görülmektedir.
Gülhane Hattı Hümayunu, metinden de anlaşıldığı gibi devlet idaresinde yeni
bir düzen getirileceğini göstermekte ve padişahın o zamana kadar olan mutlak
iktidarını sınırlamakta ve padişahın kendisi, kanunlara uyacağına söz vermektedir.
Buradan hareketle, Gülhane Hattı Hümayunu getirdiği yenilikler bakımından değişik
yönleriyle irdelenebilir. Örneğin yeni yönetim öngörüşü, haklar ve
dokunulmazlıklara olan bakış açısı, fermanla getirilen koşullara karşın yaptırım ve
güvenceler ile hukuksal niteliği ilk akla gelen yönleridir.
Gülhane Hattı Hümayunu, hukuka bağlı devlet fikrine doğru önemli bir
hareket sayılmakla beraber, gerek şekil ve gerekse içerik bakımından gerçek bir
“anayasa” değildir.
(43) Çünkü, devlet ve hükümetin ana kuruluşlarıyla ilgili olarak
çok az sayıda belli ilkeler konulmuştur. Ancak yine de Tanzimat dönemi,
düşüncelerde, dilde, edebiyatta, yaşama tarzında olduğu gibi hukuksal alanda da bir
çok yeniliklerin başlangıcı olmuş, devlet teşkilatında da yeni kurallar getirilmiştir.
Gülhane Hattı Hümayunu’nun en çok eleştirilen tarafı hemen hemen tüm
alanlarda devlet hayatında yaratılan ikili yapıdır. Çünkü bu hattı Hümayunla birlikte
girişilen tüm yenileşme hareketlerinde eski kurum ve kuruluşlar aynen yerini
korumuş ve bunların yanında modern anlamda kurumlar oluşturulmuştur.
43 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. VI, Ankara 1988, s. 280.,
DAL, Kemal , Türk Esas Teşkilat Hukuku, s. 13.
Daha önce birbirini reddeden klasik devlet kurumları ile yeni oluşturulan
Batılı sistem, Tanzimat ile birlikte yan yana gelmiştir. Örneğin Tanzimat’ın değişik
yönleri arasında en önemlisi “haklar” yönüdür. Osmanlı devleti tanrı hakları sistemi
üzerine kurulmuştu.
Tanzimat ile birlikte Osmanlı devletinde tanrı hakları sistemi yanında batının
laik sistemi değer kazanmaya başlamıştır.
(44)
şte bu yönüyle köksüz, tavizci,
yüzeysel, yeninin yanında eskiyi de yaşattığı için, zaten bozuk olan hukuk birliğini
iyice parçalayıcı ve yaptırımlar bakımından geri alınabilir
(45) olduğu gerekçesiyle
Gülhane Hattı Hümayununa eleştiriler yapılmakla beraber, başta aynı yazarlar olmak
üzere genel kanaat, Batılılaşma ve çağdaşlaşma sürecinde çok önemli bir dönüm
noktası niteliğinde olduğudur. Anayasa hukukunu daha yakından ilgilendiren,
getirilen yeni ilkelere uygun kanunları yapacak diğer kurumları oluşturulmasıdır.
II. Mahmut zamanında kurulmuş olan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye, 1839 dan
sonra Gülhane hattı Hümayunu’nun için aldığı genel prensiplere uygun konan
projeleri hazırlamakla görevli olduğu gibi yenileşme hareketleri ile ilgili bütün
problemleri incelemek ve karar vermek durumunda idi.
(46) Dolayısıyla Tanzimat ile
birlikte bir kanunlaştırma ve hukuksallaştırma hareketinden söz edilebilir. Tanzimat
siyasal kültürünün ve hukukunun baştacı ettiği bir kavramdı.
(47)
44 KARAL, Enver Ziya. Osmanlı Tarihi, c.5, Ankara 1988, s.173.
45 TUNAYA, Tarık Zafer , Türkiyenin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, s. 31-43.,
KUBALI, Hüseyin Nail, Türk Esas Teşkilat Hukuku Devleti, Tan Mat., stanbul, 1960, s. 65.
ÜÇOK, Coşkun , Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, AÜHF Yay., Ankara 1981, s. 307.
ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, stanbul 1973,s. 41.
46 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. 5., Ankara, 1988, s. 172.
47 TANÖR, Bülent Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), stanbul, 1995, s. 80.
Tanzimat’ın öncesinde ve sonrasında yapılan Osmanlı mparatorluğu’nu
düştüğü kötü durumdan kurtarmak için gerek içte yenilikçe kişilerin samimi çabaları
ve gerekse Batılı devletlerin emperyalist emelleri gereği, Osmanlı iç siyasal düzenini
istismar edip yenileşme istekleri karşısında onları memnun etmek adına yapılan
yeniliklerin karakteristik özelliği, geleneksel yapının korunmuş ve devam ettirilmiş
olmasıdır. Bu bir bakıma geçici olarak ve yabancıyı gözeterek, daha çok ülkeye
uzanan elin etkisini önlemek için yapılmıştır denilebilir.
Tanzimat’ ın esinlendiği kaynak, Fransız nsan Hakları Bildirgesidir. Ancak
bu bir rastlantı değil, öteden beri değişik koşullarla gelen bir sürecin sonucudur.
Ancak köklü ve temelli bir reform yapılamamıştır. Eski ve yeni kuruluşlar birlikte
işlev görmüştür. Bu iki başlılık her alanda vardır. Örnek olarak eğitimde eski
medreseler ve Batı usulü okullar birbirleriyle sürekli çatışarak var olmuşlardır.
Ayrıca, Osmanlı’da kuramsal olarak her konuda Şeriat’tan yola çıkılmıştır.
Her zaman şeriata uygunluk esası temel alınmıştır. Devletin teokratik niteliğini
ortadan kaldırmak gibi, doğrudan bir müdahale söz konusu dahi değildir. Bütün
bunlara karşın, bu dönemde teokratik devlet anlayışından uzaklaşma yönünde önemli
adımlar atılmaya başlanmıştır.
Öteden beri Müslüman olmayan uyrukların özellikle dinsel yaşamlar bir
hoşgörü çerçevesi içinde korunmuşken, bu fermanla beraber ona hak ve özgürlük
niteliği kazandırılmıştır.
Bu durum 1856 Islahat Fermanı’nın ilanı ile daha büyük bir boyut
kazanmıştır.
4- Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)
Gülhane hattı Hümayun ile başlayan, Tanzimat uygulamaları doğrultusunda
çıkarılan fermanlardan biri de Islahat Fermanı’dır. (48) 1839’da tanınan hakları
yetersiz bulan ve bunların uygulanmayışından hoşnutsuz olan batılı devletler, yine
kendi emperyalist istekleri doğrultusunda Osmanlı mparatorluğu’ndan yeni bir
takım haklar talep ettiler. ngiltere’nin doğu ticaret yollarını güvenceye almak
istemesi, Fransa’nın 1839’dan itibaren elde ettiği büyük ticari çıkarlarını sürdürme
çabası, onlar için Osmanlı mparatorluğu’nun devamının sağlanması ve Rusya’ya
karşı desteklenmesini gerektirmiştir. Rusya’ya karşı Osmanlı mparatorluğu’nu
desteklemiş ve korumuş olmaları kendilerini bir kez daha söz sahibi yapmıştır.
Nitekim 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Ali Paşa ile stanbul’daki ngiliz ve
Fransız elçileri tarafından hazırlanmıştır. Bir dış baskı ürünü olan Ferman, batılı
devletlerin ve Rusya’nın ardı arkası kesilmeyen müdahalelerine dayanak
oluşturmuştur.
(49)
Konumuz açısından fermanın önemli tarafı Türkiye’deki anayasal gelişme
yönündeki olumlu katkısıdır. Ferman’da özellikle Müslüman olmayan uyrukların
haklarını korumak amacı güdülerek, daha önce 1839 Gülhane hattı Hümayunu’nda
verilen haklar, bireylerin eşitliği ve vicdan özgürlüğü gibi konular yeniden
vurgulanarak bu konuda gerekli tedbirlerin alınacağı açıklanmaktadır. 1856 Islahat
Fermanı, 1839 Gülhane hattı Hümayunu’na göre daha geniştir ve batılılaşma
yönünde daha ileri bir adımdır. Fakat genelde o zamanın klasik hak ve özgürlükleri
ile kıyaslanamayacak kadar fakirdir. Islahat Fermanı bir reform programıdır.
48 GÖZÜBÜYÜK, Suna Kili, ŞEREF, A., Türk Anayasa Metinleri “Sened-i ttifaktan Günümüze”,
s.14-18.,
49 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. V., Ankara, 1988, s. 86..
Fakat 1839’da olduğu gibi, 1856’da reform hareketlerine direnmeler
olmuştur. Müslüman-Hrıstiyan eşitliği konusunda başlıca hoşnutsuzluk, doğrudan
doğruya hrıstiyanlara gösterilmiştir. Ancak bu büyük direnme her şeye rağmen her
türlü yeniliği batılılaşmayı gavurlaşma sayan, gözü kapalı, gerici, fanatik
çevrelerden gelmiştir.
(50) Daha sonra, saltanat makamını Abdulmecit’ den devralan
Abdulaziz yayınladığı 23 Zilhicce 1277 (1861) tarihli Hattı Hümayunda
(51) kişi can
mal ve ırz dokunulmazlığı tekrarlanmış, herkes tarafından kanunlara uyulacağı
açıklanarak yenileşme hareketlerine devam edileceği beyan edilmiştir.
Hattı hümayunlara ve girişilen tüm yenileşme çabalarına rağmen sınırsız
monarşik yönetimde bir değişiklik olmamıştır. Fakat buna karşılık meşruti bir
düzenin kurulması doğrultusundaki akımlar bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Okandan’ ın belirttiği gibi, “ bu düşüncelerin kafalarda ve şuurlarda olması
zamanla tesirini yavaş yavaş icra ederek sonunda mevcut siyasi rejimin ağırlığını ve
memleketin içtimai ve siyasi durumunun arz ettiği tehlikeyi hisseden bir zümre
meydana çıkarmıştır.”
(52)
Nihayet 1865 den sonra “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” (53)
temsilcilerinin ve yenileşme yanlılarının etkinlikleri sonunda sınırsız monarşi
rejiminden uzaklaşma hızlanmıştır. Şurayı Devlet ve divanı Ahkamı Adliye gibi
kurumların meydana getirilmesi, Şurayı Devlet’e yasama işlerine katılma olanağının
tanınması sınırlı da olsa önemli bir adımdır.
50 KAPAN, Münci; Kamu Hürriyetleri, A. Ü. Hukuk Fak. Yay., Ankara, 1981, s. 99.
51 GÖZÜBÜYÜK, Suna Kili- A. Şeref, Türk Anayasa Metinleri“Sened-i ttifaktan
Günümüze”,s 19-20.
52 OKANDAN, Recai Galip Amme Hukukumuzun Ana Hatları, stanbul, 1957, s. 90.
53 LEWS. Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 151.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. VII., Ankara, 1988, s.300-315.
Baskıcı idarenin şiddetini arttırması, sarayın israf ve entrikalarının had
safhayı bulması ve ülkenin felakete sürüklenmesi sonucu fiili bir muhalefetin
doğması kısa bir zamanda gerçekleşmiştir.
Ahmet Mithat Paşa’nın çabaları ile Abdulaziz 30 Mayıs 1876’da tahttan
uzaklaştırılmış, yerine getirilen V. Murat akli durumu nedeniyle tahttan indirildikten
sonra Kanuni Esasi’yi ilan etmek koşuluyla II. Abdulhamit tahta getirilmiştir. (54)
Böylece tarihimizde Kanun-ı Esasisi adıyla anılan ilk yazılı Türk Anayasası
Ahmet Mithat Paşa’nın gayret ve çabaları sonucu 23 Aralık 1876’da yayımlanmış ve
ilan edilmiştir.
5- Kanun-ı Esasi ve I. Meşrutiyet (1876)
Hükümdarın tek taraflı olarak kendi yetkilerini sınırlama ve uyrukların hak
ve özgürlüklerini teminata bağlama girişimi sayılabilecek Gülhane Hattı Hümayunu
(55) ve diğer fermanlardan sonra, devletin gerçek bir anayasa (Teşkilatı Esasiye
Kanunu) olgusuna ulaşmış olması önemli bir gelişmedir. Tanzimat döneminin
yetiştirdiği devlet adamları ve aydınlar, devletin kurtuluşunu, Batılı anayasa
biçimlerinin benimsenmesinde görmüşler ve bu yönde çaba harcamışlardır.
Meşrutiyet düşüncesi bu dönemde günden güne güç kazanmıştır. Ayrıca 1789
Fransız ihtilalinden itibaren, önce Avrupa’ya daha sonra tüm dünyaya yayılan yeni
siyasal düşünce akımlarına karşı Osmanlı mparatorluğu ilgisiz kalamamıştır.
Tüm bu yeni siyasal düşünce ve gelişmelere karşın, Osmanlı mparatorluğu’ndaki
anayasa çalışmaları bir halk hareketi sonucu ortaya konmamıştır.
54 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s. 51.,
SOYSAL, Mümtaz, Anayasaya Giriş, s. 44.,
ÜÇOK, Coşkun , MUMCU, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, Ankara 1976, s. 317-318.
55 GÖZÜBÜYÜK, Suna Kili-, ŞEREF, A., Türk Anayasa Metinleri “Sened-i ttifaktan Günümüze” s.31-44.
Osmanlı mparatorluğu’nda hükümdarın mutlak idaresine karşı oluşumun
öncüsü Tanzimat okulu ve Batı kültürü ile yetişen devlet adamı ve aydınlar oldu.
(56)
Tanzimat düzeninin yetiştirdiği devlet adamları ve aydınlar genelde meşruti bir
anayasa ilan edilmedikçe, iç ve dış güçlerin önlenemeyeceğine inanmışlardı. Bunlar,
padişahın keyfi yönetimini kısıtlayan, halkın temsilcilerinden oluşan bir meclisin
kurularak yönetime katılması sağlanmadıkça çöküşün önlenemeyeceği kanısına
varmışlardı. Başta Mithat Paşa olmak üzere Osmanlı devletinin yönetiminde söz
sahibi olan diğer devlet adamları V. Murat’ın yerine geçecek olan II. Abdulhamit’i,
iktidara getirilme koşulu olarak, mparatorluğu, modern bir anayasaya kavuşturmaya
ikna etmeleri yatmaktadır. I. Meşrutiyet Dönemi 23 Aralık 1876 da Kanun-ı
Esasi’nin ilan edilmesi ile başlar. Mithat Paşa’nın zorlaması ile kurulan Anayasa
Komisyonu, 1875 tarihli Fransa Anayasası ile 1831 tarihli Belçika Anayasalarından
esinlenerek bir anayasa tasarısı hazırlanmış ve bu taslak görüşülerek padişaha
sunulmuştur. II. Abdulhamit kendi hükümranlık hakları güçlendirmek için bazı
değişiklikler yapmış ve diğer ıslahat fermanlarında olduğu gibi Anayasa, bir Hattı
Hümayunla ilan edilmiştir.
(56)
1876 Kanun-ı Esasi 12 bölüm halinde olmak üzere toplam 119 maddedir.
Başlıklar şu şekildedir: 1-Melalik-i Devleti Osmaniye (madde 1-7), 2- Tebaa-yı Devleti
Osmaniyenin Hukuku Ümumiyesi (Madde 8-26), 3- Vükelayı Devlet (Madde 27-38), 4- Memurin
(Madde 39-41), 5- Meclisi Umumi (Madde 42-59), 6- Heyeti Ayan (Madde 60-64), 7- Heyeti
Mebusan (Madde 65-80), 8- Muhakim (Madde 81-91), 9- Divanı Ali (Madde 92-95), 10-Umumu
Maliye (Madde 96-107), 11-Vilayet (Madde 108-112), 12-Mevaddı setta (Madde 113-119)
(57)
56 ABADAN, Yavuz –SAVCI Bahri, Türkiye’de Anayasa Gelişmelerine Bir bakış, Ankara, 1959, s. 32.
57 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s. 52.
GÖZÜBÜYÜK, Suna Kili-, ŞEREF, A., Türk Anayasa Metinleri “Sened-i ttifaktan Günümüze” s.31.
Yukarıda işaret edildiği gibi Kanun-ı Esasi, üyeleri padişah tarafından seçilen
bir komisyon tarafından hazırlanmış ve padişah tarafından kabul ve ilan edilmiştir.
Dolayısıyla anayasanın hazırlanmasında halkı temsil eden bir organ olmadığı gibi bir
halkoylaması da söz konusu değildir. Hazırlanış biçimi itibariyle Kanun-ı Esasi,
hukuksal açıdan mutlak iktidarın tek yanlı olarak uyruklara bir bağış biçiminde
olmak üzere sunduğu “Ferman Anayasası”
(58)
olarak değerlendirilmektedir.
Kanun-ı Esasinin genel bir değerlendirmesini yapmadan önce, kurduğu
sistem, yasama, yürütme, yargı ve hak ve özgürlükler yönünden kısaca içeriğine bir
göz atmamız, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Kurduğu sistem: 1876 Kanun-ı Esasi de devletin başlıca organlarını ve
bunların yetkilerin belirleyen maddeler olmasına karşın kuvvetler birliği veya
kuvvetler ayrılığı sistemine dair herhangi bir açıklama yoktur. Kanun-ı Esasiye göre
Osmanlı Devleti bölünmez bir bütündür (madde 1). Başkenti stanbul’dur (madde 2).
Padişahlık ve Hilafet hakkı Osmanlı Hanedanına aittir (madde 3-4). Devletin resim
dini slamdır (madde 11). Böylece Anayasa ile Devletin monarşik ve teokratik yapısı
resmi ve hukuksal bir niteliğe kavuşmuş olmaktadır. Anayasanın 7. Maddesinde
padişahın yetkileri sayılmaktadır. Buna göre vezirleri tayin ve azline, memuriyet
unvan ve nişanların verilmesini, yabancı devletlerle anlaşma yapılmasına, seferberlik
ve savaş ilanına parlamentonun toplanmasına ve dağılmasına, orduda
başkomutanlık görevi, kamu idaresi için gerekle düzenlemelerin yapılmasına,
cezaların hafifletilmesine ve kaldırılmasına yetkili kılınmıştır.
58 TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), stanbul, 1995, s. 111.
Ayrıca anayasada yer alan ve bütün kazanımlara rağmen bunların her an
askıya alınabileceğine dayanak olan 113. maddenin 3. fıkrası, devlet güvenliğini
bozanları sürgüne gönderme yetkisini koşulsuz bir biçimde padişaha tanımaktadır.
Böylece eski dönemde olduğu gibi Kanun-ı Esasiye’ ye göre de egemenlik erki
padişahta toplanmaktadır. Padişah, devletin en asıl organı konumundadır. Padişahın
bu üstünlüğünün anayasaca teminat altına alınması öteden beri bütün ıslahat
fermanlarında belirtileri bulunan ve gittikçe güç kazanan laiklik prensibinden de
geriye doğru gidiş olarak yorumlanmaktadır.(59) Bu gidiş en açık biçimde devletin
dininin slam dini olduğu şeklinde 11. Maddede açıklanması, devletin dinsel
temellere dayandığının kanıtıdır. Diğer yandan yargı fonksiyonunun nizamiye ve şer-
iye mahkemelerin açıklandığı 87. Madde de devlet için öngörülen teokratik devlet
anlayışını tamamlayan ayrı bir maddedir. Bu yönü itibariyle teokratik yapıyı
destekleyici başka maddeler de vardır. Bu durum Anayasadaki temel yaklaşımın bir
göstergesidir.
Yasama Erki Bakımından: Yukarıda da açıklandığı gibi anayasanın ilk
bölümünde devletin monarşik ve teokratik yapısı korunduğu gibi bir anayasal
belgeye yansıtılmakla bu durum iyice güçlendirilmiş, padişah yürütmenin başı ve
hatta bizzat kendisi olmuştur.
(60) Yasama, “meclisi umumi” adını taşımakta olup iki
meclisten oluşmaktadır. Bunlar, Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan’dır (madde 32).
Her iki meclis aynı zamanda toplanırlar. Yasama gücü, Kasım ayı başında padişahın
iradesi ile toplanır ve Mart başında yine padişahın iradesi ile kapanır (madde 43).
59 ALDIKAÇTI, Orhan, Anayasa Hukukumuzun Ana Hatları, stanbul, 1961, s. 53.
60 OKANDAN, Recai Galip , Amme Hukukumuzun Ana Hatları, stanbul, 1959, s. 153.
Heyet-i Ayan, heyet-i Mebusan’ın üye sayısının üçte birini geçmemek üzere
doğrudan padişah tarafından (madde 60) halkın güvenini kazanmış, itibarlı ve
Devlete üstün hizmetlerde bulunmuş kişilerden seçilir ve atanırlar (madde 61).
Böylece yasama meclisinin bir tarafı doğrudan padişaha bağlı olmaktadır.
Özetle Heyet-i Ayan seçim dışı bir kanaldan gelmekte ve demokratik bir tarafı
bulunmamaktadır.
Heyet-i Mebusan ise, Osmanlı mparatorluğu, uyruklarından her elli bin
erkeğe bir vekil seçilmesiyle oluşmaktadır (madde 65). Seçimin gizli oyla yapılacağı
(madde 66). Vekillerin dört sene için seçilecekleri (madde 69) ve üyeler sadece
seçildikleri bölgenin değil bütün Osmanlının temsilcisi (madde 72) durumundadırlar.
Kanun yapma bakımından da padişahın üstün iradesi gözlenmektedir. Heyet-i
Ayan ve Heyet-i Mebusan belirlenmiş görevli çerçevesinde olmak üzere kanun
teklifi yapabilmektedirler (madde 53) fakat padişahın onaylamadığı hiçbir tasarı
kesinlikle kanunlaşamaz (madde 54). Padişahın sınırsız bir veto hakkı vardır.
Dolayısıyla padişah yasama organına kendi görüşüne göre yasalar çıkarmasını
zorunlu kılmaktadır.
(61) Meclisler, yasama organı olmalarına karşın anayasada yer
alan koşul ve sınırlamalar sonucu olarak yasama faaliyetlerinde padişahın
denetimine sokulmuştur. Bakanlar tarafından meclise sunulan bir tasarıyı eğer
mebusan meclisi reddederse, padişah değiştirebileceği gibi meclisi dağıtma yetkisine
de sahiptir (madde 35). Genel hatları ile yasama erkine değindikten sonra padişah ve
yürütme erkine ele alabiliriz.
61 ARSEL, lhan, Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, Ankara, 1965, s. 28.
Yürütme erki bakımından; Yürütme organı olan Meclisi Vükela yani
Bakanlar kurulu üyelerini padişah atar ve görevlerine son verir (madde 27).
Bakanlar, Sadrazamın başkanlığında toplanır ve kararlar alır.
Meclisi Vükela iç ve dış işleri görüşüp karar bağlama organıdır. Kararların
yürütülmesi padişahın onayı ile olur (madde 28).
Bakanlar kendi bakanlıklarına ait işleri, eğer bakanlıklar kurulunda görüşülüp
karar bağlanabilecekse orada ya da gerekirse padişahın onayını alarak uygulama
yaparlar (madde 29). Heyeti Vükela (Bakanlar Kurulu) meclis karşısında sorumluluk
duymaz. Meclislerin üyelerinin padişaha karşı savunma hakları yoktur. Hükümet
denetleme olanağı olarak heyeti mebusanın meclis üyelerinden soru sorma
(madde 38) ve bir vekilin ceza sorumluluğuna karşı Divan-ı Aliye göndermeye
hakkı vardır (madde 31). Ancak Divanı Aliye gönderilme işlemi ancak padişahın
onaması ile olanaklıdır (madde 31). Padişahın yetkilerinin sayıldığı 7. Madde ile
padişaha çok geniş bir çerçevede hareket olanağı sağlanmıştır. Nitekim anayasanın 5.
Maddesinde "Zatı Hazireti Padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri
mesuldur” denilerek padişah bu anayasal düzenin en üst konumuna yerleştirildiği
gibi ona en büyük sorumsuzluğu da tanımış olmaktadır. Bunlardan başka hükümetin
güvenliğini bozduğu, emniyet güçlerince saptananlar, padişah tarafından sürgüne
gönderilebilir (madde 7) maddesi her türlü yoruma ve keyfi uygulamaya açık bir kapı
olarak Anayasa’da yer almıştır.
Yargı Erki Bakımından; Anayasanın “Mehakim” bölümünde yargı yetkisinin
kullanılması ve güvencelere yer verilmektedir. Yargıçların bir suçtan dolayı
haklarında mahkeme kararı olmadıkça görevlerinden alınamamaları (madde 81),
mahkemelerin müdahalelerden korunması bu kısımda düzenlenmiştir (madde 86).
Keza bu bölümde, Yargı organları şer-iye ve nizamiye mahkemeleri olmak
üzere iki şekilde düzenlenmektedir (madde 87). Yargıçların atama işlemleri
88. madde ile yasaya bağlanmaktadır.
Bakanlar kurulu üyelerini, Yargıtay başkan ve üyelerini ve padişaha karşı
işlenen suçları yargılamak üzere 30 üyeden oluşan Yüce divan (Divan-ı Ali) adıyla
bir yüksek mahkeme de bu kısımda düzenlenmiştir (madde 92-95).
Temel hak ve Özgürlükler yönünden; Kanun önünde eşitlik (madde 17) ve
kamusal alanda işe girme hakkı bütün uyruklara tanınmaktadır. (madde 19) Basın
özgürlüğü kanunlar çerçevesinde serbest (madde 12) bırakılmakta, eğitim özgürlüğü
(madde 15) mal hakkı (madde 21) vergilerin kanunlara uygun olarak alınacağı
(madde 20) zorla kimsenin malına el konulamayacağı, (madde 24) her türlü ceza ve
işkencenin yasak olduğu (madde 26) açıklanmaktadır. Bütün bu olumlu gelişmelere
karşın anayasada bunların korunması konusunda temel bir güvence yaratılmamıştır.
Bütün yasal düzenlemeler ancak padişahın onayı ile kabul edildiğinden ve padişah,
sistemin merkezine oturtulduğundan bütün hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesi
padişahın tutum ve davranışlarını bağlı olmaktadır. Anayasada yer alan temel hak ve
özgürlükler, güvence mekanizmasının oluşturulmamış olmasından dolayı anlamsız
olarak ve padişahın iradesini her alanda üstün kıldığından dolayı da 1876 Anayasası
baskıcı bir idarenin hukuksal dayanağı olarak değer kazanmaktadır. (62)
(62) ARSEL, lhan, Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, Ankara, 1965, s. 30.
ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s. 59.
DAL, Kemal, Türk Esas Teşkilat Hukuku, s. 21.
Devletin dinsel niteliğinin Anayasada vurgulanmış olması da ayrı bir eleştiri
konusudur. (63) Tanzimat ile birlikte devam eden modernleşme sürecinin bir uzantısı
ve sonucu olarak hukuksal alanda atılmış büyük bir adım olarak ele alınan Kanun-ı
Esasiye’ yi olumlu değerlendirenlerden Karal’ a göre, halkın devlet idaresine
katılımı sağlanmış, padişahın hak ve yetkileri sayılmış, yasama, yürütme ve yargı
güçlerinin yetkileri belirtilmiş olmasından dolayı hukuksal ve siyasal bir inkılap
olarak değerlendirmek gerekir.
(64) Gerçekten o güne kadar mutlak idare ve teokratik
bir sistem geleneği içinde idare edilen bir imparatorlukta, tüm olumsuzluklarına
rağmen modern devlet yapısına gidiş sürecinde cılız bir katkı da olsa bir anayasanın
ilan edilmiş olması bizce de küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Bu süreç ve anayasal
sisteme geçiş aşaması Abdulhamit’ in baskıcı idare döneminden sonra II.
Meşrutiyet’le birlikte yeniden ilan edilen, 1908 Kanun-ı Esasisi ve 1909
değişiklikleriyle daha da ileriye gidilmiştir.
5- II. Meşrutiyet Dönemi ve 1876 Tarihli Kanun-i Esasi’de Yapılan
Değişiklikler
kinci Meşrutiyetin ilanına yol açan en önemli neden Abdulhamit rejimine
karşı yürütülen muhalefettir. Abdulhamit devrinin ağır baskıcı rejiminin devam
etmesi sonucunda Genç Osmanlılar’ ın başlattıkları özgürlük mücadelesi artarak
sürmüştür. Bu harekete ikinci Jön Türk hareketi de denilmektedir.
Jön Türkler’ in siyasal düşüncesinin göze ilk çarpan tarafı, mutlakiyet ve
baskı rejimine karşı, Kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe konması ve
imparatorluğun tüm halkları için özgürlük istemeleridir. Bu fikirleri savunan ve
eyleme koyan ikinci Jön Türk hareketi ilkinden daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır.
63 OKANDAN, Recai Galip, Amme Hukukumuzun Ana Hatları, s. 144.
64 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c. VIII., Ankara, 1988, s. 230.
Fakat devletin nasıl kurtarılabileceği sorusuna getirilen farklı yanıtlar Jön
Türk muhalefetini iki gruba ayırmıştır. Pozitivist düşünceyi benimseyen Ahmet Rıza
Bey’in önderlik ettiği ittihat ve terakki kanadı, devletin kurtulmasında seçkinleri
rolüne inanıyor ve devletçi-merkezci bir politika öngörüyordu.
Diğer tarafta Prens Sabahattin’in öncülük ettiği, bölgesel özerkliklere, ademi
merkezci (yerinden yönetim), özel teşebbüs ve bireycilik gibi kavramlara önem veren
grup bulunmaktaydı.
Jön Türkler için başka anlatımla gruplar bakımından, birincilerin yani Ahmet
Rıza grubunun, Türkçü devletçi, merkezci, otoriter ve seçkinci tavrına karşılık,
ikinciler yani Prens Bahattin Grubu Osmanlıcı, yerinden yönetimci ve bireycidir.
(65)
Buradan hareketle Jön Türkler’in işlenmiş, tutarlı bir bütün oluşturan doktrinlerin
olmadığı ortadadır. Jön Türkler laiklikten, feminizme kadar pek çok çağdaş
düşünceyi savunuyorlardı. Bu düşüncelerin hemen hemen tamamında slamcı ve
gelenekçi düşüncelerin etkileri görülmektedir.
Abdulhamit’e karşı yürütülen iç muhalefet, uluslararası durumun ve dünyanın
o dönem genel gidişinin demokrasi yönünde olması Jön Türk hareketinin aktivitesini
güçlendirmiştir. Kendisine karşı yürütülen muhalefeti engellemek amacıyla,
Abdulhamit özgürlük için mücadele edenleri stanbul’dan uzaklaştırmıştır. Fakat
imparatorluğun dört bir yanına sürgüne gönderilen aydınlar, fikirlerini yaymışlardır.
mparatorluğun her yanında gizli dernekler kurulmuştur. Batı’ya kaçan Jön Türkler
gittikleri ülkelerde faaliyet göstermişlerdir. Kurulan dernekler, baskıcı rejimi
devirmek, 1876 anayasasını yeniden yürürlüğe koymak çabası içindedirler.
65 TANÖR, Bülent, Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye
Ansiklopedisi, c.I. letişim Yay., s. 10-44.
Durumun ehemmiyeti ve kötü gidişini anlayan Abdulhamit, Kanun-ı Esasi’nin
zaten yürürlükte olduğunu ve meclisin derhal toplantıya çağrılması ile seçimlerin
yapılmasına karar verdiğini bir irade-i seniye ile bildirmiş ve böylece 23 Temmuz
1908’de Meşrutiyet rejimi ikinci kez ilan olunmuştur.
(66)
II. Meşrutiyete kadar, tüm 19. Yüzyıl Osmanlı anayasal belgelerin
doğumunda, kişisel çıkarlar ve girişimler, kişisel çatışma ve rekabetler büyük rol
oynamıştır. II. Meşrutiyet’in önemi ise, Osmanlı mparatorluğu’nda liberal yönde
reform hareketlerine ilk defa halkın katılmasıdır. Olayların ilk defa aşağıdan
yukarıya bir hareket şeklinde kendini göstermesi II. Meşrutiyetin en önemli
özelliğidir.
II. Meşrutiyet’in anayasal düzenini iki aşamada incelemek gerekir. Birinci
aşama. Kanun-i Esasi’nin ilan edilip yeniden yürürlüğe konmasıyla başlayan dönem
ve daha sonra Kanun-i Esasi’nin 1909’da uğradığı değişikliklerdir.
1908 yılında, daha önceden hazırlanan ve padişahın onayını bekleyen,
intihab-ı mebusan kanunu ile seçimler yapılır. 1908’den sonra oluşan meclis-i
mebusan, 1909’da Sultan Reşit’in tahta geçmesinden sonra, bir kurucu meclis
olmadığından yetersiz, olduğu konusunda oy birliğine varılır. 1876 Anayasası yerine
yeni bir anayasa konulmamış, fakat adı geçen anayasasının değiştirilmesiyle, anayasa
tekniği bakımından eskisinden üstün bir anayasaya sahip olunmuştur.
1909’da yapılan değişiklikle Anayasaya göre devletin başında padişah vardır.
Padişahın 1876 Kanun-u Esasi metninde sahip olduğu yetkiler saklı tutulmuş hatta
artırılmış olduğu halde bu yetkileri padişah doğrudan, kullanamaz hale gelmiştir.(67)
66 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s. 62.
67ARSEL, lhan, Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, Cumhuriyetin Temel Kuruluşu,
s.33
Çünkü parlamenter sistemin işleyişi gereği, bu yetkileri yasama gücünü
elinde bulunduran Bakanlar Kurulu kullanacaktır. 1876 anayasasının değişik şekline
göre, devlet Başkanı yine geniş yetkilere sahiptir. Ancak, Anayasada bu geniş
yetkilerin sahibi padişah tarafından değil, yasama organının denetimi altında bulunan
ve onun güveniyle iktidara gelen ve ona karşı siyasal sorumluluğu olan bakanlar
tarafından kullanılmasını sağlayacak bir yapı vardır. Devletin yürütme işlerini
yapacak olanlar, gerçekte sadrazam, bakanlar ve bunların meydana getirdikleri
kabinedir. Devlet başkanının bunların işlerine karışması mümkün değildir.
Milletvekilleri Meclisi ile Ayan meclisi’nden kurulan parlamento için yasama işleri
yönünden artık devlet başkanına bağlı olmak gibi bir durum yoktur.
(68)
kinci Meşrutiyet döneminde, anayasal yapıda çok önemli ve yeni baştan
değişiklikler yapılmıştır. kinci Meşrutiyetin getirdiği yeni yapıya göre, Osmanlı
siyasal sistemi Parlamenter demokrasiye yaklaşmıştır. (69)
Yürütme gücü, anayasal sistem gereği padişahtan alınıp demokratik yapıda
olduğu gibi. Bakanlar kuruluna verilmiştir. Bakanlar kurulu ortak siyasal sorumluluk
taşır hale getirilmiştir.
Yasama erki, yine mebusan meclisi ve ayan meclisi olmak üzere iki meclisten
oluşmaktadır. Mebusan meclisi, yasama erkinin kullanımı bakımından tam bir millet
temsilcisi haline getirilmiş en kuvvetli organı olmuştur. Mebusan meclisi ve Ayan
meclisi üyeleri padişahın izni olmaksızın kanun teklifi verebileceklerdir.
68 OKANDAN, Recai Galip Umumi Amme Hukuku, s. 317.
69 ALDIKAÇTI, Orhan Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s.63.
GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref Anayasa Hukuku, Ankara, 1986, s. 109
Mebusan meclisi, hükümeti düşürebilecektir. Başka bir yenilik olarak da
hükümet, mebusan meclisi’nin güvendiği kimseler tarafından kurabilecektir
(madde 7).
Kanunlar önce Mebusan Meclisi’nde görüşülüp kabul edilecek. Ayan-Meclisi
tarafından kabul edildikten sonra padişahın onayına sunulacaktır. Padişah bir defaya
mahsus olmak üzere kanunu geri gönderebilecektir. Eğer iade edilen kanun 2/3
çoğunlukla kabul edilirse, padişah onaylamak zorunda kalacaktır (madde 54).
Meclis artık padişahın tek taraflı iradesi ile kapatılamayacaktır. Hükümetle
meclis arasında bir uyuşmazlık olursa, hükümet meclisin feshini padişahtan
isteyebilecek, padişah ayanın görüşünü aldıktan sonra, meclisi feshedebilecektir.
Bu fesihten sonra 3 ay içinde yeni seçim zorunludur. Padişahın, Bakanlar Kurulu’nun
kuruluşu ile ilgili yetkileri sınırlandırılmıştır.
1876 anayasasında sadrazam ve bakanları padişah tayin ve azil yetkisine
sahiptir. Yeni düzende ise, padişah yalnız sadrazamı atamakta, onun seçeceği
vekillerin atamasını onaylamaktadır. Bakanlar kurulu, yasama organı önünde siyasi
bakımdan sorumludur. Bu sorumluluk, bakanların kendi görev alanlarına giren
konulardan dolayı kişisel, Bakanlar Kurulu’nun ortak görevleri içindeki işlerden
dolayı müşterek olarak gerçekleşir. Böylece sorumluluğun padişaha karşı değil de,
yasama organına karşı söz konusu olması, Bakanlar Kurulu’nun padişaha bağlı
olmadan faaliyetleri düzenleme ve yürütme olanağına sahip olması sonucunu
doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak 1909 değişikliği ile yasama erkinin, siyasal
düzendeki yeri tamamen değişmiş, olup milletin gerçek temsilcisi konumunu
almıştır.
Anayasa’da yapılan değişikliklerin en önemlilerinden birisi de kuşkusuz kişi
hak ve özgürlükleri alanındaki yeniliklerdir. Padişaha, istediği kimseleri sürgüne
gönderme yetkisi tanıyan bu nedenle tanınan kişi hak ve özgürlüklerini işlevsiz kılan
113. Madde kaldırılmıştır. Toplantı ve dernek kurma hürriyeti 120. Madde ile
getirilmiştir. 12. Madde de yapılan değişiklik ile basın hürriyeti kanun dairesinde
serbesttir. Hiçbir veçhile teftiş ve muayeneye tabi tutulamaz” şeklini almıştır.
Bununla yayınların önceden denetlenemeyeceği koşulu getirilmiştir.
Haberleşme özgürlüğü alanında 119. Maddede yapılan değişikle yargı
kararı olmadan, postaya verilen evrak ve mektupların açılamayacağı güvencesi
getirilmiştir.
(70)
1909 değişikliği, “toplanma ve dernek kurma” haklarını da bazı koşullara
bağlayarak tanımıştır (madde120). Görüldüğü gibi 1909 anayasa değişiklikleri temel
hak ve özgürlükler bakımından önceki anayasalara göre özgürlükçü bir içerik
taşımıştır.
II. Meşrutiyet’in anayasasının hukukumuza ilk büyük katkısı kitle
egemenliğine dayanan yeni bir egemenlik anlayışını kazandırmış olmasıdır.(71)
Bu yenilik egemenliğin kaynağının ve kullanma yetkisini tek hükümdara tanıyan
monarşik egemenlik anlayışını, teoride ve uygulamada temelinden sarsmıştır.
Gerçekten meşruti bir düzenin gereği olarak, kuvvetler ayrılığı ve parlamenter
hükümet sistemini getirmiş olması imparatorluk Türkiye’si için çok büyük bir
gelişmedir. İlk defa yasama ve yürütme, padişahtan koparak ayrı ve demokratik
organlar haline gelmiştir.
70 ARSEL, lhan, Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, 1. Cumhuriyetin Temel Kuruluşu,
s.37. ALDIKAÇTI, Orhan, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, s.67.
71 TANÖR,Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1780-1980) s. 180.
Fakat 1909 Anayasa değişiklikleri, getirdiği olumlu gelişmelere karşılık, bazı
önemli olumsuzlukları da bünyesinde barındırır. kinci Meşrutiyet ve 1909 kanuni
Esasisi değişikliği, Osmanlı mparatorluğu’nun teokratik yapısını değiştirmemiştir.
1909’da kurulmuş gibi gözüken parlamenter sistem, ülkedeki fiili durum sebebiyle
gerçek anlamıyla işleyememiştir.
Gülhane Hattı Hümayunu ile anayasa hukukumuzda ilk kez değinilen ve 1876
Anayasası’na konmasına kadar devamlı olarak olumlu bir gelişme gösteren laiklik
prensibinden, 1909 değişiklikleriyle, eskiye nispetle geriye gitmiştir. Padişah şeriat
hükümlerine uymak zorundadır ve onlara bağlı kalacağına yemin ile mükelleftir
(madde 3). Şeriatı koruma görevini yüklendiği (madde 7), yasaların fıkıha uygunluğu
koşulu (madde 118) ırsi monarşinin sürdürülmesi (madde 5) gibi maddeler geriye
gidişin örnekleridir. Ayrıca II. Meşrutiyet devri anayasa uygulaması bakımından
başarılı olamamıştır.
ttihat ve Terakki 1909’da Abdulhamit’i tahttan indirmiş, bu suretle istibdat
idaresini yıkmada başarılı olmuştur. Fakat normal bir parlamenter sistemde
hükümetler çoğunluk partisinin ileri gelenlerinden kurulduğu halde,
II. Meşrutiyet’teki durum farklıdır, ttihat ve Terakki’nin, yönetici kadrosu
çoğunlukla, hükümetlerde görev ve sorumluluk yüklenmemekte, iyi niyetli ve
namuslu bildiği kişileri işbaşına getirip onlara doğrudan yön göstermekle devlet
işlerini yürütebileceğini sanmaktadır. nsanları tutarlı kadrolar içinde birleştiren
temel bir dünya görüşü olmaksızın iyi niyet, namus ve ehliyet in devlet yönetmeğe
yeterli olacağı kanısı vardır. ttihat ve Terakki, bu dönemde gittikçe artan
hırçınlıklar göstermiş, iç ve dış problemleri aşamamıştır.
Trablus ve Balkan savaşlarıyla büsbütün karışıklığa sürüklenen politik
ortamda, muhalefet güçlenmiş ve bunun üzerine ttihat ve Terakki balkan savaşı
yenilgisini de fırsat bilerek 23 Ocak 1913’deki Babıali Baskını’yla kesin
diktatörlüğünü kurmuştur.
Devlet yönetimini doğrudan doğruya ellerine getiren ttihat ve Terakki
yöneticileri, Osmanlı mparatorluğu’nu, gerçekçi olmayan politikalar sonucu Batılı
kapitalist devletler arasındaki savaşa sokmuşlardır. Bu dönemde siyasal kararlar
alınırken Meclis hiçe sayılmıştır.
Tek parti diktatörlüğünü kuran ttihat ve Terakki Partisi karşısında diğer
siyası partiler demokratik siyasi bir ortam bulamamışlardır. Giderek ağırlaşan iç ve
dış koşullar ve ülkede yeterli bir demokratik geleneğin bulunmaması, anayasanın
gereği gibi uygulanmasını olanaklı kılamamıştır. Dolayısıyla anayasal bir rejim
perdesi gerisinde, ttihat ve Terakki partisi’nin diktatörce yönetimi ortaya çıkmıştır.
Görüldüğü gibi II. Meşrutiyet devri, tipik bir tek parti dönemi örneğidir. Bu
dönemde kişi hak ve özgürlükleri pratiğe geçirilememiş, anayasa fiili olarak
yürürlükte kalmıştır. Çünkü ittihat ve Terakki önderleri, demokrasiyi, hak ve
özgürlükleri özümsememişler ve şekli uygulama ile yetinmişlerdir.
BÖLÜM II
1921 ANAYASASI
A- 1921 ANAYASASI’NA GENEL BİR BAKIŞ
Anayasa bir devletin temel yapısını kuruluşunu, iktidarın devrini ve iktidar
karşısında bireylerin özgürlüklerini düzenleyen belgedir. Bu tanımı temel alırsak
1921 Anayasası yapısı ve içeriği itibariyle yukarıda verdiğimiz klasik anayasa
tanımını tam karşılamadığını görürüz. Bunun başlıca nedenini, dönemin kendine has
olağanüstü şartlarında aramamız gerekmektedir. Dönemin şartları klasik
anayasalarda bulunan niteliklerin tümünü karşılayabilecek nitelikte bir metnin
hazırlanmasına uygun değildir. Her şeyden evvel meclisin yapısı buna imkan
vermemektedir. Mecliste o dönemin hemen hemen bütün düşünceleri kendilerine yer
bulabilmiştir. Amaç tekdir, ancak vatanın kurtarılmasından sonra bu farklı
ideolojilere sahip insanların vatan için planları aynı doğrultuda olmamıştır.
Bu durum ise kapsamlı bir çalışmayı olanaksız kılmaktaydı. Ayrıca mücadelenin
sadece siyasi alanda olmaması yani meclisin savaşı yöneten bir meclis konumunda
olması zaman bakımından da kapsamlı bir çalışmayı olanaksız kılmaktaydı. Ancak
şunu belirtmemiz gerekir ki, 23 Nisan 1920 ile 20 Ocak 1921 tarihleri arasında
meclis, kuvvetler birliği, meclisin üstünlüğü ve millet egemenliği esasları üzerinde
çalışmış ve fiilen Cumhuriyeti kurmuştu, (72)
meclis kendi durumunu hukuki bir
platforma taşımak istemekteydi.
72 YÜZBAŞIOĞLU,Niyazi, “Cumhuriyetin 75 Yılının Devlet Ana Kuruluşu Yönünden
Değerlendirilmesi”, Cumhuriyetin 75. Yılına Armağan, stanbul Ünv. Yay., stanbul, 1998, s. 75.
Zira Anadolu Hareketi, yerel ve bölgesel hareketlerden başlayarak Büyük
Millet Meclisi’nin açılmasına kadar geçen süre içerisinde hep hukukilik ve meşruluk
niteliklerine sahip çıkmıştır. (73) Her ne kadar yeni bir anayasa yapımının büyük
zorluklar getireceği bilinse de yeni bir anayasanın yapılması kaçınılmazdı.
23 madde ve bir de münferit maddeden oluşan 1921 Anayasası, iktidar
düzeni, yerel yönetimler ve amaç konularına değinmiş ancak başta belirtildiğimiz
gibi kişi hak ve özgürlükleri ve de yargılama gibi konulara girmemiştir. Bu alanda ki
boşlukta, Kanun-i Esasi’nin Teşkilat-ı Esasi ile çatışmayan hükümleri ile
giderilmiştir.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, onu hazırlayan meclisin oluşması bakımından da
anayasacılık tarihimizde özel bir öneme sahiptir. Zira birinci Meclis, diğer
anayasaları hazırlayan meclislerden farklı olarak demokratik usullerle seçilmiş bir
meclistir. 1961 ve 1982 anayasaları ihtilal sonrası yapılan anayasalar olmaları
itibariyle hazırlanışında bütün siyasi fikirler kendilerini bu çalışmalarda ifade
edememişlerdir. 1924 Anayasasında ise meclis Atatürk’e yakın insanlardan oluşmuş
bir meclisti. 1921 Anayasasını kabul eden meclis dönemin tüm düşüncelerini
içerisinde barındırmış bir meclisti. Bundan dolayı 1921 Anayasası demokratik
usullerle göre seçilmiş bir meclis tarafından hazırlanmış tek anayasamızdır.
Bu özelliği ile 1921 Anayasası kendini diğerlerinden belirgin bir biçimde
ayırmaktadır.
73 TANÖR,Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 247.
1921 Anayasası’nın anayasacılık tarihimizde ki diğer tek olduğu yön ise bu
anayasanın yumuşak bir anayasa olmasıdır.
(74) Gerçekten 1921 Anayasası’nın
kabulünde kanunların kabulünden farklı bir çoğunluk aranmamıştır.
1921 Anayasası için söylenebilecek diğer bir husus ise 1921 Anayasası aynı
zamanda savaşı idare etmenin aracı olarak kullanılmış ve tarihte ilk kez bir anayasa
ile ve bir meclisle kurtuluş savaşı verilmiştir.(75)
B- 1921 ANAYASANIN HAZIRLANIŞI
Millî Mücadele Hareketi, başlangıcından itibaren hukukilik ve meşruluk
kaygılarını bünyesinde barındırmıştır. Kongreler döneminden, meclisin açılmasına
değin kuruluş hareketi kendisini “fiili” olma durumundan uzak tutmaya çalışılmıştır.
Bu özelliği de onu 20. Yüzyıl’daki benzer hareketlerden ayırmaktadır. Tanör’ ün
deyimi ile kurtuluş mücadelesinin yeni bir anayasa altında sürdürülmek istenmesi,
hukukiliğin eğitiminin taçlandırılması anlamına gelmektedir.
(76)
Meclis açıldıktan sonra, onun çalışma biçimi, niteliği ve rejim konusunda
sorunlarını karşılayacak hukuksal bir metnin olmayışı rahatsızlık yaratmaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin mirası olan Kanun-i Esasi’nin talepleri karşılayacak niteliklere
sahip olmaması yeni bir anayasaya ihtiyacı doğurmuş ve bu konuda 18 Eylül 1920
tarihinde cra Vekilleri Heyeti’nin hazırlamış olduğu bir taslak bu yönde atılmış bir
adımı oluşturmuştur. Nutukta, Mustafa Kemal bu belge için şunları söylemektedir:
“Meclise bir proje vermiştim. 13 Eylül 1921 tarihli olup siyasi, içtimai, idari, askeri
nazarları telhis ve teşkilat-ı idariye hakkındaki mukarreratı ihtiva eden bu program,
74 ÖZBUDUN, Ergun, 1921 Anayasası, s. 47.
75 TANÖR, Bülent, Cumhuriyet Anayasacılığımızda Üç Model, Cumhuriyetin 75. Yılına Armağan,
stanbul Ünv. Yay., stanbul 1998, s. 215.
76 TANÖR,Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 247.
meclisin 18 Eylül 1921 günkü içtimaında okundu. şte, bu tarihten, dört ay geçtikten
sonra takarrür eden ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunun, bu programdan çıkmıştır.”
(77)
Demek oluyor ki, 1921 Anayasası’nın temeli Atatürk’ün hazırlamış olduğu
taslağa dayanmaktadır. “Halkçılık Programı” olarak da anılan bu taslağın, halk
zümresi Siyasi Programında yer alan ilkelerden esinlenerek hazırlandığı da iddia
edilmiştir.
(78)
Ancak bu görüşe katılmayan, Özbudun, Halk Zümresinin ortaya koymuş olduğu
siyasi programın ideolojik yanının ağır bastığını ve slamcı-Sosyalist görüşlerin
ifadesi olan bu belgenin “Halkçılık Programı” ile uyuşamayacağını, onun içinde
yapılan benzetmenin hatalı olduğunu düşünmektedir.(79)
Anayasa taslağı olarak meclise sunulan “Halkçılık Programı”, isminden de
anlaşılacağı üzere o dönemde etkin olan “Halkçılık” anlayışı çerçevesinde hazırlanış
bir belgedir. Halkçılık düşüncesi Millî mücadelenin en başından beri üzerinde
önemle durulan bir ilkedir. Kurtuluş Savaşı sonrası da Atatürkçü sisteminin ayrılmaz
bir parçası haline gelen halkçılık ilkesi, 1921 Anayasasının anlamını ortaya
koyabilmek bakımından önemlidir. Atatürk’ün milli mücadele döneminde yaptığı
birçok konuşmada halkçılık konusu üzerinde önemli durduğunu görmekteyiz.
Örneğin bir konuşmasında “Bizim nokta-i nazarımız-ki halkçılıktır- kuvvetin,
kudretin, hakimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde
bulundurulmasıdır” (80) ifadesini kullanmıştır.
77 K. ATATÜRK, Nutuk, s. 755.
78 DEMREL, Ahmet, Birinci Meclis’te Muhalefet, s. 185. ; SEZGN, Ömür, Türk Kurtuluş Savaşı ve
Siyasal Rejim Sorunu, s. 58.
79 ÖZBUDUN, Ergun 1921 Anayasası, s. 20.
80 ÖZBUDUN, Ergun, Atatürk ve Devlet Hayatı, Atatürk lkeleri ve nkılâp Tarihi II, Yükseköğretim Kurulu
yay., Ankara, 1987, s. 85-87.
Bu ifadeden açıkça anlaşılacağı üzere halkçılık demokrasi ile eş anlamlı
olarak kullanılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, milli egemenlik ile halkçılık arasında
yakın bir ilişki mevcuttur. Bir anlamda halkçılık milli egemenlik anlayışını bir
sonucudur. Gerçekten de, milli mücadele döneminde yapılanan Anadolu’daki yerel
hareketler irade-i milliye adına ortaya çıkmışlar ve kendi kaderlerini kendilerinin
tayin edeceklerini net bir biçimde ifade etmişlerdir. Mütareke döneminde adeta
demokrasi dersi veren bu yerel hareketler aslında, egemenliğin halka geçtiği
gerçeğini gözler önüne sermekteydi.
Yerel hareketlerle ortaya çıkan bu durumun fikirsel ifadesini ise halkçılık
ilkesini oluşturmaktaydı. Halk iradesinin üstünlüğüne inanan ve dolayısıyla
demokrasi düşüncesini tanımlayan bu ilke, 1921 Anayasasının üzerinde önemle
durduğu hakimiyetin millete ait olduğunu, idarenin bizzat ve bilfiil halk tarafından
gerçekleştirileceği ve katılımcı demokrasinin yolunu açacak şura sistemi gibi
hükümlerinde, ağırlıkla hissedilmektedir. Birinci Meclise katılan vekillerinin bu
ilkeye olan inançları da ayrıca belirtilmelidir. Bunun en tipik örneklerinden birisi de
anayasa görüşmeleri sırasında vekillerin takınmış oldukları tavırdır. Görüşmeler
sırasında anayasasının ilk maddesi olan “hakimiyet bila kaydü şart milletindir. dare
usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil etmesi esasına müstenittir” ifadesi hiçbir
tartışma yaşanmadan kabul edilmiştir.(81)
Halkçılık anlayışı doğrultusunda cra Vekilleri tarafından hazırlanmış
olduğunu vurgulamış olduğumuz taslak hakkında, genel kurulda metnin hukuki
niteliği üzerine tartışmalar yaşanmıştır. Metnin bir yasa mı yoksa program mı olduğu
soruları gündeme gelmiştir
(82)
.
81 SELEK, Sebahattin, Anadolu htilali II., stanbul Matbaası, stanbul 1965, s. 116-122.
82 SELEK, Sebahattin, Anadolu htilali II., stanbul Matbaası, stanbul 1965, s. 140-141.
Örneğin Trabzon milletvekili, Ali Şükrü Bey söz konusu metnin bir program
olduğu düşüncesini ortaya koymuş ve bolşeviklik akımından esinlenildiği imasında
bulunarak metni eleştirmiştir. cra vekilleri Heyeti adına konuşan Maliye Vekili
Ferid Bey ile Dahiliye Vekili Refet Bey de metnin, hükümetin siyasi programı
olduğunu belirtmişler ve bu belgenin kabul edilmesi halinde ayrıntılı kanunların
çıkarılacağını söylemişlerdir.(83)
Encümen, halkçılık Programının, meclis hükümetinin genel amaçlarını
anlatan ilk dört maddesini metinden çıkarmıştır. (84) Çıkarılan bu metinlerde mecliste
okunup beyanname olarak kabul edilmiştir.
Meclis görüşmeleri sırasında en çok tartışılan ve kabul görmeyen konulardan
birisi “Mesleki Temsil” olmuştur. Mesleki temsilin önerilmesinin altında yatan
başlıca etken bürokrasinin halka tahakkümünü önleyeceği düşüncesi, dolayısı ile
halkçılık anlayışıdır.(85)
Meclis içerisinde üretici olan kesimin temsilinin sağlanması, memur
karşısında üreticileri güçlü kılacağı düşüncesi ile ortaya atılmış bir öneridir.
Örneğin daha radikal bir düşünce öne süren ve meclise memurların
girmesini istemediğini açıkça ortaya koyan zmir milletvekili Mahmut Esat Bey’e
(86)
verdiği cevapta, mesleki temsil sistemini benimseyen milletvekili, Mehmet Şükrü
Bey’in mecliste konuyla ilgili yaptığı konuşmanın bir kısmı şu şekildedir: “memurlar
da memleketin evladı... fakat fena bir teşkilatın zavallı insanlarıdır.
83 ÖZBUDUN, Ergun, 1921 Anayasası, s.20.
84 TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 248.
85 AKIN, Rıdvan, TBMM Devleti, letişim Yayınları, stanbul, 2001, s. 211. ; TANÖR, Bülent,
Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 250,251.
86 TBMM Zabıt Ceridesi C. 3, i: 99, 18.11.1336, s. 390.
Onlar halkın içinde bugünkü gibi, halkın tepesinde, halkı ezmeye memur
olmayacaklardır... bu milletin insanları gibi girecek fakat milleti ezmeye memur
değil, milletin hukukunu müdafaaya, yükseltmeye gireceklerdir. Bugünkü teşkilattır
ki: onları bu yola sevk etmiş, bu teşkilat-ı kaldırdığımız gün hepsi düzelmiş olacaktır.
(87)
Mesleki temsil esasına karşı çıkanların ise en başta ileri sürdükleri gerekçe,
bu sistemin memlekette uygulanamayacağıdır. Örneğin milletvekili Hasan Basri Bey
bu kanaattedir: “Bunda kabiliyeti tabikiyenin mevcudiyetine katiyen kanaat
getirmiyorum... siz istediğiniz ıslahatı yapınız. Seviyeyi millet yükselmedikçe bu
ıslahattan hiçbir semere çıkmasının imkanı yoktur.(88)
Sonuçta mesleki temsil ilkesi
konusunda çoğunluk sağlanamamış ve bu öneri reddedilmiştir.(89)
Mesleki temsil konusu dışında reddedilen diğer öneriler ise şunlardır:
Encümen tasarısında tek dereceli seçim düzenlenmesinde karşın, meclis bu öneriyi
de mesleki temsil ilkesi ile birlikte kabul etmemiştir.
Bunun yanında halkçılık programında yer alan Büyük Millet Meclisi’nin
görevi ve oluşum biçimine dair düzenleme de reddedilmiştir. Bu maddeye göre,
Büyük Millet Meclisi, toplanmasından sonraki dördüncü ayın bitiminde kendi içinden
gizli oyla üçte bir üye seçer. Bu heyet Büyük Millet Meclisi yerine geçer ve hak ve
yetkilerini kullanır.(90)
87 TBMM Zabıt Ceridesi C. 3, i: 100, 20.11.1336, s. 412.
88 TBMM Zabıt Ceridesi C. 3, i: 100, 20.11.1336, s. 412.
89 TBMM Zabıt Ceridesi C. 3, i: 100, 20.11.1336, s. 415.
90 TANÖR belirtilen sistemin Sovyetler Birliği’nde uygulanan kısa süreli yasama organı olan Yüce Sovyet ve
onun kendi içinden seçtiği ve onun adına yasama yetkisini kullanan Yüksek Sovyet Prezidyumu sistemine
de işaret etmektedir; Bkz.,TANÖR,Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri s. 252.
Bu noktada meclisin çalışmasına dair de bilgi vermekte yarar olduğunu
düşünmekteyiz. Her şeyden önce, 1921 Anayasasının Türk anayasa tarihi içerisinde
yer alan tek yumuşak anayasa olduğunu daha evvel belirtmiştik. Çünkü görüşülme
yöntemi ve kabul yeter sayısı bakımından özel kurallara bağlanmamıştır.
Bunun yanında kendi içinde gerçekleşecek değişiklikler bakımından da özel bir
sistem getirmemiştir. Halbuki yürürlükte olduğu kabul edilen Kanun-i Esasi’nin 116.
maddesine göre, anayasa değişikliği için ancak her iki meclisin üye tam sayısının
üçte iki çoğunluğu ve padişahın onayını şart koşmuştur. Büyük Millet Meclisi istese
bile anayasa değişikliğini Kanun-i Esasi’ye göre yapamazdı. Zira ne iki meclisin
toplanabilmesi mümkündü ne de padişahın onayının alınabilmesi. Bunun yanında
üçte iki çoğunluğun aranması da maddi anlamda anayasa değişikliğini imkansız
kılacağından bu yolun tercih edilmemiş olabileceği ileri sürülebilir. Çünkü meclisin
üye sayısı 360 civarında gözükse de, meclisin 150 civarında milletvekili ile açıldığını
kabul edersek anayasa değişikliğinin üçte iki çoğunluk esasını alması demek
değişikliğin yapılamayacağı anlamına gelmektedir.
Ancak şu nokta hemen vurgulanmalıdır ki, meclisin bu yöndeki tutumunun
altında yatan temel neden kendisini kurucu meclis olarak görmesidir. Bundan dolayı
özel bir yöntem izlememiş ve son oylamada gösterme yolu ile anayasanın tümü
kabul edilmiştir.

C- ANAYASININ ESASLARI
1. TÜRKİYE DEVLETİ
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun en devrimci yanı şüphesiz Osmanlı
mparatorluğu’nun henüz varlığı sona ermemişken, anayasasının 3. Maddesinde
“Türkiye Devlet Büyük Millet meclisi tarafından idare olunur” diyerek yeni bir
devletin haberini vermesidir.(91)
Devletin isminin “Türk Devleti” değil de “Türkiye Devleti olması da oldukça
anlamlıdır. Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milliyetçiliği baskın faktör olarak başarının
kazanılmasında önemli rol oynamasına karşın, bu ifade bağımsızlık yolunda hangi
etnik kökene dayanırsa dayansın birlik haline gelmiş Anadolu insanının ortak
kararının temsil etmektedir. Başta Kongreler olmak üzere pek çok ifadede bu birliği
tarif eden ibarelere rastlanmaktadır. Örneğin “ slam ekseriyeti”, “öz kardeşlik”,
“Bilcümle anasırı slamiye” gibi.(92)
2- EGEMENLİK
Osmanlı mparatorluğu’nun geleneksel siyasi sistemi monarşidir. Bu yönetim
şekli anlamını, tek ferdin hükümet etmesinde bulmakta ve devlet, bu tek ferdin fiziki
varlığı ile temsil ve ifade olunmaktadır.
91 ESEN, Bülent Nuri, Türk Anayasa Hukuku, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1968, s. 54,55.
92 GÖZLER, Kemal, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2002, s. 39.
Devlet için hükümdardan ayrı bir hukuki varlık, bir hukuki kişilik söz konusu
değildir. Hükümdarın, yani padişahın yetkileri yasama, yürütme ve yargı erklerinin
tümünü kapsamaktadır.(93)
Devletin teokratik niteliğinin hükümdara kattığı kutsallığı da hesaba katarsak;
tek kişinin hakimiyeti anlamına gelen bu egemenlik anlayışına karşı yüzyıllar boyu
herhangi bir itirazın gelmemesini bir ölçüde doğal karşılayabiliriz. Fakat II.
Meşrutiyet ile birlikte bu konuda çatlak seslerin çıkmaya başladığını görüyoruz. lk
kez bu dönemde egemenliğin topluma aidiyeti konusunda çeşitli ve önemli
yerlerdeki kişilerin beyanlarına rastlamaktayız. Örneğin Mebusan Reisi Ahmet Rıza,
13 Aralık 1324 tarihli meclis açılışında, Hükümetin 17 Aralık 1327 tarihli
beyannamesinde, Cavit Bey’in 23 Temmuz 1328 tarihli nutkunda hakimiyet-i Milliye
kavramını ele almışlardır ki; bu durum artık Osmanlı-Türk toplumunda bu kavramın
yavaş yavaş yerleştiğini göstermektedir.(94)
Ancak belirtmek gerekir ki, 1909’da, yapılan anayasa değişikliğinde dahi
millet egemenliğine dair bir ifade kullanılmamıştır.
Toplumumuzda milli egemenlik kavramının yavaş da olsa yeşerme sürecini,
milli mücadele döneminin getirdiği şartlar hızlandırmıştır. Zira Milli mücadele
döneminde, ilk bölümde anlattığımız üzere, milletimiz geleceği konusunda karar
vermek amacıyla zaten iradesini ortaya koymuş ve bilfiil egemenliği ele geçirmiştir.
Bundan hareketle diyebiliriz ki; biraz sonra anlatılacağı üzere 1921 Anayasasının
hakimiyeti millete vermesi sadece açıklayıcı nitelikte bir beyandır. Çünkü,
1918-1920 yılları arasındaki dönemde millet zaten hakimiyeti eline almıştır.
(95)
93 OKANDAN, R., Galip, Amme Hukukumuzun Ana Hatları, s. 23.
94 AKIN, Rıdvan, TBMM Devleti, s. 201.
95 TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri s. 256.
1921 Anayasasının 1.maddesi “hakimiyet bilakaydü şart milletindir” diyerek
egemenliğin millete geçtiğini belirtmiştir. Bu durum tarihimizdeki en köklü
değişimlerden biridir.
Aynı zamanda Anadolu Hareketi’nin en başından beri hem söz ile hem de
fiili olarak ilke kabul edilen anlayışın hukuken de kabulü manasına gelmektedir.
Ancak burada tereddüt edilmesine neden olabilecek bir nokta olabilir. Zira ek madde
ile meclisin saltanat ve hilafeti kurtarmayı amaç edindiğini görüyoruz. Yani bu,
birbirini inkar eden iki düşüncenin varlığı aynı metin içerisinde yer almıştır. Tunaya
bunu muhafazakar kesime karşı bir taviz ve zorunlu bir davranış olarak görmektedir.
(96) Çünkü gerek meclisteki muhafazakar kanat gerekse stanbul hükümetinin yaptığı
dinsizlik suçlamalarına karşı bu mecburi bir yol olarak gözükebilir. Ancak burada
24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın mecliste kabul edilen önergesinin bu
madde ile birlikte değerlendirilmesi gerekir. Buna göre: Padişah ve Halife, cebir ve
ikrahtan azade olduğu zaman, Meclisin tanzim edeceği esasat-ı kanuniye dairesinde
vaziyetini ahzeder”
(97) Sonuçta saltanat ve hilafet makamının kurtarılması ile
kastedilen şey bu makamların ihyası değildir. Zira monarşik yapıya tekrar
dönülmesi düşünülmüş olsa idi monarşinin kaderi millet meclisine bırakılmazdı.
Bütün bunlar aslında bir çelişki değil sadece dönemin şartlarına göre ortaya
konulmuş politik manevralardır. Meclis, 1876 Meşruti Monarşisini şeklen bertaraf
etmeğe cesaret edememiştir.
(98)
96 TUNAYA, Tarık, Zafer, TBMM Hükümetinin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri, s. 263.
97 ÖZBUDUN, Ergun, 1921 Anayasası, s. 47
98 GRTL, smet, SARMAŞIK, Jale, Anayasa Hukuku, s. 132.
Ancak sonuçta egemenliğin asıl sahibi olan millet bunu eline almıştır ve 1921
Anayasası bunu hukukileştirmiştir. Nitekim Aldıkaçtı bu konuyla ilgili şunları
söylemektedir:
“Gerçekten 1921 Anayasasının birinci maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız
millete ait olduğunu hükmetmekte ve dolayısıyla 1909 Anayasasının egemenlik
anlayışına, köklü bir değişiklik getirmekte idi”.
1921 Anayasası içerisinde egemenliğe sahip bir saltanat makamından söz
edilemezdi. Anayasanın 2. Maddesi icra kudreti ile teşrii salahiyetinin milletin
yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz ettiğini
öngörerek, icra kuvveti başı padişahın lüzumsuzluğunu kesin bir şekilde
açıklıyordu”(99)
Ancak, saltanat ve hilafet makamının yok sayıldığı gerçeğinin, açıkça ifade
edilebilmesi için Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasının beklenmesi gerekmiştir.
Egemenliğin sahibinin belirlenmesi yanında, bu hakkın nasıl kullanılacağı da,
yine Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesinde gösterilmiştir. 1.maddeye göre
“idare usulü halkın bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” Bu ilginç
ifadenin aslında tartışmaya açık bir yanı vardır. Çünkü ilk bakışta, “bizzat ve bilfiil”
vurgulamaları Tanör’ün belirttiği üzere doğrudan demokrasiyi çağrıştırmaktadır.
Egemenliğin kullanımının nasıl olacağı daha doğrusu doğrudan mı yoksa
temsili sistemin mi tercih edildiği sorusunun cevabı ikinci maddede yer almaktadır.
Bu maddeye göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegane ve hakiki
mümessilidir. Üçüncü maddede de “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından
idare olunur” denmek suretiyle temsili demokrasiyi tercih ettiklerini göstermişlerdir.
99 ALDIKAÇTI, Orhan, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, stanbul, s. 84
3- LAİKLİK
1921 anayasası egemenlik hususunda olduğu gibi net bir biçimde laiklik
konusunda bir hüküm ihtiva etmese de içerdiği hükümler itibariyle bir dönüşümün
sinyallerini vermektedir.
Arsel, 1921 ve 1924 Anayasalarının slam dünyasında bir dönüm noktası
olduğunu zira egemenliğin millete geçmesi ile batıdaki demokrasilere uygun
esaslarını ve laik düşüncenin ilk kez bir slam Devletinde gerçekleştiğini
belirtmektedir.(100) Millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi iktidarın meşruiyet
kaynağının değişmesi anlamına gelmektedir. Artık iktidar meşrutiyetini, dine yada
belirli bir soya aidiyete yahut millet haricinde başka bir güç odağına
dayandırmamaktadır. Egemenliğin sahibi millettir ve iktidarı o belirler. Bunun laiklik
açısından manası artık devlet temel düzeninin merkezinde insan unsuru vardır. Din
unsuru egemenliğin bu yeni kaynağı ile devlet düzeninden çıkmaya başlamıştır. Bu
bir başlangıcın ifadesidir. Ancak yeni anayasa metninde sadece egemenliğin
kaynağının değişmesi, “laik, insan merkezli, yeni düzen” yoluna girildiğini gösteren
tek işaret değildir. Çünkü belirtilmesi gerekir ki; bu anayasada devletin dine
bağlılığına dair bir hüküm yoktur ve 7. Madde’de, belirtilen şeriat kurallarının da
ancak halk münasebet ve muamelelerine en uygun olan hükümlerinin esas tutulacağı
belirtilmekle belirli bir sınırlama da getirilmektedir.
(101)
Bütün bunlar ileride yaşanacak değişimlerin ilk sinyalleri ve kamu hukukumuzun
gelişmesinde ve modernleşmesinde önemli dönüm noktalarıdır.
100 ARSEL, lhan, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Ankara Ünv.
Yay., Ankara, s. 796.
101 TANÖR, Bülent, Lozan’a Giden Yıllarda Türk Anayasa Tezinin Doğuşu, Lozan’ın 50. Yılına
Armağan, stanbul Ünv. Yay., stanbul 1978, s. 217.
D- 1921 ANAYASASI’NIN LER YE DÖNÜK ETK LER
1924 Anayasası’nın yürürlüğe girmesine kadar geçen süreç içerisinde siyasi
ve hukuki alanda üç önemli gelişme yaşanmıştır. lk olarak saltanat kaldırılmış, sonra
cumhuriyet ilan edilmiş ve nihayetinde hilafetsiz bir düzene geçilmiştir. Aslında bu
değişiklikler Mustafa Kemal tarafından oluşturulmaya çalışılan yeni siyasi yapının
temel özelliklerini ortaya koymaktadır. Ancak eski düzenin kalıntıları arasında ve
savaş koşullarında getirilmek istenen bütün yeniliklerin bir anda hayata geçirilmesi
mümkün olamamıştır. Bu bakımdan 1921 Anayasasının ruhuna uygun olan bu
değişiklikler, ancak uygun zamanlarda yapılan uygulamalar ile yavaş yavaş hayata
geçirilmiştir.
şte 1921 Anayasası’nın ruhuna hakim olan bu anlayışın temel niteliği
demokratik değerlere sahip çıkmasıdır. Bu değerler ilerideki anayasal gelişmeleri
etkilemiştir. Cumhuriyet, ulusal egemenlik ve meclisin üstün yetkileri gibi esaslar,
Kurtuluş Anayasacılığından Kuruluş Anayasacılığı” na geçen miraslardır.(102)
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile anayasaların genel ve ortak işlevi olan iktidarın
sınırlandırılması anlayışının üstüne çıkılarak, iktidarın kaynağı değiştirilmiş ve bu
anlayış Türkiye Cumhuriyeti’nin bundan sonraki her döneminde göz önünde
tutulmuştur. Millet ve temsilcisi tek ve sınırsız güç olarak belirmiştir. Demokrasiye
ara verilmiş olunduğu dönemlerde dahi ana hedef en kısa zamanda içerisinde
demokratik yaşama dönüşün sağlanması olmuştur.
Yasamanın ve dolayısıyla meclisin ön plana çıkmış olduğu söz konusu
anlayışta, zaman içerisinde yürütmenin yasamadan yetkiler koparması gerekmiştir.
102 TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri s. 289.
Özellikle 1924 ve 1961 Anayasaları bu yöndeki gelişmeleri yansıtmaktadır. (103)
1924 Anayasası, yasama ve yürütme yetkisini mecliste toplarken, 1961 anayasası
yürütmeyi başlı başına bir yetki olarak kabul etmemiş ve onun yasamanın türevi
olma niteliğini değiştirememiştir.
(104)
Üzerinde durulmaya değer başka bir nokta ise anayasada yer alan yerel
yönetim anlayışının ileriye dönük yansımalarıdır. Her ne kadar anayasada yer alan
yönetim ilkeleri hayata geçirilmemiş ve daha sonraki uygulamalarda da
“merkeziyetçi,” bir tavır ortaya koyulmuş olsa da, Cumhuriyet devri partilerinden
pek çoğu programlarında yerel yönetimlerin etkinliklerinin ve faaliyet alanlarının
artırılması gereğini vurgulamışlardır.
(105) Bu durum o günlerde temelleri atılan
demokrasi anlayışının bir sonucu olarak görülebilir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan Teşkilat-ı Esasiye Kanunun,
sahip olduğu demokratik değerler ile Türkiye’nin yenileşme sürecinde büyük bir
kapıyı aralamıştır. Ondan sonraki gelişmeler bu anlayışın üzerine bina edilmiş ve laik
demokratik devlet yapısı vücut bulmuştur. Cumhuriyet, millet egemenliği, hukukun
üstünlüğü, meşruluk gibi esaslar ve kaygılar ileriki anayasalarda ve gelişmelerde
kendisini göstermiştir.
103 SOYSAL, Mümtaz, Anayasanın Anlamı, s. 39.
104 GÖZÜBÜYÜK, Şeref, Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, s. 139.
105 TUNAYA, Tarık Zafer, Türkiye'de Siyasi Partiler - Mütareke Dönemi (1918-1922)
1986, 2. Baskı, s 694.
E- DEĞERLENDİRME
1921 Anayasası, Türk Anayasacılık tarihinde dönüm noktasıdır. Bu kısa
ancak etki bakımından oldukça önemli olan metin ile 600 yıllık bir gelenek sona
ermiştir. Egemenlik anlayışından, kurumlarının işleyişine, laik düzenin, bir anlamda
ilk sinyallerinin verilişine kadar, hukuksal ve siyasal anlamda büyük bir değişim ve
modernleşmeyi ifade etmektedir.
1921 Anayasası, sadece yasa değil, bunun yanında yasayı yapan ve hayata
geçiren meclis de, siyasal yaşamımız içerisindeki en kıymetli meclislerden birisi
olduğunu ortaya koymuştur. Sahip olunan derin görüş farklılıklarına rağmen, milletin
geleceği ve bağımsızlık için asgari müştereklerde mutabakata varılmıştır.
1921 Anayasası sadece getirdikleri ile değil, fakat onu meydana getiren
meclisin demokratik usuller çerçevesinde meydana gelmesi bakımından da
tarihimizde tektir. Zaten bu anlayış da, gerçekleştirilen değişimin ana ilkesi olan
ulusal egemenlik ilkesinin bir sonucudur.
BÖLÜM III
1924 ANAYASASI
Cumhuriyetin ilan edilmiş olmasına ve organlarının oluşturulmasına karşın,
olağanüstü bir dönemde çıkarılmış olan 1921 Anayasası, Yeni Türk Devletinin
ihtiyaçlarına uzaktı. 1 Kasım 1922 tarihinde, Saltanatın da kaldırılması ile yeni
devletin gereksinmelerine cevap verecek ve toplumu yönlendirecek yeni bir Anayasa
gereksinimi zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. 1921 Anayasası, yukarıda ki bölümde
de belirttiğimiz gibi olağanüstü koşulların ürünü olan ve esaslı hususlara yer
vermeyen bir metindir. kinci bölümde açıkladığımız geçiş döneminden başarı ile
çıkılmasından sonra, devletin temel kuruluşunu, toplumun ve bireylerin konumunu
haklarını belirleyecek yeni bir üst yapılanmaya gerek duyulmuştur. Mustafa Kemal
Atatürk’ e göre yeni Anayasa “Devletin şeklini ve millet tarafından hükümetin
kurulması yolunu tesbit eden, millet ile hükümetin karşılıklı hak ve ödevlerini
gösteren, yasa yapma yetki ve yürütme kuvveti arasındaki iş bölümünü ve ilişkileri
düzenleyen bir metin olmalıdır.”(106)
Bundan da öte “ki Anayasalı” (1876-1921)
duruma artık bir son verilmeliydi. şte bu nedenlerle üç yıl yürürlükte kalan 1921
Anayasasından sonra yeni bir Anayasa gereksinimi vardı. Birinci bölümde
belirttiğimiz gibi sened, ferman ve diğer anayasalar; ekonomik koşullar, iç veya dış
baskılar, isyan veya ihtilal gibi nedenler sonucu ortaya çıktığı halde 1924 anayasası
kurtuluş savaşının kazanılmasından ve Cumhuriyetin ilanından sonra normal
koşullarda kabul edilmiştir. 1924 Anayasası Kuvvetler birliği esasına dayandığından
bütün yetkiler Büyük Millet Meclisi bünyesinde toplanmıştır.
106 NAN, Afet, Medeni Bilgiler, Atatürk Araştırma Merkezi, 2000 Ankara s 240.
ikinci Türkiye Büyük millet Meclisi yeni rejimin Anayasasını kabul etmeden
önce, yeni yapılacak anayasa açısından önem taşıyan “hilafetin ilgasına ve hanedanı
Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkartılmasına dair Kanun’u
çıkartmış ve böylece askıda kalan hilafet sorununu çözmüştür.(107)
1924 Anayasası kurucu meclis tarafından değil, ikinci Türkiye Büyük Millet
Meclisi tarafından hazırlanmıştır. Anayasa Meclisin 20 Nisan 1924 günlü
toplantısında kabul edilmiştir. 1924 Anayasası bazı değişikliklere uğramış ise de
1961 Anayasası çıkana kadar yürürlükte kalmıştır. 1924 Anayasası kısa, basit,
sağlam yapılı ve kendi içinde tutarlı bir anayasadır.
1924 Anayasası, belli bir ülke anayasası esas alınarak hazırlanmış değildir.
Ülkedeki devrim hareketleri ve o dönemde cumhuriyetle yönetilen devletlerin
anayasalarından önemli sayılanlar dikkate alınarak, ulusal gereksinmelere cevap
verecek bir anayasa hazırlanmak istenmiştir. Bu arada 1875 tarihli Fransız
anayasasından ve Lehistan Anayasasından alınmış bir çok kuralın bulunduğu
Kanunu Esasi Encümeni” mazbata muharriri Celal Nuri beyin ifadelerinden
anlaşılmaktadır.
(108)
Hemen belirtelim ki, 1924 Anayasasının dayandığı temel ilkeler, 1921
Anayasasının dayandığı temel ilkelerle benzerlik gösterir.
Çok kısa olan, 1921 Anayasasının eksiklikleri giderilmiş, o dönemde bilerek
eksik bırakılmış olan düzenlemeler 1924 Anayasası ile tamamlanmış ve 105
maddeden oluşan, bir Anayasa meydana getirilmiştir.
107 3. Tertip Düstur, cilt 5., s. 323.
108 GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref, 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, 1957, s. 33.
1924 Anayasası, 12 üyeden oluşan bir Komisyon tarafından hazırlanmış,
Mecliste görüşülmesine 9 Mart 1924 de başlanılmış ve 20 Nisan 1924 tarihinde
kabul edilmiştir. Meclis, görüştüğü yasanın bir Anayasa olduğunu düşünerek,
Anayasanın kabulünün üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile olacağı
kararlaştırılmıştır.
Sonraki bölümlerde de teferruatlı olarak özelliklerini anlatacağımız 1924
Anayasasının önemli bazı temel özellikleri şunlardır.
a) Devletin temel niteliğinin Cumhuriyet olduğu anayasanın “Türkiye devleti
bir Cumhuriyet” tir diyen birinci maddesinde açıklanmıştır. Bu anayasa ile, herhangi
bir hükümdarlık sülalesinin tanınmayacağı, devletin yasama organı ile devlet
başkanının doğrudan veya dolaylı olarak seçimle işbaşına geleceği ilkesi
benimsenmiştir.
b) Anayasada devletin dininin, slam olduğu belirtilmiştir. Hilafetin
Anayasadan önce kaldırılmış bulunmasına, Anayasanın kendisinin de laik olmasına
karşın, koşullar böyle bir kuralın Anayasada yer almasını gerektirmiştir. Bu kuralın
Anayasadan çıkarılması, ancak 1928 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile
olabilmiştir.
c) 1924 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisini egemenliği kullanan tek
organ olarak görmüştür. Meclise yasama yetkisinin dışında başka yetkiler de
vermiştir. Örneğin, mahkemelerden çıkan ve kesinleşen ölüm cezalarının yerine
getirilmesi, Meclisin görevleri arasında yer almıştır.
Bu görevin af yetkisine sahip olan meclise verilmesi, kişinin yaşamına son
veren önemli bir kararın ulus egemenliğinin tek kullanıcısı olan meclisin iznine
bağlanması, Anayasanın kişi yaşamına ve ulusal egemenliğe verdiği önem açısından
anlamlıdır.
Meclisin üstünlüğü ilkesi, Anayasanın başka kurallarında da görülmektedir.
Örneğin, yasama organının tek meclisten oluşması, Cumhurbaşkanı seçiminin
meclise bırakılması, meclisin dağıtılması yetkisinin meclisin dışında, başka bir
organa verilmemesi gibi.
d) 1924 Anayasası ile güçler birliği ilkesinin yumuşatılmış bir biçimde
sürdürülmekte olduğu görülür. Anayasanın 4. Maddesinde Türk Ulusu adına
egemenlik hakkını yalnız meclisin kullanacağı ve 5. Maddesinde de yasama yetkisi
ile yürütme gücünün Büyük Millet Meclisinde belirdiği ve onda toplandığı kuralı yer
almakla, güçler birliği ilkesinin benimsendiği açıkça görülmektedir. Güçler birliği
ilkesinin, 1921 anayasasında olduğu gibi, katı bir biçimde uygulanmadığı,
parlamenter sisteme yaklaşan, yumuşak bir uygulamaya gidildiği, yine anayasanın
yürütmeyi düzenleyen maddelerinden anlaşılmaktadır. Buna göre, yürütme yetkisi
Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı Bakanlar kurulu eliyle kullanılır; Bakanlar
kurulunun meclisten güvenoyu alması gerekir; Bakanlar kurulu meclise karşı
sorumludur; meclis, her zaman bakanlar kurulunu denetleyip düşürebilir.
e) Anayasanın Cumhurbaşkanına tanıdığı yetkilerin, parlamenter sistemde
devlet başkanlarına tanınan yetkiler gibi olduğu görülür. Örneğin, Cumhurbaşkanı,
devletin başıdır, törenli oturumlarda meclise ve gerekli gördüğü durumlarda
Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.
Cumhurbaşkanı meclis görüşmelerine katılamaz ve oy veremez, çıkaracağı
bütün kararlar başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanır. Meclisten çıkan
yasaların yeniden görüşülmesini isteyebilir, başka bir deyişle geciktirici veto yetkisi
vardır. 1924 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanma gereği bile
duymamıştır.
Cumhurbaşkanının meclis tarafından seçilmesi, görev süresinin meclisin
görev süresi kadar olması, Cumhurbaşkanı ve meclisin dolaylı da olsa bir ilişki
içinde olduğunu göstermektedir. 1924 anayasası döneminin tek partili bir rejimde, ilk
iki Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve smet nönü’ nün güçlü kişilikleri, politik
önderliği elinde bulundurmaları gibi nedenler, meclisle Cumhurbaşkanını karşı
karşıya getirmemiştir.
f) Anayasa, yargı hakkının Ulus adına, usul ve yasaya göre, bağımsız
mahkemeler tarafından kullanılacağını belirtmiştir. Anayasa, mahkemelerin
bağımsızlığını ve yargıç güvencesini düzenleme yoluna gitmemiş, yargı ile ilgili ana
ilkelere değinmekle yetinmiş, bunların düzenlenmesini yasaya bırakmıştır.
g) 1924 Anayasası ile yasaların anayasa uygunluğunu denetlemek için bir
anayasa mahkemesi kurulmadığı gibi, (1961 Anayasası ile kurulmuştur) anayasaya
uygunluk denetiminin mahkemelerce yapılacağı da öngörülmemiştir. Mahkemeler
içtihat yolu ile de bu görevi üstlenmemişlerdir. Anayasa, yasaların anayasaya aykırı
olmayacağını belirtmekle yetinmiştir. Hatta Yargıtay, yargıçların bir yasanın
anayasaya aykırılığını incelemeye yetkili olmadıklarını, anayasaya aykırılıklarını
ileri sürerek uygulamaktan kaçınamayacakları içtihadında bulunmuştur.
h) 1924 Anayasası, Osmanlı, Kanunu Esasisi gibi klasik temel hak ve
özgürlükleri sıralamak ve kısaca açıklamada bulunmakla yetinmiştir. Anayasada
ekonomik ve sosyal haklar açıkça yer almamıştır. Temel hak ve özgürlüklerin
güvence altına alınması yönünde bir düzenlemeye gidilmemiş,
Anayasada sıralanan temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmesi, sınırlarının
belirtilmesi yasama organının takdirine bırakılmıştır. Kısaca belirtmek gerekir ki,
1924 Anayasasının özgürlük anlayışı Fransız devrimi döneminin özgürlük anlayışını
andırmaktadır.
i) 1924 Anayasası, her hangi bir değişikliğe uğramadan hem tek parti, hem
çok partili dönemde uygulanmış bir Anayasadır. Tek partili Cumhuriyet, 1924
Anayasasının bir özelliği değildir. 1924 Anayasası döneminde siyasal yaşamın tek
partili, ya da çok partili olarak sürmesi, toplum yaşamındaki gelişmeler, ve siyasal
önderlerin tutumları ile ilgili olmuştur.
j) Yasama, yürütme ve yargının görevleri belirtilmiş, dari teşkilata
değinilmiş, lkokul öğrenimi bütün Türkler için zorunlu kılınmış,1934 yılında
yapılan değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
k) Anayasada, ekonomik ve sosyal haklara yer verilmemesi, Meclisin keyfi
hareketi halinde gereken önlemlerin belirtilmemesi, Anayasaya aykırı yasaların
iptali için başvurulacak kuruluşun gösterilmemesi, önemli eksiklikler olarak kabul
edilmiştir.
(109)
109 GÖZÜBÜYÜK, A.Şeref, Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara, 1993, s. 111.
A- 1924 ANAYASASININ HAZIRLANIŞ SÜRECİ
kinci meclis bir kurucu meclis değildi, bu sıfatla seçilmiş ve toplanmış
bulunmuyordu. Ancak 1920’den beri, meclisin milletin tek ve temsilcisi olduğu
düşüncesi pekişmişti ve olağan bir meclisin yeni bir anayasa yapabileceği konusunda
kuşku yoktu. Millet adına egemenlik hakkını kullanmaya tam yetkili sayılan bu
organ, yasama döneminin ikinci yılında yeni Anayasayı hazırlamak için çalışmaya
başladı. lk çalışmalar Kanunu Esasi Encümeni tarafından başlatıldı.
Kanunu Esasi Encümeni, anayasa tasarısı hazırlanması konusunda bir öneri
olmadan, kendiliğinden bir tasarı hazırlayarak Meclis genel kuruluna sunmuştur.
1921 Anayasası adi yasalar gibi görüşülüp kabul edildiği gibi, ileriki anayasa
değişiklikleri için de özel kurullar koymamıştı, bu özelliğinden dolayı yumuşak bir
anayasa idi. 1924 Anayasasının görüşülmesine başlandığında da kabul edilen bir tek
usul kuralı olmuştur. Meclis, anayasasının kabulü için toplantı yeter sayısı olan salt
çoğunluğunun üçte ikisinin kabul oyu vermesini gerekli ve yeterli saymıştır. Üye tam
sayısının üçte ikisinin oyuyla kabul yolundaki öneri ise, bu oranı tutturmanın çok
güç olacağı gerekçesi bu öneri reddedilmiştir.
(110)
Görüşme ve kabul nisapları konusunda Heyeti Umumiye kararındaki ifadeye
göre, Anayasanın, “Ekseriyet-i sülüsan ekseriyetiyle müzakere kabulü takarrür
etmiştir” (111)
Alınan kararda, mutlak çoğunluğun üçte ikisi müzakere ve kabul
nisabı değil, sadece kabul yeter sayısıdır. Müzakere yeter sayısı salt çoğunluktur.
110 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, A.Ş. GÖZÜBÜYÜK/Z. SEZGN
AÜSBF Yay., Anka, 1957, s. 80-81, 100.
111 Teşkilatı Esasiye Kanununun, Ekseriyeti Mutlakanın .... Ekseriyetiyle Kabul Edilmesine Dair
Heyeti Umumiye Kararı, No:83 11.2.1924, GÖZÜBÜYÜK A.Ş.,/ KL, S., Türk Anayasa Metinleri s. 110
Bu husus tutanaklardan da açıkça anlaşılmaktadır. Meclis görüşmelere salt
çoğunlukla başlayacak, kabul içinse mevcudun üçte ikisinin oyu gerekecektir.
Başlıkta sadece ekseriyet mutlakanın sülüsan ekseriyetiyle kabul edilmesine ibaresi
geçmektedir. Bu nedenle bazı yazarlar, yeni anayasasının meclisteki salt çoğunluğun
üçte iki çoğunluğuyla görüşülmesi ve kabul edilmesi gerektiği hususunda mutabakata
varmışlardır.
(112)
1924 Anayasasının hazırlık çalışmalarında, yukarıda da belirttiğimiz gibi
Fransa’nın 1875 anayasal kanunları ile Lehistan (Polonya) 1921 Anayasasından
yararlanılmıştır. Amaç, kuvvetli bir devlet düzeni yaratmak olarak ifade
edilmiştir.
(113) Ayrıca, genel kurul demokratik ve dünya görüşünü son metne
kapsamlı bir şekilde dahil etmiştir.
Meclisin anayasa hazırlık çalışmaları sırasında dört yıldan beri yaşanan
“ihtilal” ilkelerini yeni anayasaya aktarmak konusunda çok kararlı olduğu
görülmektedir. htilal ilkeleri deyimi üyelerce sık sık kullanılmıştır. Bundan da
anlaşılan her şeyden önce milli egemenlik kavramıdır. Kuvvetler birliği ya da
meclisin hakları ve üstünlüğü savunulurken, bu ilkeye dayanılmıştır. Milletvekili ve
Cumhurbaşkanı yemin metinlerine kayıtsız-şartsız millet hakimiyetine bağlılık
ibaresinin eklenmesi bunun bir başka örneğidir. Yasama dokunulmazlığını sağlam
güvencelere bağlamak için yapılan uzun görüşmelerde savunulan tezler de milli
egemenlik anlayışıyla beslenmiştir.
112 SOYSAL, Mümtaz,Anayasaya Giriş, s. 168; T.Bekir, BALTA,1924 Anayasası Meclis
Görüşmeleri, Önsöz s. XII.
113 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, , A.Ş. GÖZÜBÜYÜK/Z. SEZGN
AÜSBF Yay., Anka, 1957, s. 29-35.
Nihayet Cumhurbaşkanını, tasarıda tanınan ve meclis aleyhine
kullanılabilecek yetkilerin (fesih, veto) reddinde dayanılan teorik temel bu
olmuştur.
(114)
Anayasanın hazırlığı sırasında ortaya sürülen, ancak kabul görmeyen iki
önemli öneri olmuştur.
Bunlardan biri çift meclis sistemi, diğeri ise Cumhurbaşkanlığının
güçlendirilmesi ile meselesidir.
Kuvvetler birliği, meclis üstünlüğü, meclis hükümeti, tek meclisli yasama
organı modelinin sürdürülmesinde etkili olmuştur.
Kabul görmeyen ikinci önemli öneri ise, Cumhurbaşkanının yetkilerinin
arttırılmasıyla ilgilidir. Bunlar, Cumhurbaşkanını özellikle Meclis karşısında
güçlendirmeyi amaçlayan öneriler olup, komisyon tarafından genel kurula
sunulmuşlardır. Genel kurul bunları reddetmiş, yalnız bir tanesini yumuşatarak kabul
etmiştir.
Geri çevrilen öneriler, Cumhurbaşkanının meclis dışından da seçilebilmesine
ve görev süresinin meclisinkinden daha uzun (7 yıl) olmasına, (tasarı madde 31
ve 32) Cumhurbaşkanının hükümetin görüşünü aldıktan sonra gerekçeli bir işlemle
meclis seçimlerinin yenilenmesine karar verebilmesine, (madde 25) yasaları bir kez
daha görüşülmek üzere meclise geri gönderebilmesine, (madde 36) ilişkindir. Bu son
düzenleme Cumhurbaşkanına bir geciktirici ya da taliki (askıya alıcı) veto yetkisi
vermekteydi. Onun geri gönderdiği yasaların, ancak meclisin üçte iki çoğunluğunca
yeniden kabulü halinde Cumhurbaşkanı için bir yayınlama zorunluluğu doğuyordu.
114 Aynı kaynak, s. 87, 93, 140, 147, 150, 275.
Bu öneriler Mecliste kabul görmemiştir. Yumuşatılarak kabul gören öneri ise
Cumhurbaşkanının başkomutanlığı ile ilgilidir. Tasarı, bütün kuvvetlerin
başkumandanlığını Cumhurbaşkanına vermekteydi (madde 41).
Bu öneri de çok uzun tartışma ve itirazlara konu olduktan sonra
Cumhurbaşkanının rolü temsili ve sembolik bir düzeye itilmiştir.
(115)
Cumhurbaşkanına tanınmak istenen yetkilerin büyük tepkiyle karşılaştığı
görülmektedir. Özellikle fesih ve geciktirici veto konusunda üyelerin karşı çıkışları
katı olmuştur. Bu üyeler itirazlarını milli egemenlik ve meclisin üstünlüğü ilkelerine
dayandırmışlardır. Yine bu üyeler, Mustafa Kemal’in kişiliğine büyük saygı ve
güven duyduklarını, ama ortada bir ilke sorunu bulunduğunu belirtmeyi ihmal
etmemişlerdir.
B) GENEL ESASLAR
1924 Anayasası Altı Fasıl’dan oluşur. Birinci Fasıl genel esaslara (Ahkâmı
Esasiye) ayrılmıştır. lk iki hüküm devletle ilgilidir.
Genel esaslar bölümü “Türk Devleti bir Cumhuriyettir” hükmüyle
başlamaktadır (madde 1). Aslında Cumhuriyet, 1923 anayasa değişiklikleri sırasında
bir devlet şekli olarak değil, hükümet şekli olarak değerlendirilmiştir. Buradaki
hükümet sözcüğü kabine ya da bakanlar kurulu karşılığı değildi. Geniş anlamıyla
dare ya da yönetim kavramları yerini geçiyordu.
1924 Anayasası görüşmeleri sırasında da bu usulün kullanılması ve Türkiye
Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir ibaresinin kabulü bir üye tarafından
önerilmişse de, madde komisyondan gelen biçimiyle benimsenmiştir.
(116)
115 Aynı Kaynak, s. 276 vd.
116 Aynı Kaynak, s. 96-100.
Cumhuriyet ile ilgili anayasa hükmü özel bir korunma altına da alınmış,
bunun değiştirilemeyeceği hatta değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği kabul
olunmuştur (madde 103/3). Meclis görüşmelerinde, Anayasanın Ahkamı Esasiye
bölümünde yer alan öbür maddelerin de (madde 2-8) değiştirilemez hükümlerden
sayılması önerisi de benimsenmemiştir. (117)
Anayasa, 1923 değişikliğiyle getirilen bir hükmü aynen sürdürmektedir.
“Türkiye devletin, dini slamdır” (madde 2) bu hüküm 1928 değişikliğinde
Anayasadan çıkartılacak, 5 Şubat 1937 değişikliklerinde de Türkiye Devleti’nin
nitelikleri sıralanırken laik olma özelliği maddeye eklenecektir. 1924’teki şekliyle
2. Madde, resmi dilin Türkçe, başkentin Ankara olduğunu da belirtmektedir.
Genel esaslar bölümünün bundan sonraki maddeleri egemenlik hakkı,
kullanılışı ve devlet organları ile ilgilidir.
Türk Devriminin temel değeri olan kayıtsız-şartsız millet egemenliği ilkesi,
1924 Anayasasının da baştacı ettiği bir unsurdur.
1924 Anayasası, 1921’dekinden farklı olarak, Vilayet ve Nahiye şuraları gibi
yerel yönetim kurumlarına da yer vermemiştir, merkeziyetçiliği yeniden öne
çıkarmıştır.
Yasama ve yürütme yetkisi Meclis de toplanmıştır (madde 59). Meclis,
yasama yetkisini bizzat (madde 6) yürütme yetkisini ise kendi seçtiği Cumhurbaşkanı
ve onun tayin ettiği icra vekilleri eliyle kullanır. Meclis, hükümeti her an
denetleyebilir ve düşürebilir (madde 7).
117 Aynı kaynak s. 464-465.
Anayasanın yasama ve yürütme gücünü Meclis’ de toplayıp, yasama yetkisin
bizzat, yürütme yetkisini ise Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu eliyle kullanacağını
belirtmesi, bir yandan kuvvetler birliği ve meclis hükümeti sistemine bağlı
kalındığını diğer taraftan ise yasama ve yürütme gücünün birer kuvvet olarak
ayrıldığı anlamına gelir. Böylece, Cumhuriyeti ilan eden, Anayasa değişikliği ile
başlamış olan parlamenter sisteme doğru kayış, 1924 Anayasası ile pekiştirilmiş
olmaktadır.
Yargı yetkisi bakımından durum nedir? Meclis’ in millet adına egemenlik
hakkını kullanması, kuruculuk (anayasa değiştiriciliği), yasama ve yürütme (hükümet
eliyle) yetkileri bakımından olup, yargı erkini içermez. Yargı yetkisi ya da hakkı,
yine millet adına yasalar çerçevesinde bağımsız mahkemelerce kullanılır (madde 8).
1) YASAMA ORGANI
kinci Fasıl yasama görevine ayrılmıştır. Anayasa, genel esaslar bölümünde
yasamadan bir salahiyet (yetki), yürütme’den de yine bir salahiyet ya da kudret diye
söz etmiştir. Bölüm başlığı ise yasamayı bir görev olarak ele almaktadır.
Yasama organı, tek meclisli Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. TBMM, Özel
yasaya göre seçilen mebuslardan oluşur (madde 9). Anayasada seçimlerle ilgili iki
temel konu düzenlenmiştir. Seçim ve seçilme hakları 18 yaşını bitiren her erkek Türk
mebus seçme (madde 10), 30 yaşını bitiren her erkek Türk de mebus seçilme hakkın
sahiptir (madde 11). Komisyon tasarısında bu haklar “her Türk” için öngörülmüştü.
Böylece kadınların da seçme ve seçilme hakkı tanınmış oluyordu.
Genel kurulda ise bu hakların şimdilik yalnız erkeklere tanınması fikri ağır
basmış, maddeler bu yönde değiştirilmiştir.
(118) Bu hükümler 1934’de değiştirilip,
kadınlara da siyasal hakları tanınacaktır.
1921 Anayasası genel seçimlerin iki yılda bir yapılmasını kabul etmişti
(madde 5). Bu süre çok kısa olduğu için verimli bir yasama dönemi yaşanmasına
elverişli olamamaktaydı. 1924 Anayasasının görüşmelerinde, komisyonunun da
önerisi doğrultusunda hemen herkes bu sürenin dört yıla çıkarılmasının zamanı
geldiği kanısındaydı. Sonuçta da bu öneri kabul edildi (madde 13).
Mevcut meclisin, bu madde (dört yıllık yasama dönemi) hükmünden
yararlanmaması önerileri gerekli çoğunluğu sağlayamadı. (119)
1924 Anayasası, mebusların temsilcilik sıfatı konusunda Osmanlı-Türk
anayasacılığında farklı bir ara dönem yaratmıştır. 1876 kanun-ı Esasisi’ne göre
mebuslar kendilerini seçen dairenin ayrıca vekili olmayıp Umumu Osmanlıların
vekiliydiler (madde 71). 1921 Anayasası da aynı yönde düzenleme getirmiş, Meclis
üyelerinin kendilerini seçen vilayetin değil, tüm ülkenin vekili olduklarını da
Anayasa da düzenlenmiştir (madde 5). 1961 (madde 76) ve 1982 anayasaları da
(madde 80) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya
kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler hükmüyle bu çizgiyi
sürdürmüştür. 1924 Anayasasının konuyla ilgili hükmü ise bu süreklilik çizgisinde
anlamlı bir farklılık oluşturur. Her mebus yalnız kendini intihap eden dairenin değil,
umum Milletin vekilidir (madde 13/son) biçimindeki düzenleme, tüm milletin genel
ve siyasal temsili anlayışının yanında, seçen ve seçilen arasında da bir temsil ve
vekalet zincirine de değinmiş olmaktadır.
118 Aynı kaynak, s. 108-114,467.
119 Aynı kaynak, s. 39,66,116-117,125.
Mebusluk statüsünde dikkati çeken bir hüküm, Meclis üyeliği ile hükümet
memurluğunun aynı kişide birleşemeyeceğine dair kuraldır (madde 23). Gerçi bu
hüküm Kanuni Esasi’de de mevcuttur (madde 67). Ancak 1924 düzenlemesinin özel
bir nedeni ve sonucu da bulunuyordu. Kurtuluş Savaşı günlerinin koşulları, pek çok
komutanın mebus sıfatını kuşanmasına yol açmıştı. Şimdiyse savaş dönemi geride
kalmış, askerlik ile millet temsilciliği arasında bir seçim yapma gereği doğmuştu.
Dolayısıyla, 1924’teki hüküm, Kanun-i Esasinin basit bir tekrarı değildi.(120)
Zaten ikinci Meclis döneminin ilk yılında, Cumhuriyet’in ilanından sonra
çıkartılan bir yasa ile, Meclis’ e üye seçilmiş olan ya da seçilecek asker kişilerin, bu
iki görevden birini seçmeleri şartı getirilmiş bulunuyordu.(121)
Anayasa Meclis’ in bizzat yerine getireceği görevleri şöyle sıralar: Ahkamı
şer-iyenin yerine getirilmesi, yasa koymak, değiştirmek, kaldırmak ve bunları
yorumlamak, yabancı devletlerle sözleşme, antlaşma ve barış yapmak ya da savaş
ilan etmek, muvazeneni umumiyeti maliye ve hesabı kati kanunlarını incelemek ve
onaylamak, para basımına karar vermek, tekel ve mali yüklenme getiren sözleşme ve
imtiyazları onaylamak ya da kaldırmak; genel ve özel af ilanı; cezaları hafifletmek
ya da değiştirmek, soruşturma ve cezaları ertelemek, ölüm cezalarının yerine
getirilmesine karar vermek (madde 26).
Meclis’ in kuruculuk (Anayasayı değiştirme) yetkisi de vardır (madde 102).
Meclis, olağan (adi) yasama yetkisine sahiptir; kuvvetler birliği ve meclis hükümeti
sistemi gereği bu yetkiyi devredemez. Meclis birtakım icrai ve idari yetkilerle
donatılmıştır.
120 Aynı kaynak, s. 171.
121 TBMM’ne intihab edilen ve Edilecek Olan bil’umum Mensubini Askeriyenin Tabi Olacakları
Şerait Hakkında 19 Aralık 1923 tarihli kanun.
Savaş ilanı, sulh akdi, yabancı devletlerle sözleşme ve antlaşma yapma, para
basılmasına karar verme, sözleşme ve imtiyazların onaylanması ya da feshi,
sıkıyönetim ilanı kararının onaylanması, vb. bunlara örnektir. Nihayet, bazı yargısal
nitelikli işlemler de onun yetki alanı içinde girmektedir. Cezaların değiştirilmesi ya
da hafifletilmesi, soruşturma ya da cezaların ertelenmesi, genel ve özel af, ölüm
cezalarının yerine getirilmesi.
(122)
Meclis’ in görev ve yetkileri arasında sayılan iki konu özellik taşımaktadır.
Bunlar, ahkamı şeriyenin yerine getirilmesini sağlama ve yasaları yorumlama
yetkileridir.
Ahkamı şeriyenin tenfizi’ni sağlama görev ve yetkisi aslında yeni bir
düzenleme değildir. Kanun-ı Esasi’de de bu yetki yer almış, ancak padişaha
tanınmıştı 1921 Anayasasında da bu hüküm vardı (madde 7) şu önemli farkla ki,
şeriat kurallarının uygulanmasını sağlama görevi hem zamanın ihtiyaçlarına uygun
kurallarla sınırlanmış, hem de bu görev halife-sultan gibi teokratik bir makamdan
alınıp, Meclis gibi demokratik ve temsili bir organa verilmişti. Bu durum laiklik
yolunda atılmış bir adım niteliğindeydi.(123)
şte 1924 Anayasası, bir önceki
Anayasadan bu hükmü devralmış bulunmaktadır. Ancak dört yıl sonraki anayasa
değişikliğiyle (1928) kaldırılacaktır.(124)
Meclis’ in yetkileri arasında görülen bir başka yenilik, kanunları tefsir
(yorumlama) yetkisidir. Komisyon tasarısında yer almayan bu husus Anayasa
metnine, meclis görüşmeleri sırasında eklenmiştir.
122 KUBALI, H. Nail, Türk Esas Teşkilat Hukuku, 162-165.
123 KARTEKN,Enver, Devrim Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi, s. 212.
124 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun.
Bu da bir kez daha, Meclis üyelerinin Meclisin hakları ve tarihsel değeri
üzerinde gösterdikleri titizliğin kanıtıdır. Kanunu kim yaparsa onun manasını,
mefhumunu, ruhunu ifade etmek de onun uhdesine terettüp eden (düşen) bir vazifedir
anlayışı bunun ifadesidir.
(125)
Kanunu Esasi Encümeni tasarısında Cumhurbaşkanına, hükümetin görüşünü
aldıktan sonra, gerekçesini Meclis’e ve millete bildirmesi şartıyla seçimlerin
yenilenmesi kararı verme yetkisi tanınıyordu (madde 25).
Tasarının tümü üzerine yapılan başlangıç konuşmalarından itibaren üyelerin
bu düzenlemeye şiddetle karşı çıktıkları görülmüştür. Sonuçta, oylamaya katılanların
çoğunluğu ile tasarıdaki öneri kabul görmemiştir. (126)
2) YÜRÜTME
1924 Anayasasında yürütme erki de Meclis’ e aittir. Ancak, yasama
yetkisini bizzat kullanan meclis (madde 6) yürütme yetkisini kendi seçtiği
Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı cra Vekilleri Heyeti eliyle kullanır (madde 7).
Vazifei craiye başlıklı üçüncü fasıl, Cumhurbaşkanının statüsünü düzenleyen
maddelerle başlamaktadır.
Cumhurbaşkanı Meclis tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim
dönemi (dört yıl) için seçilir. Yeniden seçilmek mümkündür (madde 31). Anayasa
komisyonunun, Cumhurbaşkanının meclis dışından da seçilebilmesi ve yedi yıl görev
yapması yolundaki önerileri kabul görmemiştir. Benimsenen sistemde her meclis
kendi yasama döneminin Cumhurbaşkanını seçer.
125 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, s.226.
126 Aynı kaynak, s. 179-215.
Bunun görev süresi de meclisinkine bağlı olarak uzayıp kısalabilir. Böylece
Cumhurbaşkanı, kendini seçen meclise bağlıdır ve onun varlığı ile makamında
kalır.(127)
Cumhurbaşkanı devletin reisidir. Bu sıfatla özel törenlerde meclis’e, gerekli
gördükçe de icra vekilleri Heyeti’ne başkanlık eder. Ancak, Meclisde’ ki tartışma ve
görüşmelere katılamaz ve oy veremez (madde 32). Özel törenlerden kasıt, yasama
dönemi başındaki ya da olağanüstü nitelikteki toplantılardır.
Cumhurbaşkanı ayrıca her yasama yılı başında, hükümetin bir önceki yıl
çalışmalarına ve o yıl alınmasını uygun bulduğu kararlara ilişkin görüşlerini Mecliste
bir nutukla açıklar ya da bunu başbakana okutur (madde 36).
Cumhurbaşkanı hastalık ya da dış gezi gibi nedenlerle görevini yapamaz ya
da ölüm ya da istifa gibi nedenlerle makamı boşalırsa, Meclis başkanı vekaleten bu
görevi üstlenir (madde 33).
Cumhurbaşkanının statüsü ile ilgili komisyon önerilerinde, Meclis Genel
Kurulu önemli değişiklikler yapmıştır. Komisyon, Cumhurbaşkanın yedi yıl için
seçilmesini öngörmüşken, genel kurul bunu bir seçim dönemine indirmiştir
(madde 31). Cumhurbaşkanının meclis dışından da seçilebilmesi, kabul görmeyen bir
başka öneri olmuş ve TBMM üyeleri arasından seçilmesi kararlaştırılmıştır
(madde 31). Meclisin, bir kez daha görüşülmek üzere kendisine göre gönderilen
yasayı ancak üçte iki çoğunlukla kabulü halinde bunun Cumhurbaşkanınca ilanının
gerekli olacağı hükmü de değiştirilerek, ilan zorunluluğunun doğması için adi
çoğunluk yeterli sayılmıştır (madde 35). Meclis genel kurula ayrıca,
Cumhurbaşkanının yemin metnine uyma borcu eklemiştir (madde 38).
127 ALDIKAÇTI, Orhan,Modern Demokrasilerde ve Türkiye’de Devlet Başkanlığı, stanbul 1960,
s. 210 vd.
Nihayet son önemli değişiklik başkumandanlık konusunda yapılmıştır.
Komisyon tasarısında, Cumhurbaşkanı kara, deniz ve hava kuvvetlerinin
başkomutanıdır. Genel kurulda bu değişmiştir. Kabul edilen maddeye göre
başkomutanlık TBMM’nin manevi kişiliğindedir ve bunu Cumhurbaşkanı temsil
eder (madde 40).
Görüldüğü gibi genel kurulda yapılan bütün değişiklikler
Cumhurbaşkanlığının anayasal konumunun güçlendirilmesi yerine millet
egemenliğini ve onun temsilcisi olan Meclis’ in üstünlüğünü arttırmak yönündedir.
Cumhurbaşkanı, Meclis tarafından kabul edilen kanunları on gün içerisinde
ilan eder. Anayasa ve bütçe kanunları dışında, ilanını uygun görmediklerini bir kez
daha görüşülmek üzere on gün içerisinde Meclise geri gönderebilir. Meclisin yeniden
kabul ettiği yasanın ilanı zorunludur (madde 35). Cumhurbaşkanının buradaki işlemi,
yasama işlemini tamamlayan bir onay (tasdik) değildir, meclisten çıkan yasa zaten
tamamlanmış bir işlemdir. Cumhurbaşkanın yaptığı ise, duyurma anlamında idari bir
uygulamadır.
(128)
Cumhurbaşkanı siyasal bakımdan sorumsuz olup, yetkilerini ancak başbakan
ve ilgili bakanın katılımıyla (karşı-imza) kullanabilir (madde 39). Bu kararlardan
doğan sorumluluk başbakan ile ilgili bakana aittir (madde 41). Bunlar, parlamenter
rejime özgü kurallardır.
Cumhurbaşkanının sorumluluğu yalnız iki halde söz konusudur.
Cumhurbaşkanı, vatan hainliği durumunda Meclis’e karşı sorumludur. Hususi
işlerinden dolayı sorumluluğuna gidilmek gerektiğinde yasama dokunulmazlığının
kaldırılması hakkındaki usuller uygulanır (madde 41).
128 KUBALI, H.Nail, Türk Esas Teşkilat Hukuku, s. 197.
Meclis, Cumhurbaşkanının yetkilerinin geniş tutulmasına karşı çıktığı gibi,
kişisel sorumlulukları konusunda da duyarlı davranmıştır. Encümen tasarısında, Reisi
Cumhur, ancak hıyaneti vataniye halinde Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı
mesuldür denmiştir (madde 42). Kabul gören son metinde ise, Cumhurbaşkanının
kararlarından doğan sorumluluğun başvekil ve ilgili vekile ait olduğu, ayrıca
Cumhurbaşkanının hususatı şahsiyesinden dolayı sorumluluğu söz konusu olduğun
da, bunun yasama dokunulmazlığı ilkeleri (madde 17) uyarınca çözümü gibi
hükümler eklenmiştir ( madde 41).
Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı, parlamenter sistemde belirtilen devlet
başkanından farksız bir konumdadır.
(129)
Türkiye’nin birinci ve ikinci
Cumhurbaşkanlarının siyasal hayattaki güçlü kimlikleri, 1924 Anayasasından değil,
siyasal hayatın ve dönemin özelliklerinden (kurtuluş savaşı mirası, karizma, tek parti,
ordu desteği vb.) doğmuştur.
Hükümet, 1924 sisteminde yürütme işlerini yüklenmiş olan asıl organdır.
Oluşumu bakımından da Meclis’e bağlı olmaktan çıkmıştır. Şöyle ki, Cumhurbaşkanı
Meclis üyeleri arasından bir başvekil seçer ve başvekil de yeni meclis üyeleri
arasından vekilleri seçer ve Cumhurbaşkanının onayına sunar. Bu onayla birlikte
hükümet kurulmuş olur. Ancak hükümet bir hafta içinde programını Meclis’e
sunmak ve güvenoyu almak zorundadır (madde 44).
Vekiller, başvekilin başkanlığı altında icra vekilleri Heyeti’ni oluştururlar
(madde 45). Bu heyet, hükümetin genel siyasetinden birlikte, vekiller de kendi
yetkilerine giren işlerden bireysel olarak sorumludurlar (madde 46).
129 PARLA, Taha, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 16-17,72.
Görülüyor ki, yasama ve yürütme kuvvetlerinin birliği noktasından yola
çıkmış olan Anayasa, cra Vekilleri Heyeti’nin kurulmasını meclise ait bir yetki
olmaktan çıkarıp, Cumhurbaşkanı ve başvekile ait bir yetki haline getirmekle,
Parlamenter sisteme yönelik çizgisini sürdürmüştür.
3) YARGI
Anayasanın Dördüncü Fasıl’ı Kuvvei Kazaiye’ ye ayrılmıştır. Daha önceki
bölüm başlıklarında yasama ve yürütmeden görev (vazife) diye söz edilirken,
Yargı’ya kuvvet denmesi, bu organa güç ve saygınlık kazandıran anlamlı bir
seçimdir.
Genel Esaslar’ la ilgili birinci Fasıl’da da, yargı hakkı Millet adına usulü ve
kanun dairesinde bağımsız mahkemelerce kullanılır (madde 8) denmiştir. Böylece,
millet adını bir hakkı kullanan bu organ, Milletin yegane ve hakiki mümessili olup
Millet namına hakimiyeti istimal eden TBMM’den ayrı ve bağımsız, üstelik
yetkisini yine millet namına kullanan bir organ konumuna yükseltilmiştir.
Mahkemelerin örgütlenişi, görev ve yetkileri yasayla düzenlenir (madde 53)
yargıçlar bağımsız ve her türlü müdahaleden azadedir. Meclis ve cra Vekilleri
Heyeti mahkeme kararlarını değiştiremez, erteleyemez ve bunların yerine
getirilmesini engelleyemez (madde 54). Yargıçlar yasanın öngördüğü durumlar
dışında azledilemez (madde 55). Yargıçların özlük hakları yasa ile belirlenir (md 56).
Bunlar özel yada kamusal başka görevle alamazlar (madde 57). Mahkemelerde
yargılama alenidir (madde 58) Herkes meşru yollardan yararlanarak bütün haklarını
savunabilir (madde 59). Hiçbir mahkeme görevi ve yetkisi içinde olan bir davaya
bakmaktan kaçınamaz (madde 60).

Bu hükümler yargının yasama ve yürütme karşısındaki bağımsızlığını
korumakla birlikte, yargıç bağımsızlığı ve güvenceleri konusunda yeterince somut
değildir. Bu işlerin düzenlenmesi yasa koyucunun takdirine kalmıştır. 1961
Anayasası bu eksiklikleri ve bundan ötürü uygulamada doğan büyük sorunlara
çözüm getirmeye çalışacaktır.
Bağımsız, tarafsız ve adil bir yargı erkinin ve yargılama işlevinin can alıcı
noktalarından biri, olağanüstü mahkemelerin oluşmasına izin verilmemesidir. Tabii
hakim ya da doğal yargı ilkesi diye ifade olunan bu genel kural, hiç kimse kendine
yüklenen suçu işlediği tarihte görev yapan yetkili mahkemeler dışında, sonradan
oluşturulacak mahkemeler önünde yargılanamaz, hükmünü güvence altına alır.
kinci Büyük Millet Meclisi’nin, tıpkı olağanüstü koşullarda toplanan bir
önceki meclis gibi, bu konuda duyarlı olmadığı anlaşılmaktadır. Gerektiğinde stiklal
Mahkemeleri kurabileceğine işaret edilmiş olduğu gibi, fevkalade mahiyeti haiz
mahkeme teşkili memnudur şeklindeki bir ek fıkra önerisi de (madde 53) kabul
görmemiştir.
(130)
Yargı bahsinin önemli bir konusu da yasama ve yürütme işleri ile ilgili
yargısal denetim sorunudur.
1924 sistemi, yasaların anayasa uygunluğunun yargı yoluyla denetlenmesi
esasını kabul etmemiştir. Benimsenen yol, Meclis’ in kendi kendini denetlemesi, yani
yasaların Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na uygun düşüp düşmeyecekleri konusunda,
tasarı aşamasındayken bir siyasal denetim yapmasıdır. Başta Anayasa Komisyonu
olmak üzere Meclis’ in yetkili encümenleri ve genel kurulu bu hususla görevlidirler.
130 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, s. 414.
Anayasa yargısının kabul görmemesi ilk nedeni, o dönem anayasalarında bu
usulün geniş bir uygulama alanı bulamamış olmasıdır. kinci ve asıl önemli neden
ise, 1924 Anayasasının, saf milli egemenlik ve meclis üstünlüğü ilkelerinin
canlılıklarını koruduğu bir dönemin damgasını taşımasındadır. Bu anlayış çizgisinde,
millet adına egemenlik hakkını kullanan bir organın, millet adına vermiş olduğu
kararlarından ve çıkardığı yasalardan ötürü yargı tarafından denetlenmesi
beklenemezdi.
(131)
dari işlemlerin yargısal denetimi ise Şurayı Devlet tarafından yapılmaktadır
(madde 51). Ancak, yasaların uygulanışını göstermek için çıkartılan Nizamnameler
bundan ayrıdır. Bunların yasalara aykırılığı ileri sürüldüğünde, bunun çözüm yeri
yargı mercii değil, Meclis’ dir (madde 52).
dari yargı hesabına Anayasada görülen bir başka zayıflık da, bir yargı yeri
olan Devlet Şurası’nın Kuvvei Kazaiye bölümünde değil, Vazifei craiye başlığı
altında düzenlenmiş olmasıdır.
4) KAMU HAK VE ÖZGÜRLÜKLER
1921 anayasası, olağanüstü şartlarda hazırlandığı için ve ayrıntılı bir metin
olmadığından dolayı, kişi hak ve özgürlüklerini düzenlememişti. 1924 Anayasası
Türklerin Hukuku Ammesi başlığı altında bu konuyu ele almıştır. (Beşinci Fasıl)
Burada, hak ve özgürlükler, felsefi kökeni ile sınırları konusunda doğal hukukçu,
liberal ve bireyci bir yaklaşım ile ele alınmıştır. Bölümün ilk maddesi, bu
anlayışların tipik ifadesidir. “Her Türk hür doğar, hür yaşar Hürriyet başkasına zarar
vermeyecek her şeyi yapabilmektir” (madde 68).
131 OKANDAN, R., Galip, Amme Hukukumuzun Ana Hatları, S.68
“Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyetinin
sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer”(madde 68/2).
Görüldüğü gibi maddede, özgürlüklerin sınırı olarak devlet, kamu yada
toplum çıkarları gibi kavramlara yollama yoktur. Tasarının, sosyal dayanışma gereği
birtakım yükümlülükler getirilebileceği (doğal afetler) yolundaki düzenlemesi bile,
genel kurulda tasvip görmeyip kabul edilmemiştir.
(132)
Türklerin hukuku Ammesi (Kamu Hakları) ile ilgili meclis tartışmaları,
önceki bölümlerle kıyaslanamayacak derecede kısa ve yüzeysel olmuştur. Önerilerin
çoğu hemen hemen hiç tartışma konusu olmadan kabul edilmiştir. Genel kurulun
yaptığı değişikliklerden birkaçı yine de dikkat çekicidir.
Bunlardan biri, yukarda değinildiği gibi, doğal afetler (sel, deprem, vb.)
karşısında toplumsal dayanışma gereği vatandaşlara konacak yasal yükümlülüklerle
ilgili önerilerin (tasarı madde 70) geri çevrilmesidir.
Bir başka değişiklik, posta yoluyla haberleşmenin gizliliğine mahkeme kararı
olmadan dokunulamayacağına ilişkin hükme (madde 81) açıklık getirilerek, telgraf
ve telefon yoluyla haberleşmelerinde de bunlara eklenmesidir.
Sıkıyönetim ilanı halinde, meclisin, toplantı halinde değilse derhal toplantıya
çağrılması hükmü de (madde 86) metne genel kurulda eklenmiştir.
(133) Bu kişi
hakları açısından olduğu kadar, meclisin vazgeçilmezliği konusundaki duyarlılığı
yinelemesi bakımından da önemli bir katkıdır.
132 GÜNEŞ, Turan, Araba Devrilmeden Önce, Kaynak Yay., stanbul, 1983., s. 72.
133 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, s. 426.
Anayasa, klasik-bireysel hak ve özgürlüklerin hemen hepsine yer vermiştir.
Yasa önünde eşitlik ilkesi ve hakkı ile her türlü ayrıcalıkların yasaklanması
(madde 69) en başta gelmektedir.
Yine bir maddede de kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünce, söz yazı, seyahat,
sözleşme, çalışma, mülk edinme, malını kullanma, toplantı, dernek ve ortaklık kurma
hak ve özgürlüklerinin Türklerin tabii haklarından olduğu belirtilmiştir (madde 70).
Bir takım hak ve özgürlüklerde ifade edilen Türkler ya da Türk kavramından
ne anlaşılmalıdır?. Bölümün son maddesi bunun yanıtını vermektedir; Türkiye
ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur (denir)
(madde 88). Anayasa dinsel ve ırksal farklılıkların bulunduğunu, ancak Türklük
sıfatının dinsel ve ırksal bir anlam taşımadığını, coğrafi (Türkiye ahilisi) ve siyasi
(vatandaşlık bağı) anlama geldiğini vurgulamaktadır.
Mustafa Kemal de, aynı yıllarda, “Türkiye halkına kuran Türkiye hakkına
Türk Milleti denir”
(134)
şeklindeki tanımıyla aynı yaklaşımı bir başka şekilde ele
almıştır. Dolayısıyla milliyetin esası ırk değil, sadakattir.(135)
1924 Anayasası, Türklerin tabii hukukundan saydığı hak ve özgürlükleri ayrı
maddeler halinde belirtmiştir. Can, mal ırz ve konut dokunulmazlığı (madde 71),
yasanın belirttiği durumlar dışında yakalanamama ve tutuklanmama (madde 72)
işkence, eziyet, müsadere ve angarya yasağı (madde 73) yasal istisnalar dışında el
koyma ve kamulaştırma yasağı (madde 74) felsefi görüş ve dinsel inancından dolayı
kınanmama ve yasalar çerçevesinde dinsel ayinler yapabilme hakkı (madde 75).
134 NAN, Afet, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ ün El Yazıları, Atatürk Araştırma
Merkezi yay., Ankara 1988. s. 18.
135 TURAN,lter, Cumhuriyet Tarihimiz, Çağalan Ktb., stanbul, 1969, s. 73
Yasal usuller dışında konuta girememe ve burada yapılamaması kuralı (madde 76)
basın serbestliği ve öndenetim yasağı (madde 77) seferberlik ve sıkıyönetim ya da
salgın hastalık durumu dışında seyahat özgürlüğüne engel konamaması (madde 78)
sözleşme, çalışma, mülk edinme, toplanma, dernek ve ortaklıklar kurabilme
haklarının ancak kanunla sınırlanabilmesi (madde 79) haberleşmenin gizliliği
(madde 81) ilkesi, bu gibi bireysel hak ve özgürlüklere örnek oluşturmaktadır.
Anayasanın bireylere tanıdığı yargısal güvence hakları çeşitli bölümlerde ele
alınmıştır. Aleni (açık) yargılanma hakkı (madde 58) mahkemeler önünde meşru
yollardan yararlanarak hakkını savunabilme (madde 59) yasayla görevli mahkemede
dava açabilme (madde 60) ve sadece yasayla tabi olunan mahkemede yargılanma
hakkı (madde 83) bunlardan bazılarıdır.
Siyasal ve kamusal haklara örnek olarak, mebus seçme ve seçilme (madde 10
ve 11) devlet memuriyetine girebilme (madde 92) kabul işleri ile ilgili olarak yasalar
aykırı buldukları durumları ilgili mercilere ve TBMM’ne haber verme hakları
(madde 82) özellikle belirtilmelidir.
Ekonomik konularda, Anayasanın bireysel mülkiyeti ve girişimciliği
koruyucu özellikleri mevcuttur. 1924 Anayasası devleti, müdahaleci ve düzenleyici
olarak düzenlememiştir. Müdahaleler çok istisnai olarak işaretlenmiştir. Bir yıl önce
yapılan zmir ktisat Kongresi’nde alınan liberal ve özel teşebbüsçü kararların ruhu
Anayasaya da sirayet etmiştir. Kamulaştırılan toprağın bedelinin peşin ödenmesini
emreden anayasa (madde 74) toprak reformunu da fiilen imkansız kılmıştır.
(136)
Bu hüküm 1937’de değiştirilecek, taksitle ödeme olanağı sağlanacak, ayrıca
devletçilik ilkesi de anayasaya sokulacaktır.
136 SINAV, T., 1924 Anayasasının Getirdiği Siyasi Rejim ve O günkü ktisadi Şartlar arasındaki
lişkiler, DÜŞÜNCE, Aralık 1977-Ocak 1978, sayı: 9-10, s. 60.
Sosyal haklar konusu 1924 Anayasasında hemen hemen hiç ele alınmamış,
devletin sosyal ödevlerine yer verilmemiştir.
Sendika, grev ve toplu pazarlık, toplu sözleşme gibi kollektif haklara temas
edilmemiştir. Sosyal güvenlik, iş hakkı, sağlık ve konut hakları gibi alanlarda da
devlete düşen ödevlere de temas edilmemiştir. Bunun tek istisnası, parasız ilköğretim
hakkı ve (madde 87) bunun zorunluluğudur.(137)
1930’dan sonraki Devletçilik politikası da özellikle, istihdam yaratan yanları
da işsizlik ve bundan doğan sosyal sorunlar karşısında olumlu işlevler görecektir.
1937 tarihli Anayasa değişiklikleri sırasında çiftçiyi topraklandırma amacıyla
yapılacak kamulaştırmaların bedellerinin ödemesinde taksit sistemine izin verilmesi,
aynı yönde anılması gereken bir başka düzenlemedir (madde 74/2).
Anayasa olağanüstü yönetim usulü olarak örfi idare (sıkı yönetim) düzeninin
esaslarını koymaktadır. Savaş, savaşı gerektirecek bir durum ayaklanma ya da vatan
ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli kalkışmaların doğduğuna ilişkin kesin
belirtiler ortaya çıktığında, bakanlar kurulu süresi bir ayı aşmamak üzere sıkıyönetim
ilan edebilir. Durum hemen meclisin onayına sunulur. Meclis sıkıyönetim süresini
uzatabilir ya da kısaltabilir. Sıkıyönetim, kişi ve konut dokunulmazlıklarının, basın
gönderişme, dernek ve şirket kurma özgürlüklerinin geçici olarak kayıtlanması ya da
durdurulması sonucunu doğurur (madde 86).
Bu düzenlemede dikkati çeken bir özellik, sıkıyönetim durumunda
kayıtlanabilecek ya da askıya alınabilecek hak ve özgürlüklerin Anayasada sayılıp
gösterilmesi, yani sınırlanmasıdır. 1961 ve 1982 Anayasalarında ise bu tür
sınırlamalar yer almamıştır.
137 TANÖR, Bülent, Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar, MAY Yay., stanbul 1978, s. 144-145
5) ANAYASANIN ÜSTÜNLÜĞÜ
Altıncı Fasıl’ın son hükümleri, yeni anayasal düzenin kaynakları ile
anayasanın üstünlüğü ve katılığı gibi hususları ele almıştır.
Kanun-ı Esasi ve değişiklikleri ile 1921 Teşkilat-ı Esasiye kanunu ve ekleri
kaldırılmıştır (madde 104). Böylece 1921’den sonra yaşanan “ikili anayasa düzeni”
de hukuki olarak son bulmuştur.
Anayasanın üstünlüğü ilkesi şu hükümde ifadesini bulur: Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu’nun hiçbir maddesi, hiçbir sebep ve bahane ile ihmal veya tatil olunamaz.
Hiçbir kanun Teşkilat-ı esasiye kanununa aykırı olamaz (madde 103). Ne var ki,
yasaların Anayasaya aykırı olamayacağının düzenlenmesi pratik bir sonuç ortaya
koymaz. Çünkü bunun yargısal yaptırımı yoktur.
Anayasanın kendisi bir anayasa yargısı sistemi ve anayasa mahkemesi
öngörmediği gibi, Türk yargı organı da bu anayasa döneminde ABD’dekine benzer
bir içtihat geliştirebilmiş ve yasaların anayasa uygunluğunun yargısal denetimi
çığırını açabilmiş değildir.(138)
Anayasanın katılığı ilkesi, yumuşak bir anayasa olan 1921 Teşkilat-ı Esasiye
kanunundan sonra, 1924 Anayasası ile yeniden benimsenmiştir. Anayasada
değişiklik yapılabilmesi, özel kural ve usullere bağlıdır. Değişiklik önerisi Meclis
üye tamsayısının üçte biri tarafından imzalanmalı ve tamsayının üçte ikisi tarafından
kabul edilmelidir. Ayrıca, devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna ilişkin birinci
maddenin değiştirilmesi ve başkalaştırılması hiçbir surette teklif dahi edilemez
(madde 102).
Böylece katılık hem biçim ve usul yönünden, sağlanmak istenmiştir.
138 TUNAYA, Tarık Zafer, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, ÜHF yay., stanbul 1980,
s.152

Anayasaya göre TBMM, milletin tek ve gerçek temsilcisi olup onun adına
egemenlik hakkını kullandığından (madde 4) anayasa değişikliği gibi kurucu iktidar
yetkililerin kullanıldığı bir süreçte, Meclis yine tek yetkili organdır. Değişiklik
girişimlerin ve önerilerinin başlamasında hükümete, gerçekleşen değişikliklerin
onaylanması bakımından da yürütmenin ve devletin başı olan Cumhurbaşkanına
herhangi bir rol düşmemektedir. Cumhurbaşkanı ilanını uygun görmediği yasaları bir
kez daha meclis’e geri gönderme hakkı mevcutsa da, Bütçe kanunu ile anayasa
değişikliği getiren yasalar bunun istisnasıdır. Cumhurbaşkanı Anayasa
değişikliklerini sadece ilan etmek durumundadır (madde 35).
Yine yegane temsilci olmak ve millet adını egemenlik hakkını kullanmak gibi
imtiyazlı konuma ek olarak, egemen olan saf temsili demokrasi ilkesi nedeniyle,
TBMM anayasa değişiklikleri konusunda halkın görüşüne ya da onayına müracaat
etmek zorunda değildir.
C) 1924 ANAYASASI’NIN GEÇİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER
1924 Anayasası, 1960 yılındaki askeri müdahale ile uygulama dışı bırakılana
kadar, yedi kez değişiklik geçirmiştir. Bunlardan ikisi biçimle, diğerleri esasla
ilgilidir.
Biçimle ilgili değişiklikler metnin dili konusundadır. lk metnin ağdalı
Osmanlıcası, dil devriminin verdiği katkı ile 1945 yılında yerini öz Türkçe’ye
bırakmıştır. Bu değişiklikle Anayasa’nın dili, metnin içeriğine bağlı kalınarak
tamamen yenilenmiştir.
(139)
1945’de kullanılan ve o zaman için yadırganan dil, 1960’lardan sonra kabul
edilen anayasa ve Yasa diline yakındır. kinci değişiklik, 1952 yılında Demokrat
Parti iktidarının tutucu dil ve dünya görüşüne paralel olarak Anayasa metninin yine
1924’deki eski haline geri döndürülmesidir. (140)
çerikle ilgili anayasa değişiklikleri, 1928, 1934 ve 1937 tarihlerinde
gerçekleştirilmiştir.
1928 değişikliğiyle, devletin dininin slam dini olduğuna ilişkin hüküm
anayasa metninden çıkartılmıştır (madde 2). Anayasayı dinsel gönderme
noktalarından arındıran bir değişiklik de, milletvekili andı ile (madde 16)
139 10 Ocak 1945 tarih ve 4695 sayılı kanun GÖZÜBÜYÜK, A.Ş. /KL,S., Türk Anayasa
Metinleri, s. 111 vd)
140 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunun Tekrar Mer’iyete konulması Hakkında Kanun, No: 5997,
Kt.24/12/1952 (aynı kaynak, s. 137).
Cumhurbaşkanı andındaki (madde 38) vallahi sözcüğünün kaldırılması, bunların
yerine namusum üzerine söz veririm, ibaresinin konmasıdır.
TBMM’nin görevleri arasında sayılan ahkamı şer-iyenin tenfizi (madde 26)
ibaresi de Anayasa metninden çıkartılmıştır. 1928 değişiklikleri, devlet düzenini ve
Anayasayı dinsellik bağlantılarından kurtarıcı nitelik taşımaktadır.
kinci dönemli değişiklik olan 1934 tadilleri, kadınları da seçme ve seçilme
hakkına kavuşturma bakımından önemlidir (madde 10 ve 11). Yukarıdaki
bölümlerde işlediğimiz gibi bu hükümlerin ilk şekillerinde bu haklar erkek Türk
vatandaşlarına tanınmıştı. Yeni düzenlemelerde kadın erkek her Türk bu haklara
sahip kılınmıştır. Ancak, bu defa da kadınların siyasal rüşte erkeklerden geç
ulaştıklarına hükmedilmiş olacak ki, 1924 metninden oy kullanma yaşı 18 iken,
kadınlara da bu hakkın tanınmasıyla birlikte bu sınır, 22 yaşını bitirme koşuluna
yükseltilmiştir.
Daha kapsamlı değişiklikler 1937’de yapılmıştır. Bunlarla, tek partinin altı ilkesi
Anayasaya sokularak (madde 2) devletin temel nitelikleri haline getirilmiştir.
Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır”
(madde 2).
SONUÇ
1924 Anayasasının anlaşılabilmesi, anayasasının öncesinin ve sonrasının iyi
değerlendirilmesi ile mümkündür. Bu üst belgenin sıradan bir hukuksal olmayışının
nedeni ise tüm zamanlara uzanan bağlantılarının varlığıdır.
şte bu nedenle 1924 Anayasasının hazırlanışı ve özellikleri adını taşıyan
çalışmamızda öncelikle Anayasa ve devlet kavramlarına açıklık getirmek istedik.
Giriş bölümünü bu kavramların açıklandığı konulara tahsis ettik..
Birinci bölümde Anayasal hareketlerimizin genel olarak tarihçesini vermeye
çalıştık. Çünkü 1924 Anayasasını bu tarihsel gelişimden müstesna tutmak mümkün
değildir. Bu nedenle tarihi ve sosyal gerçeklerin gözardı edildiği bir çalışmanın eksik
kalacağı inancı ile tarihsel gelişimi sistematik olarak ele aldık.
Türkiye Cumhuriyetinin ilk Anayasası olan ve düzenlediği müesseselerle
günümüz Anayasasında dahi mevcut bulunan birçok hükmü bünyesinde barındıran
1924 tarihli Anayasamıza ulaşmak için önce bu Anayasasının tarihsel ve sosyal
kökenlerini tahkik etmeye, çalışma konumuzdan evvel bu türden yapılmış yasama
faaliyetlerine değinmeye gayret ettik. Bu hususta Osmanlı Devletinin yönetim biçimi
ve teşkilatını verdikten sonra, Sened-i ttifak, Gülhane Hattı Hümayunu ve Islahat
Fermanlarına temas ettik. Bilahare 1876 Anayasasının hazırlanmasını, özelliklerini
ve Osmanlı Devletinin çöküşüne değin geçirdiği değişiklikleri ele aldık.
kinci bölümde 1921 nın hazırlanışını ve esaslarını ele aldık. Türkiye
Devletinin ilk Anayasası olan ve 24 maddelik bir kanun olan ve kısa olmasından
dolayı Anayasa da yer alması gereken bir çok husus ve bir çok kurumu bünyesinde
barındırmayan 1921 Anayasasının içerdiği önemli esasları değerlendirdik ve ileriye
dönük etkilerini ele aldık.
Çalışmamızın üçüncü bölümünde, giriş bölümünde sunduğumuz temel
esaslar, birinci bölümde sunduğumuz anayasal hareketlerimiz ve ikinci bölümde
sunduğumuz 1921 Anayasamızın değerlendirilmesi ışığında., Türkiye
Cumhuriyetinin ilk Anayasası olan ve en uzun süre yürürlükte kalan 1924 tarihli
Anayasamızı ele aldık.
Üçüncü bölümü oluşturan ve çalışmamıza adını veren bu kısımda, 1924
Anayasasının hazırlanış sürecini, düzenlediği müesseseleri ve geçirdiği değişiklikleri
ele aldık. Ayrıca bu Anayasasının devlet müessesindeki yerine de temas ettik.
Hukuk hayatına girmesi ile beraber hem siyaseti hem de hukuku alt üst eden
ve değişimin en güzel örneklerinden birisini veren 1924 Anayasası, içerdiği
hükümler ve değerler ile genç Türkiye Cumhuriyeti için, dinamik bir modernleşme
aracı olarak işlev görmüştür. Sağlam ve yerleşmiş bir anlayışı demokrasi için
çektiğimizin özlemin bitirilebilmesi, ancak 1924 Anayasasının ve bu Anayasa’yı
yapan Meclis’in ruhuna hakim olan millete güven ve millet iradesine saygı
anlayışının, tekrar hayata geçirilebilmesi ile mümkündür.
ÖZET
Anayasa kelimesi kavram olarak eski çağlara kadar iner. Bu nedenle Anayasa
olgusu ilkçağlardan günümüze kadar siyasal düşüncenin en önemli tartışma
konularındandır.
Bugünkü anlamda Anayasa XVIII yüzyılın ikinci yarısından sonra Batı Avrupa
da ki mutlak krallıklara karşı verilen mücadeleler neticesinde doğmuştur. Esas amaç
yönetenlerin keyfi davranışlarını engellemektedir. Modern anlamda Anayasa devletin
yönetim biçimin belirten, yasam, yürütme ve yargılama güçlerinin nasıl
kullanılacağını gösteren, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini garanti altına alan
ve tek bir metin halinde düzenlenmiş kurallardır. Anayasalar yapılış yöntemlerine,
öngörülen devlet biçimlerine göre sınıflandırılmaktadır.
Türkiye’ de modern anlamda ilk Anayasa 1876 Kanun-i Esasi’ dir. Türkiye’ deki
Anayasalar gelişmeler, Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra kurulan Türkiye
Cumhuriyetiyle yeni bir döneme girmiştir. Milli Egemenlik ilkesinin benimsenmesi
yapılan temel devrimdir.
1921-1924 Anayasaları, Devrimlerin gerçekleştirildiği ve Cumhuriyetin temel
niteliklerinin tayin edildiği dönemlerde uygulanmıştır.
Hukuk yaşamına girmesi ile beraber değişimin bel kemiğini oluşturan 1924
Anayasası, içerdiği hükümler ve değerler ile Türkiye Cumhuriyeti için, dinamik bir
modernleşme aracı olarak görev yapmıştır.
KAYNAKÇA
ABADAN, Y. –SAVCI B., Türkiye’de Anayasa Gelişmelerine Bir bakış,
AÜSBF yay., Ankara 1959.
AKIN,., Kamu Hukuku Devlet Doktrinleri Temel Hak ve Özgürlükleri,
ÜHF yay., stanbul 1980.
AKIN, R., TBMM Devleti, letişim Yayınları, 1. baskı, stanbul, 2001,
ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası,
4. baskı, stanbul 1982.
ALDIKAÇTI, O., Modern Demokrasilerde ve Türkiye’de Devlet
Başkanlığı, stanbul 1960.
ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukuku Ders Notları, ÜHF yay., stanbul
1978.
ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukukumuzun Ana Hatları, stanbul, 1961.
ARSEL ., Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, c. 1, Ankara 1965.
ARSEL, ., Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet
Anlayışına, AÜ yay., Ankara.
AKBAY, M., Umumi Amme Hukuku Dersleri, AÜHFY., Ank., 1951.
ATATÜRK, K., Nutuk, c. 2, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Yay., Ankara 1987.
AVCIOĞLU, D., Türkiye’nin Düzeni, c.1., Cem Yay., stanbul, 1973.
BALTA T.B., ,1924 Anayasası Meclis Görüşmeleri, AÜSBF yay., 1960.
BAŞGL, A. F., Esas Teşkilat Hukuku, c., I, Baha M., st., 1960.
ÇAM, E., Siyaset Bilimine Giriş, ÜFY, stanbul 1977.
DAL, K., Türk Esas Teşkilat Hukuku, Bilim Yay., kinci baskı,
Ankara1986.
DAVER, B., Siyasal Bilime Giriş, AÜSBFY., Ankara 1968.
DEMREL, A., Birinci Meclis’ te Muhalefet, letişim Yay., stanbul 1994.
ESEN, B.N., Türk Anayasa Hukuku, Ay yıldız Matbaası, Ankara 1968.
GRTL, .-SARMAŞIK., J., Anayasa Hukuku, Der Yay., stanbul 1998.
GÖZE, A., Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yay., stanbul 1993.
GÖZE, A., Devletin Ülke Unsuru, ÜHFY., stanbul 1959.
GÖZLER, K., Türk Anayasa Hukuku, Ekin Yay., Bursa 2002.
GÖZÜBÜYÜK. A.Ş./ KL, S., Türk Anayasa Metinleri “Sened-i
ttifaktan Günümüze., ş bankası yay., 1. baskı, Ankara 1985.
GÖZÜBÜYÜK, A.Ş. - Sezgin, Z. , 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis
Görüşmeleri, Ankara 1957.
GÖZÜBÜYÜK, A.Ş. Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara 2000.
GÜNEŞ, T., Araba Devrilmeden Önce, Kaynak Yay., stanbul 1983.
NAN, A., Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ ün El Yazıları, Atatürk
Araştırma Merkezi yay., Ankara 2000.
NALCIK, H., “Sened-i ttifak ile Gülhane Hatt-ı Hümâyunu”, Belleten,
c. XXVIII, sayı 112, 1964.
KAPAN, M., Kamu Hürriyetleri, 6. baskı, AÜHF yay., Ankara 1981.
KARAL, E. Z., Osmanlı Tarihi, c.5, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1988.
KARTEKN, Enver, Devrim Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi,
stanbul 1973.
KUBALI, H.N., Devlet Ana Hukuku Dersleri, Adnan Kitabevi, stanbul.
KUBALI, H.N., Türk Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, Tan Matb.,
stanbul 1960.
LEWS. B., Modern Türkiye’nin Doğuşu, 3. baskı, TTK yay., 1988
Ankara
OKANDAN R.G., Umumi Hukuk Tarihi; ÜHF yay., stanbul 1951.
OKANDAN, R.G., Devletin Menşei, ÜHF yay., stanbul 1945.
OKANDAN, R.G., Amme Hukukumuzun Ana Hatları, ÜHF yay.,
stanbul.
ONAR, S.S., dare Hukukunun Umumi Esasları, c.I, 3. baskı, Akgün
Matb., stanbul 1966.
ÖZBUDUN, E., 1921 Anayasası, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara
1992.
ÖZBUDUN, E., Atatürk ve Devlet Hayatı, Atatürk lkeleri ve nkılâp
Tarihi II, YÖK yay., Ankara 1987.
ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, 2. baskı, Yetkin Yay., Ankara
1989.
ÖZÇELK, S., Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, ÜHF yay., c. I., stanbul
1982.
PARLA, T., Türkiye’ nin Siyasal Rejimi, Onur Yay., stanbul 1986.
SELEK, S., Anadolu htilali II., stanbul Matbaası, stanbul 1965.
SEZGN, Ö., Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal rejim Sorunu, Birey ve
Toplum yay., Ankara 1984.
SOYSAL, M., Anayasaya Giriş, AÜSBF yay., Ankara, 1968,
SOYSAL, M., 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 6. baskı, Gerçek Yay.,
stanbul 1986.
ŞENEL, A., Eski Yunanda Siyasal Düşünüş, AÜSBF yay., Ankara 1968.
ŞENEL, A., lkel Topluluktan Uygar Topluma, AÜSBF yay., Ankara
1980.
TANLL, S., Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, Say Y.,
stanbul 1985.
TANÖR, B., Lozan’a Giden Yıllarda Türk Anayasa Tezinin Doğuşu,
Lozan’ın 50. Yılına Armağan, ÜHF yay., stanbul 1978.
TANÖR, B., Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yay., stanbul,
1996.
TANÖR, B., Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, (1789-1980) Yapı
Kredi Yay., 8. baskı, stanbul 2002.
TANÖR, B., Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış, Tanzimattan
Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, c.I. letişim Yay., stanbul.
TANÖR, B., Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış, Tanzimattan
Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, c. I. letişim Yay., stanbul.
TANÖR, B., Cumhuriyet Anayasacılığımızda Üç Model, Cumhuriyetin
75. Yılına Armağan, Ü. yay., stanbul 1998.
TUNAYA, T.Z., TBMM Hükümetinin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri,
ÜHFM, C. XXIII, sayı 3-4, stanbul 1958.
TUNAYA, T.Z., Türkiye’ nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri,
Yedigün Matb., stanbul 1960.
TUNAYA, T.Z., Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, ÜHF yay.,
stanbul 1980.
TUNAYA, Tarık Zafer, Türkiye'de Siyasi Partiler - Mütareke Dönemi
(1918-1922) stanbul 1986.
TURAN, ., Cumhuriyet Tarihimiz, Çağalan Kitabevi, stanbul 1969.,
UZUNÇARŞILI, .H., Osmanlı Tarihi, c.1., Türk Tarih Kurumu yay.,
Ankara 1988,
ÜÇOK, C.- Mumcu, A., Türk Hukuk Tarihi, 2. baskı, AÜHF yay., Ankara
1981.
YÜZBAŞIOĞLU,N., “Cumhuriyetin 75 Yılının Devlet Ana Kuruluşu
Yönünden Değerlendirilmesi”, Cumhuriyetin 75. Yılına Armağan,
stanbul Ünv. Yay., stanbul 1998.
ZABUNOĞLU, Y. K., Kamu Hukukuna Giriş, Devlet, AÜHF yay.,
Ankara1973.
1924 ANAYASASININ METNİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Esas Hükümler
Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2- (5.2.1937- 3115)(1)
Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi,
Halkçı, Devletçi laik ve Devrimcidir. Devlet Dili Türkçe’dir. Başkent Ankara’dır.
Madde 3- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Madde 4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve
Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.
Madde 5- Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisi’nde belirir
ve onda toplanır.
Madde 6- Meclis, yasama yetkisini kendi kullanır.
Madde 7- Meclis, yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun
tâyin edeceği Bakanlar kurulu eliyle kullanır.
Madde 8- Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız
mahkemeler tarafından kullanılır.
1 Maddenin ilk şekli: “Türkiye Devletinin dini, dini slamdır: resmi dili Türkçedir; makarrı Ankaradır.
İKİNCİ BÖLÜM
Yasama Görevi
Madde 9- Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel kanununa göre millet
tarafından seçilmiş milletvekillerinden kurulur.
Madde 10- ( 5.12.1934-2599)(2) Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren
kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır.
Madde 11- (5.12.1934-2599)(3) Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk
Milletvekili seçebilir.
Madde 12- Yabancı Devlet resmi hizmetinde bulunanlar terhipli cezaları
gerektiren suçlardan veya hırsızlık, sahtecilik, dolandırıcılık, inancı kötüye
kullanma, dolanlı iflâs suçlarında biriyle hüküm giymiş olanlar, kısıtlılar,
yabancı devlet uyrukluğunu ileri sürenler kamu hizmetlerinden yasaklılar,
Türkçe okuyup yazma bilmeyenler milletvekili seçilemezler.
Madde 13- Büyük Millet Meclisinin seçimi dört yılda bir yapılır.
Süresi biten milletvekilleri tekrar seçilebilir.Eski Meclis, yeni Meclisin
toplanmasına kadar devam eder.Yeni seçim yapılmasına imkân görülmezse,
toplanma dönemi bir yıl daha uzatılabilir. Her milletvekili, yalnız kendini
seçen çevrenin değil, bütün milletin vekilidir.
2 Maddenin ilk şekli: “On sekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk Meb’ usan intihabına iştirak etmek
hakkına haizdir.”
3 Maddenin ilk şekli: “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk, meb’us intihap edilmek salahiyetine haizdir.”
Madde 14- Büyük Millet Meclisi, her yıl Kasım ayı başında çağrısız toplanır.
Meclis, üyelerinin memleket içinde dolaşmaları, inceleme yapmaları,
denetleme vazifelerine hazırlanmaları ve dinlenmeleri için çalışmasına yılda
altı aydan fazla ara veremez.
Madde 15- Kanun teklif etmek hakkı, Meclis üyelerinin ve Bakanlar Kurulundur.
Madde 16- (10.4.1928-1222)(4) Milletvekilleri Meclise katıldıklarında şöyle
andiçerler.“Namusum Üzerine söz veririm ki: Vatanın ve milletin
mutluluğuna, esenliğine, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine aykırı bir
amaç gütmeyeceğim ve Cumhuriyet esaslarına bağlılıktan ayrılmayacağım.”
Madde 17- Bir milletvekiline Meclis içindeki oy, düşünce ve demeçlerinden
ne de meclisteki oy, düşünce ve demeçlerini meclis dışında söylemek ve
açığa vurmaktan sorumlu değildir. Seçiminden gerek önce ve gerek sonra
üstüne suç atılan bir milletvekili Kamutayın kararı olmadıkça sanık olarak
sorgulanamaz, tutulamaz ve yargılanamaz. Cinayetten suçüstü yakalanma hali
bu hükmün dışındadır. Ancak bu halde yetkili makam bunu hemen Meclise
bildirmek ödevindedir. Seçiminden önce veya sonra bir milletvekili hakkında
verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi milletvekilliği süresinin sonuna
bırakılır. Milletvekilliği süresi içinde zamanaşımı yürümez.
4 Madenin ilk şekli: “Meb’ uslar meclise iltihak ettiklerinde şu şekilde tahlif olunurlar; (Vatan ve
milletin saadet ve selametine ve Milletin Bila kaydü şart hakimiyetine mugayir bir gaye takip
etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakatten ayrılmayacağıma “Vallahi”).
Madde 18- Milletvekillerinin yıllık ödenekleri özel kanunla gösterilir.
Madde 19- Ara verme sırasında Cumhurbaşkanı veya Meclis Başkanı gerekli
görürse Meclisi toplanmaya çağırabilir. Üyelerden beşte irinin istemesi
üzerine de Meclis Başkanı Meclisi toplanmaya çağırır.
Madde 20- Meclis görüşmeleri herkese açıktır ve olduğu gibi yayılır. Fakat
Meclis, iç tüzük hükümlerine uygun olarak kapalı oturumlar dahi yapabilir.
Kapalı oturumlardaki görüşmeleri yaymak meclisin kararına bağlıdır.
Madde 21- Meclis görüşmelerini iç tüzük hükümlerine göre yapar.
Madde 22- Soru, gensoru ve Meclis soruşturması Meclisin yetkilerinden olup
bunların nasıl yapılacağı iç tüzükte gösterilir.
Madde 23- Milletvekilliği ile hükümet memurluğu bir kişide birleşemez.
Madde 24- Türkiye Büyük Millet Meclisi kamutayı her kasım ayı başında
kendine bir yıl için bir Başkan, Üç Başkan vekili seçer.
Madde 25- Seçim dönemi bitmesinden meclis, üyelerinin tam sayısının salt
çokluğu ile seçim yenilemeğe karar verirse, yeni toplanan meclisin seçim
dönemi kasım ayından başlar. Kasım önceki toplantı, olağanüstü toplantı sayılır.
Madde 26- ( 10.4.1928-1222)(5)
Kanun koymak, kanunlarda değişiklik yapmak,
kanunları yorumlamak, kanunları kaldırmak, Devletlerle sözleme, andlaşma ve barış yapmak,
harb ilan etmek, Devletin bütçe e kesin hesap kanunlarını incelemek ve onamak, para
basmak, tekelli ve akçalı yüklenme sözleşmelerini ve imtiyazları onamak ve bozmak, genel
ve özel af ilan etmek, cezaları ertelemek, mahkemelerden çıkıp kesinleşen ölüm cezası
hükümlerini yerine getirmek gibi görevleri Büyük Millet Meclisi ancak kendisi yapar.
Madde 27- Bir milletvekilinin vatan hainliği ve milletvekilliği sırasında
yiyicilik suçlarından biriyle sanık olduğuna Türkiye Büyük Millet Meclisi
kamutayı hazır üyelerinin üçte iki oy çokluğu ile karar verilir yahut on ikinci
maddede yazılı suçlardan biriyle hüküm giyer e buda kesinleşirse
milletvekilliği sıfatı kalkar.
Madde 28- Çekilme, kanun hükümleri gereğince kısıtlanma, özürsüz ve
izinsiz bir ay Meclise devamsızlık yahut memurluk kabul etme hallerinde
milletvekilliği düşer.
Madde 29- Ölen yahut yukarıdaki maddeler gereğince milletvekilliği sıfatı
kalkan veya düşen milletvekilinin yerine bir başkanı seçilir.
Madde 30- Büyük Millet Meclisi, kendi kolluk işlerini başkanı eliyle
düzenler ve yürütür.
5 Maddenin ilk şekli: “Büyük Millet Meclisi ahkamı şer’iyenin tenfizi, kavaninin vaz’ ı tadili, tefsiri,
fesih ve ilgası, Devletlerle mukavele, muahede ve sulh akti, harp ilanı, muvazenei umumiyei maliye
ve devletin umum hesabı kat’ i kanunlarının tetkik ve tasdiki, meskukat darbı, inhisar ve mali
taahhüdü mutazammın mukavelat ve imtiyazatın tasdik ve feshi, umumi ve hususi af ilanı, cezaların
tahfif veya tahvili, tahkikat ve mücazatı kanuniyenin tecili, mahkemelenden sadır olup katiyet
kesbetmiş olan idam hükümlerinin infazi gibi vazaifi bizzat kendi ifa eder”.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yürütme Görevi:
Madde 31- Türkiye Cumhurbaşkanı, Büyük Millet Meclisi kamutayı tarafın-
dan ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir.
Cumhurbaşkanlığı görevi, yeni cumhurbaşkanının seçimine kadar sürer.
Yeniden seçilmek olur.
Madde 32- Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Bu sıfatla törenli oturumlarda
meclise ve gerekli gördükçe bakanlar kuruluna Başkanlık eder ve
Cumhurbaşkanı kaldıkça meclis tartışma ve görüşmelerine katılamaz ve oy
veremez.
Madde 33- Cumhurbaşkanı, hastalık ve memleket dışı yolculuk gibi bir
sebeple görevini yapamaz veya ölüm, çekilme ve başka sebeple
Cumhurbaşkanlığı açık kalırsa Büyük Millet Meclisi Başkanı vekil olarak
Cumhurbaşkanlığı görevini yapar.
Madde 34- Cumhurbaşkanlığı boş kaldığında Meclis toplanıksa
Cumhurbaşkanı hemen seçer. Meclis toplanık değilse Başkanı tarafından
hemen toplanmaya çağrılarak Cumhurbaşkanı seçilir. Meclisin seçim dönemi
sonra ermiş ve seçimin yenilenmesine karar verilmiş olursa cumhurbaşkanını
gelecek meclis seçer.
Madde 35- Cumhurbaşkanı, Meclisin kabul ettiği kanunları on gün içinde ilan eder.
Cumhurbaşkanı, uygun bulmadığı kanunları bir defa görüşülmek üzere gene on gün
içinde gerekçesi ile birlikte meclise geri verir. Anayasa ile Bütçe kanunun bu hüküm
dışındadır.
Madde 36- Cumhurbaşkanı her yıl Kasım ayında hükümetin geçen yıldaki
çalışmaları ve giren yıl içinde alınması uygun görülen tedbirler hakkında bir
söylev verir. Yahut söylevini başbakana okutur.
Madde 37- Cumhurbaşkanı, yabancı devletler yanında Türkiye
Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin eder ve yabanı devletlerin siyasi
temsilcilerini kabul eder.
Madde 38- ( 10.4.1928-1222)(6)
Cumhurbaşkanı, seçiminden hemen sonra
meclis önünde şöyle andiçer:“Namusum üzerine söz veririm ki: Cumhurbaşkanı
olarak, Cumhuriyet kanunlarını, milletin egemenlik esaslarını sayacağım; Ve bunları
müdafaa edeceğim; Türk milletinin mutluluğuna bütün bağlılığımla, bütün
kuvvetimle çalışacağım;Türk Devletine yönelecek her tehlikeyi en son şiddetle
önceleyeceğim; Türkiye’nin şanını, şerefini koruyup yükseltmek, üstüme aldığım
görevin isterlerini yerine getirmek için olanca varlığımla çalışmaktan asla
ayrılmayacağım”
Madde 39- Cumhurbaşkanının çıkaracağı, bütün kararlar başbakan ile birlikte
ilgili bakanlar tarafından imzalanır.
6 Maddenin ilk şeklinde “vallahi” ibaresi mevcuttur.
Madde 40- Başkomutanlık, büyük millet meclisinin yüce varlığından
ayrılmaz ve cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur. Harb kuvvetlerinin
komutası barışta özel kanuna göre genel kurmay başkanlığına ve seferde
bakanlar kurulunun teklifi üzerine cumhurbaşkanı tarafından tayin edilecek
kimseye verilir.
Madde 41- Cumhurbaşkanı, vatan hainliği halinde Büyük Millet Meclisine
karşı sorumludur. Cumhurbaşkanının çıkaracağı bütün kararlardan doğacak
sorumlar 39’uncu madde gereğince bu kararları imzalayan Başbakanın ve
ilgili bakanındır. Cumhurbaşkanının özlük işlerinden dolayı sorumlanması
gerekirse Anayasanın milletvekilliği dokunulmazlığı ile ilgili 17 nci maddesi
hükümlerine uyulur.
Madde 42- Cumhurbaşkanı, hükümetin teklifi üzerine, daimi malullük veya
kocama gibi özlük sebeplerden dolayı belli kimselerin cezalarını kaldırabilir
ve hafifletebilir.Cumhurbaşkanı, Büyük Millet Meclisi tarafından
sanıklanarak hüküm giyen bakanlar hakkında bu yetkiyi kullanamaz.
Madde 43- Cumhurbaşkanının ödeneği özel kanunla gösterilir.
Madde 44- ( 29.11.1937-3272)(7) Başbakan, Cumhurbaşkanınca meclis
üyeleri arasından tayin olunur. Öteki bakanlar Başbakanca meclis üyeleri
arasından seçilip tamamı Cumhurbaşkanı tarafından onandıktan sonra meclis
sunulur.Meclis toplanık değilse sunma işi meclisin toplanmasına bırakılır.
Hükümet, tutacağı yolu ve siyasi görüşünü en geç ir hafta içinde meclise
bildirir ve ondan güven ister.
Madde 45- Bakanlar, Başbakanın reisliği altında Bakanlar Kurulunu
meydana getirir.
Madde 46- Bakanlar kurulu, hükümetin genel politikasından birlikte
sorumludur.Bakanların her biri kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri
altındakilerden eylem ve işlemlerinden ve politikasının genel gidişinden
tek başına sorumludur.
Madde 47- (29.11.1937-3272)(8) Bakanların görev ve sorumları özel kanunla
gösterilir.
Madde 48- (29.11.1937-3272)(9) Bakanlıkların kuruluşu özel kanuna bağlıdır.
7 Maddenin ilk şekli: Başvekil, Reisicumhur canibinden ve Meclis Azası meyanından tayin olunur.
Sair vekiller başvekil tarafından, meclis azası arasından intihap olunarak heyeti umumiyesi
Reisicumhurun tasdiki ile meclise arzolunur. Siyası müştaşarları Başvekil, meclis azası arasından
seçerek, Reisicumhurun tasdikine arz eder.”
8 Maddenin ilk şekli: “ Vekillerin vazife ve mesuliyetleri kanunu mahsus ile tayin olunur.”
9 Maddenin ilk şekli: “Vekaletlerin adedi kanun ile tayin olunur.”
Madde 49- (29.11.1937-3272)(10) zinli veya herhangi bir sebeple özürlü olan
bir Bakana, bakanlar kurulu üyelerinden bir başkası geçici olarak vekillik
eder. Ancak bir Bakan birden fazlasına vekillik edemez.
Madde 50- (29.11.1937-3272)(11) Bakanlardan birinin Yüce divana
yollanması hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisince verilen karar,
kendisini bakanlıktan da düşürür.
Madde 51- dare davalarına bakmak ve idare uyuşmazlıklarını çözmek,
hükümetçe hazırlanarak kendine verilecek kanun tasarıları ve imtiyaz
sözleşme ve şartlaşmaları üzerine düşünüşünü bildirmek, gerek kendi özel
kanunu ve gerek başka kanunlarla gösterilen görevleri yapmak üzere bir
Danıştay kurulur. Danıştay başkanları ve üyeleri, daha önce önemli
Görevlerde bulunmuş, uzmanlıkları, bilgileri ve görgüleriyle belirgin
kimseler arasından Büyük Millet Meclisince seçilir.
Madde 52- Bakanlar Kurulu, kanunların uygulanışını göstermek yahut kanunun
emrettiği işleri belirtmek üzere içinde yeni hükümler bulunmamak ve Danıştayın
incelemesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarır.Tüzükler Cumhurbaşkanını
imzası ve ilanıyla yürürlüğe girer. Tüzüklerin kanunlara aykırılığı ileri sürüldükte
bunun çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisidir.
10 Maddenin ilk şekli: “Mezun veya herhangi bir nedenle mazur olan bir vekile cra vekilleri heyeti
azasından bir diğeri veya siyasi müşteşarlardan biri muvakkaten niyabet eder. Ancak bir vekil
veya bir siyasi müşteşar bir vekaletten fazlasına niyabet edemez.”
11 Maddenin ilk şekli: Türkiye Büyük Millet Meclisince cra Vekillerinden birinin Divanı Aliye
sevkine dair verilen karar vekaletten sukutunu dahi mutazammındır”
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Yargı Erki
Madde 53- Mahkemelerin kurulu görev ve yetkileri kanunla gösterilir.
Madde 54- Yargıçlar, bütün davaların görülmesinde ve hükmünde
bağımsızdırlar ve bu işlerine hiçbir türlü karşılamaz. Ancak kanun hükmüne
bağlıdırlar.
Mahkemelerin kararlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu
hiçbir türlü değiştiremezler, başkalayamazlar, geciktiremezler ve hükümlerini
yerin getirilmesine engel olamazlar.
Madde 55- Yargıçlar, kanunda gösterilen usuller ve haller dışında
görevlerinden çıkarılamazlar.
Madde 56- Yargıçların nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve ödenekleri,
nasıl tayin olunacakları ve görevlerinden nasıl çıkarılacakları özel kanunla
gösterilir.
Madde 57- Yargıçlar, kanunla gösterilenlerden başka genel veya özel hiçbir
görev alamazlar.
Madde 58- Mahkemelerde yargılamalar herkese açıktır. Yalnız yargılama
usulü kanunları gereğince bir yargılamanın kapalı olmasına mahkeme karar
verebilir.
Madde 59- Herkes mahkeme önünde haklarını korumak için gerekli gördüğü
yasalı araçları kullanmakta serbesttir.
Madde 60- Hiçbir mahkeme görev ve yetkisi içindeki davalara bakmazlık
edemez. Görev ve yetki dışında olan davalar ancak bir kararla reddolunur.
Yüce divan
Madde 61- (29.11.1937-3272)(12) Bakanları, Danıştay ve Yargıtay
başkanları ve üyelerini ve Cumhuriyet Başsavcısını görevlerinden doğacak
işlerden dolayı yargılamak için Yüce divan kurulur.
Madde 62- Yüce divan üyeliği için, on biri Yargıtay, onu Danıştay
Başkanları ve üyeleri arasından ve kendi Genel kurulları tarafından gerekli
görüldükçe gizli oyla, yirmi bir kişi seçilir. Bunlar gizli oy ve salt çoklukla
içlerinden birini Başkan ve birini Başkan vekili seçerler.
Madde 63- Yüce divan bir Başkan ve on dört üye ile kurulur ve kararlarını
salt çoklukla verir. Geri kalan altı kişi gerektiğinde kurulun eksiğini
tamamlamak için yedek üye durumundadır. Bu yedek üyeleri, üçü Yargıtay,
üçü Danıştay’dan seçilmiş üyeler arasında olmak üzere adçekme ile ayrılır.
Başkanlığa ve başkan vekiline seçilenler bu ad çekmeye girmezler.
12 Maddenin ilk şekli: Vazifelerinden münbais hususatta cra vekilleriyle, Siyasi Müşteşarları Şurayı
Devlet ve Mahkemei Temyiz ve azasını ve Başsavcısını muhakeme etmek üzere bir (Divanı Ali)
teşkil edilir.

Madde 64- Yüce divanın savcılık görevi, Baş savcılık tarafından görülür.
Madde 65- Yüce divanın kararları kesindir.
Madde 66- Yüce divan kanunlara göre yargılar ve hüküm verir.
Madde 67- Yüce divan gerekli görüldüğünde Türkiye Büyük Millet
Meclisi kararıyla kurulur.
BEŞNC BÖLÜM
Türklerin Kamu Hakları
Madde 68- Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına zarar
vermiyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes
için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.
Madde 69- Türkler kanun karşısında eşittirler ve ayrıksız kanuna uymak
ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve
yasaktır.
Madde 70- Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünce, söz, yayım, yolculuk,
bağıt, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma , toplanma, dernek
kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabii haklarındandır.
Madde 71- Cana, mala, ırza, konuta hiçbir türlü dokunulamaz.
Madde 72- Kanunda yazılı hal ve şekillerden başka türlü hiçbir kimse
yakalanamaz ve tutulmaz.
Madde 73- şkence, eziyet, zoralım ve angarya yasaktır.
Madde 74- (5.2.1937-3115)(13) Kamu faydasına gerekil olduğu usulüne göre
anlaşılmadıkça ve özel kanunları gereğince değer pahası peşin verilmedikçe
hiç kimsenin malı ve mülkü kamulaştırılamaz. Çiftçiyi toprak sahibi kılmak
ve ormanları devletleştirmek için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırma
karşılığı ve bu karşılıkların ödenişi özel kanunlarla gösterilir. Olağanüstü
hallerde kanuna göre yükletilecek para ve mal ve çalışma ödevleri dışında
hiçbir kimse başka hiçbir şey yapmaya ve vermeye zorlanamaz.
Madde 75- (5.2.1937-3115)(14) Hiçbir kimse felsefi inancından, din ve
mezhebinden dolayı kınanamaz. Güvenliğine ve edep törelerine ve kanunlar
hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü din törenleri serbesttir.
Madde 76- Kanunda yazılı usul ve haller dışında kimsenin konutuna
girilemez ve üstü aranamaz.
13 Maddenin ilk şekli: Maddedeki hükme ilaveten, Çiftçiyi toprak sahibi yapmak, ve ormanları devlet
tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi ve ormanların istimlak bedeli ve bu bedellerin
tediyesi sureti, mahsus kanunlar ile tayin olunur.”
14 Maddenin ilk şekli: Hiç kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihadından dolayı
muaheze edilemez. Asayiş, adabı muaşereti umumiye ve kavanine mugayir olmamak üzere hür
türlü ayinler serbestdir.”
Madde 77- Basın, kanun çerçevesinde serbesttir ve yayımından önce
denetlenemez, yoklanamaz.
Madde 78- Seferberlik ve sıkıyönetim hallerinin veyahut salgın
hastalıklardan dolayı kanun gereğince alınacak tedbirlerin gerektirdiği
kısıntıların dışında yolculuk hiçbir kayıt altına alınamaz.
Madde 79- Bağıtların, çalışmaların, mülk edinme ve hak ve mal
kullanmanın, toplanmaların, derneklerin ve ortaklıkların serbestlik sınırı
kanunlarla çizilir.
Madde 80- Hükümetin gözetimi ve denetlemesi altında ve kanun
çerçevesinde her türlü öğretim serbesttir.
Madde 81- Postalar verilen kağıtlar, mektuplar ve her türlü emanetler yetkili
sorgu yargıcı veya yetkili mahkeme kararı olmadıkça açılamaz ve telgraf ve
telefonla haberleşmenin gizliliği bozulamaz.
Madde 82- Türkler gerek kendileri, gerek kamu ile ilgili olarak kanunlara ve
tüzüklere aykırı gördükleri hallerde yetkili makamlara ve Türkiye Büyük
Millet meclisi tek başlarına veya toplu olarak haber verebilir ve şikayette
bulunabilirler. Haber veya şikayeti alan makam kişi ile ilgili başvurmaların
sonucunu dilekçiye yazılı olarak bildirmek ödevindedir.
Madde 83- Hiç kimse kanunca bağlı olduğu mahkemeden başka bir
mahkemeye verilemez ve yollanamaz.
Madde 84- Vergi, Devletin genel giderleri için, halkın pay vermeyi demektir.
Bu esasa aykırı olarak gerçek veya tüzel kişiler tarafından veya onlar adına
resimler, ondalık alınması ve başka yüklemeler yapılması yasaktır.
Madde 85- Vergiler ancak kanunla salınır ve alınır. Devletçe, illerin özel
idarelerince ve belediyelerce alınagelmekte olan resimler ve yüklemeler,
kanunları yapılıncaya kadar alınabilir.
Madde 86- Harb halinde veya harbi gerektirecek bir durum baş gösterdikte
veya ayaklanma olduğunda yahut vatan ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve
eylemli bir kalkışma olduğunu gösterir kesin belirtiler görüldükte Bakanlar
Kurulu süresi bir ayı aşmamak üzere yurdun bir kesiminde veya her yerinde
sıkıyönetim ilan edebilir ve bunu hemen Meclisin sıkıyönetim süresini,
gerekirse uzatabilir veya kısaltabilir. Meclis toplanık değilse hemen
toplanmaya çağrılır.Sıkıyönetim süresi ancak Meclisin kararıyla uzatılabilir.
Sıkıyönetim, kişi ve konut dokunulmazlığının, basın, gönderişme, dernek,
ortaklık hürriyetlerinin geçici olarak kayıtlanması veya durdurulması
demektir.Sıkıyönetim bölgesiyle bu bölgede hangi hükümlerin uygulanacağı
ve işlemlerin nasıl yürütüleceği harb halinde de dokunulmazlığın ve diğer
hürriyetlerin nasıl kayıtlanabileceği veya durdurulacağı kanunla gösterilir.
Madde 87- Kadın, erkek bütün Türkler ilk öğretimden geçmek
ödevindedirler. lköğretim Devlet okullarında parasızdır.
Madde 88- Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından
herkese "Türk" denir. Türkiye’de veya Türkiye dışında bir türk babadan
gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya
gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak
Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe
kabul olunan herkes Türktür.Türklük sıfatının kaybı kanunda yazıl hallerde
olur.
ALTINCI BÖLÜM
Türlü Maddeler
ller
Madde 89- Türkiye, coğrafya durumu ve ekonomi ilişkileri bakımından
illere, iller ilçelere, ilçeler bucaklara bölünmüştür ve bucaklarda kasaba ve
köylerden meydana gelir.
Madde 90- llerde şehir, kasaba ve köyler tüzelkişilik sahibidirler.
Madde 91- llerin işleri, yetki genişliği ve görev ayrımı esaslarına göre idare
olunur.
Memurlar
Madde 92- siyasi hakları olan her Türkün, yeterliğine ve hakedişine göre,
devlet memuru olmak hakkıdır.
Madde 93- Bütün memurların nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve
ödenekleri göreve alınmaları ve görevden çıkarılmaları, yükselme ve
ilerlemeleri özel kanunla gösterilir.
Madde 94- Kanuna aykırı işlerde üstün emrine uymuş olmak memuru
sorumdan kurtarmaz.
Maliye şleri
Madde 95- (10.12.1931-1883)(15) Bütçe kanunu tasarısı ve buna bağlı
bütçeler ve cetvellerle katma bütçeler Meclise bütçe yılı başından en az üç ay
önce sunulur.
Madde 96- Devlet malları bütçe dışı harcanamaz.
Madde 97- Bütçe kanununun geçerliği bir yıldır.
Madde 98- Kesin hesap kanununu, ilişkin olduğu yıl bütçesinin hesap
dönemi içinde elde edilen gelirle gene o yılki ödemelerin gerçekleşmiş
tutarını gösterir kanundur. Bunun şekli ve bölümleri bütçe kanunu ile tam
karşılıklı olacaktır.
Madde 99- Her yılın kesin hesap kanunu tasarısı o yılın sonundan başlayarak
en geç ikinci yıl Kasım ayı başına kadar Büyük Millet meclisine sunulur.
Madde 100 - Büyük Millet meclisine bağlı ve Devletin gelirleri ve giderlerini
özel kanuna göre denetlemekle görevli bir Sayıştay kurulur.
15 Maddenin ilk şekli: “Muvazenei umumiye kanunu müteallik olduğu senei maliyenin duhulünde
mevkii icraya konulabilmek için layihası ve merbutu bütçeler ve cetveller nihayet teşrinisaninin
iptidasında meclise takdim olunur.”
Madde 101- Sayıştay, genel uygunluk bildirimini ilişkin olduğu kesin hesap
kanununun maliyece Büyük Millet meclisine verilmesi tarihinden başlayarak
en geç altı ay içinde meclise sunar.
Anayasanın Dayanakları
Madde 102- Anayasada değişiklik yapılması aşağıdaki şartlara bağlıdır:
Değişiklik teklifinin meclis tam üyesinin en az üçte biri tarafından
imzalanması şarttır.Değişiklikler ancak tam sayısının üçte iki oy çokluğu ile
kabul edilebilir.Bu kanunun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki
birinci maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi
edilemez.
Madde 103- Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile
savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı
olamaz.
Madde 104- 20 Nisan 1340 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunun
yerine mana ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan
bu kanun konulmuştur.
Madde 105- Bu kanun yayım tarihinden itibaren yürürlüğe girer.
Ziyaretçi Sayısı : 6459009 Günlük : 2773 ulkucudunya@ulkucudunya.com